• Kendini her şeyinle annenin altı yaşında
    Yanağına attığı bir tokatla mı kitledin!
    Ben olsam şimdi annenin yerinde var ya..!

    Gece gece üç harfliler mi huyladı kız sana...
    Terasın demirlerinden geri uzak dur
    Atlamaya falanda sakın kalkma
    Aşağıdan sana bakan benim
    Sümüğünüde silermisin!üzerime....
    Aşağıdayım somurtmayı kes lütfen
    Küslüğünüde uzak bir kenara bırak artık....

    Neyse hadi kapının senin
    Dilindeki kilidini açta gel
    Çocukça konuşalım söz..
  • Meral kocasını hüzünlü gözlerle kapıda karşıladı.

    Meral:
    -Nerede kaldın Süleyman? Merak ettim.

    Adam hiddetle ve sinkaflı sözler eşliğinde,

    Süleyman:
    -Sana ne be kadın. Sana hesap mı vereceğim.

    Dedikten sonra bitkin bir halde olan karısına sert bir tokat nakşetmişti. Tokatın etkisiyle Meral duvara çarpmış sonrasında yere yığılmıştı. Ağzından kanlar geliyordu Meral'in. Neye uğradığını şaşıran kadın sendeleyerek ayağa kalktı. Yinede sakin bir şekilde karşılık vermeye devam ediyordu.

    Meral:
    -Saat gecenin ikisi, başına bir şey geldi zannettim.
    Diye cevap verdi inilti şeklinde çıkan sesiyle.

    ***
    Meral fakir ve 5 çocuklu bir ailenin 4. çocuğuydu. İstanbul'a göç etmeden üç yıl önce Van'ın Erciş ilçesinin ufak, şirin bir köyünde yaşıyorlardı. En büyük abileri olan Recep geçimsiz, sürekli kavga çıkartan, asabi, babasından aldığı uç kuruş parayı sürekli köyün kahvesinde kurdukları kumar masasında kaybeden bir adamdı. Babaları da artık iyice yaşlanmıştı. Evin geçimini artık en büyük ikinci oğulları olan Tarık yürütüyordu. Yine bir gün aynı masa etrafında teşkilat kurulmuş, kağıtlar dağıtılmıştı.

    Recep bu sefer çok hırslı ve heyecanlıydı, bir an önce dünkü kaybettiklerinin acısını çıkartmak istiyor ve yüksek bahis koyuyordu. Ama hesap yine şaşmıyor, el bi türlü kendisine uğurlu gelmiyordu. Kaybettikçe hırslanıyor, hırslandıkça eli ayağı daha çok terliyor ve ne yaptığını bilmeyen hastalıklı köpek haleti ruhiyesine dönüyordu çehresi. Bu sefer hiç yapmadığı bir şeyi yaptı Recep.

    Elde avuçta bişey kalmayınca evdeki biricik sermayeleri olan traktörü masaya yatırdı. Önce masadakiler kabul etmeseler de, hırsından deliye dönen ve kaybettiklerini kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Recep'in gözünde traktörün hiçbir önemi yoktu. Masada bulunan herkese sert bir el işareti yaptı. Kâğıtlar dağıtıldı ve oyun yeniden başladı. Recep bu sefer kendinden çok emindi. Masadan meteliksiz kalkmayacaktı. İlk başta dağıtılan kağıtları görünce sevinmesine rağmen sevinci çok kısa sürdü ve ellerindeki dede sermayesi olan biricik traktörden de olmuştu artık müflis pehlivan Recep. Sadece köyün değil, bölgenin sayılı zenginlerinden olan Süleyman ağa kazanmıştı traktörü.

    Recep perişan bir halde elleri çenesinde, yaptığı hatanın ne derece büyük olduğunu yeni yeni anlamaya başlamış, kızgınlığından şakaklarına ağrılar girmiş, öfkeli bir boğa gibi soluyordu. Hırsından ne yapacağını bilemiyordu.

    Recep'in perişan halini gören Süleyman, yanına sinsi bir yılan gibi sokuldu ve ona şu sözleri söyledi.

    Süleyman:
    -Recep sakin ol, dünyanın sonu değil ya, kaybettin ama ucunda ölüm yok ya.

    Bunun üzerine Recep gururlu bir tavırla,

    Recep:
    -Merak etme, borcum borçtur ödeyeceğim ama bunu yaşlı babama nasıl izah ediceğim onu düşünüyorum.

    Süleyman ağın oltaya yaklaştığını hisseden kurnaz balıkçı edasıyla sözlerine devam eder.

    Süleyman:
    -Biliyorum senin için çok zor bi durum. Sende biliyorsun ki kumar borcu namus borcudur. Hem bak sana ne diyeceğim. Sana güzel bir teklifim var. Eğer kabul edersen traktörü vermene gerek kalmaz. Hem traktör elinizden giderse onlarca dönüm tarlanızı nasıl süreceksiniz?

    Recep hem şaşkın hem anlamsız bir gülümseme yaşamıştır. Avare bakışlarla sorusunu yöneltir.

    Recep:
    -Nasıl olacak bu?

    Avının kıvama geldiğini fark eden Süleyman, vakit kaybetmeksizin ağzındaki baklayı çıkartır.

    Süleyman:
    -Senin küçük kardeşin var ya, Meral. Onu bana ayarla. Eşim olsun. Olsun bitsin. Ne sen traktör derdine düş, ne de ben samimi dostumla aramı bozıyım.

    Recep çok şaşırmış bir vaziyette oturduğu koltuğa daha da çöker, soğuk soğuk ter döker, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bi şekilde mırıldanır.


    Recep:
    -Ama......

    Süleyman hemen araya girer.

    Süleyman:
    -Oğlum ne var bunda bu kadar düşünecek? Ele vermiyorsun kardeşini, hem vakti zamanı da gelmişti, ben ona unutamayacağı bir düğün yapıcam. Civardaki tüm köyler 40 gün bizim düğünü konuşacak. Hem biliyorsun bende para çok ona iyi de bakarım. Güller gibi koklarım, evimin çiçeği, gönlümün efendisi olur.

    Bu ağdalı ama akrep zehiri gibi sözler Recep'in aklını başından alır ve çaresiz bir şekilde teklifini kabul eder.

    ***

    Ertesi gün yine olanca güzelliğini sergiliyordu Pınarbaşı köyü. Sabah olmuş, Meral hayvanların sütünü sağmış, küçük abisi Mehmet odunları kırmış ve ocağı yakmış, kardeşi Latife kahvaltı sofrasını hazırlamış, aile efradı kahvaltı masasında buluşmuşlardı.

    Herkeste büyük bir sessizlik hakimdi. Zaten fazla bişey yemeyi sevmiyen Meral, evin geri kalan diğer işleri için sofradan kalktığında büyük abisi Recep sırnaşarak, makata oturmuş çayını yudumlayan yaşlı babası Abdullah Ağa’nın dizinin dibine oturdu ve başladı söylenmeye.

    Recep:
    - Bey babacım, bugün iyi gördüm seni maşallahın var.

    Büyük oğlundan böyle sözler duymaya pekde alışık olmayan babasının gözlerinin içi güler.

    Abdullah:
    -Biraz ayaklarım uyuşuyo ama buna da şükür yavrum.

    Recep lafı fazla uzatma derdinde değildir ve bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmak ister ve sözlerine devam eder.

    Recep:
    -Babacığım biliyorsun bizim Meral artık büyüdü, evlilik çağına geldi de geçiyor bile. Köyde çok fazla söylenti dolaşmaya başladı arkasından. Neymiş evde kalmış, kimse beğenmiyormuş, zaten istese de evlenemezmiş falan. Ha ben bunu söyleyenlerin ağzının payını veriyorum sen merak etme. Ama şu bizim Süleyman Ağa var ya, o taliptir kızımıza. Hem zengin, varlıklı, köyün ileri gelenlerinden. Ne dersin verelim değil mi?

    ***
    Recep’in babası evde uzun zamandır işlerin yolunda gitmediğinin, ailede birliğin sağlanamadığının ve Recep’in olur olmaz aksi isteklerinin karşılamaktan da başka çıkar yolunun olmadığının farkındaydı. Bu durum çok zoruna gidiyordu ama artık çok yaşlanmıştı ve gün geçtikçe daha da huysuzlaşan oğluna karşıda elinden birşey gelmiyordu. Nadiren de olsa bir çift laf söyleyecek, kızacak olsa hemen “Sen sus baba! Vaktinde söyleyecektin o sözleri. Artık dünya senin çağında değil, senin kafan, senin zamanın bitti artık. Unut o hayalleri” diye söyleniyordu. Çaresiz, istemeyerekte olsa sualine karşılık verdi.

    Abdullah:
    -Oğlum kızımız daha küçük, hem çok narin ve duygusal.

    Recep:
    Baba sen merak etme ben sözünü aldım. Kardeşimize çok iyi bakacak. Onun bir dediğini ikiletmeyecek. O konuda şüphen olmasın.

    Abdullah:
    -Eğer diyorsan ki Meral’imize iyi bakacak. O zaman gelsinler, istesinler.

    ***
    Bir hafta sonra büyük bir düğün alayı tertip edildi. Şatafatlı hazırlıklar yapıldı. Dört gün, dört gece davullar zurnalar çalındı, yenildi, içildi, oynandı. Meral hariç herkes neşeli ve keyifliydi.

    Süleyman Ağa uzun zamandır gözüne kestirdiği Meral’ine kavuşmuş oldu. Köyde yaptırmış olduğu konakta yaşamaya başladılar. Konakta hizmetçilerin varlığında kendisine yapacak pek bir iş kalmaması tek sevindiği noktaydı Meral’in. Ama sevinci düğünden bir hafta sonra almış oldukları haberlere kursağında kalmıştı.

    Süleyman Ağa’yı İstanbul’dan çocukluk arkadaşı aradı ve kendisine çok kazançlı bir iş bulduğunu, İstanbul’da çok zengin olacaklarını, kazandıkları parayla da televizyonlarda gördükleri yalılarda kalacaklarını söyledi. Bir anda Süleyman Ağa yüzünde yerli yersiz gülümsemeyle gezmeye başladı. Hep daha fazla, hep daha çok kazanmak istiyordu. Parayı, zengin olmayı çok istiyordu ve seviyordu. Teklifini hemen kabul etti. Bütün sermayesini yatırdı ve Süleymanlar Gayrimenkul şirketini kurdular ve İstanbul’da lüks bir dubleks eve taşındılar. Ama işler hiçte istedikleri gibi gitmiyordu, daha fazla kazanacağız diye yatırım yapmalarını söyledikleri yerlerden hep elleri boş dönüyorlardı. Hiç alıcısı çıkmıyordu yaptıkları lüks dairelerin. Parasını yatırıp alanların da evlerinin çok eksiği oluyordu ve bu yüzden de mahkemelik oluyorlardı ve geneldede mahkemede kaybediyorlardı.

    Nihayet beklenen oldu ve elde avuçtaki herşeyden olup şirketi batırdılar. Süleyman arkadaşına çok kızıyordu ama şirketin patronu da kendisi olduğu için o da bu durumdan istifade ederek kaçmış, izini kaybettirmişti. Hiçbir yerde bulamıyordu. Süleyman Ağa borçlarıyla baş başa kalmıştı. İstanbul’daki rüya gibi geçen günleri de mazide kalmıştı. Şimdi İstanbul’un varoş semtlerinden birinde kirada oturuyorlardı. Zaten sinirili bir mizaca sahip olan Süleyman hırsını evde vakit geçiren Meral’den çıkarıyordu. Akşamları eve barut gibi geliyor, Meral’e günlük yapmış olduğu temizlikten kaç para kazandığını soruyor. Her defasında aldığı cevaptan hoşnut olmayarak kadıncağıza komşularının da duyacağı şekilde dayak atıyor, yerlerde sürüklüyordu. Komşular gelen seslerden rahatsızlık duysalarda korkularından hiçbir şey yapmıyorlardı.

    Meral’in günleri birbirinin kopyası gibiydi. Hergün hayattan daha da soğuyor, kocasının şiddetinden kurtulmanın yollarını düşünüyordu. Yine bir gün kocası akşam zil zurna sarhoş geldikten ve Meral’a küfürler savurduktan, senin ölümün benim elimdem olacak nidalarını duyduktan sonra evden kaçmaya karar verdi.

    Gece olmuş ve Süleyman yatakta derin bir uykuya dalmıştı. Meral bir ömür böyle geçemeyeceğinin farkına varmıştı. Olan bitenden hep abisini mesul tutuyor ve ona karşı derin bir intikam hissi besliyordu. Kocasının uykusunun en derin anında tablosunu da alarak gizlice evden kaçtı. Şimi tek düşündüğü şey kendisine ne zaman olursa gelebileceğini söyleyen o iyilik perisi gibi gördüğü Sema’nın sözleri çınlıyordu kulağında.

    “Matbaacılar sokak no:15 ne zaman canın sıkılırsa gel” demişti.

    Aklında sürekli Sema’yı düşünerek yola koyuldu. Sokak birden tenhalaştı, Meral’in içine bir ürperti düştü. Acaba bu saatte evden çıkmakla hata mı yapmıştı? Bir an önce gideceği eve varmak için adımlarını hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Sema üç sokak aşağınızda oturuyorum demişti. Elinde tablo varken de çok hızlı yürümesi de pek mümkün olmuyordu. Bir müddet sonra karşısında üç erkek belirdi. Üzerine doğru yürüyorlardı. Meral bu gelenlerden çok korkmuştu. Onlarla karşılaşmadan yolunu mu değiştirseydim diye düşündü. Ama bu hareketi daha da çok dikkatleri üzerine çekeceğini düşündüğünden vazgeçti ve önüne bakarak yürümeye devam etti. İşte geldiler, yanlarından geçti ve gittiler. Birşey yok işte. Ne diye korkmuşum ki diye söylendi kendi kendine. Ama arkaya bakmaktan da kendini alamadı. Hafifçe başını geriye çevirir çevirmez arkadaki üç kişinin ortasında yer alan adamın çatık kaşlı bakışıyla göz göze geldi.

    Tüm vücudu ürpermiş, korkudan adeta kanı çekilir gibi olmuştu, elleri soğumuş, yüzü sararmış, titremeye başlamıştı. Ortalık çok tenhaydı ve bu yerleri ilk defa görüyordu Meral. Ne yapacağını şaşırmıştı. Aklında binbir düşünceyle, köydeki kuzuları, pınardan su almaya gidişi, elma topladığı ağaç, annesini saçını okşaması ve taraması gelmişti gözlerinin önüne.

    Meral bu düşüncelerle korkusunu yenmeye çalışırken birden biri bir elin ağzını güçlü bir şekilde sıktığını, bir elin vücudunu kavramaya çalıştığını, bir elin bacaklarını yerden kesmeye çalıştığını fark etmesi bir oldu. Bir anda rulo haline getirilmiş halı gibi hızla oradan uzaklaştırıldığını fark etti.

    Kimdi bu adamlar? Neden kendisini kavramışlardı ve kaçırmışlardı? Benden ne istiyorlar? diye düşünürken isteklerinin ne olduğunu ağızlarından çıkardıkları salyayla karışık sözcüklerinden anlamasıyla beyninden vurulmuşa dönmüştü.

    Bağırmak, haykırmak istiyordu ama her yerini kilitleyen vahşi köpekler gibi davranan bu üç adama karşı yapabilecek pek birşeyi yoktu. Kendisini yanlarında bulunan inşaatın ikinci katına çıkarmışlardı. Üç saldırganın o anda tek isteği Meral’in bedenine sahip olmaktan başka birşey değildi. Meral bütün gücüyle sarsılıyor, ağzını kapayan elden kurtulmak istiyor, çığlık atmak istiyor ama her defasında çabası sonuçsuz kalıyordu. Bacaklarını tutan Mahir’in “Yeter artık, ben daha çok bekleyemeyeceğim. Bırakında şu işe başlayayım” dedikten sonra bir anlık boşluktan faydalanan Meral sağ ayağını kurtarmıştı ve o anda var gücüyle Mahir’in suratını bi tekme attı. Mahir’in inlemesiyle kısa bir şaşkınlık yaşayan Fuat elini Meral’in ağzından çekmesiyle olanca hızıyla “İmdaaat” diye bağırması bir anda olmuştu Meral’in.

    O esnada çok sevdiği arkadaşı olan Mehmet’in doğum günü kutlamasından dönen Yusuf inşaatın yanından geçerken sese doğru yöneldi. Bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmıştı. Hemen sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Elbisesi parçalanmış, harap bir vaziyette olan Meral’in acı dolu yüzünü görünce çılgınca bir öfkeyle doldu Yusuf. Büyük bir hışımla üzerlerine doğru yürüdü.

    Yusuf:
    -Napıyorsunuz lan siz! diye büyük bir öfkeyle bağırdı.

    Yusufu o kadar hiddetlenmiş ve köpürmüştü ki üçüde ne yapacağını şaşırdı. Bekir belinden bıçağını çıkardı Yusuf’un üzerine doğru yöneltti. Yusuf zerre kadar geri gitmedi. Yusuf’un “O çıkarttığın bıçakla mı beni korkutacağını sanıyorsun?” Demesiyle hep beraber bir araya gelip hızla oradan uzaklaşmaları bir anda oluverdi. Civardaki insanların toplanmasından çok tedirgin olmuşlardı ve karşılarında dirayetle duran bir adama karşı işlerini şansa bırakmak istememişlerdi.

    Yusuf hemen Meral’in yanına gitti ve iyi olup olmadığını sordu. İyiyim cevabın aldıktan sonra sakince ayağa kaldırdı, ceketini çıkartıp üzerine örttü ve birlikte yola koyuldular.

    Meral olan bitenlerden hiçbir şey anlamamıştı. O kötü adamlarda kimlerdi? Neden bana saldırdılar? Ben onlara ne kötülük yaptım ki? Diye sorular soruyordu.

    Üzerindeki şaşkınlığı henüz devam ederken, hızır gibi bu adam yetişip gelmişti. Adı Yusuf’muş. İyi birisine benziyor. Ona güvenmeli miyim? O da kendisine saldıran diğer adamlar gibi çıkabilir mi? Ne yapmam gerekiyor? Hem Yusuf’a güvenmekten başka çarem var mı? Tüm erkekler kötü değildir heralde. İyileri de vardır sanırım. Hem ceketini çıkartıp verdi bana. Konuşması da çok sevecen. Melek gibi. Yüzüne bakamadım. Çok utanıyorum.

    Meral zihninde türlü türlü sorularla boğuşurken birden “Tablom! Tablom nerde!” diye bağırdı.

    Yusuf olan bitene anlam veremiyordu. Bir an ikisi birden duruverdi. Meral’in tablosunu aramaya başladılar. Neyse ki tabloyu bikaç yüz metre ötede yolun kenarına atılmış bir halde buldular. Meral tablosunu bulduğuna çok sevinmişti. Ona sımsıkı sarıldı. Sahip olduğu tek varlık elinde sımsıkı tuttuğu tablosuydu.

    Yusuf:
    -Gecenin bu saatinde burada yalnız başına ne işin var? Kimin kimsen yok mu?
    demesi üzerine Meral olan biteni anlattı. Ona istediği zaman gelmesini söylediği arkadaşı Sema’nın yanına götürmesini istedi Yusuf’tan. Yusuf bu talebe olumlu karşılık verdikten sonra birlikte Sema’nın evine doğru yürümeye başladılar.

    Yusuf:
    -Antika bir tablo mu bu?

    Meral:
    -Hayır. Babam beni bi kere şehre götürmüştü. Orada büyük bir alışveriş merkezine götürdü beni. Çok büyük bir yerdi. Babam bana “Sana buradan dilediğin bir şeyi alacağım” dedi. Bende güzel bir resim tablosu beğendim. Resimi çok seviyorum.

    Köyde bana öğretmenim “Sende resim konusunda büyük bir yetenek var. Sakın çizmekten vazgeçme” demişti. O resim tablosunu aldım. Eve geldim. Heyecanla açtım tabloyu. Ama çok üzülmüştüm. Çünkü tablo değilmiş o. Puzzle’mış. Sonra bende bizim okul öğretmeninin verdiği malzemelerle o puzzzle’ın resmini yaptım. Monet’in “Saint Address Terası” bu.

    Yusuf:
    -Bunu sen mi çizdin yani.

    Meral:
    -Evet ben çizdim. Şu hayatta değer verdiğim tek şey bu.

    Yusuf:
    -Yani bravo sana. Çok güzel çizmişsin tebrik ederim.

    ***
    Meral’in tarif ettiği adrese gelmişlerdi. Sema’nın kapısının ziline bastılar. Ama kimse cevap vermiyordu. Bir müddet beklediler. Etrafta kimseler yoktu. Bulundukları binanın ikinci katının balkonuna bir adam sigara içmeye çıkmıştı.

    Yusuf balkondaki adama seslendi.
    -Afedersiniz. Biz iki numarada oturan Sema hanıma bakmıştık. Evde yoklar mı acaba? Bilginiz var mı? diye sordu.

    Balkondaki adam:
    -Onlar taşındı buradan. Gittiler.

    Yusuf:
    -Peki sizlere bişey söylediler mi nereye gittikleri hakkında?

    Adam:
    -Kimseye bişey söylemediler. Zaten bizlerle görüşmezlerdi.

    Bunun üzerine Meral kendisini çok üzgün ve dünyada yapayalnız hissetmişti.

    “Sema acaba bana yalan mı söylemişti. Benim iyiliğimi mi istiyordu Sema? Bilememiştim. Şimdi ben ne yapacaktım? Hiç tanımadığım bir erkekle yapayalnız kaldım. Artık kendi evime de dönemem. Yusuf yumuşak huylu biri gibi. Eğer dediği gibiyse...”

    Yusuf:
    -İstersen bize gidelim. Ben annemle yalnız yaşıyorum. Sana bir oda veririz. Yakınların gelirler sonra seni alırlar.

    “Bu teklif karşısında ne yapacağını bilemedim. Sanki önüme iki yol açılmış birisi doğru birisi yanlış yol gibi. Acaba hangi yolu seçmeliyim. Ama benim artık yakınım yok.”

    Yusuf:
    -Gidebileceğin başka bir yer var mı?

    “İşte şimdi tüm benliğimle yalnızlığın vermiş olduğu dayanılmaz acıyı hissetmiştim. Koskoca şehirde hiç kimsem yoktu. Ne bir arkadaş, ne bir sırdaş, ne bir kardeş, ne bir akraba...”

    Meral kısık bir ses tonuyla cevap verdi.
    -Peki eğer sizin için bir sakıncası yoksa size gelebilirim.

    ***
    Yusuf eşi Sümeyye’yi trafik kazasında kaybetmiş dul bir erkekti. Mahçup ve mahzun bir karekteri vardı. Babasını akciğer kanserinden kaybetmiş, annesi ile birlikte yalnız yaşıyordu. Eşinin ölümünden hiç suçu olmamasına rağmen kendini mesul tutuyor ve eşine karşı saygısızlık emiş olmakla eşdeğer gördüğü için bir daha evlenmek istemiyordu. Yusuf’un annesi Hatice teyze, oğlunun eşini kaybetmesinden sonra, içine dönük olarak yaşamasından rahatsızlık duyuyordu. Bir an önce evlenerek rahat bir nefes almasını istiyordu.

    Yusuf evlerine geldi ve kapıyı açtı. Meraklı annesi kanapede uyuya kalmış kapı açılınca uyanmıştı.

    Hatice teyze:
    -Oğlum nerede kaldın? Başına birşey geldi sandım. Senin için korkmaya başlamıştım.(daha soracak çok şey vardı ama beraberinde getirdiği kadını görünce soracaklarını içine attı) Yanındaki kadın da kim?

    Yusuf:
    -Anne uzun hikaye. Meral zorda kalmıştı, yardıma ihtiyacı vardı bende yardım ettim. Kalacak bir yeride olmadığı için evimize getirdim. Hepimiz çok yorulduk. Şimdi dinlenelim de yarın konuşuruz olur mu annelerin bitanesi.

    Hatice teyze:
    -Tamam oğlum. Tamam. Sen zaten yanlış birşey yapmazsın ben sana güveniyorum. (Meral’e dönerek) Meral yavrum evimize hoş geldin. Dur bakim bi sana. Bu morluklarda ne böyle. Kim yaptı sana bunları?

    Meral mahçup bir edayla:
    -Teyzecim onları kocam yaptı. Çok çile çektim ben. Sürekli içip içip dövüyordu. Bende en sonunda dayanamayıp evden kaçtım. Sonra bana saldırdılar ve Allah Yusuf’u karşıma çıkardı da onların elinden kurtardı beni.

    Yusuf:
    -Anne Meral çok yorgun. İstersen onu daha fazla yormayalım. Yarın konuşuruz bunları olmaz mı he?

    Hatice teyze:
    -Tamam evladım. Dur ben misafir odasını Meral kızcağızımıza ayarlayayım. Meral sen şuraya otur. Rahatına bak. Kendi evinde gibi hisset. Meral yavrum açlığın var mı? Bişeyler hazırlayayım mı sana?

    Meral:
    -Yok teyzecim teşekkür ederim. Hiçbir şey yiyecek durumda değilim. Bir an önce uyusam sanırım bana iyi gelecek.

    ***
    Ertesi sabah Yusuf her zamanki gibi 7’de kalktı, kahvaltısını yaptıktan sonra işine koyuldu.

    Meral ile Hatice teyze uzun uzun konuştular. Hatice teyze Meral’i pek bi sevmiş, ona kanı çok kaynamıştı. Meral’de kendi ailesinden sonra ilk defa böyle güzel insanlarla karşılamıştı. Hatice teyze Meral’in yaşadıkları olaylara çok üzülmüş, Recep’e sürekli ah eder olmuştu.

    ***
    Her pazartesi yaptıkları, şirketin haftalık rutin toplantısındaki Yusuf’un çok düşünceli hallerinden birşeylerin yolunda gitmediğini sezen Selin, toplantı bittikten sonra çıkış kapısına yönelen Yusuf’un yanına gitti.

    Selin:
    Hayrola Yusuf. Seni bugün çok düşünceli gördüm. Canını sıkan birşeyler mi var?

    Yusuf:
    Yok Selin. Aslında var. Yani benim için değil ama bizim evde var.

    Selin:
    Çok gizemli konuşuyorsun Yusuf. Evinizin durumunu çok merak ettim doğrusu.

    Yusuf:
    Dün tuhaf şeyler oldu Selin. Şu bizim Mehmet’in doğum günü kutlaması vardı. Benide davet etmişti. Bende bi değişiklik olsun diye arabamı evde bırakıp yürüyerek gittim. Dönüş yolunda bir kadının çığlıklarını işittim. Hemen sesin olduğu yere yöneldim. Üç tane sapık, vahşi adam gencecik bir kadına saldırırken yakaladım.

    Selin:
    Eeee sen naptın?

    Yusuf:
    Ne yapıcam. Tabii ki bende müdahale ettim.

    Selin:
    Kurtardın mı kızcağızı?

    Yusuf:
    Anlatıyorum işte Selin. Çok sinirlenmiştim. İçlerine doğru bir hışımla girdim. Girdim ama bir yandan korkuyorum ama korkumu da belli etmiyorum. İçlerinden biri bana bıçak çekti ama bende Allahtan büyük bi güç hissettim. Hiç korkmadan geri çekilmeden üzerlerine doğru gidince korkudan dağıldılar. Sonra kızı kurtardım. Bir arkadaşı varmış, kocasından sürekli dayak yediği için ona sığınmaya gidiyormuş, o da evinden taşınmış. Bende bizde kalabileceğini söyledim ve bizim eve getirdim. Şimdi annemle bizim evdeler.

    Selin :
    Çok tuhaf ve zor bir gece geçirmişsin gerçekten Yusuf. Bu arada tebrik ederim arkadaşım. Sen tanıdığımdan çok daha cesurmuşsun.

    Yusuf:
    Yok be Selin. Kim olsa aynısını yapardı. Meral bu yaşına kadar hep köyünde yaşamış. İlk defa büyük bir şehire yaşamak için çıkmış gelmişler İstanul’a. Burada da büyük sıkıntılar yaşamış zavallı kızcağız. Çok üzüldüm durumuna. Kocası çok şiddet uyguluyormuş. Ha birde bu kızın bir tablosu var.

    Selin:
    Bende sen anlatınca çok üzüldüm şimdi. Maalesef çok kavgacı ve şiddet yanlısı bir toplum olduk. Biz ne ara güzel hasletlerimizden bu kadar uzaklaştık ve evdeki karımıza bile böyle şiddet uygulayacak seviyeye geldik. Bu toplumun büyük bir ıslaha ve terbiyeye ihtiyacı var Yusuf.

    Yusuf:
    Çok haklısın Selin. Bende senin gibi düşünüyorum.

    Selin:
    Şu bahsettiğin tablo. Ne tablosu bu?

    Yusuf:
    Monet’in tablosuymuş. Adı da.... teras mı neydi? Sen bilirsin.

    Selin:
    Saint adress terası mı?

    Yusuf:
    Heh bildin o işte.

    Selin:
    O çok meşhur bir tablodur? Kız kendisi mi çizmiş?

    Yusuf:
    Yani evet kendisi çizmiş. Yetenekli bi kıza benziyor. Senin arkadaşın vardı sanat akademisi olan neydi adı?

    Selin:
    Sevgi’nin “Gelişen Nesil Sanat Akademisi”nden mi bahsediyorsun?

    Yusuf:
    Evet evet. Meral’i de oraya kursa göndersek mi nasıl olur? Ha ama önce şu kocasıyla arasındaki sorunu çözmemiz gerekiyor.

    Selin:
    Bence bir an önce boşanmaları gerekiyor. Eğer anlattığın gibiyse iyi bir aile avukatı arkadaşım var. İşi hemen çözülmesine yardımcı olabilirim. Kursa da göndermek çok iyi bir fikir olur. Açıkçası bende çok merak ettim şu Meral’i.



    ***
    Meral’in Yusuf’un evine gelmesinden bir hafta geçmişti. Meral artık Yusuf’un evine çok alışmıştı. Hatice Teyze’yi çok beğeniyor, onunla çok iyi anlaşıyor. Bir yandan resim kursuna giderken bir yandan da kocasıyla olan durumunun belirsizliğine çok canı sıkılıyordu. Yusuf her fırsatta Meral’e kocası ile arasını düzeltebleceğini söylese bile o bu fikirden şiddetle uzak duruyor. Bir daha onun yanında olursa kendisini öldürebileceğini, çok sert bir mizacı olduğundan yakınıyordu. Sonunda Meral Yusuf ile birlikte boşanma işlemlerini gerçekleştirmek üzere kocasıyla yüzleşmeye karar vermişti.

    ***
    Kocasının evine gittiklerinde sessiz bir durumla karşılaştılar. Süleyman normalde evde olması gereken saatte evinde değildi. Komşularına sorunca bir alacak verecek davasında silahların çekildiğini, o kargaşa içerisinde Süleyman’ın oracıkta can verdiğini anlatıyordu komşusu. Meral bunları işitince iki farklı duyguyu birlikte yaşamıştı. Hem kocasının bu şekilde ölümüne üzülmüş, hemde artık dayak yemeyeceğini düşünerek ve kendisine yaptırdıklarının cezasını çekeceği ümidiyle sevinmişti. Yusuf’ta bu duruma çok şaşırmıştı ve ne diyeceğini bilemiyordu.

    Yusuf:
    Başın sağolsun Meral. Üzüldüm doğrusu.

    Meral:
    Üzülmene değmez abi. Ben kendimi rahatlamış hissediyorum artık.

    ***
    Yusuf Meral’in kendisine abi demesinden garip bir sıkıntı duymaya başlamıştı artık. Ben şimdi abisi mi oluyorum? Ben kimim? Ona zor durumunda yardım eden bir erkek. Ona karşı konuşurken bu heyecanımda nereden geliyordu peki. Ben Sümeyye’den sonra hiçbir kadına karşı böyle heyecanlanmamıştım. Bu heyecanda neydi? Artık Meral ile daha fazla vakit geçirmek istiyorum. Onu korumak kollamak, hep yanında olduğumu göstermek istiyorum. Bana karşı ne hissediyordu acaba? Hep abisi mi olacaktım? Yo hayır, hayır abi olarak devam etmek istemiyorum.

    ***
    Meral abi demişti. O abisi miydi? Abisi olmasını mı istiyordu? Yusuf çok iyi bir insandı. Güler yüzlü, sempatik ve sevecen bir insan. Böyle erkeklerde var mıydı dünyada? Benim tanıdığım erkekler ya işinde gücünde, ya kavgacı zalimdi. Bana şu dünyada iyi insanlarında olabileceğini, güvenebileceğim erkeklerinde olduğunu öğretmişti bana. Benim kaderim ne yöne doğru şekilleniyordu. Ne olacaktım ben bundan sonra peki? Artık ne diye kalacaktım Yusuf’un evinde. O bana en zor durumumda kucak açmıştı. Bana sahip çıkmıştı. Beni sevmiş, bana destek olmuştu. Üstelik bana tutkum olan resim konusunda da yardımcı olmuştu ve çok mutlu olduğum resim akademisine göndermişti. Ona artık abi demek istemiyordum. Ne demeliydim. Yusuf mu? Olmaz hiç saygı yok gibi. Yusuf bey mi? Böyle de çok resmi olmuyor mu? Ama artık abi demek istemiyorum. Onun hep yanımda olmasını, hep beni korumasını, ömrümün sonuna kadar beni bırakmamasını istiyorum.

    ***
    Öte yandan Meral resim atölyesine her geçen gün daha da sıkı bağlanmış, çok başarılı öğrencilerden birisi olmuştu. Sevgi hanım Meral için “O eşsiz bir yetenek, büyüleyici bir hayal gücü var” diyordu. Bir hafta sonra Meral Fransa’da düzenlenecek olan uluslararası resim yarışmasına katılmaya hak kazanmıştı. Herkes Meral’den çok büyük beklentiler içerisine girmişti.

    ***

    Meral resim yarışmasından döndükten sonra Yusuf’a sürpriz yapmak istemişti. Meral çok heyecanlıydı. Hayatında hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Hemen Yusuf’a telefon açtı.

    Meral:
    Yusuf abi.. eee şeyy biz yarışmadan döndük.

    Yusuf:
    Nasıl geçti yarışma? Eminim güzel bir sonuç almışsındır.

    Meral:
    Abi dışarıda bir yerde oturup konuşsak olur mu?

    Yusuf’ta tam da böyle bir anı bekliyordu. Gözlerinin içi parladı ve yüreği hızla çarpmaya başladı.

    Yusuf:
    Tamam çok iyi olur. Ben yeri ayarlarım. Sana haber veririm olur mu Meral?

    ***

    Yusuf bir arkadaşının işletmesini üstlendiği Asude Cafetarya’ya götürdü Meral’i. Görünüşte herşey normaldi ve içerisi kalabalıktı. Birlikte içeriye girdiler. Söze Meral başladı.

    Meral:
    Abi biliyorsun bana çok emeğin geçti, bana güvendin ve akademiye gönderdin... (Meral sürekli duraksayarak konuşuyordu, ilk defa baş başa konuşuyordu Yusuf’la ve çok heyecanlanıyordu.)
    Bende seni hiçbir zaman mahcup etmek istemedim... Çok çalıştım ve sonunda resim yarışmasına girmeye hak kazandım. Ben bu yarışmada... Yani ben böyle konuşmalar yapmayı pek beceremiyorum...

    Yusuf:
    Benim için önemli olan senin mutluluğun Meral. Sen mutlu olursan arkası gelir zaten.

    Meral:
    Yani...evet...şey...bak sana ne göstericem. İşte bak plaketim. Yarışmada birinci oldum.

    Yusuf:
    Şu an o kadar mutluyum ki sana anlatamam. Senin adına çok ama çok sevindim. İleride sen Türkiye’nin en başarılı resim sanatçılarından biri olacağına hiç kuşkum yok. Hem kadınlara da örnek olacak bir hikayen var.

    Meral:
    Sayende Yusuf abi. Sen olmasan ben bunları nasıl başarırdım.

    Yusuf:
    Herşeyde vardır bir hikmet. Ama bana artık abi demeni istemiyorum. Hem benim de sana bir sürprizim var. Bak.

    O anda cafeteryada bulunan insanlar birden devasa bir pankart açtılar. Pankartta “BENİMLE EVLENİR MİSİN MERAL?” yazıyordu.

    Meralin nutku tutulmuş, ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Ömrünün en mutlu gününü yaşıyordu. Masal gibiydi yaşadıkları. Bu mutluluğun hiç bitmesini istemiyordu. Gözlerinden sevinç gözyaşları akarak konuşuyordu. Yusuf bu esnada masanın yanına geçmiş ve bir dizinin üzerine basarak Meral’e doğru yüzüğü uzatmıştı.

    Yusuf:
    Benimle evlenir misin Meral?

    Meral:
    Evet. Evet. Evet. Tüm kalbimle, tüm gönlümle, tüm benliğimle evet diyorum.


    Yazan: Ömer Yaşar
  • Ortaokulda iş eğitimi derslerini hiç sevmezdim. Salata yapmak, düğme dikmek, kartondan şekiller yapmak gibi şeyleri ders olarak görmüyordum. Bana bunlar çok gereksiz gözükürdü. Bu derste hep test çözerdim. Malum sınav yaklaşıyor. Hangi sınav olduğunu sormayın. Çünkü mutlaka yaklaşan bir sınav vardır.

    Bir gün yıne benim arka sırada test çözdüğüm bir iş eğitimi dersinde öğretmen, bana test çözdüğüm için kızmıştı. Ancak sert bir tonda bir kızma değildi. Daha çok ogretmemin gözlerinde acıma duygusu ve bu duygunun arkasında da sağlam bir gerekçe vardı. Bunu o gün anlamış miydim bilemiyorum. O gün ona daha çok kızmıştım. Çünkü test çözmemi engelliyordu. O gün öğretmenim bana bir konuşma yapmıştı. Şu an konuşmanın net olarak hatırladığım kısmı şu: "Çok sevdiğim bir aile dostumuzun bir çocuğu vardı. Sana çok benziyordu. Sürekli ders çalışırdi. Hayatında her şeyi dersti. Asosyal, içine kapanikti. Amacı olan tıbbı kazanmıştı. Bir süre sonra giderek daha çok içine kapandı. Herkese yabancilasti. Nihayetinde intihar etti." Bu anda sınıfta büyük bir suskunluk olmuştu. Ogretmenimin gözleri dolmuştu. Sonra da zil çalmıştı.

    Bu adını bile bilmediğim bu kişinin intihar vakası, benim Oidipus'um oldu. Aklımın bir köşesinde ara ara kendini sürekli hatırlattı. Öğretmenim o gün adeta bir kehanette bulunmuş gibiydi. En azından şimdi bana öyle geliyor. O kişiyle aynı yolu izlemişim. Bunu şu an anlıyorum. Yatağımda oturmuş, ellerim saçlarımda yere bakıyorum. Sağ yanımda keskin bir bıçak, sol yanımda bir silah ve komodinin üzerinde beş kutu ilaç duruyorken aklımdan öğretmemin 'kehaneti' geçiyor. Oidipus olmak veya olmamak, bütün mesele buymuş.

    Şu an anlıyorum ki, ben hiçbir zaman bir ben bulamadım kendime. Hep aradım ben'i. Testlerden kafamı kaldırdığım ilk zamanlarda kendimi futbola verdim. İçine kapanık olmanın insana en büyük etkisi, kişinin sürekli endişe ve korku duymasıdır. Yeni herhangi bir adım atmaya, yeni bir sokağa girmeye, yeni bir herhangi bir şey yapmaya duyulan korku ve endişe... İnsanların sürekli senin hakkında konuştuğunu düşünürsün. Giderek daha çok yabancilasirsin onlara. Öte yandan adım adım bu uzaklaşma neticesinde bir uçurumun yanına geldiğini anlarsın ve kendini insanların yanına atarsin. Ancak bu insanlar neler konuşur, neler yaparlar bilmiyorsun. Onları gözlemliyorsun. Evet, buldun, futbol konuşuyorlar. Sen de futbol konuşuyorsun ama seni Ali gibi dinlemiyorlar ve Ali'ye verdikleri cevaplardaki sıcaklık sana verdikleri cevaplarda yok. Grupta hep bir adım dışarda olduğunu hissediyorsun. Bu bir adım bazen ikiye üçe hatta beşe çıkıyor ama hiç azalmiyor. Sonra yatılı okula gidiyorsun. Artık bir adım dışarda bulunduğun ortamdan kaçmak istediğinde hemen dönüp sigindigin evin uzakta kaldı. İlk defa bu kadar yalnız hissediyorsun kendini. Ve güçsüz !

    Ben daha ben'i bulamadan bir sürü başka insanın ve başka ortamın içinde buldum kendimi. İçine kapanıklığın diğer bir etkisi de özgüvenin sifirlanmasi ve ardından bu kaybını gidermek için sürekli çabalamaktır. Bu oldukça yorucu bir çabalamadır. "Ben buradayım." diye bağırmak istersin. Ve bağırırsin. Ancak olağan bir bağırmak değildir bu. Diğer insanların ortamına girmeye çabalarsin. Daha çok ders çalışan grupta başka bir maske takarsin, daha az ders çalışıp, tembellik yapan grupta oraya göre bir maske takarsin. Ancak her iki gruptaki kişilerin olağan tavrını, onların içinde bulundukları grubta sergiledikleri samimi davranışları sergileyemezsin. Hep bir maske vardır yüzünde. Maskeleri çıkarıyorsun birer birer atıyorsun ancak son maskeye bir türlü ulasamiyorsun. Ben'i bulamiyorsun.

    Üniversite hayatın da benzer çabalarla geçiyor. Giderek daha hırçın oluyorsun. "Ben buradayım" bagirislarini kimsenin duymamasi seni olur olmadık şeylere karşı öfkeli hale getiriyor. Bunlardan bazılarına olan öfken, dışardan bakınca mantıklı gözükse de aslında senin bu öfkenin temelinde bu konular değil, "Ben buradayim" bagirisini kimsenin duymamasi yatıyor. Sonradan 'keşke' diyecegin birçok hata yaptırıyor sana bu öfkeler.

    Üniversite bitiyor ve gerçek hayatla karşılaşıyorsun. Üniversitede kurduğun iyi kötü ortamın da artık ellerinden kayıp gidiyor. Sanki dünyadaki herkes belli bir rotada hareket ediyor ancak sen öylece durmuşsun gibi. Boşluktasin. Ve bütün dünyaya bagiriyorsun son bir kez daha "Ben buradayım!" diye. Ancak herkes rotasinda sen yokmuşsun gibi seyrediyor. Artık bağıracak gücü bulamıyorsun kendinde. Hayatın boyunca yanlış seçimler yaptıgini fark ediyorsun. Özelikle meslek seçiminde çok büyük yanlislik yaptığını anlıyorsun. Devlette is yok ve özelde de calismak icin kendine güvenin... Sevmiyorsun bu mesleği, neden tercih ettim ki bunu diyorsun. Tercih etmek? Tercih etmek için farkındalık gerekir. Ben'i bulmak gerek. Ancak sen kafanı test kitabından kaldirmadin ki hiç. Sürekli kaçtın ve kabuğuna çekildin. Korktun, endişe duydun her şeyden. Kim olduğunu bilmiyorsun. Tanımıyorsun kendini. Ve artık maskeler yüzüne takılıyor. Kim takıyor önemli değil. Biri nasılsın diye sorunca, gülümseyip iyiyim diyen maske takıldı. Sorunun olunca bunu en yakın dediğin kişiye bile samimice anlatamayip, sorunu geçistiren maske takıldı. Hayatta bütün zorluklara katlanırim diyen ancak ilk zorlukla uçup giden maske takıldı. Ailene karşı maske takıldı. Komşulara karşı maske takıldı... Artık sen bir maskesin.

    Sabahları sevmiyorsun. Yeni bir güne uyanmak kalbini sizlatiyor. Bunca saat nasıl geçecek diyorsun ve kitap okuyor, film izliyorsun. Yeni maskelerin: Kitaplar ve filmler. Ve güneş batıyor. Ona bakıp, "Lütfen bir daha doğma" diyorsun. Gece olunca kalbindeki sizi geçmiş oluyor ve nispeten rahatliyorsun. Gözlerin kapanıyor. Ve uyumak istiyorsun. Aynı zamanda da uyumamak; çünkü uyuyunca bir an gibi zaman geçecek ve yine sabah olacak. O döngü yeniden başlayacak. Uyanmak istemiyorsun. Ölüm işlerine bakan her kimse ona yalvariyorsun, "Bu gece gel ve işini yap!" Ancak gelen giden yok. İş başa düştü.

    Ellerini saçlarından çekiyorsun ve aşağıya indiriyorsun. Duvara bakıyorsun. Duvarda öğretmenini görüyorsun. Sana aciyarak bakıyor yine. Sola dönüyorsun. Kitapliktaki kitaplarına bakıyorsun. Ayağa kalkiyorsun. Pencereye doğru yürüyorsun. Güneş batıyor. Ancak sizi geçmiyor bu sefer. Mutfağa gidip bir bardak su alıyorsun. Geri geliyorsun. Komodinin üstündeki hapları ağzına atıyorsun. Bir an durup aynada kendine bakıyorsun. Aynadaki senin arkasında biri bakıyor. O da sensin ama onun gözlerinde başka bir şey olduğunu fark ediyorsun. Suyu içiyorsun. Aynaya tekrar bakıyorsun. Aynadaki sen yavaş yavaş kayboluyor. Arkadaki gözlerinde farklılık gördüğün sen ise aciyarak bakıyor sana. Ve "Hoşgeldin." diyor.
  • Râvîyi* hârık** sandık ama anlamayı muktedir*** saydık.

    * anlatan
    ** hârika
    ** güçlü

    --------------------------------------------------------------------

    Doğru olanı, doğru zamanda kavuşmak için beklemenin, daha doğru olduğunu düşünüyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ MALÛMİYET*

    Bir pınarın taşındayım
    Umutların başındayım
    Kardelenler çiçek açmış
    Ekmeğinde aşındayım

    * belirsizlik.

    --------------------------------------------------------------------

    BÎ-RÂHE*

    Taştım taşacağım, bir türlü sığamadım benliğimde,
    Cefakâr bedenim, sarıp sarmalıyor bilinmezliğimde,
    İki bahar arasında sıkıştım kaldım, ağlasam mı gülsem mi?
    Esip gürlesem, yaksam yıksam her şeyi, sensizliğimde.


    * Çıkmaz sokak.

    --------------------------------------------------------------------

    * Yazmakla yanmak arasında ne kadar güçlü bir bağ var ise kanmakla kanamak arasında da mutlak bir bağıntı vardı.

    --------------------------------------------------------------------

    * Düşen, ayağa kalktığında, daha sağlam adımlar atar.

    --------------------------------------------------------------------

    * Ölümü bir kere tadan, bir daha dünyaya meyletmiyordu.

    --------------------------------------------------------------------

    * Hadi tut elimden
    Bana, senin gözünden yaşamayı öğret!

    --------------------------------------------------------------------

    * Annem: Gelen, giden oldu mu?
    Ben: Gelmeyenler ve gidemeyenler...

    --------------------------------------------------------------------

    * Sen, benim kalbimin elektriğisin. Aramızda çok büyük fırtınalar da kopsa sen gitme!

    --------------------------------------------------------------------

    * Ben, sana; âşk, sadakât ve güven vadediyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    * Gözyaşların, bu gökyüzünün yağmurları gibi; ruhumun en karanlıklarına işliyor, beni benden alıyor, derinden sarsıyor, hüznün sancağına yerleştiriyor.

    --------------------------------------------------------------------

    YOLUNA DİLLER DÖKTÜM
    "Dünyadaki varlığım seninle bütünleşti."

    --------------------------------------------------------------------

    VUSLAT*

    Bağışlayan'a:

    Sen, dışarıdan anahtar deliği olmayan kalbimin kapılarını, içeriden sonsuza kadar açılmamak üzere kilitleyip en merkezine yerleştin. Ruhumun yönetim merkezini ele geçirip tüm bedenimi, en ufak zerresine varana kadar, her yerini istila ettin. Bütün duyu organlarımın ayarını bozup hâkimiyeti Sen'de olmak üzere kontrolü ele geçirdin. Sen var ya Sen, varlığı bir, kudreti sonsuz olan, eşi ve benzeri olmayan Sen, O'nu bana bağışladın! Hamd-ü senâlar** sana...

    Bağışlanan'a:

    Cennet kokulum, nur yüzlüm, hoşgeldin... Gönlü pak, neşesi huzur olan yârim, hoşgeldin... Hoşgeldin, güzel sultanım, biricik sevgilim, sonsuz ve tek aşkım... Hoşgeldin, varım yoğum, alınyazım, gönlümün şifâsı, canım, cananım hoşgeldin...

    * (Sevgiliye) ulaşma, erişme, kavuşma.
    ** Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.

    --------------------------------------------------------------------

    BOZUK RİTİM

    Yaradan,
    Her şeyi yoktan var eden,
    Yaratılanları birbirine
    Bağlayan, kenetleyen!
    Onu çıkardı karşıma.
    Kâderime yazılan,
    O yazılmışların en güzeli...
    Nâdîde bir şiir, belki sıradan!
    Ama zâtıma* mahsus,
    Okudukça okuyasım
    Dinledikçe dinleyesim
    Gelir, bir âfet-i devrân!**

    Gayritabii*** bir durumu da yoktu öyle.
    Olması gerektiği gibi
    Sade ve yâlın,
    Biraz serseri,
    Biraz da şımarık...
    Ve nevi şahsına münhasır****
    Bir karakteri,
    Bir de muvâzenesiz***** bir
    Hâli vardı, beni benden
    Alan, vermeyen!

    *********************
    * kendime
    ** devrin güzeli
    *** olağan dışı
    **** kendine özgü
    ***** dengesiz

    --------------------------------------------------------------------

    GİRDÂP*

    Gözlerinin keskin uçurumlarından düşüyorum.
    Kendimi, kalbinin kuytu köşelerinde buluyorum.
    Mide sancılarında çalkalanıp kaybolurken
    Bilinmez karanlıkların içinde savrulup gidiyorum.


    * burgaç, dönme, eğrim, çevri, anafor.

    --------------------------------------------------------------------

    ACZ

    Deniz adamı sakin denizlerde
    Yüzerdi her zaman ki gibi
    Bir daldı mı derinliklere
    Amansız çırpınışlarda
    Bulurdu kendini

    --------------------------------------------------------------------

    CANHIRAŞ*

    İçimin hengâmesinde** sarardı yapraklarım
    Gönlümün yıkılışında kapandı kapılarım
    Anlamak kâderimde yaralanmaksa
    Ruhumun çırpınışında sonlandı duygularım

    * Yürek parçalayan, dayanılamayacak şekilde üzüntü veren.
    ** Patırtılı, gürültülü olay; kavga.

    --------------------------------------------------------------------

    SİRÂYET¹

    Ey fâni, tefekkür² et, eyleme gönlünü vîrân³
    Zevâhirine⁴ aldanıp da sanma kendini mîrân⁵
    Haddizâtında⁶ şu ehven-i şer⁷ dünyada
    Âmiyâne⁸ şeylerle meşgul olma her ân

    1 başkalarına geçme, bulaşma
    2 düşünme, düşünüş
    3 yıkılmış, yıkık
    4 dış görünüş
    5 sultan, paşa, bey
    6 aslına bakacak olursak, aslında
    7 kötünün iyisi
    8 basit, sıradan

    --------------------------------------------------------------------

    VURACAKSAN SEN VUR

    Vuracağım seni demiştin ya!
    Çoktan vurdun sen beni.
    Ateş ettin!
    Bitmeyen şarjörünle*
    Mermi gibi gözlerinle
    Delik deşik ettin.

    * güzel düşüncelerinle, aşkınla, sevginle, cilvenle

    --------------------------------------------------------------------

    HÂLETİRÛHİYE*

    Biz olmalıydık, sokağımızdan güz gitmeden
    Haşin rüzgarların kızgınlığı sönüp dinmeden
    Gözlerden uzak iki göz evimizde
    Diz dize dinlediğimiz, en son şarkı bitmeden

    * Ruhsal durum

    --------------------------------------------------------------------

    DERT ÇUKURU

    Aşk hiç ummadığın bir anda gelir ruhuna,
    Hesap etmeden, ansızın...
    Kala kalırsın, anlamazsın bîçâre*
    Derinliklerde kalır bir yâr, bir de yâre...*

    * Çaresiz.
    ** Yara.

    --------------------------------------------------------------------

    SERZENİŞ

    Gülüşünü ömrüme,
    Gecemi gündüzüne,
    Sevdamı sevdana,
    Kat da sev beni...

    --------------------------------------------------------------------

    MEBHÛT*

    Uyku denen illet
    Vakit desen zillet
    Günün bu saatinde
    Uyunur mu millet?

    * Şaşkınlık içinde kalmış olan.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ TAHAYYÜZ*

    Yokluğun suya hasret bir kara toprak
    Kâderim derin, bulanık bir bataklık!
    Sensizlik, hırçın okyanuslarda
    Liman arayan bir gemi!

    Battıkça çıkamadığım, çırpındıkça
    Dibe gittiğim bir girdap gibi...
    Zaman sanki belirsizliği seçmiş
    Kurtar beni bu bilinmezlikten.

    * Mekândan münezzeh oluş.

    --------------------------------------------------------------------

    NAMÜTENÂHÎ* AŞK

    Seni tanımak istiyorum, sana dair her şeyi...
    Her ân'ını yaşamak, mutluluğuna ortak olmak...
    Huzur bulduğum, neşem, varım yoğum, alın yazım
    Seninle sonsuzluğa elele yürümek istiyorum...

    * Sonsuz

    --------------------------------------------------------------------

    KASVET*

    Aralandı bana bir ara
    Gecenin rengidir kara
    Zehriyle hemhâl** oldu
    İçimdeki kapanmayan yara!

    * Sıkıntı.
    ** Bütünleşmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Şeb-i Âlâ*

    Ve bir gün daha bitti.
    "Merhaba" yeni bir günde, güneşe hasret gecelerimin güzelliği...
    Gönül penceremden sesleniyorum:
    "Uykunun en tatlı rüyalarında bul kendini. İyi geceler..."

    * İyi geceler

    --------------------------------------------------------------------

    Bâd-ı Hazân*

    Rüzgarlı bir bahçem var, gönlümün serinliğinde.
    Ruhum seni arıyor, düşüncelerin gizliliğinde.
    Buğulu, bulanık gözlerde saklıyorum
    Hüznün terketmediği, ömrümün derinliğinde.

    * Sonbahar Rüzgarı

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZE GÜN AYDI

    Gözlerini aç hadi, senli benli rüyaları bırak da
    sonbaharın hüzünlü yağmurlarını seyret, sabah pencerenden.
    her gün aslında yağmurlu bir gün bende, gözlerimdeki yaşlar
    oluk oluk akan sular gibi, seller oldu herşeyi yıkıp geçen.
    sen pencerenden bakmaya devam et,
    ıslanmış bir ben olacak senin aşkından.
    eğil de bir şey fısıldayacağım:
    Günaydın, beni sonbaharında ıslatan ey güzeller güzeli kız...

    --------------------------------------------------------------------

    HAFÎ*

    yıpranmış sayfalarda buldum seni...
    baş harfini kazıdığım...
    sonu yazılmamış kelimelerde...
    çizilmiş karalanmış kalplerde...

    * Gizli, saklı şey.

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZ

    Dalgalar sahile çarpar
    Esme ey deli rüzgar
    Sen esince nasıl da
    Yüreğim sızlar

    --------------------------------------------------------------------

    AŞK-I HÜDÂ

    Savrulan bir kıvılcımınla parlıyorum.
    Sevgime ateşini atıp harlıyorum.
    Dünya yansa ne yazar!
    Gönlümdeki yangınınla kavruluyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    KALBİMDEKİ İMÂN*

    1
    Aşk seninle güzel
    ve ekledi:
    Gerçek aşka giden yolda
    Benimle gel...

    2
    Kutsal itâatim koşulsuz
    ve gökler aydınlandı:
    Hakk emanetimi korumak için
    Benimle uç...

    3
    Rabbinin adı ile başla
    ve okurken dedi:
    İndirilenlerin doğruluğuyla gerçekliğini
    Benimle gör...

    4
    Müjdeleyicilerin yolundan yürü
    ve açıkladı:
    Haber verilen emirlerle yasakları
    Benimle bil...

    5
    Sadakâtim sonsuz
    ve devam etti:
    Sonu olmayan başlangıcı
    Benimle sev...

    6
    Farket bütün olan, biteni
    ve teslimiyetle söyledi:
    O'ndan gelip O'na giderken
    Benimle kal...

    *İmânın şartları

    --------------------------------------------------------------------

    GELECEKTEKİ GELMEKTE OLANA BİR MEKTUP!

    Bugün ayrı bir özledim seni. Biliyorum ve inanıyorum ki bir gün karşılaşacağız ve ebediyete kadar ayrılmayacağız. Söylesene bensiz ne yapıyorsun? Sahi ne yapıyorsun şimdi? Günün nasıl geçti? Dün ne yaptın meselâ? Günlerin, ayların, yılların bensiz nasıl geçti? Düşünmeden alamıyorum kendimi. Sen de beni merak ediyor musun? Nerede kaldı bu adam? Hangi boş işlerle uğraşıyor diye düşündün mü hiç? İnan seni bekliyorum, hasret kaldığım! Sensiz yarım yaşamaya çalıştığım hayatımı, tamamlamanı bekliyorum. Arıyorum seni! Aranmaması gereken yollarda, çıkmaz sokaklarda... Deli divane dolaşıyorum, kuytu köşelerde, bitap bir vaziyette, sana ulaşmaya çabalıyorum. Arada bocalıyorum da. Ama olsun seni bulacağım elbet. Bir umut vîrâne binalarda, ıssız mekânlarda, sana bakınıyorum. Bir iz ümidiyle girmedik yer, çalınmadık kapı, ulaşılmadık şehir bırakmıyorum. Seni arıyorum her yerde. Cadde cadde ilanlar asıyorum. Kaybımı arıyorum! Sensiz geçen zamanlarımın kaybını... Bulamadığımı, özlem duyduğumu arıyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    Son Durak!

    Bundan seneler önce, yeni taşındığımız mahallemizdeki hânelerin sayısı 20-30 kadardı. Şimdiki gibi yüksek binalar da pek yoktu. Herkes birbirinden haberdâr olur, oturulup kalkılır, muhabbetler esirgenmezdi. Yeni birileri taşınsa hoşgeldine gidilir, tanışılır, kaynaşılırdı. Ya şimdi!

    ***

    Bir kış günü, yeni evimizden ilkokula gitmek için, sabah yedideki otobüse binmek üzere evden çıktım. Durağa varır varmaz arkamda sakallı, 65-70 yaşlarında, dinç, yaşlı bir amca belirdi. "Esselâm-ü Aleyküm evladım" dedi. Ben de "Ve Aleyküm Selâm amca" dedim. Amca, kendini tanıttı. Aşağı sokaktaki evlerden birinde oturduğunu, komşumuz olduğunu söyledi. Kimin çocuğu olduğumu, ismimi, okulumu, kaça gittiğimi, kısaca öğrenmek istediği bütün soruları birbir bana yöneltti ve soruların cevaplarını sırayla tek tek verdim.

    Bir süre muhabbet ettikten sonra otobüs geldi. Otobüse bindik, amca yol boyunca kendinin duyabileceği şekilde duâlar okudu, tesbihler çekti. Okula varmam yarım saat kadar sürdü. Amca da benden bir durak sonra ineceğini söylemişti. Ben inerken amca da inmek için hazırlık yapıyordu.

    Ertesi gün, durağa yine erken gelmiştim. Birkaç dakika sonra o amca geldi. Selamlaştık, hâl hâtır sorduktan sonra "Boş boş beklemeyelim, otobüsün gelmesine daha var, gel iki durak geriye yürüyelim, spor da olmuş olur" dedi. Her gün bir iki durak artırıp geriye doğru yürüdük.

    Bir müddet sonra evden daha erken çıkmaya başladık ve son durağa kadar yürüyüyorduk. Yürürken amca duâlar okuyor, tesbihler çekiyordu. Dediği gibi spor da oluyordu. Böylece kendini daha iyi hissediyordu.

    Bir gün "Evlat" dedi. "Biliyor musun, bu otobüs duraklarının bir son durağı olduğu gibi insanın da bir son durağı var. İnsanın son durağı, otobüs durağı gibi değil, istesen de istemesen de son durağına varacaksın. Mühim olan son durağına gelirken tuttuğun yoldur. Yolun bazen pürüzsüz bazen de yolunda çakıl taşları, çukurlar olacak. Bu yol hem yokuşlu hem de inişli bir yol... Tökezleyip düşebilirsin de... Ama ne olursa olsun sabrederek yoluna devam edeceksin." dedi.

    Bugün zil çaldı, kapıyı açtım, yine o amca. "Hadi gel, aşağı sokaktaki komşunun düğünü var, pilav yiyelim" dedi. Ben de "Peki amca, hemen hazırlanıp çıkıyorum" dedim.

    Hazırlandım, çıktım. Yolda yürüyoruz amca sözüne devam etti: "Sıla-i Rahîm'in büyüğü akrabayı, konu komşuyu ziyaret etmek, davetlerine icabet etmektir. Özellikle bayramlarda, düğünlerde, hastalandıklarında ziyaretlerini aksatmamaya gayret göstermektir. Bir gönül alabiliyorsan ne mutlu sana! Sıla-i Rahîm'in küçüğü ise camiyi ziyaret etmek yani cemaatle beş vakit namaza imkanların dâhilinde tabi olmak, namazında, tesbihâtında ve duânda gönlünü Allâh'a bağlamaktır." dedi.

    Bir iki dakika yürüdükten sonra düğüne katıldık. Düğün sahibi bizi görünce yüzü güldü, memnun oldu. Bize "Hoşgeldiniz, Allâh razî olsun." dedi. Pilavımızı yedik, karnımızı doyurduk. Öğle ezanı okunmaya yakın düğünden ayrılmak için ayaklandık. Düğün sahibi biz düğünden ayrılırken de "Ayağınıza sağlık, yolunuz açık olsun." dedi. Biz de "Allâh'a ısmarladık" dedikten sonra camiinin yolunu tuttuk.

    Velhasılıkelâm, Allâh hiçkimseyi doğru yoldan ayırmasın. İstikâmetimiz ne ise vardığımız yer de orası olacak.

    Selâmetle...

    --------------------------------------------------------------------

    MİNİK KEDİ YAVRUSU MASALI

    Bir zamanlar, büyük bir şehirde, dokuz yaşında, zeki mi zeki, güzel mi güzel, ismi Ayşecik olan bir çocuk yaşarmış. Ayşecik'in hiç kardeşi yokmuş. Annesi ve babası çalıştığı için, evde canı çok sıkılıyormuş.

    Bir gün, annesine:

    "Anneciğim, canım çok sıkılıyor. Okulda kardeşi olmayan arkadaşlarımın kedisi veya köpeği var. Ben de bir tane kedi istiyorum. Ne olur, bir tane kedi alalım!" diyerek ağlamaya başlamış.

    Gerçekten de Ayşecik'in evde canı çok sıkılıyormuş. Annesi, kızının bu hâliyle ilgilenmemiş. Çünkü kedileri pek sevmiyormuş. Zaten kızıyla da vakit geçirmezmiş. Ayrıca vicdansız bir kadınmış. Ailesini pek önemsemezmiş. Varsa yoksa hayatı işten ibaretmiş. İş çıkışı eve geç gelirmiş. Haftasonları da alışveriş merkezlerinden hiç çıkmaz, pahalı pahalı eşyalar alır, maaşını har vurup harman savururmuş. Ayşecik de küçük yaşına rağmen pek hamaratmış. Olgun insanlar gibi evin temizliğini yapar, yemek pişirir, bulaşıkları yıkar, yıkanan çamaşırları serermiş. Çamaşırlar kuruduktan sonra da ütülermiş.

    Ayşecik, annesine anlattığı gibi, gözyaşları içinde, babasına da durumu anlatmış.

    "Annem, kardeşimin olmasını istemiyor, kedi almamıza da olumlu bakmıyor. Bir tane kedi istiyorum babacığım! Lütfen alalım, evde çok bunalıyorum. Okuldan eve gelince evde yapayalnızım. Siz, eve çok geç geliyorsunuz. Benimle doğru düzgün ilgilenmiyorsunuz. Apartmanda hiç arkadaşım da yok. Ne olur, bir tanecik kedi istiyorum. Olur mu babacığım?" demiş.

    Babası, kızının bu hâline çok üzülmüş. Ertesi gün, babası işten çıktığı gibi, ismine petshop denilen evcil hayvan dükkanına gitmiş. Dükkandan bir tane yetişkin bir kedi satın almış. Kediyi güzel bir kafese koydurtup eve doğru yola çıkmış.

    Odasında ders çalışan Ayşecik, babasının evin ziline basmasıyla koşar adım giderek kapıyı açmış. Karşısında babası ve babasının elindeki kafeste, tüyleri pamuk gibi bembeyaz olan bir kedicik varmış. Ayşecik mutluluktan kulakları çınlatan bir çığlık atmış. O kadar çok sevinmiş ki ağzı kulaklarına varmış.

    Babasının elinden kafesi aldığı gibi odasına götürmüş. Kafesi açmış. Kediyi kafesten çıkartmış. Kediye önce sarılmış, sonra da kediyi öpüp koklamış. Mis gibi kokuyormuş kedi. Ayşecik bu kez mutluluktan ağlıyormuş. Kedi de çok sevildiği için mutluluktan mırlıyormuş. Kedi o kadar çok mırlıyormuş ki, Ayşecik kediye 'Mırmır' ismini vermiş.

    Ayşecik'in artık canı hiç sıkılmıyor, günlerinin büyük bir bölümünü, Mırmır ile eğlenerek geçiriyormuş.

    Gel zaman git zaman, Mırmır komşu evlerin balkonlarında gezmeye, yeni arkadaş kediler edinmeye başlamış.

    Bir gün, Mırmır hamile kalmış. Hamileliğinin son günleri hastalanmış. O kadar hâlsizleşmiş ki, yattığı yerden kalkamıyormuş.

    Bir müddet sonra Mırmır'ın dört tane yavrusu dünyaya gelmiş gelmesine ama yavrulardan üç tanesi ilk günü atlatamamış, ölmüş. Mırmır ölen yavrularına o kadar çok üzülmüş ki, gözyaşları içinde miyavlıyormuş. Mırmır'ın da pek durumu iyi değilmiş. Mırmır, ölen yavrularının acısına dayanamayıp iki gün sonra o da ölmüş.

    Ayşecik, bir yandan Mırmır'a, bir yandan da ölen yavrulara ağlıyormuş. Yaşayan yavru ise anne sütü ile beslenemediği için, o kadar cılızmış ki tüy gibi hafifmiş. Ayşecik, yavruya bakmakta zorlandığı için, Ayşecik'in annesi yavruyu, Mırmır'ı aldıkları dükkana götürüp vereceğini söylemiş. Annesinin çok sevdiği, maaşının yarı fiyatına satın aldığı ayakkabının, işe yaramayan kutusunun içine annesi yavruyu koymuş. Kutunun içindeki yavruyu, arabasının ön koltuğuna koyup arabayı sürmeye başlamış. Hava bir anda kapanmış. Simsiyah bulutlar, her yeri kaplamış. Hafiften yağmur atıştırmaya başlamış. Dükkan epey uzaktaymış. Yavrunun çıkardığı sese Ayşecik'in annesi daha fazla dayanamamış. Yolun daha yarısına gelmeden arabayı, yolun kenarında durdurmuş. Ayakkabı kutusuyla birlikte minik yavru kediyi, elektrik direğinin dibine koymuş. Arabasına binip işine doğru arabayı sürmeye başlamış.

    Yağmur şiddetini artırmış. Ayakkabı kutusunun içine yağmur suyu dolmaya başlamış.

    Yoldan gelip geçenler, yağmurdan daha fazla ıslanmamak için, hızlı adımlarla ve koşarak aceleyle gidiyorlar, ayakkabı kutusunun içindeki minik yavru kediyi farketmiyorlarmış. Yavrucuk ise yoldan geçenlere sesini duyuramıyormuş. Zavallıcığın, ıslanmaktan ve üşümekten sesi zaten çok az çıkıyormuş. Yavru kedi, tir tir titriyormuş. Minik kediciğin gözyaşları, yağmur tanelerine karışmış.

    O kadar çok yağmur yağmış ki, yağmur suları sel olmuş. Ayakkabı kutusu, sele kapılıp gözden kaybolmuş. Ayakkabı kutusunu, ne gören olmuş ne de duyan. Kimse, ayakkabı kutusuna ne olduğunu bilmiyormuş.

    --------------------------------------------------------------------

    ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne manâsız manâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabul etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.

    --------------------------------------------------------------------

    HAYAT TECRÜBELERİ

    (Yoruma siz de tecrübelerinizi yazabilirsiniz...)

    Kullandığım faturalı telefon hattını başka bir operatöre taahhütlü taşıdım. Yalnız taşıma işlemi yasalara göre 2 ile 4 gün sürüyor ki bu süreyi siz 5 gün olarak hesap edin. Çünkü hesap kesim tarihinize göre fatura geleceği için, taşıma işlemini takip eden birkaç gün sonrasına hesap kesim tarihi vermeyin ki ekstradan fatura ödemek zorunda kalmayın. Yani taşıma işlemini talep ettiğiniz günden bir gün öncesini hesap kesim tarihi yapabilirsiniz. Taahhütten olur da vazgeçmeyi düşünürseniz mümkünse hemen ilk aydan vazgeçin, zira ilerleyen aylarda taahhüt gereği, her ay için faturanın yarısı kadar da ceza ödüyorsunuz.

    Bir de şöyle bir şey var. Günümüzde internetsiz ev yok sayılır. İş görüşmelerini dâhil etmiyorum, günlük muhabbetler için telefon görüşmelerini yapabileceğiniz uygulamalar mevcut. Mümkünse görüşmelerinizi evdeyken yapın. Operatör firmalarına ekstradan ücretler ödemek, aylık olarak çok gibi görünmese de çekirdek bir aile olduğunuzu düşününce yıllık olarak hesap edilince epey bir fazla meblağ oluyor.

    Bir diğer konu, akıllı telefonlar. Evet, teknoloji çağındayız, en ucuz akıllı telefon şimdi ortalama gelirli birini düşününce maaşının yarı fiyatıyken, en pahalıları maaşının 2-3 katı olabiliyor. Bir de en ufak bir düşürmede, darbede telefonumuz kullanılmaz hâle gelebiliyor veya temirciye hatrı sayılır miktarda paralar ödeyebiliyoruz. Ayrıca telefonumuzda hiçbir sorun yokken yeni model çıktı, hemen onu almalıyım gibi beyin altına işlenen reklamlar da cabası. Nefsimiz de devreye girip "bak onlarda en yenisi var sende niye yok" dediği ân kaçınılmaz son bizi bekliyor oluyor. Daha telefonumuz eskimeden, kullanışsız hâle gelmeden yenisini almak! Bir de akıllı telefonların tüm özelliklerini kim kullanıyor? Saysak akıllı telefon kullanıcılarının yüzde biri bile değildir.

    Telefonumuzun akıllı olması ekstra maliyetlere sebebiyet vereceği aşikâr. Hâlbuki akıllı olmayan, ucuz yollu, sağlam telefonlar alabiliriz. Evde 1-2 tane dayanıklı tablet olmasının hiçbir sakıncasının olacağını sanmıyorum. İnternet ihtiyacını tabletlerden karşılayabiliriz. Fotoğraf mı çekmek istiyorsunuz, alın iyi bir marka fotoğraf makinası, 20-25 sene kullanın.

    Yani uzun vade de düşününce cebinizde epey bir para kalacağı malum. Teknoloji güzel bir şey ama akıllı kullanınca daha güzel. Büyük bir kitlenin bu yönde kullanımı gerçekleşirse cari açığı da büyük oranda kapatacağımızı da düşünüyorum.

    Hayat tecrübelerden ibaret. Bazen tecrübe elde etmek için cebinizden bir miktar para çıkabilir...
  • Dikkat, bu gönderi rahatsız olabileceğiniz müstehcen ifadeler içeriyor olabilir.
    TÜRKİYE'DE KADIN CİNSELLİĞİ VE TECAVÜZ -MART AYI HİKAYE ETKİNLİĞİ


    Yazdığım hikayeye başlamadan önce, sizleri uyarayım. Bazı sözler ve anlatımlar bazıları için rahatsızlık verici olabilir, can sıkıcı, iç bunaltıcı olabilir, umarım da olur. Rahatsız etmesi için uğraştım, rahatsız etmeli çünkü, rahatımızdan etmeli bizi. Yazsam mı diye çok düşündüm, sonra yazmaya karar verdim, umarım kaldırılmaz.Biraz ağır sözler, pornografik ögeler ve küfür içeriyor. Küfür dediğim de karakterlerimin ettiği başıboş küfürler değil, maalesef toplumumuzun hastalıklı zihinlerinin ürünü olan küfür…

    Belirli yerlerde sizlere kendimce mesajlar vermeye çalıştım, bu hikayenin asıl amacı sizi sarsmak ve harekete geçirmektir. Ya da çok abartmayın, benim anlatımım size yetmeyebilir, daha yirmisine yeni basmış birinin cümlelerini okuyorsunuz sonuçta, ama ana temayı kaçırmayın.

    ------------


    Saat gece dört… Odamdayım, kardeşim uyuyor. Sakince yatağımdan kalkıyorum. Parmağım ıslak ve buruşmuş. Uykum gelmiş, canım sıkılmış. Kardeşim sayıklıyor, üstünü örtüyorum. Ellerimi ve bacak aramı yıkıyorum. O’nu çok özlemişim. Tekrar odaya giriyorum. Etrafı kolaçan ediyorum, çok karanlık. Telefonumun ışığını açmam gerekecek. Şimdi aydınlandı ortalık. Çantamın gizli bölmesine elimi daldırıyorum, sigara paketini buldum sonunda! Çakmağı bulamıyorum, mutfaktaki ocaktan yardım mı alsam, ya koku sinerse üzerime, annemler uyanırsa, kirpiklerimi yakarsam! Aldırmıyorum, iyi gider şimdi sigara. İki koşup yakıyorum, dalıyorum balkona! Ciğerlerim bayram ediyor, efendim nerelerdeydiniz, bizi çok özlettiniz, daha çok çekin lütfen daha çok… Kırmıyorum onları, derin bir nefes daha çekiyorum. Az önce ıpıslak olan parmağım şimdi kurumuş, sigara kokusunu emiyor. Ve ben yine onu düşünüyorum. En gizli hazlarımda o var. Yeni tanıştık geçen, lisemin ilk yılı benim, şehri tanımaya çalışıyorum, yeni geldik biz buraya, derken onu gördüm. Benden yaşça çok büyükmüş. Ama çok düşünceli görsen bir, gözleri beni görünce nasıl parıldıyor. Beni bir kafeye götürdü, sigara içtiğimi görünce şaşırdı, daha küçüksün dedi, beni nasıl da düşünüyor! Zararı yok dedim, şimdi herkes içiyor, hem ben biraz da böyleyim, gamsızım biraz, yaşım da çok küçük değil, artık liseye başladım, arkadaşlarımdan içmeyen yok, içki uyuşturucu bile var, benimki çok masum kalır onların yanında, hatta aramızda kalsın ama, patlak olanlar da var, daha kaç yaşındalar, hiç mi ailelerini düşünmüyorlar, ileride kocalarının yüzüne nasıl bakacaklar? Haklısın dedi bana, sen sakın yapma, bak ben diyeyim kuzum, bu erkek milletine güven olmaz, hele senin yaşıtların şimdi, kızgın boğa gibi girecek delik arıyorlar, sen de gençsin tazesin daha, sakın onlara kanma, koru kendini kuzum. Tamam dedim gülümseyerek, elimi tuttu, elini tuttum. Hafifçe ürperdim, boynumdan ılık rüzgarlar geçti, sigaramı unuttum, dudaklarını uzattı, dudaklarımı uzattım, belli belirsiz öptü, hoşuma gitti, karnımda garip şeyler oldu, midem tatlı tatlı bulandı, çamaşırım ıslanıyor, eyvah, hazırlıklı değilim, daha vakti gelmedi ki, kalkmam gerekiyor! Bana nasıl da gülümsüyor, ama gitmeliyim dedim, sebebini sormadı, sarıldık öyle o anda, kalktım hemen markete koştum. Ped aldım bir paket, gizli saklı attım çantama, sanki uyuşturucu taşıyoruz, en yakın tuvalete girdim, kapıyı kapadım, oturdum, çamaşırımı indirdim, bir kırmızılıktır bekliyorum, fakat öyle değil, etrafı sel almış, hayır normal bir akıntı da değil, nedir ki bu, hastalık mı kaptım, evet evet olabilir, hem midem de bulanıyordu, ama çok da tatlıydı, hastalık zevk verir mi ki insana, eve gidince bakacağım, sorun yoktur umarım bende, ya da öyle yapmayayım ben, O'na sorayım, O'nunlayken oldu çünkü, hem bütün gün konuştuk, bana şehri anlattı, kitaplardan bahsetti, kadın kahramanlardan bahsetti, kadın haklarından bahsetti, O'na sormalıyım evet, O'na güvenebilirim.


    Sigaramdan bir yudum daha alıyorum. Bizim balkonun manzarası güzel, gittikçe evler işgal ediyor ama olsun, ben liseyi bitirene kadar manzara kalır, manzaranın keyfini çıkarayım. Sigaram bitiyor, yorulmuşum, kendimle çok oynamışım, ama O'nunlaykenki sigaranın yerini tutmuyor. Ne kadar da değişmişim, ona ruhumu satmışım, kölesi olmuşum, bedenim O'nu özlüyor, arkadaşlarıma laf eden ben değilmişim gibi.Ama ben seviyorum, bu başka, benden çok büyük olsa da, seviyorum işte, hiç incitmiyor beni, çok acıyacağını düşünmüştüm oysa, halbuki çok da değilmiş, isteyince acımıyormuş, biraz kirlenmişim gibi hissediyorum, ama O'nunla olma hissi bertaraf ediyor tüm bu düşünceleri, hem O dedi ki, ben artık bir kadınmışım, bir kadının bacak arası sadece kendi tekelindeymiş, istediğini alır, istediğini almazmış oraya, ailem bile kontrol etmemeliymiş onu, yüzyıllardır bastırmış kadınlar oranlarını, artık bastırmamalıymış, hem O'ndan daha iyisini bulamazmışım, O beni hiç incitmezmiş, kadın ruhundan çok iyi anlarmış...


    Bir yudum daha, ben artık kadınım, bunun şerefine, daha alışamasam da bu duruma, garip bir şekilde kendine çekiyor beni. Çok değişeceğimi düşünmüştüm, öyle de oldu biraz, ped yerine tampon alıyorum şimdi. Bu bile zevkli geliyor, aynı yurtdışındaki genç kızlar gibi. Artık rahatlıkla dolaşıyorum, rahatça temizleyebiliyorum içimi, nasıl olsa korumak zorunda olduğum bir şey kalmadı. Aklım o ilk seferime takılıyor. Mutlu muydum, değil miydim, garipti. Ben aslında yaşıtlarımdan hep olgun oldum biliyor musun, belki de o yüzden benden yaşça büyük adamı seçtim. Ama çok güven veriyordu, bir de öyle güzel öpüyordu ki tenimi, yine o ilk tanışmamızdaki gibi tatlı kramplar giriyordu mideme, bu sefer içim de sızlıyordu, bir boşluk olduğunu sezinliyordum, doldur diyordum, dolduruyordu... Annem duysa ne der, annemin babamı hiç böylesine arzuladığını sanmıyorum, gece biz uyurken kapı kilitleniyor, beş dakika sonra açılıyor, oysa O saatlerce uğraşıyor benimle, gerçi niye babamla kıyasladıysam, babam da iyi insandır, ama O'nun kadar iyi değil bu işlerde, annemin bu kadar sinirli olmasına şaşmamalı, ben ne kadar da gamsızım...


    Beni nasıl inandırdı, nasıl ikna etti o güne, öyle tatlıydı ki, geri çeviremedim. Okuldan çıktığım bir günde, yine beni okuldan aldığı bir günde, beni evinde götürmeyi teklif etti, bahçesi varmış, orada otururmuşuz, sigara içermişiz, bana yemek yaparmış…


    Sen de azarlayacaksın beni değil mi, senin baban olabilecek adamla nasıl olursun diye, hiç iğrenme yok mu sende diye, o erkek, onun canı çeker diye… Ben de diyeceğim sana, sevmiştim, güvenmiştim, hem aşkın yaşı olmazmış, bu kurallar normaller içinmiş, sevince görmüyor insan, kaç yaşındaymış, göğüs kılları çok muymuş, sevişirken boğuk boğuk sesler çıkarıyor muymuş…

    Evine gidiyoruz, arabayı durduruyor. Sahile çok yakın, tenhalarda bir ev, iki katlı, arkadan bahçeli, muhteşem deniz havası, daha havalar soğumamış, ılık ılık rüzgarlar esiyor, bu şehir her zaman rüzgarlıdır zaten, rüzgar gülleri vardır. Bahçeye geçiyoruz, kül tablası getiriyor içeriden, sigaramı kendi yakıyor, dudaklarım dudaklarına değsin diyor, gülümsüyor, o zamana kadar çokça öpüşmüşüz, biraz da elleşmişiz, ama kıyafetler hep kalmış üstümüzde. Yanıma yaklaşıyor, dumanı ağzıma üflüyor, soğuk puslu duman birden sıcacık oluveriyor, ben de karşılık veriyorum, henüz acemiyim, biraz da garip hissediyorum kendimi, ama bir eli saçlarıma değince, daha çok duman istiyor canım. Gel diyor, gel içeri, evim çok güzel, çok beğeneceksin. Kapıyı açıyor, bir müzik çalıyor, kendi söylüyor, en sevdiğim şarkılardan seçmiş.


    Birden sarılıyor, benim tüm sevincimi kazanmış, bana sürpriz hazırlamış, ayaklarım havada uçuyor, ellerini kalçamla belim arasına yerleştiriyor, ilk baş tedirgin oluyorum, kaç yaşında adam, kendine mukayet ol, karşılık verme, ama sesi öyle güzel ki, şakıyor da şakıyor, şimdi ben de ellerimi boynuna doluyorum, dokunabildiğim tek yer orası zaten, o her yerime dokunsa da, ben onun gibi değilim. Dudakları dudaklarımı buluyor, salsam mı kendimi, bu işin sonu nereye gidecek, ya birlikte olursak, olursak ne olacak ki, ne mi olacak, baban yaşında adamla yatacaksın, durdur dudaklarını, yapma diyorum sana, bu işin sonu iş değil kızım, böyle mi hamile kalınıyordu, ama çok güzel öpüyor, iyice sardı beni, müzik de iyice güzelleşti...


    Odasına taşıyor şimdi, tek tek öpüyor her yerimi. Henüz yeni açmış çiçeklerimi kokluyor, taze, yumuşacık bedenini altına almış, gemiyi o yönetiyor. Kendimi bir işe yaramıyor gibi hissediyorum, ama o bütün sorumluluğu almış, bedenini savunmasızca bıraktı şimdi, rüzgârlar üzerimden esiyor, denizin dalgaları kıyıları dövüyor, solukları hızlanıyor, yine de kendini tutabiliyor hâlâ, yüzünü indiriyor, ellerimi kafasına koyuyor, keyfine bak diyor, birazdan kadın olacaksın.


    Kadın olacağım, kadın olacağım... Annemin ilk kanadığımda söylediği sözdü bu. Kadın oldun, artık kendine dikkat et, kıyafetine çeki düzen göster, öyle sokaklarda erkeklerle oynama bak, memelerin büyüyor, sen koştukça sallanıyorlar, herkesi kendine baktıracak mısın, baban imam biliyorsun, kızına bak bir de babasına bak derler, baban cumaları minbere çıkıyor, cemaate kadınlar için tesettürü anlatıyor, kızı bile böyle olursa, kim takacak onun öğütlerini? Kadın olacağım... Bir kanla mı olacağım her seferinde kadın? Bir zar yırtılınca mı kadın olunur, patlayınca mı, kanayınca mı? Bir saniyede mi kadın olunur, tenin başkasına değince mi, zevkten kendinden geçince mi, acıdan ağlayınca mı? O aşağılarımda oyalanıyor, bense gözlerimi tavana dikmiş böyle şeyleri düşünüyorum. Şuan düşünmenin sırası mı?! Biliyorum değil ama engel olamıyorum işte. Nasıl kadın olunur onu bir anlasam ben de olacağım. Bir zara mı bağlıyız biz, varlığımızı bir zardan mı ibaret görmeliyiz; okuduğumuz onca kitaplar, izlediğimiz onca filmler, dinlediğimiz onca müzikler bizi kadın yapmaz mı? Halbuki ben çok okurum biliyor musun? Küçükken babaannem zorla okutuyormuş, çocuklar için 100 temel eser serisini, gazete veriyormuş, babaannem diğer kadınlardan çok farklıdır bu arada, ne zaman ona gitsem okur, boş boş evlilik programlarına baktığını hiç görmedim. Beni de o yetiştirmiş, onun sayesinde fen lisesini kazanmışım, ufkumu hep açar o, ama şimdi ne yapıyorum, nerede kaldı onun bana verdiği ahlâk eğitimi, ben burada ne yapıyorum, zevk alıyorum yabancı bir adamdan, benden yaşça büyük bir adamdan. Halbuki o görse beni burada şuan, boşuna mı okuttum sana der Kur'an, elifbayı öğrenmiştik birlikte, hani Ömer Seyfettin nerede, Muzaffer İzgü nerede, Ayşegül serisi nerede?! Susun artık düşünceler susun! Eski masum kız değilim ben, kadın olacağım birazdan, kolay mıdır kadın olmak sanıyorsunuz, birazdan çok acıyacak canım, büyükannemin altın gününde dedilerdi, orana kılıç sokmak gibiymiş, biri acıdan avaz bağırmış, kocası zevkten sanıp devam etmiş, birinin kanı taa tavana sıçramış, birinin beli kırılmış, birinin kocası içine girememiş, biri soluğu acilde almış...


    Susturuyorum düşüncelerimi, işte o an gelecek, ben de çok istiyorum kadın olmak, patlakmışım, fahişeymişim, onlar aklıma gelmiyor şimdi, kan dolmuşum içlerime kadar, bu hissi hiç bilmiyorum ben, dur, çok ilerleme acıyor, daha küçüğüm, bakireyim, yavaşça ilerle şimdi, evet öyle, lütfen öp ve saçlarımı okşa, kötü bir şey yapmadığıma inandır beni, yorganı alalım üzerimize, beni görmek mi istiyorsun, daha görmedin mi işte, ben iyi değilim ama utanıyorum, hava da aydınlık, yüzüne bakamamam ondan, haydi çek şu yorganı lütfen, evet oldu teşekkür ederim, dur hızlanma bekle, evet işte böyle yavaş, evet küçük bir sinek ısırığı sadece...


    Bana zafer kazanmış gibi bakıyor, sanki ben onun topraklarına katmak istediği bir şehirmişim de, amacına ulaşmış, beni satın almış, ilkinim diye bağırıyor, korkuyorum, aniden duraksıyor, özür diliyor ve devam ediyor. Yatağın başı duvara çarpıyor, ritmik bir "tak tak..." sesinden başka, bir de üzerimde O'nun hırıltılarından başka, ve bir de kafamdaki seslerden başka ses yok odada şimdi. Yorgan bir inip bir kalkıyor. Aniden içimden çıkıyor, boğuluyor gibi oluyor. Boş boş bakıyor suratıma, alıp kendime çekiyorum onu, babama bile sarılmamışım böyle.


    Kalkıp banyoya koşuyor hemen. Yüzüne bakmaya çalışıyorum, çırılçıplak yorgana sarılmışım, ne olduğunu anlayamamışım, su sesleri geliyor, gözlerim doluyor, müziğin sesi kısılmış, coşkulu halimden eser kalmamış. Ne yaptım ben Allah’ım, ne yaptım?!! Kaç yaşında adamla yattım, üzerim doğmamış çocuklarıyla dolu şimdi, kirlendim, pislendim, sarılmak istiyorum ona, hiç de güzel değilmiş kadın olmak, ağır bir yük biniyormuş üzerine, sarılmak istiyorum sadece şimdi, üzerimden bu yükü kaldırıp atsın, kadın olmama sevinsin istiyorum. Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, ben küçük fahişen, oyuncağın değilim değil mi, sev beni lütfen, her şeyi yaparım, ne yapmak istersen yaparım, ne olmamı istersen o olurum, niye aniden gittin, memelerim mi küçük geldi, limon gibi mi demiştin, ama annem de çok büyük diyor, dar giyinme diyor,beğenmedin mi onları, daha çok küçüğüm bekle, git gide büyüyecek onlar, nasıl istiyorsan öyle sunayım, sen bir sarıl yeter, çok hareketsiz mi yattım, ruh gibi ölü gibi cansız gibi hiç gibi, kımıl kımıl mı olayım, seni isteklendireyim mi, seni ağzıma mı alayım, bunu bile yaparım, ben onlardan hep iğrendim biliyor musun, bir gün arkadaşımınkini gördüm, iğrendim, çok kaba ve korkutucu, ama sen istersen yaparım, sen yeter ki sev beni, okşa beni.


    Ağlamaya başlıyorum, ne yaptığımın farkına varıyorum, burada sahilde, lisemin ilk aylarında. Kadın olmak buymuş işte, yalnız başına üzerindeki adam yerine menili çarşafına sarılmakmış. Ağlamam kesiliyor, ayağa kalkıyorum, saçlarım dağılmış, yastığın altına gizlenmiş birkaçı, çıkarıyorum onları, kıyafetlerimi aramaya koyuluyorum, her yere dağılmış, saat kaç oldu, ailem merak etmiştir, arkadaşımdayım dedim gerçi, nasıl bakacağım yüzlerine, herkese fen lisesini kazanmış çok çalışkan diyorlar, çok edeplidir kızımız diyorlar, biz ona güveniyoruz, o ‘’öyle şeyler’’ yapmaz diyorlar, banyonun kapısı açılıyor. Çırılçıplak, gülümseyerek çıkıyor, özür dilerim, temizlik takıntım var da benim, hemen gitme, sarılalım diyor. Gözlerim ışıldıyor, beni seviyor, beni seviyor! Sertçe soksa da içime kendini, beni seviyor demek ki, yatağa geçiyoruz. Kaşık pozisyonundayız, sarılıyoruz, bir cenin gibi uzanmışım, dizlerimi karnıma çekmişim, çenesi saçlarımın üstünde, öpüp duruyor, çok hoşuma gidiyor, bir süre sonra yeniden kıpraşıyor, sırtımda sertliğini hissediyorum, yüzünü dön diyor, dilini dilime doluyor.


    Saatlerce benimle oyalanıyor, seni o noktaya ulaştırmadan bırakmam diyor, benim organım daha alışmamış ki, içimin dolu olmasını garipsiyorum, o zaman çok öpeceğim diyor, öpüyor da. Beraber duşa giriyoruz. Çocuğuymuşum gibi temizliyor. Beni evime bırakıyor, artık benimsin diyor, bırakmam seni. Hoşuma gidiyor.


    Eve gidiyorum, annem meraklanmış, nerede kaldın diyor, arkadaşım salmadı diyorum, odama geçiyorum hemen, sanki saatlerce öpüştüğüm belli olacakmış gibi dudaklarımdan, yatıyorum, bugünü düşünüyorum. Pişman mıyım, değil miyim, anlayamıyorum, babam gibi mi görüyorum onu, bilinçaltım bana kötü bir oyun mu oynuyor, zevk aldırdı sonunda bana, bundan sonra ne olacak ilişkimiz, yanındayken kendimi çok güvende hissediyorum, aynı zamanda iğreniyorum da kendimden, onunla evlenmem mi gerekiyor, artık zarım yırtıldı, kim kabul eder beni, insanların kulağına giderse ne olur, ne yapacağım şimdi, hala az az kanıyor, çamaşırımı değiştireyim, sonra da uyuyayım, çok yoruldum en çok da düşünmekten.


    Kaçıncısı olduğunu bilmediğim sigarayı söndürüyorum, dünya kadınlarını düşünüyorum, kadın olmayı düşünüyorum, ülkemde kadın olmayı düşünüyorum, gerdeğe kadar saklayamadığım bekaretimi düşünüyorum, gelinin kırmızı kurdelesini, ilk gece çarşaftaki kanı, gözyaşlarımı, O’nun böğürmesini, bir annenin doğumdaki çığlığını, bir kadının dövülürkenki çığlığını, kocası tarafından ters ilişkiye zorlanan kadının yalvarışını, saçlarının çekilişini, sevişirkenki tokat yiyişini, sperm fışkırtılışını, zorla bok yedirilişini, çocuklarının gözü önünde katledilişini, on yerinden bıçaklanışını, çocuğu olamayışını, yanına zorla ikinci kadın alınışını, yumuşacık tenine acı verici şaplaklar atılışını, kıpkırmızı bir biçimde kalışını, acıdan oturamayışını, acıdan yırtılan organının dikişlerini, çocuğunu kendi elleriyle toprağa verişini, sokaklara düşüşünü, her ay yüzlerce adamı içine alışını, vücudundaki izleri, ruhundaki izleri, aldatılışını, bir fahişe gibi sevişemediği için fahişelerle aldatılışını, ölü gibi yatışını, adamının orospusu olamayışını, adamının onu pazarlayışını, başka adamların koynuna sokuşunu, etrafında onlarca adam tarafından birer birer vajinasının parçalanışını, yüzünün, saçlarının, vücudunun spermden kandan terden geçilmeyişini, on ikisinde altmışlık adama verilişini, on birinde babasının çocuğunu doğuruşunu, okula gidemeyişini, çağlar boyunca ezilişini, yasalarca adının olmayışını, hep birinin kadını, birinin annesi oluşunu, sevişmekten başka bir işe yaramayışını, çocuk doğuramayınca değerinin bir hiç oluşunu, dul kalınca yardımsever erkeklerin avı oluşunu, babası olmayınca açık bir av oluşunu, bir delikten iki de memeden ibaret oluşunu, saçının uzun aklının kısa oluşunu, kuluçka makinesi oluşunu, kafasının öyle her konuya basmayışını, çoğu zaman sadece bir seks objesi oluşunu, pornolardaki bir et parçasından ibaret oluşunu, ‘’ince bel koca bir göt iri memeler uzun bir saç uzun bacaklar dolgun dudaklar iri gözler uzun kirpikler’’in kurbanı oluşunu, her yerde sadece bir nesne oluşunu, profesör olamayıp da kadın profesör oluşunu, penisi olmadığı için işe alınmayışını, alınırken ‘’ne zaman evleniyorsun ne zaman çocuk yapacaksın’’ sorularının muhatabı oluşunu, işe alınınca üç çocuklu evli patronundan seks teklifi alışını, kabul etmeyince orospu oluşunu, işten atılışını, aynı işe daha az ücret alışını, sevişmek isteyince orospu; istemeyince frijit, soğuk oluşunu, vücudunda bulunan her deliğe penis sokuluşunu, seksten zevk alamasın kocasına sadık olsun diye klitorisinin kesilişini, taşınabilir yatak aleti oluşunu, mutfak robotu oluşunu, bütün gün çalışıp bir de evde ücretsiz tam mesai yapışını, üstüne üstlük geceleri yatakta zerre zevk almadığı ilişkiye girişini, aşırı fedakarlıkta bulunuşunu düşünüyorum…

    Sigaram bitmiş. O’nunla geçen bir ayda hep buluştuk, seviştik, O’na iyice bağlandım, ara sıra hayvanlaşsa da bana iyi davranmaya çalışıyor. Ama gittikçe garipleşmeye başladığını sezinliyorum, yarın yine buluşacağız, bana yeni kıyafetler alacağını söyledi,. Sigara çöplerini topluyorum, poşete koyuyorum ve çantama atıyorum, yarın çöpe karışacaklar. Yatağıma uzanıyorum, uykum beni bekletmeden geliyor, göz kapaklarım kendiliğinden kapanıveriyor…


    Okula gidiyorum. Çıkış saati yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Ne yapacağız? İlişkiye girmeden önce hep daha çok eğlenirdik, şimdi kendimi kötü hissediyorum zaman zaman. Göğüslerim büyüdü, birisi fark etmesin diye uğraşıyorum, kendimi daha kadınsı hissediyorum, yaşıtlarım daha çocuksu gelmeye başlıyor, O geliyor, yanına geçiyorum. Gaza basıyor, hızla sürüyor. Bana bakıp gülümsüyor, küçüğüm diyor, hoş geldin, beni çok seviyorsun değil mi? Evet diyorum, bana zevk vermediğin zamanlarda bile sarılınca geçiyor diyorum. Güzel, diyor. Benim için bir şey yapar mısın, diyor. Senin için her şeyi yaparım diyorum. Tamam o zaman diyor, benim hız tutkum var, hızı severim bilirsin diyor, bilirim diyorum. Bak gördün mü, kalkıyor, şuana kadar hiçbir şey istemedim senden, bence artık zamanı diyor, neyin diyorum. Bak gördün mü seni istiyor diyor, şaşırıyorum, korkuyorum, beklemediğim bir anda gelince boğulacak gibi oluyorum, kusacak gibi oluyorum, gözümden yaşlar geliyor, zor nefes alıyorum, bir ayağı gazda, bir eli direksiyonda, bir eli kafamı ileri geri ittiriyor, suya atılan taş sesleri gibi sesler çıkarıyorum, pantolonumu indiriyor, bir sigara yakıyor, bu arada nefes alıyorum, ağlıyorum, dur ne yapıyorsun diyorum, ne olur yapma diyorum, parmaklarını ağzıma sokuyor, konuşmama izin vermiyor, frene basıyor, araba duruyor, ormanlık bir alana gelmişiz şimdi, üzerimi soyuyor, gözlerinden ateş fışkırıyor, onu hiç böyle görmemiştim, çok korkuyorum, hiç böyle korkmamıştım, annemi istiyorum, meğerse daha kadın olmamışım, bir zarla olacak şey değilmiş kadınlık, ben daha çocukmuşum, gerçi kadın olsaydım da değişmezdi, ama O öyle demiyor, her kadın sertliği severmiş, her kadın tecavüz sahnesini çekici bulurmuş, ıslanırmış. Sigarayı atıyor, bacaklarımı kaldırıyor, suratımı direksiyona vurduruyor, gözlerimi kapıyorum, hiçbir şey düşünemiyorum, imdat diye bağırıyorum, kimse duymuyor, kafamı direksiyona bastırıyor, beni bir köpek gibi diz çöktürüyor, daha on beş yaşındayım, bakire sayılırım daha, zorluyor, canımı çok yakıyor, içim parçalanmış gibi hissediyorum, bıçak sokuyorlar gibi hissediyorum, tüm dünya gelmiş de kapıma dayanmış girişimi zorluyorlar gibi hissediyorum, beni arkadan boğuyor, üstünü bile çıkarmaya cüret etmemişken ben gittikçe sona yaklaşıyorum, acıdan belim uyuşmuş, sanki çocuk doğurmuş gibiyim, lütfen oraya girme dur bekle, yalvarırım n’olursun! Ben hayatımda böyle acıyı tatmadım!.. Sertçe vuruyor, ellerinin izi çıkıyor, derim kalkmış gibi oluyor, imdat!!..., sesimi duyan yok mu, yalvarırım dur canım çok yanıyor, yalvarırım dur, söz kimseye anlatmayacağım, yeter ki bırak da gideyim ne olursun! Boğmaya devam ediyor, artık bağıramıyorum da, nefesim tükenmiş, gözlerim şişmiş, kirpiklerim ıpıslak, içim kupkuru, onun suyundan hariç, etlerim parçalanmış, taze etlerim koltuğa yol olmuş akıyor, efendinim senin diyor, sana hükmediyorum diyor, canavarlaşıyor, yüzüme tokat atıyor, enseme vuruyor, arabanın anahtarını derime sürtüyor, ve bitiyor. Gözlerim yanıyor, vücudum fırına atılmış gibi kavruluyor, zangır zangır titriyorum, kriz geçiriyor olmalıyım, dilim tutuluyor, ağzımdan köpükler, tükürükler, sıvılar çıkıyor, yine tokatlanıyorum. Akşam olmuş, hava kararmış, çok da soğumuş, ne kadardır buna katlanıyorum, annem babam neredeler, gözlerim çok yanıyor, ağlayamıyorum, çok korkuyorum, üzerini giyiniyor, beni kucağına alıyor, ormanın derinliklerine götürüyor, konuşacak, bir şey söyleyecek halim kalmamış.


    Sen çaresizlik ne demek bilir misin, karşında senden kat kat güçlü birinin işkencelerine katlanmak, sahipsiz olmak ne demek bilir misin? Ne demek tecavüze uğrayan kadın olmak, ne demek? Kaşınan demek, belki aşık olan demek, o saatte orada ne işi olan demek, ayartan demek, zaten bakire olmayan demek, açık giyinen demek, frikik veren demek, kur yapan demek, azıcık sırıtan demek, kahkaha atan demek, kıvırtan demek, sigara dumanını üfleyen demek, yolda yürüyerek sigara içen demek, babası kocası abisi dayısı olmayan demek, kocasıdır hakkıdır yapar demek, sarhoş demek, rızası olan demek, geceleri evde durmayan demek, orospu demek, azgın demek, yollu demek, kaşar demek, motor demek, fahişe demek…


    Sen bilir misin güçsüzlüğü, onun gurur kırıcılığını? Sırf daha fazla kası var diye sana zorla sahip olanları, önündeki çıkıntıya güvenip kendini adamdan sayanları, azıcık oran açıldı diye, gözünü dikip bir daha kaldırmayanları, laf atanları, gece korka korka hızlıca yürütenleri, eve erkek ayakkabısı koyduranları, biber gazı bıçak sopa aldıranları, uçkurundan başka bir şey düşünmeyenleri, güçsüzü koruyacağına, ezip öldürenleri…


    Niye bu ülkede kadınların hep başı ağrıyor bilir misin sen? Sevişmeye sevişmek demedikleri; sikmek dedikleri, sokmak dedikleri, vurmak dedikleri, vurdurmak dedikleri, köklemek dedikleri, kaklamak dedikleri, bıçaklamak dedikleri, dağıtmak dedikleri, altına almak dedikleri, altına yatmak dedikleri, yapıştırmak dedikleri, yaslamak dedikleri, yatırmak dedikleri, pompalamak dedikleri, kaktırmak dedikleri, koymak dedikleri, amına koymak dedikleri, düzmek dedikleri, düzüşmek dedikleri, itelemek dedikleri, kaçak et kesmek dedikleri, döşemek dedikleri, köklemek dedikleri, attırmak dedikleri, becermek dedikleri, patlatmak dedikleri, basmak dedikleri için…


    Bedenimi toprağa fırlatıyor, sırtüstü düşmüşüm, ağzım gözüm kan ve gözyaşı içinde, soğuktan meme uçlarım dikleşmiş, fark ediyor, yeniden kalkıyor, tekme atmaya başlıyor, istediği gibi duramamışım, artık bir ümidim kalmadı, hayallerim de kalmadı, yarı baygın bir haldeyim.


    Arabalar geliyor, rahatlıyorum, sonunda beni buldular, çok şükür, acıdan ölüyorum, vajinam yırtılmış, tüm deliklerim yırtılmış, saçlarımda sperm kalıntıları, gözlerimin feri kaymış, arabalar duruyor, içinden birkaç adam iniyor, selamlaşıyorlar, onlar da pantolonlarını indiriyorlar, afallıyorum, bağıracak gücüm kalmamış, her yerim korku doluyor, başımı çevreliyorlar, sıkıştırıyorlar, bağırıyorlar, beni aralarına alıyorlar, alay ediyorlar, hırlıyorlar, saçlarımdan çekiyorlar, ellerimi, ağzımı, vücudumu hep dolduruyorlar, acı çektiriyorlar, işkence yaptırıyorlar, hayvanlaşıyorlar, üzerime atlıyorlar, terliyorlar,saçlarındaki, alınlarındaki, teri üzerime siliyorlar, boşalıyorlar, ağzım, ellerim, saçlarım, yüzüm tüm vücudum onlar kokuyor..


    Kendimi berbat hissediyorum, korkudan altıma yapmışım, dişlerim soğuktan ve çıplaklıktan birbirine çarpıyor, ağlıyorum, birilerini bekliyorum. Bir beyazlıktır beliriyor şimdi, adamların hepsi bir yok oldu bir geldi. Öldü mü diyor biri, öldü diyor öteki, giyiniyorlar, apar topar arabalarına biniyorlar, çırılçıplak kalıyorum. Ölmüşüm, farkında değilim, günler sonra bulunuyorum, vücudum bakılmaz hale gelmiş, üzerime beyaz örtü seriliyor, şimdi tabuttayım, yerin altındayım, benim gibi kadınların yeridir orası…Üzerime toprak atılıyor, babamı ilk defa ağlarken, üstelik benim için ağlarken görüyorum, toprak atılıyor, ama gözlerim rahatsız olmuyor. Hep önümü görüyorum, ben böyle olsun istemedim baba, özür dilerim, sizi hak etmedim, namusunuzu kirlettim, özür dilerim, ölümü hakkettim, ama çok canım yandı biliyor musun, keşke sadece bedenime tecavüz etseydi, onun yaraları çabuk sarılıyor, fakat ruhum, o bir türlü geçmek bilmiyor, burada şimdi sizsiz, mahşere kadar belki anca sararım yaralarımı, hesap günü varsa eğer sorarım Tanrı’ya neden sessiz kaldığını, şikayetçiyim O’ndan derim, beni annemin elinden aldı, bak nasıl şimdi, kendinden geçmiş, o kadar çok ağlamış ki gözyaşı kanalları artık çalışamaz hale gelmiş, bir canı almak, beni almak, on beş yaşındaki bir genç kızı, bir çocuğu, annenin evladını, babaannenin torununu almak bu kadar kolay işte, bir kadının canına kıymak, acıta acıta kıymak bu kadar kolay, keşke acı çekmeden öldürselerdi demek, keşke vurup öldürseydi demek, hatta hatta, ne yazık ki, ne iğrenç ki, keşke tek kişi olsaydı demek bu kadar kolay! Cenazem bitiyor…
  • Lütfen geri gel, ayrılık eğitici, tamam. Ama benim istediğim eğitim, senin varlığın.