• "En sevdiğim huysuzluğum:)) rahatsız olduğum bir durumu açıkça söylemek...
    Ben üzüleceğime karşı taraf üzülsün kafasındayım....
    Sizin en sevdiğiniz huysuzluğunuz ne düşünün lütfen :) "
  • SİZE PARA ile ilgili bir ALTIN KURAL öğreteceğim . . .
    1 ) kazandığınız parayı KİMSE bilmesin
    2 ) kazanmayı planladığınız parayı kimse bilmesin
    3 ) kazanmayı hedeflediğiniz BAŞARIYI kimse bilmemeli !
    4 ) kazandığınız parayı nasıl kullandığınızı da ( eşiniz hariç ) kimse bilmesin !

    diyelim ki ayın 5 y ada 15 inde MAAŞ aldınız
    güle güle kullanın
    netice olarak o para EMEK ile kazanıldı.
    ve HELAL paradır.

    ama ne yapın yapın !
    o kazandığınız parayı
    aldığınız parayı bankanıza yattığında ya da cebinize aldığınızda

    EN AZ 24 SAAT HİÇ BİR ŞEKİLDE KULLANMAYIN !

    çok mecbur kalsanız da ( ölüm kalım meselesi olmadıkça )
    o parayı koyun kenara ve bekletin .
    her ne ödeme yapacaksanız
    her ne alacaksanız
    onu en az 24 saat bekletin . . .

    bu size bir PARA enerjisi yükleyecektir.
    kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz

    denemeyin YAPIN lütfen .

    o paranın bereketinin ve enerjisinin arttığını

    para parayı çeker kuralının işlediğini de göreceksiniz. !

    kendinize her zaman SÖZ verin bir konuda ve
    muhakkak SÖZ tutanlardan olunuz !

    bununla ilgili de internette bulduğum bir yazıyı sizlerle de paylaşmak istiyorum

    bu yazı SÖZ tutma ile ilgili gibi görünse de
    aslında GÖZCÜ konusunu da içermektedir

    eğer karşınızdaki bir kişiyi BEKLENTİYE sokarsanız
    onun frekansını da bozarsınız

    FREKANSI bozulan kişi artık serseri bir kurşun gibidir

    nereye ve ne zaman çarparak ZARAR vereceği belli olmaz
    belirsizdir
    schrödingerin kedisi konusunda olduğu gibi BELİRSİZLİK hakim olur ortama ve siyanür şişesi de her an patlayabilir

    yazı aynen şöyle . . .

    Söz vermek...
    Yerine getiremeyeceğim vaadlerde bulunmamak...
    Verdiğin sözü her ne halükarda olursa olsun yerine getirmek... Ne aldanan... Ne de aldatanlardan olmak. .................

    Siyaset arenası... Meydanlar hınca hınç dolu...
    Yüreklerde beklenen vaadler...
    Verilen türlü türlü vaadler.
    Beklemek, fakat bir türlü yerine getirilmeyen vaatlerin meydana getirdiği hayal kırıklığı ile beraberinde güvensizlik kızgınlık ve pişmanlık. .....................

    hikayemiz ise şöyledir arkadaşlar

    Kral, dondurucu bir kış mevsiminde gecenin soğuğunda nöbet tutan muhafıza sordu:
    – Üşümüyor musun?
    Muhafız: – Alışığım Padişahım, dediğinde
    Kral: – Olsun, sana sıcak elbise getirmelerini emredeceğim, dedi ve gitti. Ancak bir süre sonra içeri girdiğinde emri vermeyi unuttu…
    Ertesi gün duvarın yanında muhafızın soğuktan donmuş cenazesini gördüler, duvarın üzerine şöyle yazılıydı:

    – Soğuğa alışkındım; fakat senin sıcak elbise vaadin beni öldürdü…
    O nedenle: Türlü vaatlerle insanları bekleterek ve bekleyişte bırakarak kesinlikle imtihan etmeye çalışmayın.
    Çünkü insan bekletildikçe ve insanda beklenti hissi oluşturulunca değişir; hatta beklettiğiniz, beklentiye soktuğunuz insan, hakkınızda telafisi imkânsız negatif düşüncelere bile kapılabilir…

    ............ Ve bir ayet der ki
    “Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” İsrâ sûresi (17), 34

    Antlaşma yaptığınızda, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin.” Nahl sûresi (16), 91.

    GÖZCÜ nasıl devrede ?

    düşünün ki elinizde bir OK ve YAY var
    oku atmak için yayı gerdin gerdin gerdin.
    ama bırakmıyorsun
    HAH İŞTE .
    gözcü o
    şimdi YAY ı serbest bırak ve OK hedefe gitsin
    o OK hedefe ana 1 AN da gidecek
    ama 1 yılda gidecek

    onun olması için YOL alması ve ZAMAN gerekiyor

    sal gitsin :)
    serbest bırak yayı .
    OK gider nasılsa er ya da geç
  • 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Finallere çalışırken masamdaki sözünü tekrar okuyup düşündükten sonra kendimi burda buldum. Bahsettigim söz çalışma azmi veriyor bana ;konularımı böyle yetiştiriyorum umudum oluyor :)Söz şu efendim ;

    Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.Bilginin zevkine varıp okumak o kadar güzel ki. Başlayınca sürüklüyor insanı!
    (Bilim Tarihi sohbetleri 89)

    2019 yılı Fuat Sezgin yılı ilan edilmesiyle biliniyor kendisi.Açıkçası bana kalırsa yaşadığımız çağı etkileyen ve sadece bir yıla sığdırilamayan Islam alımı ve bilim adamıdır.Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir derler ya hani hakikatten o vefat edince bunu hissettim geçen sene..
    Allah rahmet eylesin.Vefatinin arkasından insanlar tanimaya başladı ne yazik ki yine de anlatalım okuyalım yaşayalım
    ..
    Ülkenin bütün okullarında Üstadın ortaya çıkardığı gerçeklerin anlatılması lazım.zira İslam medeniyetinin bilim ve felsefe mirasının ortaya konulmasında büyük emekler vermiş,ehl-i himmet bir alimdi.
    Bir insan düşünün ileri düzeyde kutuplaşmış bir toplumda yaşayan herkes sol,sağ ayırmadan onun vefatı nedeniyle derin üzüntü duymuş twitter'da dahi ve diger sosyal mecralarda hakkında tek kötü söz yazılmamış bir alim bildiğim kadarıyla ..
    sadece bunlardan dahi ne kadar ileri düzeyde bir bilim adamı olduğunu anlayabilirsiniz belki de.Ülkemizde değeri anlaşılmasa da sadece Türkiye değil tüm islam dünyası için yaptığı en büyük etki, medeniyetimizin tekrar ayağa kalkabilmesi için tek seçeneğin, bilim ve akıl Islâm yolunu takip etmek olduğunu göstermesidir.yüzyıllardır gerileyen hatta çökmüş olan islam medeniyetini, bir nebze aşağılık kompleksinden arındırmıştır. Gazete sayfalarında sosyal medya da sosyal hayatımızda umarım şeyma subasilar,Magazinsel haberler diziler, Siyasetin gereksiz zırvaları yerine umarım kendisiyle ilgili yapılan çalışmaları kitaplarını ve fikirlerini konusacagimiz yazacagimiz gün gelir.(!)
    yazdıklarına benzer eser yazmak şöyle dursun, okuyup yarısını anlamış olsaydık başka bir dünyaya taşınırdı zihnimiz. dehşet birikimli ve üretkendir.
    **ihsan fazlıoğlu'nun' fuat sezgin ile “bilim tarihi” üzerine' röportajı var. orada ihsan fazlıoğlu diyalektik açıdan güzel noktalara değiniyor.Bakmanizi tavsiye ederim.Şuraya hayatının linkini bırakıyorum ama okuyup bizde hayatımıza işleyelim ve büyük âlimi anlayalım;

    http://m.ibtav.org/sayfa/1/ozgecmisi

    KIYMETLI ESERE GELECEKSEK;

    Bu eser benim icin çok kıymetli başucu kitabım.Eser Üstad Fuat Sezgin ile yapılan röportajların derlendiği bir çalışmadır. Ben bu röportajları okurken Fuat Sezgin’in ne kadar büyük bir ilim adamı olduğunu ve onun bilimler tarihi üzerine düşüncelerini gördüm.
    Sefer Turan’ın söyleşiyle şekillendirdiği Bilim Tarihi Sohbetleri İslam bilimler tarihinin en önemli isimlerinden Üstad Fuat Sezgin’in hayatı, anıları, aynı zamanda bilimler tarihine duyulan tutkunun kitabı… Yaşadıklarını dönemin toplumsal ve siyasal panoramasını çizerek anlatıyor.Üstad Fuat Sezgin, kitaptaki söyleşilerde sadece geçtiği bu yolları anlatmakla kalmıyor, bakış açısına yön veren bilimler tarihi alanındaki gelişmeleri de tüm ayrıntılarıyla sunuyor. Bir yandan icatlar, buluşlar hakkında muazzam bir sohbete şahitlik ederken diğer yandan bilimler tarihine, Hellmut Ritter, Carl Brockelmann, George Sarton, Franz Rosenthal gibi isimlere, oryantalist araştırmalardan İslam aleminin ahvaline, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin modellerinin sergilendiği müzelere uzanan kapsamlı bir dökümün sunulmasına da tanık oldum ve siz de okusaniz olursunuz eminim.

    KİTAPTAN ALINTI VE BILGILER

    1)Darbeden sonra Üstad Fuat Sezgin neden Almanya’yı seçtiğini anlatıyor:

    **"Üç üniversiteden cevap geldi: Frankfurt Üniversitesi, Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi ve Yale Üniversitesi. Düşündüm, taşındım daha kitabımın (İslam Bilim Tarihi) bütün malzemelerini toplama işim bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordum. Doğudan yani Mısır’dan, İran’dan uzaklaşmak istemiyordum. Çünkü daha toplamam gereken bir sürü malzeme vardı. Frankfurt’ta karar kıldım.
    (Hocaya Almanya’da sadece 6 ay kalacağını sonradan söylerler)
    Türkiye’de o ihtilalden sonra ben yeni bir insan olmuştum. O yeni insanın ne olduğunu Willy Hartner’e anlatmaya başladım. O da şuydu: “Hiç üzülmeyin” dedim. “Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim diye planladım. Üniversiteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım, dedim ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şımarma başladı. Ondan sonra bir askeri darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte o olaydan sonra ben şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek kadar maddi imkânım varsa, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Onun için önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim. Onları düşünmüyorum” dedim.
    Evet, yapacağım daha çok iş var belki o yüzden Allah bana güç, kuvvet, sıhhat veriyor. Bakın şunu mahsustan söylüyorum, benim ülkemin gençlerine. O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim."

    2)Azim ve kararlılık üzerine bir ders veriyor.Hoca sevdiği işi yapmak için ona önerilen makamı reddedişini anlatır.Kendisinden dinleyelim;

    **"Oraya başladığımın birinci ayı Marburg Üniversitesi’nden geldiler. Dediler ki: “senato sizin ordinaryüs profesörlüğünüzü kabul etti, gelip başlamanız lâzım. Yalnız, Kültür Bakanı’yla bir konuşmanız gerekiyor.” Çünkü ordinaryüs profesör olacak bir insan Kültür Bakanı’yla konuşur, maaşının pazarlığını yapar. “Özür dilerim, ben gelemeyeceğim. Ben burada ilimler tarihi yapmak istiyorum” dedim. Bana, “siz burada doçentlik kadrosuna sahipsiniz.” dedi. “Bunlar benim için hiç mühim değil. Ben bilimler tarihiyle uğraşmak istiyorum” dedim. Adamcağıza çay ısmarlamıştım, onu içmeden ayrıldı yanımdan ve benimle daha hiç konuşmadı. Ondan sonra ne zaman konuştu biliyor musunuz? Kral Faysal Ödülü’nü kazandığım zaman 1978 yılında. Bana telefon etti, yanıma geldi ve beni kucakladı: “Ben odanızdan size kızarak çıkmıştım ama sizin hakkınız varmış” dedi. O zaman ben de profesör olmuştum zaten"

    3)Üstad Fuat Sezgin Hoca günde 17 saat çalıştığını ve Arapça’yı 6 ayda öğrendiğinden söz ediyor.Kendisinden dinleyelim;

    "Evimizde babamdan kalma 30 ciltlik bir Taberî Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı 17 saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. 6 ay sonra Taberî Tefsiri’nin 30 cildini bitirmiş oldum. Başlangıçta hemen hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri 6 ayın sonunda gazete gibi okuyordum. O hızla, yani 17 saatlik bir tempoyla çalışırsanız bunu siz de başarırsınız, bundan eminim."

    4)Kitapta Üstad Fuat Sezginin azmi ve çalışkanlığıyla bir örnek olduğunu görüyoruz Hocasının yazamayacağını düşündüğü, UNESCO tarafından bir heyete yazdırılmak istenen o çalışmayı tek başına yapabileceğini söylüyor ve yapıyor. Kendisinden dinleyelim:

    **Üniversiteyi bitirip, doktoramı yapar yapmaz Brockelmann’ın kitabının noksanlarını gidermeyi kafama koydum ve derhal başladım. Doçent olduktan sonra bu işe daha da yoğunlaştım. İş ilerledi. İlerleyince baktım ki, Brockelmann’ın kitabındaki boşluklar giderilebilecek gibi değil.
    Düşündüm ve Brockelmann’ın kitabını yeni baştan yazma fikrini geliştirmeye başladım. Epeyce mesafe kat ettiğim bir sırada -ki o zamanlar Almanya’dan dönmüştü, 1959 yılıydı zannederim- hocama, “Brockelmann’ın kitabına bir zeyl yazmak değil de, dünyadaki bütün yazmalara bakarak yeni bir kitap yazmak istiyorum” dedim. Bana dedi ki: “Onu yapamazsınız. Bunu hiç kimse yapamaz.” Ben içimden, “hocam bunu yapacağım” dedim ve 1967 yılında kitabımın 1. cildi çıktı.
    Hollanda’ya gittim. Onlarla müzakere ettik. Şu, bu derken bana kitabın finansman meselesini UNESCO’nun halledeceğini söylediler. Bu arada Hollandalı oryantalistler toplanmışlardı, bir sohbet ortamında adeta beni imtihan ettiler. Sonra, “bu adam bunu yapar” diyerek beni desteklediler. Buna rağmen Alman ve Fransız oryantalistler arasında şu kanaat hâsıl olmuştu: “Bunu ancak bir komisyon yapar!” Açıktan, “Bu bir komisyon işidir, bir fert tarafından yapılamaz” diyorlardı.

    5)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamandan bahsediyor kendisinden dinleyelim;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    6)Üstad Fuat Sezgin Hocanın kurduğu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde müslümanlar tarafından geliştirilmiş 800’den fazla çalışma sergilenmekte bundan bahsediyor Bu müzeyi kuruşunun nedenlerinden birisi de Türkler’de ortaya çıkan bu aşağılık duygusunu yok etmek. Türkler geçmişi unutup bugün kendini Batı karşısında aciz hissediyor. Hoca bunu değiştirmek istiyor.kendisinden dinleyelim;


    **"Ben başlangıçta bunları maket halinde, model halinde ortaya koymaya başladım. Acaba 30 aleti bir araya getirebilir miyim? Bir müze olmasa bile, bir odayı doldurabilir miyim diye düşünüyordum, çok mütevazı bir şekilde başladım. Gittikçe iş ilerledi. Bugün aşağı yukarı enstitümüzde yapmış olduğumuz aletlerin sayısı 800’ü geçti."

    Müze gelişiyor, açılırsa, istediğim şekilde kurulursa ki, öncelikle Türkler, mensubu bulundukları medeniyetin ne kadar yüksek olduğunu görecekler; benim ilk hedefim bu. Sonra birçok Müslüman, Arap bunu görecek. Tahmin ediyorum birkaç milyon turist bunu görecek. Müslümanlarda bir aşağılık duygusu var, Avrupa medeniyetini yanlış tanıma var, oradaki yerini bilmeme var. Bu durumu tasfiye etmiş olacağız.

    7)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamanlardan bahsediyor şöyle söylüyor;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    **Müslümanlar, ilimler tarihinde herkesin bildiği büyük matematikçiler yarattılar, yetiştirdiler, astronom yetiştirdiler. Bunları herkes biliyor, ilimler tarihi de bir dereceye kadar kabul ediyor bunu fakat Müslümanların coğrafya sahasında dünya haritasını yapma hususunda bu kadar ileri gittikleri bilgisi maalesef bugüne kadar müdafaa edilmiş değildir.
    Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey. Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!

    8)Kitapta aynı zamanda dil öğrenmekle ilgili Fuat Sezgin Hoca’dan birkaç açıklama yer alıyor kendisi şöyle söylüyor efendim;

    **Peki hocam kaç dil biliyorsunuz? Bunu şunun için sordum, affınıza sığınarak.,. Hakkınızda okurken 27 dil bildiğinizi… Sezgin: Hayır mübalağa ediyorlar. Bu kitabı yazmak için bilimler tarihinde birçok eski dili bilmem lâzım, Avrupalı etütleri okumam lâzım. Zaruri bulduğum zaman hemen bir dili öğrenmeye çalışıyorum; mesela coğrafya ciltlerini yazmaya başladığımda baktım Rusça’sız olmaz. Rusça öğrenmeye karar verdim, gittim Rusya’ya. Turan: Bir bilim tarihçisinin en az kaç dil bilmesi lâzım? Sezgin: O bir adamın gayretine bağlı, kapasitesine bağlı. Dil öğrenmek bazen zordur bazen kolaydır.
    Türkiye’de bir gelişme var. Türkiye’de üniversitelerin sayısı çoğaldı. Sayı mühim fakat biraz kaliteye, derinliğe dikkat edilmediğine şahit oluyorum ve bunu temenni ediyorum, yani üniversitelerimiz zayıf ve maalesef Türklerde Batı dillerine yani dil öğrenmeye karşı bir kompleks var. Bu yıkılmalı, bunu bertaraf etmek lâzım.
    Türkler bir dil öğreniyorlar… Mesela Almanya’ya giden bir adam konuşmasını öğreniyor. O kadar büyük bir şey bildiğini zannediyor ki nedir yani bir tek dil bilmek. Alman liselerinde 3 dil öğreniliyor. Benim kızım lisedeyken Yunanca öğrendi, Latince öğrendi, hatta biraz da Rusça öğrendi ama sonradan bıraktı, bir de İngilizceyi öğrendi, 3 dil biliyor. Almanya’da lisede 3 dil öğretiliyor.

    9)Bilim insanlığın ortak mirasıdır. Rönesans’ı doğrudan doğruya Antik çağa bağlayan düşünce yanlıştır diyor ve bunu şöyle açıklıyor ;

    **Ben medeniyet tarihini bir bütün olarak kabul ediyorum. Bu, bütün insanlığın müşterek malıdır. Eğer Kongo’daki insanların bugün o medeniyetin gelişmesine katkıları yoksa da, onlar bizim Afrika’nın ücra bir köşesinde kalan kardeşlerimizdir. Bizler, Yunanlılar ve bugünkü modern Avrupalılar modern teknolojiyi geliştirmişlerse, o başka bölgelerde yaşayan insanların da bu süreçte katkısı vardır. Ben bilimler tarihine böyle bakıyorum. Bilimler tarihinin gelişmiş safhalarında, insanlığın büyük ve müşterek tarihinden öğrendiğimize göre Babillileri, Çinlileri, Hintlileri, Mısırlıları da buluyoruz. Yunanlıları da… Bu böylece gelişiyor.
    Biz, İslam kültür çevresinin yaratıcı bilginlerinin, bir alma ve özümleme döneminin ardından 900-1600 yılları arasında gösterdikleri başarılarını ortaya koymak istiyoruz. Bu başarılar 16. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Avrupa’daki yaratıcılığın zeminini oluşturdular.

    10)İslam bilime menfaat için değil bilme merakıyla yaklaşmıştır. Biruni gibi çok büyük dehalar yetişmiştir diyor ve bunu da kendisinden dinleyelim efendim;

    **"Düşününüz, öyle tipler yetişmiş ki İslam dünyasında onları tanımıyoruz. Bîrûnî gibi bir insan mesela… George Sarton, Bîrûnî için; “Beşeriyetin tanıdığı en büyük kafalardan biri” diyor. Daha başka neler var… Bakın size şunu anlatacağım: Bîrûnî 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn Sina’yla yazılı bir münakaşaya giriyor. Konu nedir biliyor musunuz? “Işığın sürati ölçüsüz müdür, yani lâ-mütenâhî midir, yoksa ölçülebilir mi? Yani zamanla ölçülebilir mi?” Ne müthiş bir şey değil mi! Böyle bir şey bugünün Türkiye’sinde bile olmaz.

    Hollandalı matematik bilimi tarihiyle uğraşan Hogendijk adlı bir âlimin makalesi vardı. İslam bilimleri tarihiyle bu kadar uğraşan birisi olarak ben onu okuduğum zaman dehşete düştüm. Çünkü adam; 10. yüzyılda küresel trigonometri problemleri münakaşasına dair birtakım dokümanlar veriyor ve onları izah ediyor. Dehşete düştüm ve sonra doçentime gittim. “Gördünüz mü şu seviyeyi?” dedim. Hakikaten 21. asırda bizim Türkiye’de bu yüksek düzeyde tartışmalara, münakaşalara rastlayamazsınız. Böyleşine muhteşem çağları arkasında bırakmış bir medeniyetin mensuplarıyız.

    Bu büyük âlimlerden biri de, 8. yüzyılda yaşamış olan Cabir İbn Hayyan’dır. Esasında kimya bilimiyle başladı, ondan sonra da genişleterek tabiat olaylarıyla ilgilendi. Bu adam diyor ki bize: “Allah insana kâinatın bütün sır perdelerini yırtacak kabiliyeti vermiştir!” Yani beşer bu kâinatta her sırrın çözümüne ulaşabilir. Aristoteles ise tam tersini söylüyor: “Biz bunu yapamayız” diyor. Cabir İbn Hayyan öyle bir adam ki “kâinat, matematiksel ölçüler esasına göre yaratılmıştır” diyor. Yani “hisleri bile ölçebiliriz. Ölçemediğimiz herhangi bir şey, bilimin konusu olamaz!” diyor adamcağız."

    11)Son olarak yazıyı Üstad Fuat Sezgin’in öğretmenlere olan şu tavsiyesiyle bitireyim:

    **Ben burada ilk önce hocalara seslenmek istiyorum. Talebeleri aşağılık duygusundan kurtarmaya çalışsınlar. Türk milletini aşağılık duygusu bir kanser gibi kemiriyor...

    ##Biraz uzun oldu ama kendisiyle ilgili milyonlarca kitap yazılmalı ve anlaşılmalı okunmalıdır.Bu sadece besmele burda olanlar :)

    Kitabın nerdeyse bütün cümlelerin altını çizmişim.Lütfen Rica ediyorum kendisinin ruhlarına bir Fatiha okuyun Allah sizlerden razı olsun dostlarım:)Üstadın ruhuna rahmet ediyor onun yolundan yürümek ve bugünkü Dünya da biz müslümanlar bilim de felsefede teknolojide her alanda ilerlememiz nasip olsun ınşallah ve onların yolundan gitmek nasip olsun.Çok kıymetli bir ilim insanı daha dar’ül bekâ eyledi ,ehl-i himmet bir alim idi.azıB hayatlar ne kadar güzel. bir ömrü dolu dolu yaşamak, ardında dünya döndükçe anılacak eserler bırakmak çok az insana nasip olur. Fuat hoca o azınlığın içindeydi. mekânı cennet olsun.

    NOT===Bilvesile hocanın emekleriyle gülhane parkında tesis edilen 'islam bilim ve teknoloji tarihi müzesi'ni gezmeyi buradan herkese tavsiye ederim ve Üstadın kabri ordadır.

    NOT===SOHBETLERİ İÇİN YOUTUBE LİNKI;

    https://youtu.be/dLCBhgHnyrY

    BU KİTABI ALIN OKUYUN OKUTUN KALBINIZ RUHUNUZ BEYNINIZ AYDINLANIR..
    iyi okumalar selametle..
  • 223 syf.
    ·6 günde
    Not: Bu inceleme benim için önemli. Çıktısını alıp süreç içerisinde gereksinim duydukça okumayı düşünüyorum. Deneyimlerim sonucu mutlaka kitaba bakış açım da değişecektir. :)

    Ali Çankırılı'nın Çocuklara Söz Geçirme Sanatı adlı yapıtının incelemesine geçmeden önce bazı tespitlerde bulunmak istiyorum: Bizim toplumumuzun çocuklarla ilişkisi çok kötü bir düzeyde. Davranışlarımızla, sözlerimizle çocuğu sürekli yetişkinlerin dünyasına çekiştiririz. Çocuklar bu durumda kendi gerçekliğini yok sayarak, çocukluklarına sırtını dönerler. Geçen gün on iki yaşındaki bir öğrencime "Kendini çocuk gibi hissediyor musun?" dedim. "Hayır!" dedi. "Ben büyüdüm." On sekiz yaşına kadar çocuk olduğumuzu belirterek "Çocuk olmak nasıl bir duygu?" diye başka bir soru ekledim. "Çok kötü." diye yanıtladı. Görüldüğü gibi çocuklar kendilerine yabancı kılınmakta, çocukluğu çalınmakta. En kötüsü ise birçoğu şiddetle karşı karşıya. Şiddet onların yaşamlarının doğal bir unsuru. Hatta çoğu şiddetle karşılaşmadığı sürece kılını bile kıpırdatmaz, içinde tuttuğu o enerjiyi kusmak için seninle olan iletişimini kullanır. Senin dişini tırnağını söker. Seni kendi alışkın olduğu şiddet döngüsünün içerisine çekmeye çalışır. Bütün bunları kurgulayarak yapmaz. Çocuk şiddetin olmadığı bir iletişimde varlığını sürdürmeye alışkın değildir. O artık salt kaba güce saygı duyan yığınların önemsiz bir parçasıdır. Bu çocuklarla sevgi, saygı, güven temelli iletişim kurmak öyle güç ki! Onları içerisinde bulunduğu yoz ilişkilerden koparmadıkça , ki bu da imkansız, bir çıkış yolu göremiyorum. Yine de çıkış yolları aramaya devam ediyorum. Toplumsal şiddeti içselleştiren çocuklarla karşı karşıya gelenler varsa çözüm önerilerini okumak isterim. :)

    İşte bu kitabı bu çatışmaları yaşadığım, çözüm yolları aradığım bir süreçte okudum. Kitaba yönelik genel bir değerlendirme yapıp içeriğe geçeceğim.

    DEĞERLENDİRME

    Kitapta çocuk eğitiminde ana-baba tutumlarının nasıl olması gerektiğine değinmiş. Bu yönden gerçekten yararlı bir kitap. Ancak benim beklentimi karşılamadı. Çünkü benim kitlem şiddeti içselleştirmiş, şiddetin bir parçası haline getirilmiş çocuklar... Onlarla yazarın önerdiği bağlamda bir iletişim kurmak için geç kalındığı kanısındayım. Belki de Türkçe bilmeyen çocuklar oldukları için böyle düşünüyorum. Ortak sözcükleri olmayan insanlar nerede buluşabilirler ki?

    KİTABIN İÇERİĞİ

    Çocuklar genellikle sağır dinleme yaparlar. Şiddeti ise çevresinden öğrenip en zayıf olanda denerler. Onlara şiddetle yanıt vermek ne yazık ki bir çözüm değildir. Şiddet algısını beslemekten öte bir işe de yaramaz. Zamanla çocukları dayak arsızı yapar.
    DAYAK YERİNE
    1) Çocuklara sınırlar koyun. Bu sınırların basit, anlaşılır ve tutarlı olmasına özen gösterin.
    2) Sınırlar konusunda asla taviz vermeyin. Kararlı olun.
    3) Çocuklara seçme hakkı verin. Sınırlar bağlamında ama...
    4) Çocuklar sizin yapma dediğiniz şeyleri yapıp aslında sizi dener. Taviz veriyor musunuz? Bağırır çağırır ağlar sizi kararınızı değiştirmeniz için sahneye çeker. Bunların birer tuzak olduğunun bilincinde olun.
    5) Ana baba tutarlı olmalı. Çocuk aradaki çelişkileri kullanır.
    6) Her çocuk biriciktir. Birinde işe arayan yol, yöntem diğerinde tutmayabilir.
    ANCAK GENEL OLARAK İŞE YARAMAYAN UNSURLAR ŞUNLARDIR.
    -Tekrarlama
    -Yalvarma
    -Yakınma
    -Rüşvet teklif etme
    -Bağırma ve emir verme
    -Ceza ile yola getirmeye çalışma
    -Başkaları ile kıyaslama
    -Alay etme
    -Boş tehditlerde bulunma
    -Başkalarının önünde küçük düşürme
    -Nasihat etme

    7) Çocuklara öfke duyduğumuzda öncelikle bunun nedenini belirlemeliyiz.
    8) Öfkelendiğiniz an bunun geçici olduğunu kendinize anımsatıp öfkenize yenik düşmemek için yollar aramalısınız.
    9) Çocuğun deneye yanıla öğrendiğinin bilincinde olup sabırlı olmalıyız.
    10) Kabul çizgimiz, duruma zamana göre değişir. Sözgelimi yorgun değilsek çocukların bağırıp çağırması bizi rahatsız etmez. Ancak çok yorgunsak rahatsız oluruz. Bu normaldir. Çocuğu bilgilendirelim bu durumlarda.
    11) Çocukla bir sorun yaşadıysanız sorunun kimden kaynakladığını iyi belirleyin. Sorun çözme sorumluluğunun kime ait olduğunu ona belirleyin.

    NOT: Sorun çözme tekniği olarak mola yöntemi önerilmiş. Davranışın ciddiyetine göre 5-20 dakika çocuğun kimsenin olmadığı bir odaya girip davranışı üzerine düşünmesini sağlayan tekniktir. Dikkat edilmesi gereken noktalara değinmiş. Bunları belirtirken çocuğun gelişim özelliklerine değinmemiş. Sözgelimi beş yaşına kadar benmerkezci olan bir çocuk kendi davranışlarının karşıdakini nasıl etkilediğini nereden bilsin? Özeleştiri zaten içsel bir süreçtir. Bunun bu şekilde kazandırılacağını düşünmüyorum. Yine de denemek gerek.

    BASKI YAPMADAN ÇOCUKLARA NASIL SÖZ GEÇİREBİLİRİZ?
    1) İsteğinizi, açık, net ve kısa tümcelerle ifade edin.
    -Lütfen o yataktan kalk, pijamalarını giy.
    2)Çocuğun isteği ile kendi isteğinizi birleştirin.
    Ödevini yapınca dışarı çıkabilirsin.
    3) İsteğinizi dayatmak yerine seçenekler sunun.
    Çocuk seçenekleri kabul etmezse
    4) Seçeneklerini kendin mi belirlemek istersin yoksa senin yerine ben mi seçeyim deyin. :)
    5)Oyun oynayan çocuğa söz dinletmek zordur. Tahmini bitiş süresini yakalayın. Bu süreyi onunla beraber ayarlayın.
    6) Kurallar mutlaka olsun. Bu kuralları çiğnemenin sonucu olduğunu belirtin. Bu sonuçların bir ceza olmadığını da ifade edin.
    7) Çocuğunuza "evet" ya da "hayır" demeden önce iyi düşünün.
    8) Çocuklarınıza beceriksizliği ve çaresizliği öğretmeyin. Bırakın kendileri denesinler. Birey olma bilincini verin onlara. Başarma duygusunu tatsınlar. Onlar yerine siz yapmayın. Onların adım atmasına izin verin. Bunları yaparken de uzaktan izleyin ki ait olma duygusunu da yaşasınlar.
    9)Çocukları güvenli alan içerisinde serbest bırakın.
    10) Çocukları dinleyin. Duygularını, düşüncelerini paylaşsınlar sizlerle.

    NOT: Kitapta kardeş kıskançlığına da değinilmiş. Ana- baba nasıl bir yol izlemeli bunun üzerinde durmuş. Bunun dışında zekanın bir tek tanımı olmadığını vurgulayarak Gardner'in "Çoklu Zeka Kuramına" değinmiş.
    1) Sözel- dilsel zeka
    2)Mantıksal- Matematiksel Zeka
    3)Görsel- Mekansal Zeka
    4)Bedensel- Kinestetik Zeka
    5) Müziksel-Ritmik Zeka
    6) Kişisel- İçsel Zeka
    7) Kişiler arası- Sosyal Zeka
    8)Doğa- Varoluşçu Zeka


    Bizler çocukların karşısına taşınmış ebeveynlikle çıkıyoruz. Yani anamızdan babamızdan ne gördükse çocuğa da bunu satıyoruz. Öğretmenlik mesleğinde de bu durumun farklı olduğunu düşünmüyorum. Gelenek dışına çıkamıyoruz. Burada amacım öğretmeni suçlamak değil. Toplumun beslediği şiddetin karşısında bir duruş sergilemek elbette kolay değil. Ancak biz eğitimciler birer seçenek olmalıyız diye düşünüyorum. Olalım ki çocuğun değişim için çalacak bir kapısı olsun. Bu yüzden özellikle öğretmenlere sabırlar diliyorum.

    İYİ OKUMALAR.
  • DOĞAN CÜCELOĞLU'NUN EĞİTİMİNDEKİ KATILIMCILARLA BİR KONUŞMASINDAN :

    Cüceloğlu : - Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı ?

    Bir katılımcı : - Allah'a şükür, hocam, bildiğimiz kadarıyla yok.

    Cüceloğlu : - Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz ?

    Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar : - Ölüm.

    Cüceloğlu : insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra başa gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir.
    Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi ?

    Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır...

    Cüceloğlu : - Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz ?

    Katılımcılar : - Hayır

    Cüceloğlu : - Bu saniye içinde olma olasılığı var mı?

    Bir katılımcı : - Var.

    Cüceloğlu : - Yarın ?

    Bir katılımcı : Evet.

    Cüceloğlu : 30 yıl sonra ?

    Bir katılımcı : Olabilir.

    Cüceloğlu : Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz ? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz ?

    Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.

    Cüceloğlu : Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir ? Var mıdır böyle bir garanti ?

    Bir katılımcı : Yoktur Hocam.

    Cüceloğlu : Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini ?

    Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlar. Bir katılımcı : Hocam konuyu değiştirsek ?

    Cüceloğlu : Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence.
    Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz ? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız ?

    Bir katılımcı : Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.

    Cüceloğlu : Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz ? Aynı iletişim mi olurdu ? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz ? Aynı konular, tartışma ya da gerginlik yaratır mıydı ? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi ? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz ? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz ? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız ? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir "Seni gerçekten çok seviyorum" demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz ? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı ?

    Burada bazı katılımcılar ağlıyordur.
    Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.

    Cüceloğlu : Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde "Şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim" diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı ?

    Buna zamanımız gerçekten kaldı mı ?