• Açık ve net yazacağım. 1) Atatürk Türkiye’sinde kimse Atatürk’e hakaret edemez. Eğer sayfanızda hakaret içeren iletiler görür iseniz sessiz kalmayın artık yeter ya her zaman susmaktan bıktık. Sustukça gün geçtikçe cahillere fırsat doğuyor. Atatürk’ün askerleriyiz.
    2) o kızı savunan kişiler aynı videoyu çekip savcılığa göndersin aynı zamanda bize de göndersin madem savunuyorlar samimiyetlerini görelim.
  • —Grip, nezle, burun tıkanıklığı, horlama, migren, baş ağrısı sıkıntısı olanlar! Toros nanesi geldi! Hoşgeldiniz hanımefendi...

    —Denemek ister misiniz?
    —Yok, teşekkür ederim.
    —Ne demek, ben teşekkür ederim.

    —Kış geldi, çatlak geldi, kış geldi, çatlak geldi! El -ayak-topuk çatlaklarına bitkisel kremlerimiz geldi! Tanesi 10 tl, 2 tane alana 15 tl!!!

    Ve yine bağırdım
    —“Kış geldi, çatlak geldi! Kış geldi, çatlak geldi!” derken yaşlı dedenin biri;

    —“80 milyon çatlak var ülkede hepsine yeter mi?” dedi:)

    ( bir an yetmez diyesim geldi ama sadece gülümsemeliydim)

    Ve ben devam ettim

    —Salyangoz özlü kremlerimiz, sarımsaklı şampuanlarımız var!

    —Hanımefendi bir dakika, sarımsağın faydalarını biliyor musunuz? Eski mısırda antibiyotik olarak kullanıldığından haberiniz var mı? Kepeğe, dökülmeye son veriyor.

    (sabah 4'te sarımsağın faydalarını araştırıp bir biyolog gibi sıralıyordum halka)

    —Peki salyangoz, Onu biliyor musunuz? Sivilcelere, siyah noktalara ilaç, ilaç!

    Ve kadın bana,

    —Peki neden senin yüzünün sivilcelerini yok edememiş...

    Offff yaaaa korktuğum başıma geldi işte. Biri soracak ama kim diye merak ediyordum ve tanışmış bulundum.

    —“Ya patron şu kozmetik ürünlerinin başına yüzüne, gözüne, sivilcelerine badana çeken birini bıraksaydın, bi ben mi elinde kaldım?” diyecektim ki aklıma geldi, çünkü gerçekten bi ben vardım vize haftası bu işi yapan...

    —“Hanımefendi” dedim sakince ve gülümseyerek, “ben sadece çalışanım, ürünün üreticisi değilim, sadece bugün için geldim ve faydalarını bana öğretildiği gibi aktarmaya çalışıyorum. O yüzden sivilcelerime... ” kadın sözümü keserek;

    —“Bağırmasan olmaz mı?” deyip gitti. Of ya cümlemi bitirmemiştim. “sivilcelerime laf söylemeyin” diye bitirecektim oysa ki...

    Halbuki fuar alanındaydık, “Tarım Fuarı” oraya 1 günlüğüne işçi olmaya gelmiştim ve çok kalabalıktı, bağırmam normaldi yani... Neyse konuya gelelim.

    “Tarım Fuarı”, Tarım!!!

    Okurlardan özür dileyerekten söylüyorum ki bazı nedenlerden dolayı ismini veremeyeceğim bir kitapta toplumun nitelikleri 6 tanedir diyordu.

    1-Tarih
    2-Zekâ
    3-Dil
    4-Tarım
    5-Kadın
    6-Ahlak ve Politika

    İşte bu niteliklerden 2 tanesi bugün acaip derecede midemi bulandırdı.

    1- Tarım
    2- Kadın

    Daha doğrusu onlar bulandırmadı midemi ama onlara iğrenç, ahlak dışı bir değer atfeden sistem midemi bulandırdı.

    Hayatım boyunca ilk defa hep nasıl olduğunu merak ettiğim ama ailem kızar korkusuyla cesaret edemediğim bir şey yaptım. “İşe gittim” iş bulmak kolay değil, çünkü tüm öğrenciler işi kapmış, iş dediğim de; garsonluk, temizlik, özel ders, kozmetik ürün satımı...

    Ancak bizim bu hafta vize haftası olduğu için normal öğrenciler işi bırakıp ders çalışmaya başlayınca bizim işverenlerde elemansız kalınca ben de havalara uçtum ama nasıl bir mutluluk sanki KPSS'm varmış da ben sınavdan yüksek almışım da mülakatı geçmişimde, atanmışım da... sonra da ilk iş günüme başlayacakmış gibi bir mutluluk, tabii benim yapacağım iş de bir günlüğüne Kozmetik ürün satma işi bağıracağım, çağıracağım; “sivilcelere iyi gelen Jellerimiz eklem ve bel ağrılarına iyi gelen kremlerimiz, dökülmeye karşı birebir olan Şampuanlarımız var!” diye bağıracağım, bağırdım mı peki? Hem de nasıl:)

    neyse sabah erkenden Uyanıp sarımsağın, salyangozun faydalarını araştırıp iş yerime yani Tarım fuarı alanına gittim fuar alanının ikiye bölünmüş, bir bölümünde dev traktörler ve adını bilmediğin onlarca tarım aleti...

    (ben köylüyüm Anne babam Çiftçi yani normalde o aletleri bilirim de Türkçe adlarını bilmem) ama o traktörler var ya zaten görür görmez Bunlar traktörse babamın kullandığı ne? Babamın kullandığı traktör ise bunlar ne? dedim...

    Vay be insan beyni ne Harikalar yaratıyor dedim , insanlar nasıl bu boyutta bu kadar güzel traktör tasarlayabilirler...

    Ama gittikçe kötü şeyler oldu...

    Neden biliyor musunuz, Çünkü her traktörün önüne kıyafetlerinin %70'i olmayan kadınlar yerleştirdiler (kıyafetinin %70'i eksik olan ya da daha azı eksik olan veya kıyafetlerinin %100 eksik olan ya da kıyafet kullanmamayı bir eksiklik olarak görmeyen kadınlardan çok özür dilerim Benim böyle bir cümle kurmanın nedeni insanların kılık kıyafetleri hakkında konuşma haddini kendinde bulmam değil kadının vücuduna yapılan haksız ve manasız metalaştırmadır. Yani insan giyinmek istediği tarzda giyinmelidir, sırf birilerine kendilerini beğendirmek için giyinmemeli ya da ne bileyim kapanmamalıdır o yüzden.... ) sonra bu kadınlardan her biri bir traktörün yanında narin vücudu ile traktör arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu daha doğrusu çalıştırılıyordu.

    gelelim fuarın diğer bölümüne yani benim çalışacağım bitkisel ürünler bölümüne, orası da sanki insanlara “Bu Dünya zıtlıklar Dünyası” der gibi bağırıyordu bu bölümdeki herkes öyle gariban ki traktörle birlikte sergilenen kadınlar kadar acınası...

    bakanlar sadece köylü kesimi; yırtık şalvarlı, yazmalı Ve benim gibi sivilceli...

    Neyse patrondan nasıl bağırmam ve insanlara ürünü nasıl denetmen gerektiğini öğrendikten sonra işe koyuldum, nezle, grip, migren, baş ağrısı olanlar! Toros nanesi geldi!
    Kış geldi çatlak, geldi Kış geldi çatlak geldi! ve ben önümden geçen her insanın önünü kesiyorum elimde deneme için aldığım bir ürünü göstererek, Bu ürünü daha önce denediniz mi? diye soruyorum malumunuz Kış geldi, ayaklar, Eller çatlıyor, Denemek ister misiniz? sadece deneyin beğenirseniz alın zorla aldırmayacağım ve kadınlar, erkekler Yok sağolun der, vallahi zorla aldırmayacağım ya...Sadece bir kere denemek için elinize sürün ve gerçekten beğeniyorlar

    —kaç para
    —10 TL
    —ben birazdan daha bakınayım sonra gelip alırım.
    diyorlar...

    Peki almaya geliyorlar mı? diye sorduğunuzu duyar gibiyim Hayır gelmiyorlar ama ürünü beğenmedikleri için değil ürünü alacak Paraları olmadığı için.... ve bunu hep tekrarlıyorum.
    — 5 TL olmaz mı?
    — 2 tane 10 TL olmaz mı?

    Ablacım yemin ederim benim olsa hepinize beleş veririm ama benim değil sadece elemanım hemde etkisiz bir eleman...

    abartmıyorum gerçekten akşama kadar ürün denettirdim. Ellerini ver abla dedim, azıcık krem sıktım sonra nasıl dedim “güzelmiş ama çok pahalı” deyip gittiler

    — “Abi bak kremi benden alma” diyorum “senin elinin gerçekten kreme ihtiyacı var benden almıyorsan git başka yerden al, ama al, lütfen...” diye yalvarıyorum

    – “Ne yapalım kızım sabahtan akşama kadar tarladayız hep böyle zaten alıştım.”

    diyor.

    Evet gerçekten Alışmışlar, yaralarına öyle bir Alışmışlar ki artık dermansız da yaşayabiliyorlar, hatta çatlamış ellerini yara olarak olarak bile görmüyorlar. Biliyor
    musunuz Sonra biri geldi; “Dayı elini ver” dedim “yok” dedi “Vallahi bir şey yapmayacağım” dedim “sadece krem süreceğim, zorla aldırmayacağım“ dedim. İsteksiz isteksiz elini uzattı ve Elini gördüm simsiyahtı bir sürü çizgi vardı, elini neden vermek istemediğini o an anladım “kızım zeytin topladım da Tarladan yeni geldim o yüzden böyle”

    Tamam kiri pası anlarım, yıkarsa geçer ama o çizgiler o yaralar geçmeyecekti ki... çok normalmiş gibi “yok dayım ya ben de biliyorum o işleri Ellerin böyleyse Ne olmuş sanki?” deyip zorla gülümsemeye çalıştım

    kremi sürdü, kokladı “Güzelmiş” dedi. Onun almayacağını biliyordum utanmasın diye de ısrar etmedim. o da zaten diğerleri gibi “bir bakıp gezineyim tekrardan gelirim” dedi. gelmedi...

    Sonra elleri o dayınınki gibi olan bir sürü insan geldi. anladım tarlada paydos yapılmıştı...

    hepsinin eli kapkara, yapyara, çipçizgi...

    “kremi yarın alırım, şu an Cüzdanımı evde unuttum” diyen de bir sürü oldu tabii hiçbirinin birbirinden haberi yoktu, ama ben hepsinin önünü ayrı ayrı kestiğim için onlardan haberim vardı. hiçbiri hepsinin aynı masum ve saf yalanları söylediğini bilmiyordu ama o bütün “sonra alacağım” yalanlarının ortak muhattabı ben olduğum için biliyordum. hepsinin yaraları aynıydı çünkü hepsi aynı işi yapıyordu, hepsi tarımla uğraşıyordu, hepsi ameleydi, Ama kimsenin birbirini yarasından haberi yoktu akşam 19 a kadar bu şekilde geçirdim sonra patron bana o gün İnsanların eline sürdüğüm kremleri, koklattığım nanelerin karşılığı olarak 70 TL verdi. gerçekten iyi paraydı, zaten para için gitmiştim. öyle mutlu oldum ki. Çünkü, 150 tl ye olan iş hukuku kitabının fotokopisini 40 tl'ye alabilecektim 30 TL de bana kalacaktı...

    Aynen, bugün iş hukuku kitabını almak için işe gittim tabii öğrenci arkadaşlar bilir dönemin Bitmesine az kaldı acındırmak gibi olmasın ama kendini acındırayım; kitabımı Henüz almadım, zaten çalışmıyorum diye bir bahanem var. Hoca sayfa 350 ye kadar gelmiş olabilir Ama olsun sonuçta çalışmayacaksam ne önemi var... diye, düşüne düşüne iş yerinden ayrıldım Tabii ayrılırken birinci fuar alanından geçmem gerekiyordu; yani 1 milyonluk traktörleri Narin bedeniyle birlikte sergileyen kadınların yanından geçtim, sabah traktörler daha satın alınmamıştı Ama dönüşte her traktörün önüne A4 kağıdından kime satıldığı yazılıydı, ve bütün A4 kağıtlarından ortak olan bir kelime vardı “Ağa” . “x köyünden “ A” ağaya satılmıştır.” “Y köyünden “B” ağaya satılmıştır. Bu arada sabah Fuar alanına girdiğimde bir traktör acayip dikkatimi çekmişti, traktörün ön tekerleği benim boyumdan Uzundu! (Bu arada benim 1.68 boyum var) arka tekerlekleri benim Benim boyumu ikiye katlıyordu, elimi uzattığında bile tekerleğin ucuna yetişmiyordu. O kadar beğenmiştim ki yanında fotoğrafını çekip çifçilikle uğraşan abime atmıştım.

    “Abi ileride sana bundan alacağım” diye işte o da iş çıkışı “C” ağaya satılmıştı. (Bu arada ben C olarak tanıttığım ağanın gerçek adını hiç unutmayacağım. Zalımo abime alacağım traktörü almıştı...)

    Tabii düşüne düşüne Yurduma döndüm. bir tarafta kendisine el kremi bile alamayan tarımla uğraşan insanlar bir tarafta fotoğrafını çekmeye çalıştığım ama telefonumun kamerasının bir türlü tamamını çekemediği milyonluk traktörleri alan ağalar...

    Bu nasıl bir sistem ya!

    Peki ya o kadınlar size komik bir şey söyleyeyim mi, beni o traktörlerin yanına koysalardı daha mantıklı olurdu. Neden biliyor musunuz; Çünkü, traktör nedir biliyorum Tohum nedir, Toprak nedir, biliyorum traktörlere bakmaya gelen Ağalara o traktörün yumuşak toprakta bile nasıl hareket edebileceğini hangi bölgedeki tarlalar için uygun olduğunu anlatabilirdim. Çünkü köylüyüm. Mesela traktörlerin parçalarının işlevlerini anlatabilirdim Çünkü ben köylüyüm dedim ya, abim ne zaman traktör tamir ederse Çırağı ben olurum O yüzden traktörün parçalarını bilirim, tanırım... görevlerini, işlevlerini bilirim. ama o kadınlar (onlardan Gerçekten özür dilerim biliyorum onlar buna mecbur bırakılıyorlar
    Onların kendilerini kullanan pisliklerin, kendilerine vereceği paraya ihtiyaçları vardır benim gibi) o kadınlar traktörler hakkında, tarım hakkında, toprak hakkında.... hiçbir şey bilmiyorlardı Hatta tarlada hiç mavi lastik ayakkabılarla bile yürümemişlerdir. Ama bedenlerine kullanarak ağlara traktörlerle kendini sergiliyorlardı.
    Keşke Onlar da benim gibi sarımsağın faydalarını bağırsalardı diye düşünmeden edemedim... Eminim bu Onları daha mutlu ederdi. ( bilmiyorum, belki bende bedenim yerine karga sesimi sergiliyordum.... Belki de para için aynı şeyleri yaptık... bak bu açıdan düşününce üzüldüm ha...)

    Yazının başında toplumun niteliklerini Saydım ya size bu ülkede tarım işinin ne hale geldiğini, kadınların ne duruma düşürüldüğünü anladınız dimi?

    “Bir taraftan İnsanlar kendileri için el çatlağına, el yarasına iyi gelecek kremi bile alamayacak kadar fakir yaşıyorsa, bir tarafta milyonluk traktörler alabilecek insanların paraları çoğalıyor demektir.”

    Ne diyebilirim ki?

    “Allah topunuzun belasını versin tamam mı!”


    https://i.hizliresim.com/oXPWao.jpg

    https://i.hizliresim.com/mMjyDy.jpg

    (10.11.2018)
  • Söylemek istediğim birkaç şey var. İlk ve son.

    Hayat birçok olumsuzlukla dolu. Sanal hayat, medya, televizyonlar, otobüsler, metrolar, okul hayatı, iş hayatı yani kısacası hayatın her köşesinde olumsuz birçok şeye rastlayabiliriz. Bu çok normal, evet, bu konuda hemfikiriz.

    Geçen sene her gün derse giderdim. Ders seçerken derslerimi günlere dağıtırdım, 2 saatlik yolu gidip gelmek beni 'zihnen' yormazdı. Bu sene ne yaptım biliyor musunuz? 3 güne tüm dersleri sıkıştırdım ki dışarıya daha az çıkayım, okula daha az gideyim, insanların içinde daha az bulunayım. Hiç ders aram olmadan, 9 saat derse üst üste girip ardından koşa koşa eve geliyorum, ölüyorum yorgunluktan. Neden peki biliyor musunuz? DIŞARDA HERKES MUTSUZ. HERKES KAVGA EDİYOR. 12-13 yaşındaki çocuklar ana bacı sövüyor. Metroda insanlar birbirini yiyecek gibi bakıyor. O iki saatlik yolda tüm hayat enerjim, hayata dair tüm umutlarım tek tek sönüyor. Eskiden yolda biri tebessüm edince sorgulamaz, ben de tebessüm ederdim. Birine yardım edilecekse ilk ben koşardım. Sokakta gördüğüm ihtiyacı olan çocuklara sarılır, çantamda ne varsa verirdim. Şüphe yoktu içimizde. Seviyorduk birbirimizi, şüphesiz. Bir bağ vardı. Şimdi ne oluyor biliyor musunuz?

    Yaklaşık 2 yıldır asla televizyon izlemiyorum. Telefonumdaki haber uygulamalarına bile sınır koydum ki iğrenç haberleri görmeyeyim. Artık ne medyaya, ne televizyonlara ne de gazetelere güvenimiz kaldı. Ben aynı haberleri her kanaldan farklı bir şekilde, farklı bir 'senaryo' ile izledikçe kaçıp gitmek istiyorum. Her gün ölen çocukların, ihmal yüzünden şehit olan askerlerimizin, asgari ücretle geçinemeyen babaların hazin sonlarının, kadınlarımıza verilen değerin (!) sıradanlaştırılmasına tahammül edemiyorum.

    Eskiden (5-6 ay önce) 1000kitap'ta benim mesaj gizliliğim yoktu. Tanımadığım birçok insanla muhabbet edip kitap sohbeti yapmışlığım var. Bundan bir yıl önce değil taciz mesajı atmak, insanlar birbirlerine tanışmak ve arkadaş olmak için bile çekinerek mesaj atardı. Bir edep vardı, saygı vardı. Milli günlere, özel günlere, dini günlere bir saygı vardı. Ben eskiden burada Atatürk'e saygısız bir ithamda bulunan bir kişi ile bile karşılaşmadım. Dini günlerde millet birbirinin inancını küçümseyecek, birbirlerinin Müslümanlığını sorgulayacak kadar saygısızlaşmamıştı.

    Fikri olan, kitabı gerçekten okuyan ve insanlara 'gerçekten' bir şeyler katmak isteyen insanlar inceleme yazardı. Buraya girmekten, keşfette alıntı ve inceleme okumaktan keyif alırdım. Her gün farklı bir kitap not ederdim.

    Sabahtan beri yazılanları ve olanları ibret ala ala okudum. Sabahtan beri engellediğim insan sayısının haddi hesabı yok.
    İnanın şu iletiyi yazıyor olmaktan bile utanıyorum, bir anlamı olmayacağını biliyorum ancak içimde tutmak istemiyorum artık.

    İnsanların değerlerine saygı göstermeyi bilmeyen edepsiz bir toplum olduk. Şimdi diyeceksiniz ki hep mi olumsuzluk? Evet arkadaşlar hep olumsuzluk, lütfen gerçeklere kulaklarınızı kapatmayı bırakın artık. Bizi nasıl bu hale getirdiler bilmiyorum ama yolumuz yol değil biliyorsunuz değil mi? Bir yerde, bir evde, bir ailede, bir ortamda veya bir toplumda saygı olmazsa hiçbir şey olmaz. Saygı olmayan sevginin ise hiçbir anlamı yok.

    Millet 'yeter ya bıktık Atatürk ile ilgili iletilerden' yazacak kadar bu günü değersiz görüyorsa biz ne hale gelmişiz oturup bir düşünün derim. 'Sen dinsizsin, sen ne biçim müslümansın' deniyorsa eğer, orada dinden ve müslümanlıktan söz edilebilir mi? Sen gelip bu hüzünlü günde Atatürk ve din muhabbeti yapıyorsan ben bu ülkenin geldiği duruma üzülürüm. Sen gelip bu özel günde Peygamberimiz ile Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü karşılaştıracak kadar ahlaksızlaştıysan ben bu gidişattan korkarım.

    Biz eskiden birbirimizi seven, birbirimizin değerlerine saygı duyan bir toplumduk. Bizi ne hale getirdiler. Bizim içimizdeki o sevgi tohumlarını alıp nefreti, ahlaksızlığı bıraktılar. Medya, televizyonlar ve gazeteler bizim değerlerimizi ezip geçti.

    Söylemek istediğim son bir şey var. Sen Allah ile arandaki gönül bağına, muhabbete ve sevgiye insanları sokarsan, yaptıklarını 'elalem görsün ben müslümanım, bak sabah ezanı saatinde kalktım hemen ileti yazayım da millet görsün. Din muhabbeti geçiyor hemen gidip atlayayım da insanlara en inançlı benim diye göstereyim' dersen cidden inancındaki samimiyeti sorgula derim. Bizim dinimizde hoşgörü var kardeşim, sevgi var, saygı var, muhabbet var, EDEP ve AHLAK var.

    İnanın, ben bana karşı kötü söz kullanan bir insana bile karşılık verirken gönlünü kırarım diye titiz davranıyorum. Birbirinizin gönlünü kırmayı bu kadar sıradanlaştırıyorsanız yazık size. Geldiğimiz duruma yazık. Rabbim gönlünüzü temizlesin.

    Arkadaşlar ne yapın ne edin ama içinizdeki o sevgiyi öldürmelerine izin vermeyin, lütfen.
    Lütfen.

    Sevgiyle kalın.
  • - İlk olarak kendimi eleştirmem ve incelemem gerekiyor. Ben tarihin aşırı anlatıldığı bu tarz kitapları pek sevmediğimi daha iyi anladım ve kitabı okurken sıkılmamak, uyumamak ve dokunduracak bir yer bulmamak için kendimi zor tuttum. Yaşadığımız hayatın ''hiçbir zaman'' tarafsızlığından yana değilim. İlla ki bir tarafta yer almamız gerekiyor ve buna göre de fikirlerimize ters düşen anlarda durup düşünüyoruz. Karşımızdakinin düşüncelerini ve hareketlerini de kendi tarafımıza göre değerlendiriyoruz. Ben de kitabı değerlendirip incelerken kendi tarafımdan baktım olaylara ve bu yönden inceledim. Okuyanlar bunu göz ardı etmesin lütfen. Kişisel görüşlerim bunlar. Saygılar.

    - Gelelim kitabımıza. Ufak ufak spoilerler ile süslenmiş bir inceleme olacak şimdiden uyarmak istiyorum.

    ''Kitapta geçen dini konulara hiç değinmedim. Yazarın görüşünü herkesin okuyup kendine göre yorumlamasını istediğim için.''

    -Kitabımız taaa çok eski zamanlardaki insanların ilk yerleşim yerlerine ve ilk zamandaki insan kalıntılarını incelemeyle başlıyor. Evet iyi hoş bu bilgileri ediniyoruz ama daha dakika bir gol bir sanki hiç bilmediğimiz bir şeymiş gibi insanlığın vahşet yılları geliyor gözümüzün önüne. İlk dönemlerden beri yabani olan(gerek fiziksel açıdan gerekse duygusal açıdan), şiddete meyilli bir türle karşılaşıyoruz. ''Sapiens''.

    -Tarla tapan, çiftçi, saban ile başlıyor kitabımız. Güzel adımlar atmamış insanoğlu hiçbir döneminde. Resmen tarih katliamlarla dolu. Bir oturup anlaşamamışız yazarın anlattıklarına ve tarihi bulguların söylediğine göre. Tarihi bulgular derken kitapta 149 adet alıntı var. Tabii ki bu kitabı yazarken böyle alıntıların olması gerekiyordur muhakkak ama yazar bir alıntı arkasından detayını yazmış. Kendi bilgi havuzundan faydalanarak içinde yüzeceğimiz şeyler bırakmamış nerdeyse, alıntıları açıklamak üzerine bir kitap olmuş. Bu basit bir şey demiyorum! Tabii ki bu olayları her yönden değerlendirmenin güçlükleri vardır ama bu kitaptan beklentim beni insanlık adına aydınlatmasıydı. Olmadı.
    Açıklama okudum bol bol.

    -Gördüğüm ikinci canımı sıkan şey örneğin bir konuya başlarken 2 veya daha fazla soru sormuş. İlk soruyu açıklamış açıklamış ve açıklamış. Haydi 2. soruyu açıklamaya yine ilk soruyu açıklamaya başladığı yerden başlayarak devam etmiş. Bu 3. soruda da böyle olmuş. 4-5 olsaydı can sıkıcı olabilirdi. İç içe geçmiş soru açıklama sayfaları resmen beni boğdu.

    -Kitapta fark ettiğim bir diğer şey kitabın yarısından fazlası neredeyse aynı yüzyıllar on yıllar içinde geçerken, bir anda yaklaşık 500 yıl öncesine gelmiş olup ilk insanlarla kıt'aların keşfine sıçramış olması. Aradaki devirleri çok seri cümlelerle atlamış yazar ki bence bu büyük bir eksiklik böyle bir kitap için.
    Kitaptaki vahşetin gözler önüne her serilişinde ve insanlığın yaptıklarından yazar her gem vurduğunda acaba; hadi biz bunların farkında değiliz cahil insanlarız, bu kitabı da okumadık varsayıyoruz. Yazar ne gibi güzellikler yapmışta dünyanın güzelleşmesi için, insan hayatının gelişimi için nasıl bir rol oynadığını çok merak ettim.

    ''Kişisel görüşüm..''

    Evrimi anlatıyor ama bence hala en yabani ve evrilmemiş tür biziz. Bunun farkındayız zaten. Fiziksel olarak evrilmiş olabiliriz, eskiden kamburmuşuz,daha fazla kıllıymışız falan ama ya duygularımız?
    Hala kin besliyor, hasetlikten çatlıyoruz. Fesatlık içimizi yiyip bitiriyor ve doymak bilmeyen ego dürtüleriyle süslü hayatımızda en üstün ırk olduğumuzu sanıyoruz. Bitmek bilmeyen yarışların içinde seyrediyor hayatımız. Görsel Show çağındayız şu an. Herkesin birbirine caka sattığı ve evrilmemiş insandan bile daha açgözlü olduğumuz çağda.

    ''Kıssadan hisse..''
    -Adım attığımız her kara parçasında doğanın kalbine resmen on bin yıllar, bin yıllar, yüzyıllar boyu atom bombası atıp doğayı katledip durmuşuz. Ekolojinin içine etmişiz ve biz bunları yaparken evriliyor-muşuz. Vay halimize. Hayvan neslini değil, kendimize benzeyen diğer insan türlerinin bile kökünü kurutmaktan aşağı kalmamışız. Diyeceksiniz ki onlarca sanat eseri var, binlerce resim, doğa harikası yapılar. O yapıların altında yatan gerçekler de var. Hepsini detaylı incelersek yine elimizdeki vahşet tablosu hepsinin üstünü örtmeye yeter de artar.

    ''İnsanoğlu doğanın başına gelen en büyük felakettir.''

    Kesinlikle..

    Sabırla incelememi okuyan herkese teşekkür ederim..
    Yorumlar ve eleştiriler (olacaksa) saygı çerçevesi içinde olsun lütfen..
  • “Narkotik baskını gibi senin aşkın,
    Yat yere yat yere yat yat yat.” #HakanTürkmen

    Yazarın yönlendirmesiyle okuduğum ikinci kitabıdır İnsan Çürümeye Başladığında . Kitap her ne kadar polisiye roman olarak teşhir edilse de basit bir hikâyeleme ile uydurma Behzat C’den hallice bir kurguya sahiptir.

    Cinayet büroda baş komiser olan Rauf ile Muhsin’in çevresinde cereyan eden olaylar silsilesidir. İlk kitapta görünen aşırı sigara kelimesi kullanımı bu kitapta da kendini göstermektedir ki 84 sayfa olan birinci bölümde 81 adet sigarayla alakalı cümle vardır. Bu da artık bir yeden sonra kişiyi iyice sıkıyor ve yeter artık dedirtiyor.

    Rauf’un 216 sayfalık romanda dili küfür ve argodan hiçbir şekilde temizlenmemektedir. Her konuşmasında argo ve küfür içeren hitap tarzı, bana gerçekten gereksiz, manasız geldi. Bir bölümde “terso, getir simitleri öldürelim” gibi cümleler ile karşılaşınca kitabın edebiyattan ne kadar uzak olduğuna karar kıldım.

    Yukarı da söylediğim gibi polisiye bir roman olarak internet ortamında şişirilmiş bir kitaptır. Yaklaşık olarak 10a yakın edebiyat kaynaklı siteden kitap hakkındaki yorumlara baktım ve okuduğum eserin bu kadar neden abartıldığına anlam veremedim. Kitabın kesinlikle polisiye romanlarda olan giz çözme ya da polis kişisinin zekâsını ortaya koyup olay çözme becerilerinin hiçbirisi yoktur.

    Olayın anlatıldığı zaman kışa doğru sonbahar sonu olduğu ağaç yapraklarından ve bazı bazı yazarın betimlemelerinden anlaşılmaktadır. Lakin 2 kısım 5. Bölümde mana veremediğim bir hava sorunu yaşanmaktadır. Yazar önce buz kesen ellerini kuzine de ısıtmaya çalışır, havanın çok soğuk olduğunu belirtir. Ertesi sabah ise sahilde ailece külah dondurma yedikleriyle devam eder. Akşamı tekrarda yağmur delice toprağı döver ve gök gürülder. Sonrası alabildiğine yağmur. Ayrıca birde haftasonu “Çatalça’ya” piknik için gitmek isterler. Çatalça’ya gidenler bilir, mevsimsiz Çatalça’ya pikniğe giderseniz çiğ ve çamur deryası içerisinde çimmek zorunda kalırsınız. Bu sebeple yazarın kitabı çok aceleye getirip, tamamen saçma bir hava bir akımında kurguya devam etmiştir.

    Diğer bir tuhaflık ise birinci bölüm ile üçüncü bölüm arasında geçmektedir. Birinci bölümde katilin hesabına 200000 Sterlin para transferi yapıldığı söylenir lakin üçüncü bölümde ise 2 sayfa aralıkla 200000 lira para gönderdiği ifade edilmektedir. 200000 sterlin ile 200000 lira arasında nereden bakarsanız bakın en az 200000 lira daha fark vardır. Bu da aceleye gelmiş bir kısır döngü olarak görünen basit hatalardan biridir.

    Farkında olmadan argo konuşmaların ayyuka çıktığı bir romanda “ünledi” diye bir kelime ise gereksiz bir kelimedir. Ünlemek şu anki Türkçemizde nereden bakarsanız bakın, kullanılmayan bir kelimedir. Yine kitap içerisinde bolca geçmektedir. Yazar ise son model sözler ile karşımıza çıkınca – Rauf siktir lan diye ünledi.” – insanın tuhafına gitmiyor da değil.

    İlk kitapta olan küfür sansürleme işi kelime aralarına noktalar koyarak uygulanmaktaydı. Bu kitapta ise küfrün en can alıcı noktasından sonra “…” olarak devam ettirilmiş. – senin yedi ceddini…” – daha sonra karakterler iyice işi aşmış ve küfür meşrulaştırıp bol bol kitap içerisine serpiştirilmiştir.

    Kitabı ben yakın çevreme ve kitapsever bir arkadaşıma tavsiye etmem. Çünkü okunması gereken bir kitap ve konu olarak görmüyorum. Bunu yazara karşı bir tutumum olarak görenler olabilir lakin onlara ise kitabı okuyup, ondan sonra beni anlamalarını tavsiye ediyorum. Eğer ki ben kadar sabırlı ve kitap yarım bırakmama ahlakına sahipseniz muhtemelen kitabı sıkıla sıkıla okursunuz. Eğer ki değilseniz muhtemelen yarım bırakacağınız kesindir. Daha ilk bölümde kitabı sonlandırmanız muhtemel.

    Yazarı etkinlikle tanıdım ve etkinliklerin artık ne demek olduğunu çok iyi bilmekteyim. Keşke bütün yazarlara bu etkinlikler yapılsa ve bütün okurlar “sözüm ona yazar” olan herkesin kitaplarını inceleme ve okuma fırsatı bulsalar.

    Yazara yayın hayatında başarılar dilerim. Lakin kendisi benim kesinlikle okuyacağım bir yazar değildir. Dilerim çok daha güzel yerlere gelir ve kendini geliştirme fırsatı bulur. Lakin şu an ki kanım lütfen kitabım var diye kitap basmamasıdır. Bu ticari bir beklentiden öte değildir.

    Sözün özü; kitap kültürünüz yoksa ve başlangıç bir kitap arıyorsanız; bolca geçen sigara kelimesinden rahatsız olmayıp, argo ve küfürlü sözler ile kahvenizi yudumlamak isterseniz kitap kesinlikle size göredir. Onun dışında kesinlikle zaman kaybıdır.

    Sevgi ile kalın…
  • Spoiler var. Ama siz bilirsiniz.

    “Hayat efsaneyi tekrar eder! dedim, heyecanlanarak “Siz de öyle düşünmüyor musunuz?” syf. 191

    Yazmamayı düşünüyordum ama yukarıdaki sözden sonra ben de efsaneyi tekrar etmeye karar verdim. İlk defa bir efsanenin ya da kitabın yeniden yazıldığını okumuyorum. Calvino okumuştum mesela. Don Kişot yeniden yazılıyordu. Alain Robbe Grillet’in Silgiler’ini okudum. Orada da Oidipus yeniden yazılıyordu. Flaubert Madame Bovary’le yine Don Kişot’u yazmış. Orhan Pamuk da Oidipus’u yeniden yazmış. Yazar son cümlesine noktayı koyduğu anda bir metni tamamlanmış saymak çok normal olabilir. Ama böyle kitaplar bize ‘başlayan ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşadığımızı’ gösteriyor.

    Oidipus’u hatırlamak için: #30619141

    Silgiler incelemesinde de (#31017839) şöyle iki cümle kurmuşum: “Metinlerarasılık kuramına göre, bir metin başka bir metne alıntılama, anıştırma, gönderge gibi pek çok biçimde çağrışımda bulunabilir. Silgiler kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mitoloji hikâyesi olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir.” Bir inceleme tekrarlanıyor şimdi de: Kırmızı Saçlı Kadın kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mit olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir. Sadece bu açıklama bile bir inceleme sayılır okur için. Çok tekrara düşmemek için sadece mekan ve romanın yapısı ile ilgili bir iki şey söyleyeceğim.

    Önce Kırmızı Saçlı Kadın’daki mekanın Oidipus’taki mekana hangi açıdan benzediğine bakalım. Thebai kentinin kuruluş hikayesinde bize yol gösterecek bir kısım var: “Bu şehrin ilk kurucusunun Kadmos olduğu söylenir. Şehri sonradan ele geçiren Amphion ve Zethos kardeşler şehri büyütmüşlerdir. Kadmos kız kardeşinin başına gelen felaketi aydınlatmak için bir rahibeye başvurur. Rahibe bunun imkânsız olduğunu bir düvenin peşinden gitmesi ve düvenin durduğu yerde bir şehir kurmasını söyler. Kadmos çaresiz buna uyar, takip eder ve düvenin durduğu yerde şehri kurmaya hazırlanır. Ama şehre su kaynağı sağlayacak kaynaklar bir ejderhanın kontrolündedir. Savaşır ve yener…” Şehre ejderhanın yenilmesiyle su geliyor. Yani meşakkatli bir iş ejderhayı yenip su kaynağını kurtarmak. Kırmızı Saçlı Kadın kitabında ise Mahmut Usta Öngören’de bir kuyu kazdırılmak için çağrılıyor. Su bulmak için çok çaba sarf ediyor(“Ertesi gün Mahmut usta hiç beklemediği kadar sert bir kaya ile karşılaşınca…”). Yani kuyudan su çıkarmak Thebai kentiyle alakalı olabilir. Ejderhadan suyu alınınca Thebai gelişip büyüyordu. Öngören’deki arazide su bulununca öyle olmadı mı? Öngören isminin de bilinçli seçildiğini düşünüyorum. Okur Oidipus mitini biliyorsa dikkatli olmalıdır, bu kitapta da neler olabileceğini ön-görmelidir, demek istemiş bence Pamuk. Okur dediğin öyle olmalı zaten sadece metni okuyup bitirmeyle kalmamalı.

    Şimdi de giriş cümlesine bakalım. “Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum.” Bazılarınız ne gerek var metnin yapısına şekline, ne anlatıyor onu söylesen yeter okuru olduğunuz için(Orhan Pamuk açıksözlülüğü var bende) önemsemiyorsunuz bu tür şeyleri. Kitabın giriş cümlesiyle üstkurmaca okura hissettirilir. Yani metnin yazılış süreci metnin içine konumlandırılır. Son paragrafta da şunlar yazar: “Pazartesi gene geleceğim" dedim gülümseyerek. Çantamdan çıkardığım Dante Rossetti’nin yırtılmış, yapıştırılmış kırmızı saçlı kadın resmini verdim. “Romanını yazacağını bilmek ise oğlum, çok mutlu etti beni!” dedim. “Bitince kapağına bu resmi koyar, biraz da güzel ananın gençliğini anlatırsın. Bu kadın, bak, biraz benziyor bana. Tabii romanına nasıl başlayacağını sen daha iyi bilirsin ama kitabın, benim son sahnedeki monologlarım gibi hem içten hem de bir masal gibi olmalı. Hem yaşanmış bir hikâye gibi sahici, hem de bir efsane gibi tanıdık olmalı. O zaman yalnız hâkim değil herkes anlar seni. Unutma, aslında baban da yazar olmak istemişti.” Yani şimdi Cem Bey yazar olamadı mı? Yapmayın lütfen Orhan Bey. :) Kaymak gibi üstkurmaca.

    Böyle bir romanı kim yazabilir? Elbette, ‘okura okuduğu metnin kendisinden nasıl bir okur olmasını istediğini sorduran ve kendisine adım adım gideceği yolu gösteren, nasıl ilerlediğini keşfettirmek isteyen örnek bir yazar’ yazabilir. “Harika kitapları, onlardan zevk alıp mutlu olmak için değil, bir işe yarasın diye okumayı alışkanlık edinmiş ve okuryazarların halkın geri kalanına hizmet etmesine koşullanmış fakir bir ülkede (hatırlattığım için özür dilerim) yaşadığımı sık sık hatırladığım için kitapları okura sevdirmenin kolay, ama aldatıcı bir yolunu bulurum: Bu da, işte kitapların okura öğreteceği şeylerden başlamaktır” diyen bir yazar yazabilir. Okuruna küçük postmodern oyunlar oynayan bir yazar yazabilir. Yani Orhan Pamuk yazabilir.

    Orhan Pamuk’u çok bilmiyorum daha. Sadece gördüğümü yazabilirdim. Öyle yaptım. #35053256 etkinliği kapsamında okudum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
  • > İncelememi kaleme aldığım bu günün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız ve güzel bir tesadüf olmasının vermiş olduğu keyifle başladım incelememe. Evet, gene geldik bir kitabımızın sonuna ve biz gerçek okurlar için sondan sonra olan en güzel kısmına. Güzel kısmına diyorum çünkü her okur okuduğu kitaba dair düşünce ve görüşlerini katarak iyi bir inceleme yapmak ister diye düşünüyor ve bunu her daim fikren destekliyorum.

    > Evet, bugün size güzel bir inceleme yapmak isterdim doğrusu, ama gel gelelim doğruları yazmadan da edemeyeceğim. Bu size burada, kitap hakkında kötü bir inceleme çıkaracağım anlamına da gelmesin lütfen çünkü benim incelemelerimi bilen çoğu arkadaşlarım, her ne kadar kritik etsem de, iyi bir şey çıkaracağımı biliyorlar diye düşünüyorum. Kritikte yapsanız da, iyi bir kritik yapınız arkadaşlar!

    > Elimde şu anda, kendisini çok severek takip ettiğim Türk tarihçi, akademisyen, yazar ve hatta Türk Tarih Kurumu şeref üyesi olan Sn. İlber Ortaylı’nın, Ocak 2018 tarihli birinci baskı “ATATÜRK” eseri duruyor. Çok büyük bir heves ile almıştım ve okumuştum oysa ben bu eseri. Sanırım burada bir hataya düştüğümü, bu sabah Murat Ç ‘nin yine bu kitaba dair şu #26989983 incelemesini okuduktan sonra daha iyi anladım diyebilirim. İncelemede ne diyordu Murat: “Kitabın iki markası vardır; ATATÜRK ve İlber Ortaylı. O yüzden çok satanlar listesinde olması çok doğaldır.” Bu sözüne kesinlikle katılıyor ve kendisini de bir okur olarak doğruluyorum.

    > ATATÜRK’ü size bir okur olarak anlatmaya çalışsam, ne bildiklerim, ne okuduklarım ne de burada sayfalar yeter kendisi hakkında. Zaten bu değil midir, bizi böylesi güzel tasarımlı bir kapakta kitaba çeken??? Evet, kaçınılmaz bir gerçektir ki “Ulu Önder” ‘in ta kendisidir, İlber Hocamızın bu kitabını alıp okumamıza en büyük etken. Ama olmadı be İlber Hocam!!! Beni bu sefer hayal kırıklığına uğrattım resmen. Gerçekten ilk 100 bilemediniz 150 sayfa Atatürk’ü okuyorsunuz ve sonrasında birden o dönemin ufak tefek tarihi alıntıları, anekdotları ve karakterleri ile bulu veriyorsunuz kendinizi. Hocam, biz zaten bunları bir okur olarak biliyoruz ve birçoğumuzda bu tarihi yaşanmışlıkları hatim etti zaten. Ben bir tarihçi olarak sizden daha üst seviyede, daha bir ciddi monografi beklerken, inanın bir nevi biyografi olan bu kitabınız beni şahsen hayal kırıklığına uğrattı.

    > Kitabınızı okurken, anlattığınız dönemlerin örtüşen hadiselerini, Sn. Turgut Özakman ‘dan okumuş olduğum Şu Çılgın Türkler - Diriliş - Cumhuriyet Türk Mucizesi ve Cumhuriyet Türk Mucizesi - 2. Kitap muhteşem üçlemesi eserlerinde hissederek, yeri geldiğinde de gözyaşlarımı bastırarak okudum be Hocam!!! Daha nice eserler var, belki bir monografi ve biyografi olarak değilse de, kendisini ciddi anlamda ele alan, o mücadele sürecinin öncesini ve sonrasında yaşananları detaylıca anlatan. Bunları ufaktan listeleyecek olursam: Falih Rıfkı Atay - Çankaya: Atatürk Devri Hatıraları, Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam, şu an okumakta olduğum Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Atatürk, Hıfzı Topuz – Gazi ve Fikriye, Klaus Kreiser – Atatürk, Emre Kongar – Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, Usta romancı Yılmaz Gürbüz'ün kaleminden 5 cilt olan Mustafa Kemal'in Romanı, Lord Kinross – Atatürk, Norman Itzkowitz , Vamık D. Volkan – Ölümsüz Atatürk, Toktamış Ateş – Benim Atatürk Kitabım, Atilla İlhan – Hangi Atatürk, Taha Akyol – Ama Hangi Atatürk ve İlknur Güntürkün Kalıpçı’dan – Her Yönüyle İnsan Atatürk adlı eserlerdir.

    > İlber Hocam, bu eserler Atatürk’ün kendisi hakkında gerçekten daha geniş ve daha doyurucu bilgiler içermektedir. Ve bu güzide yazarlar konuyu da olması gerektiği gibi kaleme almışlardır. Sizin de şahsen bir Atatürk kitabım olsun hevesi ile bu kitabı kaleme almış olma ihtimalinizi bir okur olarak düşünmek bile istemiyorum. Kitabın sonlarına doğru belki bir umut diye gayretimden ödün vermeden hızlı ve emin bir şekilde okumaya devam ettim, ama karşıma (benim açımdan) güzel bir son bile çıkmadı. Evet, Atatürk’ün elbette fani olduğunu ve öleceğini biliyordum, ama bunu birkaç satıra sığdırdığınıza inanmadım bile. Bakın burada inceleme ve kritiğime, Ulu Önder’in şu sözleri ile devam etmek istiyorum:

    “Sonradan uydurma bir eser meydana getirilerek ertesi gün pişman olmaktansa, hiçbir eser meydana getirmemek, beceriksizliğin itiraf etmek daha iyidir.” (1931)

    > Evet, biraz ağır olduğunun farkındayım, ama ben de Murat kardeşim gibi sizin bu hatanızdan döneceğiniz ümidimi hala kaybetmiş değilim. En azından, bir telafi olarak ileride bir roman niteliğinde eser ile kendinizi belki okurlarınıza karşı affettirebilirsiniz düşüncesindeyim. Siz ki, ne kadar tarihi bir bilgi ile donatılmış kişilik olarak, bu kendi eserinizi bir başkası yazmışçasına elinize alıp baktığınızda, bunu kim böyle kaleme almış arkadaş derdiniz buna eminim.

    > Bunların dışında Kitaba gelecek olursak: kitap, içeriğinde Mustafa Kemal Atatürk hakkında bugüne kadar bizlere öğretilen ve bildiğimiz birçok şeyin aslında yanlış olduğu detayını da biz okurlara gayet yerinde ve olması gerektiği gibi anlatıyor. İlber Hocam, Ulu Önder’i burada ele alırken, gayet akıcı bir üslupta biz okurlara aktarmış ve birçok kaynak sunmayı da ihmal etmemiş. Kendisiyle oturup bir arkadaş ortamındaymış gibi bu konuları konuşmayı çok isterim, ama onun beni, kendi üslubu ile “Hadi oradan cahil sende!” diyerek tersleyeceğine de eminim. :)) İlber Hocam gene karşı tezde bulunacak cahillere hazırlıklı gelmiş ve kitapta konu olan birçok yaşanmışlık, anekdot ve tarihi hadiselere kaynak sunarak ışık tutmuş, kendi engin bilgi ve birikimini de biz okurlarından esirgememiştir. Burada benim deyimimle, gene bir “Son cahil bükücü” ile karşı karşıyayız. Gayet akıcı ve zengin bir Türkçe ile biz okurların rahatlıkla okuyabileceği türden bir eser olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Baskı hatasından kaynaklı (şahsen gördüğüm) bir yer olmuştur ve Kronik Kitap’a da bu hassasiyetlerinden ötürü çok teşekkür ederim. Bizim yaşımız oldu kırk ve deyim yerindeyse yolu yarıladık. Okuduk, okuduk ve elimizden geldiği kadarınca ilgi duyduğumuz konularda, özellikle de ülkemiz tarihi ve Atatürk hakkında aydınlanmaya çalıştık. İşte tam burada, Hocam güzel bir düşünce ile bu eseri biz yetişkinlere değil, gelecek Türk gençliğine armağan etmiş diyebilirim. Kendisi yaşamakta olduğumuz bu 21. yy.da özellikle bilinçli yürütülen çirkin kampanyalar, tahrifatlar ve dijital (sanal) ortamda yer alan bilgi kirliliğinin gençlerimiz üzerinde yürütülmekte olan sinsi ve kindar bir oyun düşünüyor ki ve ben bu konuda da kendisini şahsen çok doğru buluyorum. Daha dün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız da bile bunu bir kitap platformunda canlı canlı yaşamadık mı? Karşı düşünce resmen kinini, öfkesini ve tarihe olan düşüncelerini biz kendisini seven, anan ve paylaşanlara kusmadılar mı? Edebiyat ve hümanizm adı altında bizleri “ırkçılık ve faşizm” ile suçlamadılar mı? Evet, bunların hepsini tarihte olduğu gibi bugünde görüyoruz ve daha göreceğiz de. Siz genç arkadaşlarım, şayet benim bu incelememi bu noktaya kadar okuma zahmeti gösterdiyseniz, Ulu Önder Atatürk üzerine kolay okunabilir bir kaynak arayışı içindeyseniz, o zaman geçmişe biraz olsun ışık tutmak, aydınlanmak açısından konuya bu kitapla başlamanızda fayda var diyebilirim. Yukarıda bahsettiğim diğer kitapları da ilerleyen zaman dilimlerinde ele almanız daha faydalı olacaktır.

    > Ne demişti Atatürk siz gençler için? “Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.”

    > Ya biz bireyler için ne demişti? “Tarih bir milletin neler başarabilme gücünde olduğunu gösteren en doğru bir kılavuzdur.”

    > Bir de bunu eklemeden edemeyeceğim:

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

    Mustafa Kemal Atatürk
    20 Ekim 1927

    Son olarak:
    Yukarıda da kaleme aldığım üzere, güzide tarihçi yazarımız Sn. İlber Ortaylı, ilk defa kaleme aldığı bir biyografi eserini biz okurlarına sundu. Bu şerefi de, hepimizin bildiği Türkiye Cumhuriyetinin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hitaben kaleme aldı. Kendi tarihi birikim ve kaynak araştırması ile bize Atatürk hakkında bir okunası eser daha kazandırdı. Ben şahsen kritiğimi dile getirsem de, böylesi bir eserin kişisel kütüphanemde olmasından memnunum ve ileride de oğluma bırakacağım tarihi bir kültürel zenginlik olarak görüyorum. Evet, çok zorlamayacak ve kolay algılanabilecek bir kitap olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk eserini siz değerli arkadaşlarıma ve okurlara tavsiye edebilirim. Sizler de benim gibi, kişisel kütüphanenizde bu eser için bir yer ayırınız. İnsanlarımız, Devlet-i 'Aliyye Osmanlıyı ve Atatürk’ü popüler ana medya dizilerinden ve ne oldukları belli olmayan fason tarihçilerden takip ediyorlar. Sonra yanlış bilgi ve çarpıtılmış tarihi gerçekler ile gerek gündelik hayatlarında, gerek sosyal mecralarda konulara müdahil oluyorlar ve bir gün konuya ehli vaki birisine de denk gelince kısadan hisse kaçıyorlar ya da yanlışı yüksek tonda doğruymuşçasına savunuyorlar. Tarihimizi, Osmanlıyı, Atatürk’ü detaylıca ve olması gerektiği gibi okuyup ele alalım. Çünkü: “Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuşlardır. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve cihana bildirmek bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” der Atatürk. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~