• 408 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    "Kitap yakılan bir yerde sonunda insanları yakarlar."
    ~Heinrich Heine, Almansor, 1821 #39266561

    Damarlarımda hissettim, düşlerimde hayal ettim, gözlerimle gördüm, yüreğimle yaşadım, yürürken düşündüm, okurken doyamadım, bir yandan hızlıca sayfaları çevirmek, bir yandan sayfalar bitmesin istedim. Vücuda verilmiş özel bir karışım almışım gibi kendimden geçtim, sonsuz öykülerde kaybolmak, o dünyadan ayrılmak istemedim. Bir yazar, milyonlarca insanı bu ruh haline bir kitapla sokabilir, evet bunu yapabilir. Kitapların gücü o kadar fazla ki, işte bu yüzden korkuyorlar! İşte bu yüzden yok etmek istiyor, yasaklıyorlar!

    Fahrenheit 451 ile Ray Bradbury dünyasına adım attım. O kadar zevk aldım ki, o kitabı da bitirmek istememiştim. Ana kahramanız Guy Montag ile bağ kurdum, o bağ kopmasın istedim. 451 severler, bunu hep dilemiştir muhtemelen. Yakma Zevki ile 451’in daha öncesine gidiyoruz.

    İncelemeyi tamamlamaya yakın, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi ‘ne başladım. Fernando Baez ‘in 18 sayfalık sunuş bölümü, buraya bir şeyler eklemem gerektiğini hatırlattı. İncelemem eksik gibiydi, tam olmasa bile daha iyi hale getirdiğimi düşünüyorum.

    *

    Sistemin eleştirisini doruklara taşıyan anlar vardır. Bu anları iyi anlamak ve kavramak gerekir.

    1984 ‘ün üçüncü bölüm sonrasında ki Winston ve O’Brien,
    Cesur Yeni Dünya ‘nın on altıncı bölümden itibaren Vahşi, Helmholtz ve Mustafa Mond,
    Yakma Zevki ‘nin ise Montag ve Leahy ile olan yüzleşme diyaloglarını dikkatlice ve anlayarak okuyunuz, gerekirse birkaç kez okuyup, notlar alınız. Güçlü ile güçsüzün diyalogları ve aktarılan bilgiler o kadar önemli ki, nefesiniz tutulurcasına okursunuz. Vurucudur, hakikattir, gizlenmiş tüm sözcüklerin ortaya çıkması, akla karanın yüzleşmesidir. Bilgidir, birikimdir, PATLAMADIR! HAYKIRIŞTIR!

    Her diyalog beyninize inmiş bir balyoz gibidir. Sizi kör eden her şeyin ilacı gibidir. Oradadır, çekip almak size kalmıştır. Bir kitap o kadar çok şeydir ki, neleri başarıp başaramayacağı, okuyucusunda gizlidir.


    YAKMA ZEVKİ!

    İnsanın Yıkıcılığı arttı ve artmaya devam ediyor. İnsanın içinde yok etme içgüdüsü olduğunu savunmuş Sigmund Freud . İnsan eyleme geçmek için bir kıvılcım bekler, her zaman içinde var olanın dışarıya çıkmasını bekler. En masum görünümlü insan, ne yaptığına anlam veremediğimiz ve zihnimizin kabul etmek istemeyeceği suçlar işleyebilir. Bunun önceden kestirilmesi güçtür. İnsan bir şey yapmak isterse yapar, onu ne yasa ne de başka şey durdurabilir.

    Kitapta on üç ana öykü bulunmakta. Sonda ki diğer üç öykü ise, kısa olduğu için diğerlerine nazaran biraz daha hafif. İncelemeyi biraz öykü öykü, birazda doğaçlama yolu ile yapacağım.

    Öykülerin ana teması yakılan ve yasaklanan kitaplar, sansür edilen fikirler, yok edilen özgür düşünceler ve yaratılan otomat kafalı insanlar.
    Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme hayalleri içinde, ruhsuz bir dünya yaratılması, ruhsuz dünyanın hiçbir şey hissetmemesi.

    İnsanın doğası mümkün olabilecek her şeye gebedir. En önemlisi, insan dediğimiz varlık, mutluluktan mutsuzluk, mutsuzluktan da mutluluk çıkarabilecek bir yapıya sahiptir. Yeter ki kendi özgür hür iradesi ile yaşasın ve düşünsün. İnsan ilk önce kendisine hükmetmelidir. Kendi kontrolünü başkasına vermek gibi bir ahmaklığa düşmemelidir. Yönetilmesi normal olabilir fakat, kendisini yöneteni de denetlemekle görevlidir. Sustukça balyozu kafana yersin, sonra bir bakmışsın, öyle bir susmuşsun ki, son balyoz darbesi ile toprağa gömülmüş, boğulmuşsun. İpler hiçbir zaman bir başka varlığın eline ya da devlete veya sisteme bırakılamaz. Bilimkurgu, distopya ve ütopya eserler bunlar üzerine kuruludur çoğu zaman. Var olanın tam tersini ya da daha ilerisini gören, düşünüp; kurgulayan ve yazan insanlara ayrıca minnet duymalıyız.

    Öykülerin adlarını büyük harfle yazıp birkaç tanesini az ve öz size aktarmaya çalışacağım. Çünkü bu kitabın adını arattığınızda öykülerin ne anlattığı hakkında bilgi edinemezsiniz. Ben biraz katkı sağlamak istedim.

    *ÖLDÜKTEN SONRA DOĞMAK, yaşamın bittiği, ölümün hüküm sürdüğü mezardan taşan bir yaşama konuk ediyor sizi. Mezardan kalktınız ve hayatınızı geçirmek istediğiniz, yarım kaldığını düşündüğünüz yere koşuyorsunuz, aşkınızın evine gidiyorsunuz. Sizi gördüğünde verdiği cevap ise "Biz artık düşmanız, Paul. Artık birbirimizi sevemeyiz. Ben canlıyım, sen ölü. (...) Doğal düşmanlarız biz." #38930571 burada ki düşmanlık, yaşamın ölüm karşısında ki zıtlığıdır.

    *ATEŞ SÜTUNU, mezardan ölüm doğurmaya devam ediyor. William Lantry 2349 yılında ölüm uykusunda uyanıyor ve beyaz pudra şekeri kıvamındaki bedeni ile uyumsuzluğa adım atıyor. Bu yüzyıl ona çok yabancı. Kitaplar yok edilmiş, insanlar düşünemeyen tek tip halini almıştır. Kendisi gibi ölüler yok edilmiş, mezarların içinde ki ölüler yakılmıştır. Kendisi son kalandır. Yok edilmeden önce uyanmış ve ölümü bu dünyaya getirmeye yemin etmiştir. Bu öyküden başlayarak edebiyat ve kitaplar karşımıza çıkıyor ve bize müthiş bir şölen yaratıyor aslında. Kütüphaneye gider Lantry ve Edgar Allan Poe var mıdır diye sorar…

    "Kim demiştiniz?”
    “Edgar Allan Poe.”
    "Dosyalarımızda bu isimde bir yazar yok.”
    "Bir kez daha bakar mısınız lütfen?”
    Bir kez daha baktı. “Ah, evet. Endeks kartına kırmızı bir işaret konmuş. 2265 yılındaki Büyük Yakma’dan önceki yazarlardan biri olsa gerek.”
    (…) Bu arada, hiç Lovecraft var mı elinizde?”
    “Seksle ilgili bir kitap mı?"
    Lantry kahkahayı bastı. “Hayır, hayır. Adamın adı o!”
    Kadın dosyaları karıştırdı. “O da yakılmış. Poe’yla birlikte.”

    *PARLAK ANKA KUŞU, 2022 yılında geçiyor, Kütüphane ile başlıyor hikâye. Kitapları yakmak için Kütüphanenin kapısını çalıyor Barnes. İnsanlık için yakmak istiyor, onun görevi bu. Kitapların kime ne faydası vardır ki? Kitaplar yakılırken, insanlar toplanmıyor bile, karşı bile çıkmıyor, unutmuşlar onları. “Kitaplar gibi insanları da yakmayacağım ne malum?” diyor ve doğru bir soru soruyor. Kitap yakan, insanı da yakar. Ki yakmadı mı zaten?

    *MARS’IN ÇILGIN BÜYÜCÜLERİ, 2100 Yılı Mars’ta bir sorun var ve oradaki sorunu kökten halletmek için bir roket fırlatıyor, dünyada ki kitaplar yakılmış, yazarlar da yakılmış. Geriye sadece Mars kalmış, çünkü Mars’a kaçmışlar. Bu hikaye de Edgar Allan Poe , Bram Stoker , Mary Shelley , Henry James , Lewis Carroll , H. P. Lovecraft , H. G. Wells , Aldous Huxley , Stendhal , William Shakespeare ve niceleri eşlik ediyor. Okurken bu dünyadan ayrılmak istemeyeceksiniz.
    "Çok acımasız bir adamsın, Poe."
    "Korkmuş ve öfkeli bir adamım. Ben bir tanrıyım, Hawthorne, tıpkı senin gibi, hepimiz gibi tanrıyım." #38983584

    *ÇILGINLIK KARNAVALI, Ray Bradbury Stendhal ‘ın önderliğinde bizi alıp götürüyor. Kendimizi Stendhal’ın kollarına bırakıp, gözümüzü kapatıyor ve karnavalın tadını çıkıyoruz! Edebiyatın en ürkünç karnavallarından bir tanesi ile karanlığın hüküm sürdüğü kalede, kötü ile daha kötünün karşılaşmasına konuk oluyoruz.
    "Cehalet, Bay Garrett, ölüm getirir." #36691790

    Kısa kısa ve bilerek yarım bırakarak anlattım. Her detay size spoiler olarak dönebilir o yüzden okuma zevkinizi almak istemedim. İncelemelerimde spoiler’a yer vermiyorum.

    *

    Kitapta, Fahrenheit 451 ‘in çok iyi bildiğimiz İTFAİYECİ hikayesi de mevcut. Ben bu hikâyeyi ezbere yakın biliyorum. İtfaiyeci yazılmadan önce, GECEYARISINDAN EPEY SONRA ‘yı yazıyor Ray Bradbury’i. İkisinin birbirinden farkları var ama bütünlük olarak aynı hikayeler. Öykücülüğünün iyi olmasının sebebi defalarca defalarca yazması ve edebiyata hakim olmasıdır. Geceyarısından Epey Sonra’yı okuduğumda farkları hemen hissettim. Guy Montag ile yeniden buluşmak fazlasıyla keyiflendirdi beni.

    Kitabın başlangıç konuları, birbirinden farklı. Hatta HBO’nun yeniden çevirdiği ve hiç sevmediğim 451 filmine de bu giriş hayat vermiş. Filmi 20 dakika zor izledim o yüzden geri kalanını pek bilmiyorum. İlk hikâyeyi yani Geceyarısından Epey Sonra’yı baz almışlar. İki hikâyeyi de okuyup kendiniz bu farkları bulabilirsiniz. Ben size iki örnek vereceğim.

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    Hepsi Bay Montag’a baktı.
    “Dün gece yakaladığımız o yaşlı adama ne yapacaklar şimdi?” diye sordu Montag.
    “En az otuz yıl tımarhaneye atacaklar.” Sy.186

    İTFAİYECİ
    Hepsi Bay Montag’a baktılar.
    Bay Montag yutkundu. “Dün gece kitaplarla yakaladığımız o yaşlı adama ne olacak şimdi? diye sordu.
    “Tımarhaneye atılacak.” sy.274

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag ona bakarak.
    “Düşünmek zorundayım. Düşünmek için o kadar çok vaktim var ki. Hiç televizyon izlemem ya da yarışlara veya lunaparklara ve onun gibi yerlere gitmem.” Sy.196

    İTFAİYECİ
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag, huzursuz bir edayla.
    “Çünkü düşünmek için vaktim var. Ben hiç televizyon izlemem ya da oyunlara, yarışlara veya lunaparklara gitmem.” Sy.284

    Bu iki örnek birçok yerde önümüze çıkıyor. Sevgili Ray Bradbury tekrar tekrar okudukça daha iyisini yazabileceğini düşünmüş olsa gerek. Benim düşünceme göre de İtfaiyeci öyküsü daha derli toplu, daha usta işi olmuş. Kelimeler, diyaloglar daha iyi kotarılmış. Kitabın sonunda da farklılar var tabi ki. Okuyunca bütün farkları kendiniz analiz edersiniz. Unutmadan, 451 kitabında ki öykü İtfaiyecidir, gece yarısından epey sonra değil. Yakma Zevkinde ikisinin de olması çok isabetli bir karar. Zaten 451 öyküleri diye geçiyor.

    Bu kısa incelememi toparlamam gerekiyor artık. Kısa oldu bence… : )

    Öykülerini yazdığı yılları düşündüğümüzde bol bol “Gotik” edebiyattan alıntılar yapmış Ray Bradbury. Özellikle Poe’yu tanımayan okurlar, bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle Poe’nun kitaplarına hücum edecektir. O kadar güzel detaylandırmış ve konu etmiş ki öykülere doyamıyorsunuz. Neredeyse, İthaki’nin “Karanlık Kitaplar Serisi” Yakma Zevki içinde geçen yazarlarla dizayn edilmiş diyeceğim. Kim mi onlar?
    Washington Irving , Stephen Graham Jones, Bram Stoker, Edgar Allan Poe, H.P. Lovecraft, Mary Shelley …

    Listeye buradan ulaşabilirsiniz: https://forum.kayiprihtim.com/...kitaplik-serisi/2874

    Kitapları yakanların “cahiller” olduğu düşüncesini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Tam tersi, akıllı ve donanımlı insanların kitapları yaktığını ve yok ettiğini düşünebiliriz. Bilgiden, düşüncelerden, kitlelerin bu fikirlerden etkilenmesinden korkuyorlar. Korudukları tahtlarından olmamak için, kitlesel kitap kıyımları gerçekleştiriyorlar. 1984’ün yazıldığı döneme bakın. Araştırma yaptığınızda Sovyet Düşmanı yazar olan çıkıyor karşımıza Orwell. Hedef tahtasıdır. Kendisi de kitapları da yasaklıdır. Zaten kitabının basılması da kolay olmamıştır.

    Okunan kitap sayısı, çoğalmak yerine her yıl azalırsa, bu öngörüler rahatça gerçekleşecektir. İnsanların önem vermediği kitaplar yakıldığında, sabah işlerine gitmeye, yemeklerini yemeye devam edeceklerdir emin olabilirsiniz. Bir grup azınlık direnir ve onlarda susturulur zaten. Her kitap değerli midir sorusu başka bir konudur. Buna kesinlikle evet diyemeyiz. Safsataların dolu olduğu, sırf propaganda yapmak için ısmarlama şekilde yazılmış kitaplar değerli kitaplar değillerdir. Genellikle, tarihi; gerçeklerden saptırmak için uydurulmuş yazılardır. Dünyanın her yerinde bu kitaplara rastlamak mümkündür.

    "On yıldır dünyanın beynini öldürüyor, üstüne gazyağı döküyorum. Tanrım, Millie, bir kitap bir beyin demek.
    Biz tüm bu yıllar boyunca sadece o kadını ya da onun gibi bir sürü başka insanı öldürmedik.
    DÜŞÜNCELERİ YAKTIM BEN, PERVASIZCA, CAYIR CAYIR" #39087426

    Birisi korkutucu kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi sistemi eleştiren kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi geçmişin gerçeklerinden bahseden kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi 2+2=4’tür diyen kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    BURN IT MR. MONTAG, BURN IT!!!

    Jorge Luis Borges şöyle der:
    "İnsanın araçları içinde hiç şüphesiz en şaşırtıcısı kitaptır. (...) kitap bambaşka bir şeydir: Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır." #39269501

    *

    Her Şeyi YAK GİTSİN - I --:>> #30692194

    Bilimkurgu - Çizgiroman - Manga Etkinliğimiz: #28996895

    Ray Bradbury Etkinliğimiz: #38068128

    *

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Kitaplarla kalın!
    Onlara birisi el uzatırsa, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz!
    Montag ne yaptıysa, sizde onu yapın! 10/10
  • "Allah'ım, cennet de, cehennem de bu dünyada. Yeter, yalvarırım çıkar beni cehennemden artık. Allah'ım, yaralarım kabuk bağladı, yalnızca ince bir kabuk. Her an kalkmaya hazır, her an oluk oluk kanamaya hazır... Allah'ım, başkalarının çektikleri yanında benimkiler ne ki, biliyorum bunu, ama başkalarının acıları, benim yaralarımın kabuklarını kavlatmakta... Allah'ım huzur, Allah'ım sevgi, Allah'ım dayanma gücü... Lütfen..."
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Lütfen okuyun, okutun ve hatta diğer kitaplarını da okuyun dediğim yazarlardan oldu benim iin.
    Okurken resmen Iza'yı boğacaktım, yeter be kızım yeter diyesim geldi. Bu kadar oto kontrollü olmak zorunda değilsin.
    Ama naparsınız ki bazı kişiler hırslı, gururlu ve sadece kendine dönük yaşayabiliyor.
    Bazen bizde yapıyor muyuz ailemiz için en doğru kararı biz bilirmişiz gibi davranırız. İŞte Iza'da öyleydi. Anne babsı da klasik bi anne baba, kızına güvenen, o diyorsa vardır bildiği diyen bir aile....
    Özeti şu okuyunuz efenim.
  • Bencilliğinizin ve umursamazlığınızın pençelerini hep boynumda hissediyorum. Lütfen yeter artık.
  • 184 syf.
    Sakin, anlaşılır hatta kitaptan bahsetmeyi de başaracağım bir inceleme yazmak istiyorum. Yaşadıklarımı anlatsam , şu oldu, bu oldu diye izaha çalışsam da biliyorum ki yine de anlaşılır olamayacağım. Onlarca kez ölmem gerekirdi Fiziken defalarca kez rahatsızlıklar ile mücadele etmiş olsam da ruhumun gücüne binlerce kez minnettarım.
    İnsan, sadece namus kavramıyla değil de eğitim , meslek, hayat standartları ve mutlululuk üzerine önem verilen bir çocukluk geçirip tamamen disiplin üzerine kurulu bir meslekte uzun yıllar çalıştıktan, bir evlilik yapıp devam ettiremeyip ayrılınca , ilişkilere , kadınlara erkeklere dair doktora yapmış gibi oluyor.

    Genç kızlık, evlilik kadınlık, evlilik bitimi dulluk ne çok unvan veriliyor kadınlara. Kim demiş ki adı yok diye?
    Kadınlar bile az biraz geçmişlerinden bahsetmeye başlasınlar ‘’ ben kızken’’ deyimini ne sık kullanırlar. Hiç haz etmediğim kelimelerdir ‘’ ben kızken’’ kadınlığının safhalarını bekarete bağlama ezikliği ve sonrasında ‘’ ben kızken’’ dönemini ‘’ evli barklı kadın olacağım ben ona göre davranmalıyım ‘’ geçiş zavallığı.


    Evlilik geçiş dönemi demişken; uzun yıllar oldu boşanalı birkaç arkadaşımın aracılığı ile dest-i izdivacıma talip olan beyler oldu ve o kadar trajikomik anlar yaşadım ki halen tebessümle hatırlarım.
    ‘’Çoluğum çocuğum evli, eşim beş sene kadar önce vefat etti, emekliyim bir evim ve maaşım var, çocuklarımın eğitimi , evliliği derken bana evlenme sırası gelmedi, eee artık bir ayağımız da çukurda evlenirsek birlikte hacca gider , ibadetimizi yaparız. Siz de kapanırsınız benim çevremde açık kadın pek hoş karşılanmaz ben de gani gani sevaba girerim ‘’ diyen bir beyefendi vardı . İbadetimi Allah için değil de onun sevaba girmesine vesile olmam için isteyen . Ancak tüm bunları istediğini rahatlıkla söylerken çocuklarımın evliliğime dahil olmasını istemediğini gizlemekten çekinmeyen. Açık olmak, ibadetlerini eksik yapmak günah ama çocuklarının varlığından rahatsız olmak, onları kabul etmemek oldukça sevap.
    ‘’ Eşim çok geçimsizdi, ne çok çaba sarf ettim evliliğim sürsün diye , inanır mısınız bir tokat bile atmadım ama kadın deliydi deli. Ne annemi istedi ne de çocuklarına analık edebildi. (Benim akıllı olduğumu düşündü gibi :)) Mecburen boşandım ‘’ diyen adamın geçmişinde eşine şiddet uyguladığı için defalarca uzaklaştırma kararı aldığını , kadının aylarca korunma kanunundan faydalandığını öğrendiğimi bilmeden saatlerce dinledim yalanlarını.
    Kusura bakmasın kimse; ısmarlama aşk, ısmarlama evlilik, ısmarlama kadınlık olmuyor . Daha doğrusu ben yapamıyorum dedim ve oldukça da mutlu bir şekilde hayatıma devam ettim.

    Erkeğin keyfine göre belirlenen anlarda ve hazlarda sevişmek, onu mutlu ediyorken mutsuzluğunu gizlemek, utanç duyuyor olmak, doğurmak isteyip istemediğinin kararını erkeğin tercihiyle seçmek !!! Tabii ki ADINIZ OLMAZ..


    Duygu Asena, cesur bir yazar. Cinselliği ve kadını anlatırken o kadar güzel ifadeler kullanıyor ki kitabı okumadan önce feminist duygulara sahipseniz , düşmansanız ilişkilere, babaya, abiye sevgiliye, eşe , duygularınızda esneklik olduğunuzu hissedeceksiniz. Akıllı, sağlam duruşlu bir kadını yaratmanın fomüllerini veriyor, kendisini, annesini ve kız kardeşinin öykülerini anlatırken.
    Kimimiz yediğimiz kazıklar sonrası akıllanıyor, kimimiz daha doğuştan itibaren aklını temkinli kullanıyor, kimimiz ise bir türlü akıllanmıyor.

    Ama lütfen rica ediyorum bu kitabı;

    Her halinde kendinden memnun güçlü, ayakta durmayı başarabilen kadınlar okusun . Kocasının ya da bir erkeğin arkasına sığınan , yalnızlıktan korkan, bu kadar eziyet yeter artık boşanacağım deyip de ertesinde sosyal medya hesaplarından sahte gülücük pozları veren ADI OLMAYAN KADINLAR okumasın. .

    Kaç yaşına gelirse gelsin ‘’ azıcık aşım ağrısız başım’’ felsefesini reddedip sorgulayan , yargılayan değer verip , değer alabilen kadınlar okusun. Tüm hayatı boyunca bir halt öğrenememişlikleriyle yaşayan, kendini tanımayan , biten bir ilişki sonrası gidene ağlayan , yalvaran karakter yoksunu ADI OLMAYAN KADINLAR okumasın.

    Üç beş fazla mal mülk sahibi olmak için hayallerini , gençliğini , kişiliğini , bunlar yetmeyince de vücudunu satanlar , hemcinslerine ölümcül darbeler vuran o….pular hiç okumasın.
    İsterim ki kadının yanında durmak için çabalayan , ruhuna uygun adımlar ile girmeyi öğrenmek isteyen tüm erkekler okusun.

    Keyifli okumalar..
  • Sıradan bir geceydi benim için... Günüm oldukça yoğun geçmişti. Bedenim kadar zihnim de yorgundu. Boş gözlerle televizyondaki filmi seyrediyordum. Aslında sadece ekrana bakıyordum desem daha doğru olacak. Çünkü kendimi filme veremiyordum. Zaten elimde kumanda sürekli televizyon kanalları arasında dolaşıyordum. Sonrasında da sıkılıp bu filme bakmaya başladım.
    Terk etmekle alakalı bir filmdi. Erkek kadını terk ediyordu. Evlilikten sıkılmış, heyecanı tükenmişti. Daha heyecanlı bir hayat düşünüyordu. Sonrasında güzel bir kadınla karşılaşıyor o düşlediği hayatı yaşamaya başlıyordu. Ama çocukları vardı. Onlardan uzak duramıyordu. Sonra da onların hatırına o heyecanlı hayatı bırakıp yeniden eski hayatına dönüyordu. Yönetmen buradaki erkeği fedakar bir baba gibi göstermeye çalışıyordu ama bana göre hiç de öyle değildi. İnsanın sadece bir hayatı vardı ve onu istediği gibi yaşamalıydı. Çocuklar buna engel olmamalıydı.
    Çeyrek asrı çoktan devirdiğimiz bir evliliğimiz var. Karımı hala seviyorum. Dünyalar güzeli kızımızı evlendirdikten sonra yeniden başbaşa kalmıştık. Birbirimize sığınmıştık. Hele de karım… Kızım evden ayrıldıktan sonra daha bir duygusal oldu. Dünyası o kadar boşaldı ki… Kendisini kitaplara vermeye başladı. Sürekli okuyordu. Psikolojik, duygusal… Hatta bebek bakımı ile ilgili kitap bile vardı kitaplığında… Bu kitabı neden okuduğunu sorduğumda, ileride torunu olduğunda ona daha bilinçli davranmak için olduğunu söylemişti. Oysa zaten kendisi de zamanında iyi bir anneydi. Böyle düşünmesi garibime gitmişti.
    Emekli olduktan sonra da büyük bir boşlukta kalmıştı. Yıllarca süren memuriyet hayatından sonra sabah kalkıp işe gidememek öylesine garip gelmişti ki ona… Ne yapacağını bilemeden evin içinde sürekli dolaşıyordu. Bol bol da ev işi yapıyordu. Hiçbir şey bulamasa eşyaların yerini değiştiriyordu.
    Canım karım benim…
    O günlerde öylesine bunalıyordu ki… Günde birkaç kez beni arıyordu. Ne yapıyorsun, ne zaman geleceksin, sana ne yemek yapayım. Sürekli soruyordu. Hatta kızım da ben de onun emekli olmasından dolayı mutluyduk. Çünkü evde artık her şey yoluna girmişti.
    Öyle çoğu kadın gibi günlere katılmazdı. Ya da tek başına dolaşmayı sevmezdi. Beni beklerdi. Hele de haftasonlarını iple çekerdi. Beni çok seviyordu. Benim limanımda huzur bulduğunu söylüyordu. İyi ki karşılaştım seninle, iyi ki seni sevdim. Bu sözleri o kadar çok söylüyordu ki… Üstelik de söylerken içtendi, gülümsüyordu.
    Acaba…
    Acaba terk edip gitsem ne yapardı ki…?
    Ne yapacak ki… Eminim, bensiz sudan çıkmış balığa dönerdi. Nefes alamazdı. Boğulurdu. Yaşayamazdı.
    Ben kanepede uzanmış filme bakarken yan gözle de karımı izliyordum. Koltukta ayaklarını altına almış bir vaziyette oturarak kitabını okuyordu. Televizyonun sesini bile duymuyordu. Kitap sayfalarına o kadar gömülmüştü ki kendisini izlediğimin farkında bile değildi. Tabi, güvendeydi. Benim yanımda huzuru da mutluluğu da doyasıya yaşıyordu. Ancak kendisini güvende hisseden insanlar bu denli rahat yaşardı her şeyi…
    Şuna bak… Hala çok güzel… Nasıl başarıyor bu kadar güzel olmayı acaba… Yaşıtlarından bile çok genç duruyor. Yıllara nasıl da meydan okuyor.
    Neredeyse otuz yıla yaklaşacak birlikteliğimiz… Her zaman yanımdaydı. Her zaman bana destek oldu. En çaresiz anlarımda bana güç verdi, kol kanat gerdi üzerime… İyi bir eşti. Bana her zaman iyi eşlik etti. Ama ben de her zaman iyi bir kocaydım. Benim gibi birini bulduğu için şanslıydı.
    Ama yine de gidersem, terk edersem onu… Yaşayamaz. Kolu kanadı kırılır. Uçamaz.
    Yüzümde huzur dolu bir gülümsemeyle onu izlerken aniden bir şey hissetmiş gibi başını kaldırıp bana baktı. Gülümsedi.
    --Hayrola, sen beni mi seyrediyorsun?
    Güldüm.
    --Ne yapayım. Öylesine dalmışsın ki kitabına, dünyayı unutmuşsun. Seni izlemek filmden daha keyifli…
    --Yıllardan beri izliyorsun, hala bıkmadın mı benden…? Bıkmadın mı beni izlemekten…?
    Dudağında muzır bir gülümseme oluştu. Övgü bekliyordu. Birkaç güzel söz… Düşüncesi buydu. Ama ben o an kendi düşüncemle hareket etmek istedim.
    --Aynur… Sana bir şey sorabilir miyim?
    --Elbette, Murat’cım…
    Bir süre bekledim. Gözlerine baktım. Aslında bu soruyu sormak konusunda ne kadar istekliydim, bilmiyorum. Yine de kendiliğinden döküldü o sözler…
    --Mesela… Diyelim ki gitsem ben… Yani seni terk etsem… Ne yapardın?
    Bir süre yüzüme baktı. Biliyorum, beklediği türden bir soru değildi bu… Yüzündeki gülümseme silinmemişti. Ve benim gözlerimde sorduğum sorunun cevabını arıyor gibiydi. Sonra başını önüne eğdi. Ne tür bir cevap vereceğini biliyordum aslında ama yine de onun bu şekilde zor duruma düşmesini istememiştim.
    Gözlüğünü çıkardı. Elindeki kitabı kapatıp bir kenara koydu. Yüzündeki o gülümseme değişmemişti. Sonra da tane tane konuşmaya başladı.
    --Sen gitsen… Yani beni terk etsen… Ne yaparım. Sanırım nefes alamam. Yaşayamam.
    Tam da düşündüğüm gibi… Bunca zamanlık karım… Elbette ki neler düşündüğünü bileceğim. Bensiz yaşayamaz zaten… Ben olmasam bu hayatta rahatlıkla savrulabilir. Tutunacak dal bulamaz. Yok olur.
    Aynur bu sözleri söylerken ben dudağımda kendiliğinden oluşan gurur dolu gülümsemeye engel olamıyordum. Ne de olsa haklı olmak çok güzel bir duyguydu. Bu duyguyu içimde doyasıya yaşıyordum.
    --Evet, sen gitsen sanırım bocalardım. Ne yapacağımı bilemezdim. Çok kötü hissederdim kendimi…
    Sonra yeniden sustu. İçinde bir muhakeme vardı şu an, bunu hissediyordum. Bensiz bir Aynur’un ne kadar çaresiz kalacağını düşünüyor olmalıydı. Üstelik de ne düşünüyorsa saklamaz, söylerdi. Öyle politik bir yapısı yoktu. Her zaman objektifti. Onun bu huyunu her zaman takdir etmişimdir zaten… Şimdi de ne düşünüyorsa bana aktaracaktı.
    --Sen gittiğinde… Tanrım… Ne kadar da soğuk iki kelime… “Sen gittiğinde…”
    Bir süre anlamsızca başını salladı. Garip bir şekilde güldü. Sonra sesine belli bir ayar verip konuşmaya başladı.
    --Yine de söylemeliyim ki sen gittiğinde zaman duracak benim için… Her şey duracak. Dünya dönmeyecek bir daha… Ay dünyanın etrafında dönmeyecek. Sen gittiğinde bileceğim ki, bir daha sen dönmeyeceksin bana… Bu devran dönmeyecek. Sabahları günaydınlar olmayacak. Çünkü benim için bir daha gün aydın olmayacak, herşeyden önce… İyi akşamlar olmayacak. Dünyam kararacak. Geceler her zamankinden uzun olacak.
    Sözleri o kadar hoşuma gitti ki… Bir şey söylemek istedim ama izin vermedi.
    --Lütfen, Murat… Henüz sözlerim bitmedi.
    Yüzünde hüzün dolu bir gülümseme vardı. Sanki o an söylediklerini yaşıyor gibiydi.
    --Sen gittiğinde yüreğim ateş gibi yanacak. Canım acıyacak. Duygularım kanayacak. İçimde sadece seninle dolu olan dünyamda bir anda kocaman, ıssız bir boşluk oluşacak. Sonra o boşluk sensizliğinle dolacak. Sessiz çığlığımla haykıracağım. Ama benden başka kimse sesimi duymayacak.
    Bir anda sesi titremeye başlamıştı ama kendisini çabucak toparladı. Yine de yüzündeki hüzün dolu gülümseme silinmemişti. Soruma cevap vermiyor, sanki içinde yaşadıklarını bana anlatıyordu. Sorduğuma pişman olmuştum.
    --Bence bu kadar yeter, Aynur… Cevabımı aldım ben…
    --Hayır, yetmez Murat… Henüz sözlerimi tamamlamadım. Hem haklısın. İnsan ne kadar da sevse, ne kadar da kendisini güvende hissetse, yarının neler getireceği hiç belli olmaz. Kimbilir, belki de gerçekten gidersin bir gün… Gerçekten de beni terk edersin. Aslında böylesi bir durumla alakalı hiçbir şey düşünmemiştim şimdiye kadar… Hep denir ya, benim başıma gelmez diye… Gelebilir. Hem neden gelmesin ki…
    --Aynur’cum… Lütfen konuyu kapatabilir miyiz artık…
    --Hayır, Murat… Dediğim gibi, henüz söyleyeceklerim bitmedi. Üstelik de sensizliğin benim için ne kadar zor olacağını söylüyorum sana… Nefes alamam, diyorum. Bu sözler sanırım senin erkeklik gururunu okşuyor olmalı…
    Bu son sözlerinde bir ironi seziyordum. Yine de nasıl bir ironi olduğunun tam olarak farkında değildim. Karımı tanıyordum. Sakindi. Hem de hiç olmadığı kadar sakin… Böylesi durumlarda onun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum. İnsanı sakinliğiyle ezerdi. Oysa ben öyle değildim. Çabuk parlayan, çabuk sönen bir kişiliğim vardı. En son söylenmesi gerekenleri en önce söyler, çoğu kez de haksız duruma düşerdim. Oysa Aynur sakin dururdu karşımda… Hiç sinirlenmeden, laflarını tartarak konuşurdu. Sanki avını yavaş yavaş ele geçirmeye çalışan bir yırtıcı gibi davranırdı. Çoğu zaman da beni alt ederdi. Oysa onun hırçın olmasını isterdim. Hırçın olup kendisini kaybetmesini… Hatta zaman zaman bilinçli olarak onun sinirlendirmeye çalışırdım ama o her seferinde kendine hakim olurdu. Şimdi de olanca sakinliğiyle hem de gözümün içine baka baka sözleriyle beni göklere çıkarıyordu. Gururumu okşuyordu. Henüz nereden geleceğini bilmediğim bir tehlikenin varlığını hissediyordum. Konunun uzaması beni iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Biliyordum, Aynur tüm söyleyeceklerini bitirmeden susmayacaktı.
    --Sen gidersen eğer… Beni terk edersen, en çok da yüreğimi sızlatırsın. Orada sana ait öylesine büyük bir sevda var ki… Çünkü seni seviyorum. Yalan yok, sen bu hayatın bana vermiş olduğu en büyük ödülsün. Yüreğimde senin sevdanı taşımak benim için öylesine büyük bir ayrıcalık ki… Sen gidersen bu sevdaya zarar gelir diye korkarım en çok da… Yani onu eskisi gibi koruyamamaktan… Yani kendimden daha fazla içimdeki bu sevdayı yıpratırım korkusunu yaşarım. Hem en kötüsünü daha söylemedim.
    Bir süre yüzüme baktı. Benden bir cevap bekledi ama ben suskunluğumu devam ettiriyordum.
    --Sen gidince sadece kendin gideceksin. Ama pek çok eşyan burada kalacak. Mesela evin her yerinde senden izler olacak. Ne de olsa çok uzun zamandan beri burada birlikteyiz. Elindeki kumandadan tut da her eşyada sen varsın. Hatta kokun bile evin her tarafında… Sen gidersen geride bıraktıkların beni daha da yıpratacak. Evimi her zaman sevmişimdir. Burada çok güzel mutluluklar yaşadım seninle… Ama sen gidince burası benim tabutum olacak. Ya da hapishanem… Hele de yaşadığımız onca anı benden hesap soracak.
    Daha fazla dayanamadım. Karımın daha fazla üzülmesini istemiyordum. Cevabımı almıştım.
    --Aynurcum. Birtanem… Bence yeter artık… Böyle bir şey düşünmüyorum zaten… Merak etme… Seni terk etmeyeceğim.
    Güldü. Ama alaycı bir gülüştü bu… Karımı tanıyordum. Henüz bu kadar kolay pes etmezdi.
    --Teşekkür ederim. Bak, buna çok sevindim işte… Yine de o konuya dönelim. Yani senin beni terk edip gittiğine…
    Boşuna dememişler, insan ne çekerse kendi dilinden çekiyor, diye… Bir boşboğazlık etmiştim. Şimdi de neyle karşılaşacağımı bilmediğim bir uçuruma doğru sürükleniyordum.
    --Ama ne kadar kendimi kötü hissetsem, tüm düzenim alt üst olsa, içimde ve bu evdeki sensizlik beni deliye çevirse de ben yine yaşarım. Uykusuz gecelere rağmen, günün kasvetine rağmen, sessiz çığlıklarıma rağmen yaşarım. Yine her zaman ki saatte kalkarım yatağımdan… Yine her zaman ki saatte yaparım kahvaltımı… Hatta bir tabak da senin için koyarım masaya… Her zaman ki gibi… Sen sanki karşımdaymışsın gibi yaparım kahvaltımı… Sen yine yanımdaymışsın gibi yaşarım seni… Yeri gelince saklamam gözyaşlarımı… Üzüntümü, özlemimi saklamadan yaşarım. Sensizliği de yaşarım.
    Bir süre yüzüme baktı.
    --Diyelim ki sen beni terk edip gittin. Nereye gideceksin, peki..? Diyelim ki bir ev tuttun. Bence en mantıklı ihtimal bu… Çalışıyorsun. Para da kazanıyorsun. Maddi sıkıntı çekmeyeceğim malum… Yine de sen…? Sen bensiz yaşayabilir misin peki…?
    Bozulmuştum.
    --Elbette yaşarım. Madem ki sen yaşayabiliyorsun, ben de yaşarım.
    --Elbette yaşarsın. Ama şunu söylemeliyim ki; sen mükemmel değilsin.
    --Ben sana mükemmel olduğumu söylemedim. Ama ideal bir koca olmadığımı da söyleyemezsin.
    Yüzündeki sinir bozan gülümsemesi hala devam ediyordu.
    --Sen ideal bir koca değilsin, inan bana… Mesela mutfağın yerini bile bilmiyorsun.
    Konuşmaları canımı sıkmaya başlamıştı.
    --Yok daha neler…
    --Yani demek istiyorum ki; daha yağda yumurta pişirmesini bile bilmiyorsun.
    Bunu bilmediğim için mi ideal koca olamıyorum.
    --Hayır, canımın içi… Bak sana bir şey izah edeyim. Sen bir giydiğin gömleği ertesi günü giymiyorsun. Neden?
    Cevabımı beklemeden kendisi cevapladı.
    --Çünkü ben istemiyorum. Her gün temiz ve ütülü gömlek giymeni istiyorum. Her gün değişik şeyler giymeni seviyorum. O yüzden de hepsini hazır ediyorum. Hatta iç çamaşırlarını, çorabını… Çoğu zaman sen farkında bile olmuyorsun bu değişikliğin… Nasılsa bunu düşünen biri var. Mutfakta bir gün olsun bana yardım etmedin. Mesela bir salata… Bunu bile yapmaktan kaçındın. Her şeyi ayağına gelmesini seviyorsun. Ve sen beni terk etmekten bahsediyorsun. Söyler misin, Sevgilim… Gittiğin yerde nasıl yaşayacaksın? Sürekli lokantadan yemeyeceğine göre zaman zaman mutfağa girmek zorunda kalacaksın. Çamaşırı makine yıkıyor. Ama sen nasıl yıkayacağını biliyor musun? Hayatında hiç çamaşır astın mı? Ya da ütü yaptın mı?
    Yüzümdeki ifadeyi görmek onu daha da mutlu etmişti ki bol bol sırıtıyordu. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu benimle…
    --Canım Sevgilim… Aklıma geldi de… Seninle bunca senedir evliyiz. Bir kez olsun bu evi süpürdün mü? Ya da temizlik yaptın mı? Temizlik derken, tüm evin temizliğinden bahsetmiyorum. Mesela bir kez olsun masayı sildin mi, ya da camları…? Genelde bu kanepenin üzerinde uzanmayı seviyorsun. Peki, sonrasında kanepenin örtüsünü düzelttiğin oldu mu hiç…? Tüm bunları geçtim Canım Kocacığım, bir kez olsun yemek yediğin tabağı mutfağa götürdüğün oldu mu?
    Bu kadarı da fazlaydı artık… Haddini aşmıştı.
    --Ne yani… Benim beceriksiz biri olduğumu mu söylüyorsun?
    --Elbette ki hayır… Senin öyle özelliklerin var ki, tüm bunlar fark edilmiyor bile… Bütün bunları zevkle yapıyorum ben, inan… Hiç de rahatsız olmuyorum. Ama beni terk edip de yalnız yaşamaya başladığında sadece bunları da değil, daha göze gözükmeyen pek çok şeyi de yapmak zorunda kalacaksın. Buna hazır mısın?
    Cevap vermedim. Aslında veremedim. Denize düşen yılana sarılır hesabı o an bir şeyler söyledim ama ağzımdan çıkanların ne anlama geldiğini düşünmedim bile…
    --Belki de yalnız kalmayacağım. Belki biri olur o evde…
    Canını yakmak istemiştim ama o tınmadı bile… Kahkaha atmaya başladı. Deli gibi gülüyordu.
    --Aynur, yeter…!
    Beni duymuyordu. Gülmeye devam ediyordu. Gözlerinden yaş gelmeye başlamıştı artık. Kendisini kaybetmişti.
    --Aynur…!
    Biraz olsun kahkahasını kontrol altına alıp konuştu.
    --Özür dilerim, Sevgilim… Bir an için boş bulundum.
    Yine de gülmesi kesik kesik de olsa devam ediyordu. Sonra derin derin nefes alarak içindeki kahkaha fırtınasını biraz olsun dindirmeye çalıştı. Sonra da olabildiğince ciddi bir tavır takınıp sözlerini sürdürdü.
    --Murat… Bu yaştan sonra ne herhangi bir kadın sana karılık yapar ne de bir erkek bana kocalık… Bu zamandan sonra sana en iyi eş olacak kişi sadece benim… Anlıyor musun, ben… Senin bana ihtiyacın var. Sen bensiz asla yaşayamazsın. Nefes bile alamazsın. İki yakanı bir araya bile getiremezsin. Bütün bunları laf olsun diye de söylemiyorum. Senin kahrını şikayet etmeden ve büyük bir zevkle ben çekiyorum. Üstelik de bundan mutluluk duyuyorum. Çünkü ben seni çok seviyorum. O yüzden de otur oturduğun yerde ve filmini seyret… Gece vakti canımı sıkma benim…
    Sonra yeniden gözlüğünü gözüne takıp kitabını eline aldı ve hiçbir şey olmamış gibi okumaya başladı.
    Bir süre Aynur’u izledim. Bir şeyler söylemeli miydim acaba… Belki konunun daha fazla uzamaması ikimiz için de iyi olurdu.
    Tekrar filmi setretmeye başladım. Ya da televizyon ekranına bakmaya… Ama koca ekranı görmüyordum bile... Yan gözle karımı izliyordum. Söyledikleri beni oldukça yaralamıştı. Moralim sıfıra düşmüştü. Altında kalamazdım. Karım da olsa haddini bildirmek istiyordum. Beni bu kadar aşağılamaya hakkı yoktu.
    --Aynur, sana bir şey söylemek istiyorum.
    Sesimde biraz kırgınlıkla karışık bir sertlik vardı. Yüzüme baktı. Tam da gözlerime… Nedense bakışlarından çekinmiştim.
    --Seni dinliyorum, Murat…?
    --Şey... Çay içer misin, diyecektim. Yani çay yapsam birlikte içer miyiz?
    Gülümsedi. Gülümserken öyle güzeldi ki…
    --Elbette içerim, Sevgilim… Hem de büyük bir zevkle…

    Özcan KIYICI