• Locke, bilinçli bir biçimde kölelik ile mülkiyet arasında bir bağlantı kurar. Ona göre, insanların rızalarına muhalif bir biçimde yönetimi ele geçirmek, halkın köleleştirilmesi anlamına gelmektedir. Locke’un başvuracağı despotizm edebiyatının oluşmaya başladığı dikkate alınırsa o, bunu zorbalığın bir göstergesi olarak görmektedir. Özel olarak Locke’un meselesi 1688’de Şanlı Devrim’i hakh çıkarmak ve Stuartların yönetim hakkını gasp ettiğini göstermektir.

    Ancak Locke aynı prensipleri, kendisinin de bir parçası olduğu Afrikalıların ve Amerikan yerlilerinin köleleştirilmesi için uygulamaz. Ona göre köleleştirme hakkı ancak haklı bir savaşta doğrudan savaş meydanında çarpışıp yenilenlere uygulanabilecek bir hak iken bunun Afrikalılara genişletilmesine meşru gerekçeler bulmaya çabalar. Öte yandan mülkiyet hakkını sömürgeleştirilen topluluklardan esirgemek için de toplumların medenileşme seyrine dair kuramını kullanmaktan çekinmez.
    Lütfi Sunar
  • Locke, insanın yaşamını sürdürmek için bazı temel ihtiyaçları olduğunu ve bunu temin etmek için de çalışmak ve emek sarf etmek durumunda olduğunu belirtir. Dolayısıyla insanın yaşamını sürdürmesi ile emek s'arf etmesi arasında doğrudan bir ilinti vardır. Ayrıca insanın ihtiyaçlarını giderme arayışı, onu, sosyalleştiren de bir husustur. Zira cömert tabiat koşullarından çıkıldığında insanların ihtiyaçlarını tabiattan faydalanarak gidermeleri imkânsız hâle geldiği için artık birlikte hareket etmek ve birlikte çalışmak zorunluluğu ortaya çıkar.

    Bu sebeple emek ve çalışma, Locke’a göre, insanın sosyal varlığının zeminidir. İnsanların birlikte yaşamaları, ihtiyaçların giderilmesi amacına matuf ise bu, onlar arasında bir mübadeleyi de zorunlu kılar. Bu sebeple sosyal yaşamda bir şeyin değeri, o şeye sarf edilen emek cinsinden ölçülebilir. Emek değer teorisi olarak bilinen bu açıklama, klasik ekonomi politiğin tüm versiyonlarının temel başlangıç noktasını teşkil etmektedir.

    Lütfi Sunar
  • ..Locke’a göre köleliğin yegâne meşru sebebi savaş hâlidir. Ona göre eğer herkes, gücü sınırlandırma üzerinde anlaşır ve bunun için yapılan sözleşmeye uyarsa savaş hâli dolayısıyla kölelik sona erecektir.

    Bu izahtan da görülebileceği üzere Locke aslında bir kişinin bedeni üzerindeki hakkı kendisinin dahi bir başkasına devredemeyeceğini düşünmekteydi. Bu bakış açısıyla bakıldığında Locke’un köleleştirmeyi mümkün ve meşru görmemesi gerekmektedir. Ancak burada Locke, ikinci bir kategori üreterek bu “teorik sorunu” aşar. Ona göre köleliğin sebebi, savaş hâlidir. Doğal hâlde ise insanlar arasında süregiden bir savaş hâli mevcuttur. Zira insanlar arasındaki savaş hâlini ortadan kaldıracak bir toplumsal sözleşme mevcut değildir. Dolayısıyla bu durumda olanların köleleştirilmesi normaldir. Bu toplumlarda köleliğin sona ermesi için medenileş(tiril)meleri gerekmektedir.

    İkinci argüman, Locke’un aslında neden İngiliz halkının siyaseten denetimi ile Afro-Amerikan köleliğini bir birinden ayırdığını göstermektedir. Onun özellikle bir halkın yönetim hakkını gasbeden bir zorbayı da kölelik çerçevesinde açıklaması ve bunun asla meşrulaştırılamayacağını savunması, köleliğin sadece güncel bir mevzu olarak Locke’un gündemine girmediğini“ aynı zamanda onun teorilerinin temel bir parçası olduğunu göstermektedir.

    Lütfi Sunar
  • Locke, mülkiyetin ve sermayenin teorisyeni olarak bilinmektedir. Zira onun bahsettiği emek, kişinin sadece kendi şahsi emeği değildir. Ona göre emeğin oluşturduğu mülkiyet hakkında müteselsilen işleyen bir mekanizma vardır. Bir kişinin çalıştırdığı kişilerin emekleriyle ortaya çıkan şeyler üzerinde de mülkiyet hakkı vardır. Böylece Locke, adına konuştuğu burjuvazinin, sermaye birikimine bir temel kurmaktadır. Bunu meşhur ot biçme örneğinde görebiliriz: “Atımın yediği çim, hizmetçimin kestiği ot, başkaları ile ortak bir hakka sahip olduğum bir yerde kazdığım maden başkasının onayına ihtiyaç duymaksızın benim mülkümdür. Zira benim olan emek, onları içinde bulundukları ortak hâlden uzaklaştırarak mülkümün içine katmıştır.” (Locke, 2003, s. 112). Marx, Locke’un bu emek değer teorisine eklediği artı değer kavramı ile bu açıklamayı eleştirerek kendi sömürü teorisini kurmuştur.

    Lütfi Sunar
  • Sosyal sözleşme fikri ilk defa 1600’lerde Johannes Althusius (1563-1638) tarafından ortaya atılmıştır. Akabinde Grotius bu hususta çeşitli çalışmalar yaparak kuramı geliştirmiştir. Ancak sosyal Sözleşmeci yaklaşım, Hobbes’a çok şey borçludur. 1651 tarihinde kaleme aldığı Leviathan isimli eserinde doğal hukuk fikrini sosyal sözleşme kavramsallaştırması ekseninde bir siyaset teorisine dönüştüren Hobbes’a göre insan tabiatı itibarıyla bencil, kötü, korkak ve saldırgan bir yaratıktır. Ona göre insanların güvensizliği, onları; kazanç, güvenlik ve şöhret için birbirleriyle mücadele etmeye iter (Hobbes, 1992, s. 94).

    Hobbes’un siyasal analizindekı' merkezî kavramı doğal hâlden medeni hâle geçiştir. Doğal hâl, ona göre insanın kötücül tabiatından ötürü bir siyasal otoritenin yokluğunda ortaya çıkan korku ve düzensizlik hâlidir. Bu durumda herkes, herkese karşı savaştadır. “Böyle bir savaşta hiçbir şey adalete aykırı değildir”. Zira herkesin herkesle savaşta olduğu bir durumda “doğru ve yanlış, adalet ve adaletsizlik kavramlarına yer yoktur”. Çünkü “genel bir gücün olmadığı yerde yasa yoktur yasa olmayan yerde de adaletsizlik yoktur” (Hobbes, 1992, s. 96).

    Lütfi Sunar
  • 384 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Her makalesi ufkumu genişletti. Şaban Ali Düzgün'ün makalesi için bile alınır bu kitap. Değerli bir derleme olmuş. "insanın Geleceği, Transhümanizm bağlamında bir inceleme" başlıklı makale de mutlaka okunmalı. Emeklerine sağlık.
  • Modern medeniyetin egemenliğini ilan ettiği on dokuzuncu yüzyıldan itibaren, medeniyetler zahiren iletişimleri artmış gibi görünse de esasen gittikçe birbirinden uzaklaşmış ve kopmuşlardır. Modern siyasal düzen hiçbir zaman İslam medeniyetinin oluşturduğu etkileşim vasatını kuramamıştır. Zira her şeyden önce İslam medeniyetinin dinamizmini sağlayan halkların, fikirlerin ve malların küresel serbest dolaşımı fikrine kapalıdır.

    Bu kapalılık sebebiyle, ilerlemecilik temelinde medeniyetleri kendisinin en üstte olduğu belirli bir hiyerarşi içinde kavramaya dayanan modernite deneyimi, farklı medeniyetleri sürekli dönüştürme veya yok etmekle tehdit etmektedir. Bunu Avrupalıların Amerika’yı ele geçirmelerinden sonra yaşananlarda açıkça görebiliriz. Bugün Amerikaların kadim medeniyetlerinden çok az izin kaldığı bu işgal ve sömürgeleştirme deneyimi tam anlamıyla bir yok etmedir.

    Birçok halkın ve medeniyetin tarihten silindiği modern yayılmada, siyasal merkez geri kalanları dışlayarak kendi tahakkümünü garanti altına almak istemiş; kendi kültürünü ve sosyal modelini küresel düzeyde tek geçerli biçim haline getirmek için yoğun bir çaba sarf etmiştir. Bunun bir neticesi olarak günümüzde küresel düzeyde yaşanan sosyo-ekonomik eşitsizlik, halkların ve toplumların birbirinden kopuşunu mutlaklaştırmış ve aşılmaz sınırlara dönüştürmüştür. Bu katılaşmış ve etkileşime kapalı sistem, medeniyetin gelişim dinamiklerini tıkamakta ve insanlığın sorunlarını çözülemez hale getirmektedir.

    Halbuki islam medeniyetinin farklı coğrafyaları ve halkları uzlaştırıcı ve etkileşime geçiren yapısı Doğu-Batı, Kuzey-Güney aksında akışkan bir ilişkinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Sadece coğrafyası ile değil aynı zamanda farklı kültür ve medeniyetlerden faydalanmaya açık siyasal ve fikri yapısıyla da İslam medeniyeti, dünyadaki farklı medeniyetlerin birbiriyle ilişkiye geçmesine zemin hazırlamıştır. Böylece gücün, refahın ve kaynakların adil bir biçimde dağılımının zemini ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bugünkü beşeri kopuş ancak İslam medeniyetinin oluşturduğu vasat ile aşılabilir. (Lütfi Sunar)