• Gazi Mustafa Kemal Paşa’sının, İzmir’in tanınmış ailelerinden Uşşakizade’ lerin kızı Lâtife Hanım’la evlendiğini açıklayan bir haber...
    O anda dünyalar yıkılıyor Fikriye Hanım’ ın yüreğinin üstüne, diyebilmek için mutlaka o anda Fikriye Hanım’ın yaşadığı ruh halini yaşamak yeterli. Aşk denilen o yüce duygunun bir insana neler getirdiğini ve bir insandan neler götürdüğünü bilebilmek için ne falcı olmaya gerek var, ne de bir psikiyatriste...
    Her insanın, tüm umutlarını ve tüm yaşamını bu kutsal duyguya bağlamış her kadının, o anda duyabileceği hisler ne ise Fikriye Hanım da aynı duygularla sarsılıyor.
    O geceyi sabaha kadar uykusuz geçiren genç ve hasta kadın, ertesi gün doktorların tüm ısrarlarına karşı koyarak hastaneden çıkıp doğru Münih garına koşuyor.
    İstikamet: Önce İstanbul, sonra Ankara!..
  •  “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” ...
    M.Kemal Atatürk
  • O M. Kemal, Çağırtınca Gidilir! Karabekir, evde, Atatürk'ten nasıl söz ederdi? Kara-bekir'in devrimlerine karşı mıydı?. Örneğin laiklik, örneğin giysi devrimi konusundaki tavrı neydi? Bunları en iyi bilecek olan kızı Hayat Karabekir Fey-zioğlu'ydu. (Mustafa Kemal benim en iyi arkadaşım derdi). Biz herşeyi O'nunla anlaşarak yapmaya çalıştık. Aramızda anlaşamadığımız noktalar olsa bile birbirimizi iknaya çalıştık.) Biz, çocuk olarak M. Kemal hakkında ileri-geri lâflar ederdik. Hoşlanmazdı. M. Kemal ile Atatürk'ü iki ayrı şahsiyet olarak görürdü. M. Kemal'i her zaman sevgi ve saygıyla anardı. (Daha sonra tarih boyunca göreceksiniz, M. Kemal'i beğenmesek, sevmesek, biz O'nu kumandanımız yapar, başa getirir miydik?) derdi. (Saydığımız, sevdiğimiz bir kumandanımızdı.) Babam, Atatürk'ün çevresinden şikâyetçiydi.
  • ...bizim nesil, “M.Kemal Paşa” adını bir kurtuluş sembolü olarak tanıdı. Çocukluğumuzun en masum ve heyecanlı devirlerinde , Anadolu’nun İstiklal Savaşı içinde, o çetin günlerin sona ermesine dua ederek, ilkokul sıralarında bir şeyler öğrenmeye çalıştık. Büyükanne ve babalarımızın kutsal tanıdığı bir padişaha karşı, babamızın isyan duygularına tanık olduk ve onu Kuva-yı Milliye hareketine katılmış bulduk. Asırların yaşattığı Türk- Osmanlı devletinin çöküntüsünün sarsıntıları içinde büyüdük. Öyle bir nesle mensup olduk ki, ulusal heyecanımızı aile, şehir ve vatan çevresinde en derinden hissettik. Bunu askeri bir zafer ve Cumhuriyet devri izledi...
  • Bu dostluk, 1926 yılında Karabekir'in Ali Fuat Paşa ile birlikte tutuklanıp cezaevine götürülmeleriyle en büyük darbesini yiyecek; Karabekir yıllarca İstanbul polisince adım adım izlenecek ve 1933 yılında da köşkü basılıp kitapları yakılacaktır. Aradan yıllar geçecek, Karabekir'e ölüm döşeğindeki Atatürk'ün kendisiyle görüşmek istediği haberi gelecektir. Karabekir, «gidecek misiniz?» sorularına karşı «O Mustafa Kemal. Çağırılınca gidilir. O benim en iyi arkadaşımdır» yanıtını verecektir. ONİKİ . «Erzurum mebusları aramızı açacak... Erzurum'da beni vuracaklar.» Karabekir., kendi kendine bu soruları sorar. Erzurum milletvekillerinden yakınan M. Kemal Paşa'dır; Erzurum'da Karabekir'in vurulacağını söyleyen de İsmet Paşa. Kafasında kendi kendine bu sorulan soran Karabekir «beynimde bir şimşek çaktı; fakat kendimi bu şimşeğin tesirinde bırakamadım» diye yazar. Sonrasını kendisinden dinleyelim : «Çabuk toparlandım ve kendi kendime : (Hisle değil hesapla hal olunmalıdır) dedim. İkametgâhıma gelince güvendiğim Erzurum mebuslarından ve silâh arkadaşlarımdan bir kaçını çağırttım. Ve onlara geçen bu hadiselerin bilmedikleri safhalarını anlattım: Şark harekâtı hakkındaki muhaberemizi okudum. lâlettin Arif meselesinde o zamanki Erkân-ı Harbiye Reisi olan İsmet Bey'e bu zatla M. Kemal Paşa'nın arası nasıldır? diye sorduğum şifreye aldığım cevapta (iyi olmadığını, önce bana hücumla beni düşürdükten sonra Erzurumlular vasıtasıyla M. Kemal Paşa'yı da düşürmek istediklerini) bildirdiğimi söyledim. Hasbıhallerimizde M. Kemal Paşa'nın fırka komutanlarımdan Halit Bey'e şifre ile (Celâlettin Arif ile Karabakir'in arasını aç) dediğini ve Erzurum'a ilk geldiği zaman Halit Bey'le görüşmelerine O'na (seni de beni de İstanbul hükümeti istiyor. Bir gün Kâzım bizi tevkif ederek gönderebilir. Birbirimizi tutalım ve daima muhabere edelim., icap ederse (..) yerine sen geçersin) tavsiyesini tesbit ettik. Enver Paşa'nın bazı arkadaşlarıyla Moskova'da (Halk Şûralar Hükümeti) diye bir program bastırıp Anadolu'ya soktuğu zaman Erkân-ı Harbiye Umumi Reisi Fevzi Paşa'nın (bunların isyan çıkaracağını, gelirse Enver Paşa'nın tevkifi emrini, bu arada Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın 24.5.1921 tarihli şifresini ve cevabını okudum: (Enver Paşa'nın İslâm İhtilâli Cemiyeti namıyla gizli bir teşkilâtı genişleterek orduyu, ele almak fikrini takip ettiği anlaşılıyor. Bunlar tabii Şark ordumuzdan başlarlar. Bizim Garp Cephesi'ndeki harekâtımız çok imtidat edebileceğinden (uzun süreceğinden) Şark'ta Ruslar dahi uzun müddet serbest kalırlar.
  • “Eşit değiliz, çünkü sizin ölüleriniz cehennemde, bizimkiler ise cennette”
    Hazreti Ömer(R.Anh)
    Müslüman olarak vefat edenin hataları söylenmez, ancak ihanet etmişse insanların onun hatasına düşmemesi için ibret olsun diye anlatılır.
    Malumunuz bugün azılı bir islam düşmanı olan Rahşan(rachel)Ecevit öldü Bir kaç gün önce de cübbeli beyefendi yine bir televizyon kanalında
    Atatürk'ün aleyhine konuşmak İslamiyet'in razı geldiği bir şey olamaz!,diye zırvalamış gerçi onun bu saçma sapan çıkışlarını artık kaale almıyorum nasılsa fanatikleri yine onun
    "İlm i siyaset"yaptığını söyleyerek bu saçmalığını da tevil edecekler neyse konumuza dönelim iddiaya göre, “dinimiz”e göre ölenler hakkında “kötü konuşulmaz”mış.
    Ölmeden önce ne yaparlarsa yapsınlar…
    Tabiî ki iftira atmayalım; ancak “olan”ı da mı konuşmayacağız? Topluma zarar verenin verdiği zararı göstermeyecek miyiz?
    İslam düşmanlarının melanetlerini izhar,
    Allah’a küfredenin'de küfrünü ifşa etmeyecek miyiz?
    Gelecek nesiller, “kötü”yü “iyi” olarak mı tanısınlar ?
    Bir de bunu İslam’a maletmeleri yok mu, insanı çileden çıkarıyor. “Ölülerin ardından kötü konuşmak caiz değil” diye fetva verip, bunu da hadise dayandırıyorlar. Ebu Davud’un rivayetine göre, Peygamberimiz (sav) “Bir arkadaşınız öldüğü zaman onu bırakın, onu gıybet edip ayıplamayın” buyurmuş.
    Yine, Tirmizi ve Ebu Davud, Rasulullah (SAV)’ın, “Ölülerinizin iyiliklerini, güzelliklerini anın ve kötülüklerini sarf-ı nazar edin” buyurduğunu kaydediyor. İşte bu ve benzeri hadislere dayanarak, ölünün ardından, “iyi ameller”in söylenebileceğine, “kötü haller”i söylemenin caiz olmadığına hükmediyorlar.
    Ancak kimse, hadisteki “Ölüleriniz” ifadesine dikkat etmiyor.
    Tıpkı, “sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz” (Nisa/59) ayetindeki “sizden olan”ı yok sayıp, başa geçen herkese itaatin Kur’ani bir emir olduğunu iddia etmeleri gibi. Kafirin küfrünü, zalimin zulmünü, münafıkın nifakını, cahlin cehlini, müşrikin şirkini söylemeyecek miyiz? Üstelik, bir de “Büyük zat,Ulu Önder” olarak tanıtılırsa, onların “aslında ne oldukları”nı ifşa etmeyecek miyiz?
    Her kim olursa olsun, ölenin ardından hep hayır konuşulması gerektiğini iddia etmek, “Allah’a da itiraz etmek” olmaz mı? Örneğin, Tebbet Suresinde, “Ebu Leheb’in elleri kurusun!” diye beddua etmiyor muyuz?
    Kur’an’da, geçmişte helâk olan kavimlerin yaptıklarından, Firavun’dan, Nemrut’tan, Bel’am’dan, Haman’dan, Calut’tan söz edilmiyor mu? Allah’a isyanın, dünyanın nasıl fesada boğulduğunun örnekleri kıssa kıssa anlatılmıyor mu?
    Hani dinimize göre, ölenin ardından sadece hayır konuşulurdu?
    Geçmişte helâk olan kavimlerin yaptığı melanetlerden, zulümlerden, küfür ve isyandan Kur’an’da söz eden Allah Teala, -hâşâ- hata mı etti? -Hâşâ-, Allah’a ahlâk dersi mi veriyorsunuz?
    Peki, ya ölünün hayra dair bir işi yoksa?
    Ya ölü, yaşadığı sürece yaptıklarıyla ve kurguladıklarıyla; öldükten sonra da toplumu, devleti, bireyi, rejimi, sistemi etkilemeye devam ediyorsa ve o etki ile icra edilenler hiç de hayır niteliği taşımıyorsa?…
    O zaman da mı “öldü” diye hayırla anacağız?
    Mesela, Nemrut, Firavun, Ebu Cehil, Moğollar, Kazıklı Voyvoda, Hitler, Stalin, Şaron, M. Kemal, İnönü vs. bunları nasıl anacağız?
    Ölüm, onları aklayıp pakladı mı yani? Bugün Amerika’nın, Rusya’nın, İsrail’in ya da onların onayını alan ülke idarecilerinin mazlumlara çektirdiklerini, onlar ölünce unutacak mıyız? Esed ölünce Suriye’de yaptığı kıyımları, Fransız yöneticileri ölünce Cezayir’deki, Mali’deki katliamlarını yok mu sayacağız?
    Amerika tarfından bombalanıp gebertilen suriye kasabı katil Kasımın yaptıklarını , Sırpların Bosna’da, Budistlerin Arakan’da, Ruslar’ın Çeçenistan’da vs. yaptıklarını, onlar ölünce unutacak; bütün bunları hayırla mı anacağız?
    İstiklal Mahkemelerinde binlerce alimi asan “Üç Aliler” adlı cellatları ve bunlara emir verenleri nasıl hayırla analım? Hilafet’i, Şeriat’ı, İslam’ın bütün hükümlerini hayattan söküp atanları, yaptığı hangi “hayır”la anacağız?
    Mesele şu: Öyle bir toplum oluşturdular ki, “toplum” olmanın ana unsuru “inanç-İslam” değil. Birinin “bizden” olması için aranan nitelikler “iman-İslam kardeşliği” değil. Öyle olunca bulanık zihinler “arı-duru İslam söylemi”nden uzaklaştı; ölen herkesi “bizden” sayma gibi bir saçmalık, bir “ucube zihniyet” ortaya çıktı. Üstelik, ayet ve hadisler de malzeme yapılarak…
    Ölüm, insanı günahlarından arındıran, yaptığı melanetleri meşrulaştıran bir şey mi ki, ölenin ardından kötülüklerini söylemeyeceğiz? Yaşantısı İslam’a uymayan, Kur’an’a ters düşen, zalimlerden olanın ardından, bu yaptıklarını söylemeyi yasaklamak, o kişi sanki “iyi biri”ymiş gibi bir “söylem ikiyüzlülüğü”ne sapmak, “kişilik bozukluğu” olmaz mı?
    Yaşarken yaptıkları, söyledikleri, kurdukları, kurguladıkları öldükten sonra da ülkeyi, toplumu, çeşitli kurum ve kuruluşları, sistem ve unsurları vahye aykırı olarak etkilemeye devam ediyorsa, bunları değil yok saymak, bilakis söylemek ve gelecek nesilleri uyarmak gerekmez mi?
    Unutmayalım ki, insanın dünyada yaşadığı hayat, ahiretinin nasıl olacağını da, öldükten sonra dünyada nasıl anılacağını da gösterir. Bunu da kişinin kendisi belirler.
    Yanlış hatırlamıyorsam İhsan şenocak hoca bir konuşmasında şöyle söylemişti "Ölüm, katiller için sığınak olamaz. Herkes ne ise öyle bilinecek.” çok doğru bir sözdür böyle bilinip böyle konuşulması lazımdır bazıları gibi çıkıp sözde "İlm i siyaset" yapmanın birilerini aklamaya çalışmanın alemi yoktur.
    “Ölüyü anmak, ona rahmet dilemek, onu Allâhın kelamıyla rızıklandırmakla olur. Ölülerinizi hayır ile anınız!» emri, her ölüye değil, bizim ölülerimize mahsus bir keyfiyet… Bizden, yani İslâmdan olmayan ölüleri sadece ölmüş bulunmalarıyla imtiyaz sahibi kabul etmek mümkün olsaydı Hadiste «ölülerinizi» tabirinin «ölüleri» şeklinde olması lazımdı… Ebu Cehl’i hayr ile anmak nasıl muhal ise hayatı boyunca işi gücü, zevki, hırsı İslâm düşmanlığından ibaret kimseleri, sırtına ölüm zırhını geçirdi diye lanetten masum sanmak da imkânsız… Mümin, ölüler mevzuunda da Allah için muhabbet ve Allah için buğz kanatları üzerinde uçar…”
    (İman ve İslam Atlası )Necip Fazıl Kısakürek
    “İslamiyet, “ölülerinizi hayırla yadedin” der. Asil bir ihtar. Ölülerinizi yani sizden olanları, aynı mukaddeslere inanan, aynı kavgalara katılan, aynı emel veya hınçları bölüşen insanları.”
    -Cemil Meriç- ( Kırk Ambar)
    ( Derleme, Cüneyt Yavuz 18 Ocak 2019)
  • Atatürk. Sultan Vahdettin'in, Karabekir de Mecit Efendi'nin halife olmasını isterler. M. Kemal Paşa, Vahdettin'in halifeliği için şu gerekçeyi ileri sürer: Karabekir olayı şöyle anlatır: «Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin'in kalmasını istiyordu. Sebep olarak da suçlu olduğundan sözümüzden çıkmayacağını, eğer Mecit Efendi halife olursa, bize zorluk çıkarabileceğini ileri sürüyordu. Buna karşı benim mütalâam şuydu: Millete baği (serkeş) diyen, bizi asi diye fetva çıkararak idama mahkûm eden .ve düşmanlarımızla birleşerek millî hükümetimize karşı halife ordusu gönderen bu adam tutmak millete karşı olduğu kadar tarihe karşı da bizi küçük düşürür. Yeni halifenin kıyafet ve vazifelerini tesbit etmekle ona bir hat çizebiliriz.