1000Kitap Logosu
Resim
Wells'in görüşlerinin Atatürk üzerindeki etkilerini, ya da O'nun söz konusu kitabı nasıl değerlendirdiğini şöyle özetleyebiliriz: a) Dünya tarihinde asıl nesnenin insan ve insanlık olduğu görüşü, kendi ana düşüncelerine de uygun olduğu için M. Kemal tarafından kabullenilmiştir. b) Atatürk, dünyanın sürekli bir barışa kavuşabilmesi için "tek bir yasa'ya ve tek bir adalete" dayalı Birleşik bir Dünya Devleti kurulması gerektiği yolundaki öneriyi "tatlı bir düş'' olarak nitelemiştir. Bu da tam anlamıyla gerçekçi olan Mustafa Kemal'in ideallerinde bile düşe yer vermek istemeyişinin doğal bir sonucudur. c) Böyle olmakla birlikte Atatürk, Wells'in düşlediği Birleşik Dünya Devleti ile İslam Birliği ve Halifeliğin güçlendirilmesi önerileri arasında bir koşutluk, bir benzerlik kurma yoluna gitmiştir. d) Birleşik Dünya Devleti kuruluncaya değin, devletlerarasında bölgesel birlikler kurmanın yararlı olacağı görüşü, Atatürk'ün barışa dayalı dış siyasasının ana ilkelerinden birini oluşturmuştur. e) Atatürk, çoğu görüşlerini paylaştığı Wells'in Türk kamu oyunca da tanınması için kitabın ivedilikle Türkçeye çevrilmesini istemiş ve eser Milli Eğitim Bakanlığınca Cihan Tarihinin Umumi Hatları adıyla 1927-1928'de bastırılmıştır. f) Bütün bunların dışında, Wells'in dünya tarihini incelerken, "İnsanın meydana çıkışından önce dünya-İnsanın çıkışı ve gelişmesi Yeryüzünde ilk uygarlıklar" biçiminde izlediği plan, 1930- 1931 de Liseler için hazırlanan Tarih kitaplarına örnek olarak alınmıştır.
NOTLARIM: Devlet adamı, politikacı, siyasetçi…Hangisi olmalı? Hukuk hayatında ve kültürel alanda yapılan değişimlerin önemi Devleti yaşatmak için Anadolu’ya geçiş zorunluluğu M.K.Atatürk bir organizatördür. Monarşiden cumhuriyete geçiş gerçek inkılaptır. Okullaşma ve endüstrileşme  Koordinasyonel eşgüdüm Bütünleyici bir yönetici olabilmek Eğitimci ordusu ve sağlık ordusu Tahripkar bir milliyetçilik anlayışının zararları Kendi başına ayakta duramayan bir erkek veya kız çocuk, arzu edilen bir toplum üyesi değildir. Bürokrasideki üslup kaybı Örgü ve inşa anlayışı Çok uluslu devlet  sistemi problemi İsmet İnönü’nün Yemen icraatı okunmalıdır. Balkan milliyetçiliği ve Fransız devrimi milliyetçiliği Mustafa Celaleddin Paşa ilk Türk milliyetçi eserini yazmıştır. Parti militanlığı her türlü işbirliğini ve aklı ortadan kaldırır. Belagat: Bir düşünce ya da duygunun yerinde ve zamanında manası en açık şekilde ve akıcı bir dille ifade edilmesidir II.Abdülhamid 10 Şubat 1918’de vefat etmiştir. Rüşvetin yayılmasında maaş azlığının etkisi fazladır. Bosna, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1463’de fethedilmiştir. Siyasetçilerdeki mazeret politikası  İtalya, Uşi Antlaşması, 360 yıllık Kuzey Afrika hakimiyeti bitti.(Trablusgarb) Etkin örgütlenme yeteneği ve savaşçılık Politikaların içinde diplomasiyi bilen ve kullanan kuvvet olmak gereklidir.  İstihbarat hizmetleri her daim önemlidir. Donanmanın kuvvetli olması askeri kabiliyet için gereklidir. Tahsin Paşa, Selanik’i tek kurşun atmadan teslim etti. Balkanlar ziyaret edilecek ve unutulmayacak.( batı Trakya, Güney Bulgaristan, Makedonya, Bosna) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, 1918, M. Kemal, Bulgaristan Makineleşme, ücretli işçilik, toplumsal değişme İstikbal ve istiklal için kuvvetli hükümetler olmalıdır. Milli ekonominin kalkınması esnasında dış borçlanma ve yabancı sermayenin politik baskısına dikkat edilmelidir. Opera, bütün sanatların ortaklığıdır. I.Dünya Savaşı enflasyonist bir para politikası yaşattı. 11 Kasım 1918, I.Dünya Savaşı sona erdi. ( Başlangıç: 28 Temmuz 1914) 2 Kasım 1914, Rusya, Osmanlı Devletine savaş ilan etti. Daha sonrasında İngiltere ve Fransa  savaş ilan etti. Belirli bir plan, değerlendirme, stratejik öngörü Etkili propaganda, İngiliz Muhipleri Derneği Ortadoğu’daki istila alanları ve son durumları 30 Ekim 2018, Mondros Mütarekesi  3 Mart 1918, Brest-Litovsk Antlaşması ile Rusya savaşdan çekildi.  Mustafa Kemal, 9.Ordu Müfettişi olarak, Vahideddin tarafından, Samsun’a gönderildi. Milli Mücadele I. Safhası ( 19 Mayıs 1919 – 23 Nisan 1920 )  16 Mart 1920’de İngilizler Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı bastı. Kabul edilen Misak-ı Milli sınırları ile İstanbul işgal edildi.  TBMM’deki aktif ve canlı bir muhalefetin varlığı Meclis Hükümeti, 23 Nisan 1920 – Temmuz 1923 Meclis hükümetini Afganlar ve yeni Sovyet Rusya tanıdı. Diplomatik ilişkiler ağının oluşturulmasının ve diplomasinin çok önemli bir silah olduğunun farkına varılması Adana, Antep, Maraş yöresindeki direnişler karşısında, Fransa, TBMM Hükümetiyle anlaşarak savaşmaktan vazgeçti. İngilizler yalnız kaldı… Hukukun dışına çıkmayan organizasyonlar Din eğitiminin kapasitesi ve kalitesi, din görevlilerinin niteliği bir toplum için fevkalade önemlidir. İnkilap rejimleri gelecek nesillere önem verir. Bitmeyen münakaşalarla işlerin yürümeyeceği kesindir. 24 Ağustos 1526 Mohaç zaferi ( Avrupa tarihinin değiştiği olay ) 26 Ağustos 1071 Türklerin Anadolu’ya giriş tarihidir. 26 ağustos 1922 ise Anadolu’dan asla çıkmayacağımızın belgesidir. I. İnönü’de ilk defa nizami ordunun direnişi vardır.  16 Mart 1921 Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921 Kars  Antlaşması ile Doğu Cephesi teminat altına alınmıştır. Mayıs 1920’de Fransa ile ateşkes antlaşması yapılmıştır. Piyade sayısı, topçu sayısı, mekanize nakliyat gücü Derli toplu bir Milli Kütüphane’ ye ihtiyacımız var. Sivillerle iletişim, felsefe, tarih, coğrafya, edebiyat, mühendislik, matematik 1 Kasım 1922 Saltanat kaldırıldı.   Cumhuriyet seferberliktir. 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması Lozan bir uzlaşmadır. Asıl sorun kapitülasyonlar ve iktisadi ilişkilerdir. Lozan’ın ilk safhası 20 Kasım 1922 – 4 Şubat 1923 , 23 Nisan 1923’te ikinci safhası başladı. I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan nüfus değişimi sonuçları büyük bir dramdır. Milli Mücadele sonrası Mudanya Mütarekesi  Türk toplumunun aşırılığı sevmediği aşikardır. Temelde tutucu, kalıpları belli bir toplumdur ve bu kalıplar içinde değişimi sever. Bu yüzden de bir saplantısı yoktur, kendine göre bir mobilite ( sosyal hareketlilik ) biçimi vardır.  Cumhuriyet devamlılıktır. Devletçilik : Bürokratik hegemonyadır.  Türkiye işlenmeyen araziler ülkesidir.  Sekülarizm : Dünyacılık / Arkeoloji + Filoloji İnkilaplar; merkezi milliyetçilik, kuvvetli yapılı, vatandaş haklarını teminat altına almak İkna ve uyum sağlamak, kendini çok iyi kontrol etmek, çok iyi gizlemek, zamansız ileriye atılmamak, örgütlenme dehası olabilme, fevkalade bir zamanlama tekniği, bilinecek şeyleri çok iyi bilmek, tecrübelerini çok iyi kullanmak, hiçbir zaman ve zeminin olumsuzluklarına teslim olmamak, karşılaştırmalı akıl taraması yapmak Seçim başarısından çok kitlelerin reaksiyonu daha önemlidir. İdealleri için can vermeye hazır insanların arasında fikir ayrılıkları her zaman olur. Her toplumun yenilenmesi gerekir. Yenilenme olmadan hiçbir kurum yaşayamaz. Matematik+Hukuk+Tarih= toplumda sistematik düşüncenin, tarih şuurunun ve ulusal kimlik anlayışının oluşması  1926 Hukuk devrimi yılıdır. ( Medeni Hukuk + Kadın hakları)  Kadının toplum hayatındaki yeri Kurumların ve kadroların bilinçli ve ılımlı bir ayıklamadan geçirilmesi zaruri hale gelmiştir. 12 Nisan 1931, Türk Tarih Kurumu Demiryolu kullanımının ve altyapısının geliştirilmesi Ağır sanayiye geçiş = Tarım hasılası biriktirmek İslami zırh çok incedir.  Osmanlı Devleti topraklarını kaybettikçe Osmanlı padişahları hilafete dört elle sarıldı. Yalan söyleyerek dünyanın öbür ucuna gidersin; ama geri dönemezsin. ( F. M. Dostoyevski ) Muhalefetle uzlaşı sorunu  Balkan ve Orta Doğu ülkeleri arasındaki ittifakların sistemleştirilmesi gerekmektedir. 9 Şubat 1934, Balkan Antantı, Türkiye-Yunanistan-Romanya-Yugoslavya Sadabat Paktı, Orta Doğu ülkeleri ile imzalanarak geniş bir bölgesel ittifaka gidilmiştir. Büyük devletlere karşı ittifak sistemine gitmek Kemalist Türkiye’nin dış politikadaki başarısıdır.  27 Kasım 1919, Nauilly Antlaşması, Bulgaristan – İtilaf Devletleri  Demiryolunun ulaştığı noktalar, arkeolojik merkezler Hayat derli toplu kanunlar ve nizamlar çerçevesinde devam etmelidir. Ordunun teknolojisi ve teknik kapasitesi  Türkiye’de ideolojik ve kültürel hayat gerilemektedir. Türkiye etnik bir gerilim çıkmazına girmektedir. Kemalist rejimi anlamak Mustafa Kemal Atatürk : Karizmatik ( yanılmaz, güvenilir ), araştırmacı, görgülü, ileri görüşlü, vazgeçmez bir irade sahibi, akıl ve bilimden yana, devrimci, reformist, mütevazi, nazik, hesaplı, çok iyi bir hatip, hiç küfür etmez…
KÜFRÜN KAYNAĞINI BİLMEYEN İMÂN, İMÂN DEĞİLDİR. (M.Arabî) *********** Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Dedektif X Bir mahlasıyla Büyük Doğu Dergisinde kaleme aldığı bir yazı: ALLAHSIZ 1 – Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal Atatürk) hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır. 2 – Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah…» duasını katan insan için «Bak, Allahtan bekliyor, Allaha inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi! hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün düşmanıydı. 3 – Bize her şeyden evvel düşen borç, kıymet hükmümüzü izhara lüzum bile görmeden, ukdelerin ukdesi ve bütün tarihi görüş inkılâbının düğüm noktası olan Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal Atatürk) mevzuunda, sadece ilmî ve (Akademik) hüccetlerle onun din, İslâmiyet ve Peygambere karşı vaziyetini tesbit etmek ve hiç olmazsa «Dine ne yaptı?» sözüne sarf imkânı bırakmamaktır. Renkler, siyahla beyaz halinde belli olsun da, mücadele ona göre dürüst ve namuskârane cereyan etsin; fakat, mevzuları bir türlü çerçeveliyememekte en feci idrak belâsı olan renkleri birbirine karıştırma zaafının önüne geçilmiş olsun… 4 – Bütün icraatı, baştan başa en keskin din ve şeriat düşmanlığını billûrlaştıran Birinci Cumhur Reisinin bu mevzuda izhar edilmiş (net) ve (ideolojik) sözleri ve görüşleri büyük bir yekûn teşkil etmediği ve bilinmediği için, icraatı sözden daha büyük bir fikir tecellisi diye alacak herhangi bir irfan zümresinin de eksikliği yüzünden, Birinci Cumhur Reisi hakkında «Canım, İslamiyete ne yaptı? Allaha ve Peygambere inanmadığı nereden malûm?» gibi bir demagocyaya muhatap bulunabilmektedir. 5 – Şimdi bizim yapacağımız, din ve imanı yok etmek için 15 yıllık icraatı dağ gibi yükselen ve bütün bir «lisan-ı hal» ile her şeyi söyliyen Birinci Cumhur Reisinin bu icraata esas teşkil edici kanaat ve sözlerini, üzerinde münakaşa edilmez şekilde vesikalara bağlamak ve onun bu cephesini artık inhiraf kabul etmez bir vuzuhla tesbit etmektir. Böylece, dine en küçük bir temayül ve sevgi içinde, Birinci Cumhur Reisini müdafaaya imkân kalmamalıdır. Müdafaacıları, cephelerini apaçık göstermeğe mahkûm şekilde, Birinci Cumhur Reisi dostluğiyle Allah ve Peygamber düşmanlığını bir arada temsile mecbur tutulmalıdır. 6 – Bu hususta tek, kafi ve riyazi hüccet, Birinci Cumhur Reisinin bizzat yazdığı, devlet işlerini bırakarak mevsimlerce meşgul olduğu ve 1931 yılında Maarif Vekâleti armasiyle devlete mal ve tabettirdiği (bastırdığı) meşhur tarihtir. Bu tarih onun bütün ruh (portre) sini ve dünya görüşünü hulâsa eder. İşte bu tarihin daha ilk sahifelerinde, Birinci Cumhur Reisinin zekâdan başka (idealist) hiçbir kıymete inanmadığı ve bütün ruh ve mavera âlemini insanlarca uydurulmuş birer masal saydığı hemen belli olur: (M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan): «Bundan, tabiatı anlamakta zekâmı en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşılıyor ki, tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmadığı meydana çıkar.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cild 1, sayfa 2, satır 35 ilâ 39.) *** 7 – Birinci Cumhur Reisi (M. Kemal), sadece umumi mânada bir «Allahsız» değil, ruhunda en küçük (idealist) havaya pay bırakmıyan koyu ve sert bir (materyalist)’tir. Bu bakımdan, belki de (Karl Marks) ve (Lenin)’i aşacak bir istidatta, kaba maddeden başka bir hedef tanımaz: (M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan): «Her halde hayatın, herhangi bir tabiat harici âmilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabii, zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 1. sahife 5, satır 10 ilâ 17.) *** 8 – Umumi mânadaki bu ruh seciyesinden sonra Birinci Cumhur Reisi, pek, ama pek hususî mânada tam bir İslâmiyet düşmanıdır: (M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan): «Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine çekebilmek için Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanılan 360 putu Kabede yerleştirmişlerdi. Kabenin kutsiyetini Yahudi ananelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmail’i buraya getirmişti. Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 85, satır 19 ilâ 27.) *** 9 – Birinci Cumhur Reisinin bütün hayat, fikir ve hamlelerine hâkim olan en büyük nefret kutbu, bizzat Allahın Sevgilisidir. Bu tarih kitabında, en küçük bir hürmet edası gösterilmeksizin sadece hâs ve mukaddes ismiyle, polis zabıtlarındaki sanıklara ait üslûpla anılan Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber (Salât ve Selâm O’na olsun) hattâ kasden methediliyormuş gibi durulduğu noktalarda bile sistemle düşürülmek istenmiştir. Mukaddes ismi nokta nokta göstererek metinleri takdim ediyoruz: (M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan): «…….. 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını, kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davet etmeğe başladı.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 89, satır 15 ilâ 18.) *** 10 – Birinci Cumhur Reisince (M. Kemal) her şey Allah Resulü tarafından (hâşâ) uydurulmuştur. Bu uydurmaların (namütenahi defa hâşâ) mecmuası da Kur’andır; yoksa o sanıldığı gibi, Allahın kelâmı değildir: (M. Kemal’in yazdırdığı kitaptan): «……..’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2. sahife 90. satır 25 ila 26.) Bakınız, uydurma diye iddia ettiği mukaddes oluşların izahını nasıl yapıyor ve Peygambere nasıl bir hile isnat ediyor: «O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 40, satır 33 ilâ 36.) Aynı hile isnadının devamı: «…….. uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takdir ediyordu.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 41, satır 26 ilâ 27.) *** 11 – O kadar İslâmiyet düşmanıdır ki, bu dinde samimî olanları bile yabancılar kabul eder ve onun kaynak teşkil etliği ırk ve kavmi, İslâmiyetle beraber düşürmek ister: «Arap olmıyan, kavimler İslamiyeti hırsla benimsediler, halbuki asıl Araplardan olan sınıflar İslamiyeti, tahakküm etmek için bir siyaset vasıtası olarak kullandılar. Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmıyan Müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2. sahife 93, satır 25 ila 29.) *** 12 – Ve nihayet mahut tarihte ki gayet sinsi (taktik), Âlemlerin Efendisini bir kumandan ve devlet reisi olarak medheder gibi görünüp O’nun aslî, ulvi ve münezzeh mâna ve hakikatine ağız dolusu sövmek, böylece güya yeni bir rütbe ve paye adına nihaî ve mefkûrevî rütbeyi, en haşin bir küfür asabiyetiyle ayaklar altında çiğnemektir: «Aksi takdirde……..’i her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz, hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz.» (1931 yılının Lise Tarih kitabı, Cilt 2, sahife 93, satır 32 ilâ 35.) KAYNAK: Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi, 22 Aralık 1950, Sayı: 40, sayfa 3.
Necip Fazıl Kısakürek
/
Büyük Doğu Dergisi 5. Cilt 1. Sayı
750 syf.
·
Beğendi
·
9/10 puan
YASAKLAR, BASKI, ZORBALIK VE ZULMÜN KISA TARİHİ İLE İLGİLİ BİR İNCELEME
M. Kemal hakkında bilmediğim, duymadığım ne var ki böyle hacimli bir kitabı okuyayım’ düşüncesiyle Mango'nun Atatürk'ünü yıllardır almamış ve okumamıştım. Fakat son yıllarda, M. Kemal gibi her konuda “ben, ben, ben” diyen bir ses ülkeyi zindana çevirince ve yağmadan pay alanlar hariç herkes Türkiye’den kaçıp, canını kurtarma gayretine girince Mango’nun eserini okumaya karar verdim. Bu kitabı 2018 yılında okudum, lakin Niyazi Berkes’in: “Türkiyede Çağdaşlaşma ve Unutulan Yıllar” ile Fikret Başkaya’nın “Paradigmanın İflası”nı peş peşe okuyunca Türkiye’de hukuk, yasa tanımazlığın, ötekileştirmenin, faşizm ve bağnazlığın sadece Atatürk dönemine özgü bir durum olmadığının farkına vardım ve 2021’yılında Mango’nun Atatürk’ünü bir kez daha okudum. Biraz daha derine inince zorba yönetim anlayışının sadece Türk ve İslam âlemine özgü bir hastalık olmadığı da ortaya çıkıyordu. Zira bu liderlerin kutsallaştırılmasıyla ilgili bir durumdu ve büyük yıkımlar, çöküşler, göçler, açlık ve yoksullukların sonrasında, çaresiz ve şaşkın toplumlar bir kurtarıcıya bir ilah’a ihtiyaç duyuyorlardı. İşte Davut, Musa, İsa ve Muhammed peygamberler bu ortamda ortaya çıkmışlar, Olympos Tanrı’ları da böyle zuhur etmişlerdi. Kendi yakın tarihimize baktığımızda da kendilerini devlet yerine koyan II. Abdülhamid, İttihatçılar, M. Kemal’de büyük çöküşlerden sora gelmişler, kurtarıcı olarak görülmüşler fakat her üçü de arkalarında yönetilemez bir devlet bırakıp gitmişlerdi. Çünkü bu her şeyi bildiğini zanneden ve devletin kurumlarını saf dışı bırakarak, kendini devlet yerine koyan otoriter liderlerden sonra herkesin kendine güveni azalıyor, herkes silikleşiyor ve devlet gerçekten de yıkılıyor veya büyük altüst oluşlar yaşanıyordu. Atatürk’ten sonra da bu böyle oldu ve ülke yönetimi fiilen Amerika ile İsrail’in inisiyatifine bırakıldı. Bunun sonucunda da proje liderler devri başladı. Sözde çok partili döneme ve demokrasiye geçilmişti fakat tabi bu proje liderleri başa geçiren güçler istemedikçe onları oradan indirmek ve hesap sormak ta mümkün olmayınca, onlar da aynı II. Abdülhamid, İttihatçılar, M. Kemal gibi yasa ve hukuk dışı yollara başvuruyorlar, yaptıkları da yanlarına kâr kalıyordu. İşin garibi bu bunları ilahlaştıran kesimler, liderini vatan ile bir tutuyor, liderleri hakkında eleştiri yapanları “vatan hainliği” ile suçluyorlardı. Oysa önemli olan ne lider, ne de devletti. Önemli olan elbette insandı, halktı ama değersizleşen toplumlar kendini değil, lideri önemsiyor ve çok önemsenen herkes te kendini “Atatürk” zannetmeye başlıyordu. Bu o kadar barizdi ki, seksen yıl boyunca Atatürk ve Atatürkçüler bu milleti aşağılamış, hor ve hakir görmüş, seksen yıl sonra aşağılananlar iktidara gelince, bu kez de onlar halkı köle, ülkeyi ise mülkleri gibi görmeye başlamışlardı. Bu sadece bize özgü bir durum da değildi. Büyük yıkımlardan sonra başa geçen Sezar, Bonapart, Mussolini, Hitler, Stalin de tanrılığa soyunmuşlardı. Kitaba gelince Mango bu eserinde Atatürk ve Türkiye hakkında hiçbir şeyi ne yüceltmiş ne de yermiş, her şeyi tam doğru ve abartısız olarak vermiş, yorumu ise okuyucuya bırakmıştır. Atatürk’ün herkes lider yönünü görür ve o yönüyle değerlendirir oysa o da bir insandır ve hepimiz gibi onun da pek çok zaafları vardır. Gördüğüm kadarıyla, M Kemal çöken bir imparatorluğun kargaşa ortamında, yetim ve yoksul bir çocukluk geçirmiş olmasının acısı ve ezikliğini hiçbir zaman üzerinden atamamıştır. Çanakkale Savaşı’nda Ordu komutanı olma ve daha sonra İttihatçılar hükumetinde nazır olma isteği, “ona bu payeleri verseydik, hemen arkasından sadrazam (başbakan), sonra padişah, sonra da Allah olmak isterdi” diyerek Enver Paşa tarafından geri çevirecektir. M. Kemal’in bu hep “en büyük ve en önde olma” isteğine vakıf olanlar da onun bu zayıf yönünü hep kullanmışlar, özellikle 1926’dan sonra dalkavuk ve menfaat düşkünü şahsiyetsizler dışında, çevresinin tamamen boşaldığını kendisi de fark edecektir. Bu durumu bilen Behçet Kemal Çağlar ve onun gibi soytarılar onu hakkında “Atatürk senin için ölüm yoktur. Olamaz... Sen Türk'ün Tanrısısın Tanrı hiç ölür mü? Tanrı ölmez o dilerse görünür bir müddet.” şeklinde abuk sabuk mevlitler okuyacaktı. Atatürk’ün “sıfır nedir” sorusunu sorduğu Hasan Ali Yücel de “Sıfır benim işte Efendim” diyor ve bu sayede ondan Milli Eğitim Bakanlığını kapıyordu. Mehmet Emin Yurdakul ise Atatürk’ün bacakları arasına yatmış köpeği göstererek: “Ah paşam o köpeğin yerinde olmayı ne kadar isterdim” derken, meşhur bir mebus / hoca ise "Sen iste Kuran'ı iptal edelim Paşam" diyordu. Celal Bayar ise, “Atatürk’ü sevmek ibadettir” diyerek, İnönü’nün yerine başbakan oluyor, bu tapınmalar neticesinde belki de tarihte ilk kez bir lider, her şehre kendi heykellerini dikmeye, kendisine biat etmeyen bütün silah arkadaşlarını, ilerici aydın ve yazarları idama, zindana yolluyor ya da onlar, yurt dışına kaçarak canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Ali Şükrü Topal Osman’a, Topal Osman’da konuşmaması için güvenlik güçlerine öldürtülüyordu. Mustafa Suphi ve on iki arkadaşı Trabzon’da Yahya Kaptan ve çetesine infaz ettirilerek cesetleri denize atılırken, Yahya Kaptan ve çetesi de ifadeleri alınmadan Topal Osman’ın akıbetine uğratılıyordu. Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Cevat Bey başta olmak üzere vatanı ve Atatürk için gövdesini ortaya koyan ama kayıtsız şartsız ona biat etmeyen silah arkadaşlarına bile hayatı zindan etmesi, ülkeyi topyekûn hapishaneye ve tımarhaneye çevirmesi, İzmir'in yağmalanması ve yakılmasına göz yumulması da bize ondan kalan kötü miraslardandır. Halkın oy vereceği anlaşılınca kendi kurdurduğu iki muhalefet partisinin de derhal kapatması, bu partilerin kurucularını hainlik ve ihanetle suçlanarak yargılatması, bazılarını idam ettirmesi, rakı içmedi diye Samsun belediye bakanını görevden alıp belediye seçimini tekrarlatması, Ermeniler, Rumlar, Yüzellilikler ve hanedanın mallarının paşalar, eşraf ve Atatürk’ün etrafında kümelenmiş diğer menfaat grupları arasında paylaştırılması gibi uygulamalar, günümüz iktidarlarının da sıkça başvurduğu yöntemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kitabı okuduktan sonra Atatürk’ün tam anlamıyla bir alkolik olduğu ve birçok tutarsız, dengesiz karaları bu bağımlılığın etkisiyle aldığı da göze çarpmaktadır. Atatürk’ü öldürmek için Hilafet ve Anzavur ordularına katılanların o ölünce, onun ölüsüne tapınırken on bir kişinin çiğnenerek ölmesi de galiba kitlelerin ne kadar kolay sürüye dönüştürülebildiği ve şuursuzca hareket ettiklerinin bir göstergesi olsa gerekir. SONUÇ OLARAK: Gerekli değişim ve dönüşümleri zamanında gerçekleştiremediği için zaten yıkılıp çökmüş olan imparatorluk, hanedan, halifelik ortadan kaldırılmış fakat Osmanlı’yı yıkıma götüren tek adam rejimi daha da güçlendirilerek Ankara’da yeniden kurulmuş bütün yetkiler de o tek kişide toplanmıştı. Ve o tek kişi “evet ben diktatörüm ama halkımın sevgisiyle diktatör oldum” diyor, ileriyi görebilen, çoğulcu demokrasiye inanan bütün adın, asker ve siyasetçileri bir şekilde saf dışı bırakıyordu. Kutsallaştırılan liderler bütün dünyada halka hesap vermiyorlardı ama bizim gibi Doğu toplumlarında liderler herkese hesap sorabilirken, kendileri yalnızca “Allah’a hesap vereceklerini” söyleyerek hesap vermekten kutuluyorlardı. Tabi hizmet etmekle görevli olduğu halka hesap vermeyen liderler de doğal olarak çabucak zorbaya dönüşüyor ve bu liderleri seçimle değiştirmek mümkün olmuyordu. Bu topraklarda zulüm, haksızlık, hukuksuzluk ve zorbalık Atatürk’le başlamadığı gibi, ondan sonra da hız kesmemiş, halk olarak biz “dur” diyene kadar da hız kesmeyecektir. Atatürk döneminde olduğu gibi lidere tapınma, yasaklar, karanlık ve kirli siyaset sonucu yine iflasa sürüklendiğimiz bu günlerde, geçmişi ve bu günü anlamak için bu eserin bir değil, birkaç kez okunmasını ısrarla tavsiye ediyorum. Okuyarak kalın. KİTAPTAN ALINTILAR Mustafa Kemal kalabalığın içinde duran birini işaret ederek: "Başında fes, fesin üstünde bir yeşil sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu alelacayip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?" (Mustafa Kemal) (Sayfa 502) “Mustafa Kemal yargıçları gönderdikten sonra İsmet Paşa ile Fahrettin Altay Paşa'yı çağırdı, "Ali Bey (Çetinkaya) bizim paşaları da (K. Karabekir - Ali Fuat - Refet - Cafer Tayyar) asacak" dedi. Fahrettin Altay temkinli bir cevap verdi, "Paşa hazretleri siz her şeyi bizden iyi düşünür ve yaparsınız. Bu suali bendenize söylemenizden anlıyorum ki lütufkâr kararınızı vermişsiniz." Mustafa Kemal "İyi ama sonrasından emin olabilir miyiz?" diye sordu. Cevap verme sırası İsmet İnönü'ye gelmişti, "Emin olabilirsiniz Paşa hazretleri... Bu nankörlüğe teşebbüs edenler birkaç sapıktan ibarettir, ceza da bu hudut dâhilinde kalırsa adaletiniz bütün milleti bir kere daha size bağlayacaktır." Bunun üzerine Mustafa Kemal, "Pekâlâ bakalım Ali Bey (Çetinkaya) ile bir daha görüşelim" diyerek ayağa kalktı. (Sonuçta Paşalar beraat etmişti) “(Sayfa 518) “Cavit'in öyküsü bambaşkaydı mantıklı, orta sınıfa mensup, şiddete karşı olan bir politikacıydı. Adalardaki yazlık evinden, küçük oğlundan ve karısının yanından çekilip alındı. Ve bir mahkeme taklidi sonunda idam edildi... Ama Cavit idam edilmesinden üç yıl önce yasal bir siyasi toplantıya ev sahipliği yapmanın dışında önderlik sayılabilecek bir adım atmamıştı.” (Sayfa 520) “Ne var ki 1926 yılında idam edilenler, çağdaşlaşma yanlılarıydı. Mahkemede Kel Ali'nin Cavite karşı kaba davranışını tanımlarken Falih Rıfkı Atay: "Bunun eski bir gerici İttihatçının, eski bir ilerici İttihatçı'ya "medeniyette bizden ayrı olanın kafasına" duyduğu nefretin belirtisi, bir hakaret olduğunu söyleyecekti.” (Sayfa 522) “Temizlik girişimlerinden önce tasarlanan bu heykeller yeni düzenin anıtları oldular. Dindar Müslümanları şaşkınlığa uğratırken Mustafa Kemal'in otoritesini güçlendirdiler. Ondan başka kim kendi heykelini dikebilirdi? Heykellerin yapımı için gerekli parayı minnettarlık, hayranlık, kendine yer edinme çabası ve dalkavukluk karışımı bir duyguyla hareket edenler karşılamıştı. Mecliste de dalkavukların sayısı alabildiğine yükselmişti.” (Sayfa 526) “Yargıç olarak görev yapmış olan milletvekilleri Benz arabalarla ödüllendirildiler. Kel Ali sık sık cumhurbaşkanının sofrasında bulundu ve birkaç dönem bakanlık yaptı. Cavit'i idama gönderdiğinden dolayı vicdan azabıyla aklını kaçırdığı söylentilerinin dolaşmasına karşın 1949'da ki ölümüne dek meclisteki koltuğunu yitirmedi. Kılıç Ali de cumhurbaşkanının çevresindeki yerini korudu.” (Sayfa 527) “Kazım Karabekir kendi anılarının özetini henüz Gazi ölmeden yayınlamak istemiş ama yayınevi basılmış ve kitaplar yakılmıştı. Bir kopyası ise Mustafa Kemal'e verilmiş ve o da sayfa kenarlarına bazen 'çocukça' ya da 'şantaj' gibi öfkeyle bazen de soğukkanlılıkla 'tetkik edilecek' notlarını almıştır. Karabekir anılarının özetini 1951 yılında yayınladı ve 1960'ta da son derece ayrıntılı, kalın bir kitap daha çıkarttı.Yayıncı mahkemeye verilince 1969 yılında Berat edene dek Karabekir'in anıları halka ulaşamadı.” (Sayfa 531) “Fethi bıkmıştı. İki gün sonra Gazi'ye yazdığı mektupta Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kapatacağını bildirdi. "Büyük gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibi ile kurduğu Cumhuriyet Fırkası'nı ona karşı kullanmak istemiyordu..." Liberal demokrasi deneyimi ancak üç ay sürmüştü. Muhalefetteki rollerini çok ciddiye almış olan birkaç tanesi dışında, parti üyeleri tekrar Halk Fırkası saflarına döndü.” (Sayfa 543) "Vali Paşa hazretleri; Belediye reisi diye seçtiğimiz bu adamın yaptıklarını gördünüz mü? Her şeyden evvel terbiyesiz. Şehirlerine misafir geliyoruz; soframıza yemek yiyerek geliyor. İçki ikram ediyoruz; içmiyor. Sonra da bir Reisicumhur sofrasında biz kalkmadan kalkıp defolup gidiyor." (M. Kemal) [İki gün sonra dâhiliye vekaleti namına seyahate katılan Mülkiye Müfettişi Necati Bey bazı nedenlerle valiyi işten el çektirdi. Belediye seçimlerinin de yenilenmesi kararlaştırıldı.] (Sayfa 544) Dini aşırı derecede bağlı olan Nakşibendilerin, tanıklarının ifadesine göre uyuşturucu bağımlısı olan bir dervişin mehdilik iddiasını kabul etmeyecekleri gerçeği General Muğlalı'nın mahkemesini etkilemedi. Yaşlı şeyh tutuklu bulunduğu süre içinde ölürken oğlu da yirmi yedi kişiyle birlikte 4 Şubat 1931'de idam edildi. Asılanların çoğu bölgeye yerleştirilmiş yoksul Balkan göçmenleri idi ve isyancılara ip satan bir Yahudi Tüccar da onlarla aynı kaderi paylaştı. Dincilerin cesaretini kırmak için yine belirli ölçüde terör estirilmişti. (Sayfa 547)
Okuyacaklarıma Ekle
SABAHATTİN ALİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜ Türk yazar ve şair Sabahattin Ali (d. 25 Şubat 1907, Eğridere - ö. 2 Nisan 1948, Kırklareli), Türk yazar ve şair. Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem 21. yüzyılda etkisini sürdürdü. Sabahattin Ali Doğum 25 Şubat 1907 Eğridere, Gümülcine, Osmanlı İmparatorluğu Ölüm 2 Nisan 1948 (41 yaşında) Kırklareli, Türkiye Meslek Yazar · şair · öğretmen · tercüman Dönem Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı Edebî akım Toplumcu gerçekçilik · realizm Önemli eserler Kuyucaklı Yusuf (1937) İçimizdeki Şeytan (1940) Kürk Mantolu Madonna (1943) Evlilik Aliye Ali (e. 1935; ö. 1948) Çocuklar Filiz Ali Eğridere'de doğan Sabahattin Ali, ilk hikâye ve şiir denemelerine Balıkesir'de başladıktan sonra İstanbul'daki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem'in desteğiyle ilk kez Akbaba ve Çağlayan dergilerinde şiirlerini yayımladı. Anadolu'da kısa süre öğretmenlik yaptıktan sonra Türk devleti tarafından dil eğitimi için Almanya'ya gönderildi. Türkiye'ye döndüğünde Almanca öğretmeni olarak göreve başlasa da önce komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla bir süre tutuklandı, ardından ise Türk devlet yöneticilerini eleştirdiği iddiasıyla tekrar tutuklandı. Bu dönemde memurluktan ihraç edildi ancak Atatürk hakkında yazdığı bir şiirden dolayı yeniden devlet kurumlarında görevlendirildi. Ayrıca kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de Esirler adlı bir oyun kaleme aldı. Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık Davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü. Ailesi Sabahattin Ali, Trabzon kökenli bir aileye mensuptur. Büyükbabası Bahriye Alay Emini Oflu Salih Efendi'dir.Sabahattin Ali'nin Mehpare Taşduman’a yazdığı 24 Ağustos 1928 tarihli mektupta geçen "Babam İstanbul'un eski ve asil bir ailesinin çocuğu idi." cümlesi, büyükbabasının çok daha evvelden, gençken veya çocukken Trabzon’dan İstanbul'a gelip yerleşmiş olmasından kaynaklanır.Bazı kaynaklar ise hatalı bir şekilde, Sabahattin Ali'nin büyükbabasının Yüzbaşı Mehmet Ali Bey olduğunu yazmaktadır.Oysa, İçimizdeki Şeytanlar adlı eserinde Nihal Atsız, tereddütsüz bir şekilde, Sabahattin Ali'nin kendisine Oflu bir babanın çocuğu olduğunu söylediğini belirtmektedir.Eşi Aliye Ali de, Ramazan Korkmaz'ın kendisiyle yaptığı özel bir görüşmede, eşinin ailesinin Karadeniz kökenli olduğunu, büyükbabasının oradan İstanbul'a gelip yerleştiğini doğrulamıştır Yazarın babası Ali Selahattin Bey (1876-1926) Eğridere'de zabit olarak çalışırken kendisinden on altı yaş küçük olan Hüsniye Hanım'la tanıştı ve evlendi.Bu evlilikten Sabahattin (1907) ve Fikret (1911) adında iki çocuğu oldu. Ali Selahattin Bey I. Dünya Savaşı yıllarında "Divan-ı Harb Orfi Reisi" olarak Çanakkale'ye çağrıldı ve eşi ile çocuklarını alarak Çanakkale'ye gidip dört yıl kadar bir süre orada kaldı. Sabahattin Ali burada geçirdiği yıllardan zaman zaman mektup ve yazılarında bahsetti.Ali Selahattin Bey biriktirdiği para ile İzmir'e gelerek tiyatro veya gazino işleriyle uğraşmak istemekteydi. Belirli bir süre yolunda giden işleri, İzmir'in İşgali ile sekteye uğradı. Daha sonra ise ailecek Edremit'e göç ederek Hüsniye Hanım'ın babasının yanına gittiler. 1920'ye gelindiğinde aileye Saniye Süheyla (Conkman) adında bir kız çocuğu katıldı.Süheyla aile içinde "Süha" olarak çağrılırdı. Hayatı İlk yılları Sabahattin Ali 25 Şubat 1907 tarihinde Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere'de doğdu.Babası Ali Selahattin Bey, dönemin entelektüel kesiminden olan Tevfik Fikret ve Prens Sabahaddin'le olan dostluğundan dolayı çocuklarına bu kişilerin isimlerini vermeyi düşünmekteydi ve bu doğrultuda ilk oğluna Sabahattin, ikincisine ise Fikret ismini verdi.Sabahattin Ali yedi yaşına geldiğinde İstanbul'da Üsküdar'ın Doğancılar mahallesinde Füyûzâtı Osmâniye Mektebi'ne başladı. Aynı dönemde Ali Selahattin Bey'in Çanakkale'ye tayini çıktı ve ailecek oraya taşındılar. İlköğrenimine Çanakkale İptidai Mektebi'nde devam ederken seferberlik ilan edildi ve okul öğretmensiz kalınca kapandı. Daha sonraları Ali Selahattin Bey'in de çabalarıyla okul tekrar açıldı. Sabahattin Ali'nin annesi on altı yaşında evlendi ve ruhsal sorunlarından ötürü defalarca intihara kalkıştı.Yazarın Edremit'ten çocukluk arkadaşı olan Ali Demirel, anne Hüsniye Hanım'ın çok sinirli bir insan olduğunu ve diğer oğlu olan Fikret'e daha fazla yakınlık gösterdiğini söyledi.Ayrıca bir hatırasında Edremit'teki İptidai Mektebi'nde okurken (1918-1921) yazarın dış çevreye kapalı bir görünüm verdiğini belirterek o günlerde Sabahattin Ali'nin arkadaş ortamlarında oynanan oyunlara katılmadığını, kendi hâlinde takılmayı tercih ettiğini, ya eve gidip kitap okuduğunu ya da resim çizdiğini söyledBuna karşın Sabahattin Ali, Ünsal Akpak'a göre Edremit İptadi Mektebinde sınıfının başarılı öğrencilerinden biri oldu; Gümülcine'den babasının arkadaşı Mehmet Şah Bey'in özel ilgisi ile okumaya daha fazla özendi ve kesintilere rağmen başarılı bir öğrencilik dönemi geçirdi. Yazar 1921 yılında Edremit İptidai Mektebini bitirdikten sonra İstanbul'daki büyük dayısının yanına gitti ve burada bir yıl kaldı. Ardından Balıkesir'e dönerek 1922-1923 ders yılının başında Balıkesir Muallim Mektebine kaydoldu.Burada şiir ve hikâye deneyimlerini geliştirmeye başlayarak okulun ikinci yılında gazete ve dergilere yazılar gönderdi.Ayrıca arkadaşlarıyla birlikte bir okul gazetesi çıkardı. Bu okulda geçirdiği süre içerisinde günlük tutmaya başladı, tiyatro ve sinemaya daha fazla gitti ve bunların sonucunda sanata olan ilgisi arttı. Sanata ve serbest bir yaşama daha fazla özenen Sabahattin Ali, okulun disiplinli ortamından sıkılıp fırsat buldukça kaçarak sinema ve tiyatroya gitmeye başladı. Bunun farkına varan okul müdürü ise kendisini ailesinin yanına göndermekle tehdit etti.Sonrasında Sabahattin Ali intihar etmeye kalkıştı. Kendisinin blöf olarak nitelendirdiği bu intihar girişimi, arkadaşı ve öğretmenleri sayesinde engellendi.Ardından okul müdürünün de desteğiyle İstanbul'a naklini aldırdı.Bu dönemlerde edebiyat öğretmeni olan Ali Canip Yöntem'in desteğiyle, Çağlayan ve Akbaba gibi dergilere şiir ve hikâyeler gönderdi. Belirli bir süre düzenli bir hayat sürdürürken annesinin sağlık sorunları arttı. 21 Ağustos 1927 tarihinde öğretmenlik diplomasını aldı. Öğretmenliğinin ilk yılları Sabahattin Ali öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Ankara'da bir hastanede baştabip yardımcısı olarak görevini sürdüren dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün yanına gitti. Dayısının Yozgat Devlet Hastanesinde başhekimlik görevi için tayini çıkınca, yeğenini yanına almak isteyen Ertüzün, dönemin mebuslarından Cevat Dursunoğlu ile görüştü ve yeğeninin Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulu'na öğretmen olarak atanmasını sağladı.Sonrasında ailecek Yozgat'a gittiler. Burada yazarın çevresi, dayısının da etkisiyle gelişti. Fakat burada kendi söylemiyle yazdığı şiirleri ve hikâyeleri okuyacak, kendisini anlayacak kişiler bulmakta zorlanmaktaydı. Buradaki durumunu İstanbul'daki yakın arkadaşı olan Nahit Hanım'a yazdığı 24 Kasım 1927 tarihli mektupta sitemli bir şekilde anlatmaktaydı ve yalnızlığından şikâyet etmekteydi.Nahit Hanım, öğretmenlik stajında tanıştığı Sabahattin Ali'nin sevdiği kişilerden biridir. Önce dostluk havasında yürüyen arkadaşlıkları zamanla tek taraflı bir aşka dönüştü. Yozgat'ta yazdığı şiirlerin ana temasında Nahit Hanım'a duyduğu sevgi vardır. Servet-i Fünûn dergisinin 2 Şubat 1928 tarihli sayısında yayınlanan Bir Macera adlı şiiri Nahit Hanım'a ithaf edilmiştir. Yazar, karşılık görmeyen aşkını "Ne Kazandık" (1927), "Kalbimde Aşkınız" (1927), "Ebedi" (1928), "Yat ve Uyu" (1928), "Bütün İnsanlara" (1928), "Firar" (1928) ve "Kudurmak" (1928) adlı şiirlerinde işledi. Almanya'ya gidişi ve dönüşü Yazar, Yozgat'ta geçirdiği bir yıllık süreden sonra İstanbul'a dönmek istedi. Dayısı Rıfat Ali Ertüzün de Ankara'da özel bir hastane açarak oradan ayrıldı. İstanbul'a tatile giderken Ankara Mili Eğitim Bakanlığından tanıdığı kişilere uğradı ve onlara şaka ile karışık bir şekilde Yozgat'tan ayrılmak istediğini ve geri dönmesi halinde alacaklılarının kendisini öldürme ihtimalinden bahsetti. Yetkililer ise kendisinin genç bir öğretmen olmasına dikkat çekerek onu Avrupa'ya gitmeye teşvik ettiler.Nitekim, yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1928 yılı Kasım ayında Almanya'ya eğitim amacıyla gönderildi. Sabahattin Ali, on beş gün Berlin'de kaldıktan sonra Potsdam'a yerleşti. İlk olarak dil öğrenmek için yaşlı bir kadının evine pansiyoner olarak girdi. Daha sonra Almancasını güçlendirmek için özel bir kurum olan Deutsches Institut Auslander'ın kurslarına başladı. Ayrıca I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'de bulunan ve biraz Türkçe bilen eski bir subaydan dersler aldı. Yazar burada Almanya'ya giden ekipten olan Melahat Togar'la da görüşmekteydi.Melahat Togar "Arkadaşım Sabahattin Ali" yazısında yazarın Almancayı tam öğrenmeden Almanca üzerinden Rus yazarlarını okuduğunu belirtti.Sabahattin Ali bu yönü sayesinde İvan Turgenyev, Maksim Gorki, Edgar Allan Poe, Guy de Maupassant, Heinrich von Kleist, ETA Hofmann ve Thomas Mann gibi isimleri tanıdı ve onların eserlerinden ilham aldı. Potsdam'da kaldığı süre içerisinde İstanbul'u ve karşılıksız kalan aşkını özlemekteydi. 1 Ocak 1929 tarihinde Nahit Hanım'a yılbaşı hediyesi olarak yazdığı şiirleri gönderdiyse de cevap alamadı. Postdam'daki dil kurusunu bitirdikten sonra Berlin'de yatılı bir okula yerleşti. Almanya'ya altı veya yedi yıl kalmak için gönderildiğini düşündüyse de aslında bu süre dört yıl olarak planlanmıştı. Buna karşın yazar ikinci yılını tamamlayamadan Türkiye'ye geri döndü. Geri dönüşü hakkında farklı iddialar mevcuttur. Bu iddialar Sabahattin Ali'nin Nihal Atsız'a anlattığına göre; "Bu parazit Türkleri buradan atmalı!" diyen Alman öğrenciyi dövmüş olduğu veya Alman öğrencilere komünizm propagandası yaptığı şeklindedir.İkinci iddia yazarın Almanya dönüşü Nihal Atsız'la görüşmesi, Türk Ocakları'nı ziyaret etmesi ve Atsız Mecmua'da hikâye ve şiirler yayımlatmış olmasından dolayı zayıf bir ihtimal dahilindedir. Ayrıca yazarın bazı yorumlarında Almanları sevmediği ve onları domuz değerinde gördüğü ifade edilmektedir. Öğretmenlik hayatı ve soruşturmalar Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönüşü 1930 yılının Mart ayı ortalarına denk gelmektedir. Döndükten sonra İstanbul Yüksek Muallim Mektebi'nde yatılı okumakta olan Nihal Atsız, Pertev Naili Boratav, Orhan Şaik Gökyay, Nihad Sâmi Banarlı gibi arkadaşlarının yanında kaldı. Daha sonra bu okulun müdürünün de yardımıyla Bursa'nın Orhaneli ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atandı. Aynı yılın Eylül ayında ise Gazi Terbiye Enstitüsü'nde açılan Almanca yeterlilik sınavına girdi, ardından da Aydın Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı.Burada komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma açıldı. 1931'in Mayıs ayında mahkeme için İstanbul'a sevk edildi,iki gün sonra mahkeme tutuksuz yargılanmasına karar verdi.Daha sonra soruşturmalar derinleştirildi ve kendisinin tutuklu yargılanmasına karar verildi. 9 Eylül 1931 tarihine kadar Aydın Hapishanesi'nde tutuklu kaldı. Serbest kaldıktan yirmi bir gün sonra ise Konya Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı. Sabahattin Ali, Yozgat'ta iken Nahit Hanım'a, Almanya'da iken Frolayn Puder'e,Aydın'da iken bir miralayın kızına ve Konya'da ise Melahat Muhtar adlı öğrencisi ile Muhsine adındaki bir şarkıcıya ilgi duydu. Melahat Muhtar'a duyduğu ilgi karşılık buldu,ona atfen "Çocuklar Gibi" adlı şiiri yazdı. Bu şiirde eski aşklarını birkaç günlük düşkünlükler şeklinde yorumladı. Bu sevgisinden Pertev Naili Boratav'a yazdığı mektuplarda bahsetti.Fakat yazarın bu ilgisi ilerleyen dönemlerde tutuklanması ile yarım kaldı. Bir toplantıda okuduğu şiir ile Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü gibi Türk devlet yöneticilerini yerdiği iddiasıyla 22 Aralık 1932 tarihinde tekrar tutuklandı.Tutuklanmasına sebebiyet veren şiiri "Hey anavatanından ayrılmayanlar" şeklinde başlamaktaydı.Bu şiiriyle Atatürk'ü tahkir ettiği iddiasıyla Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıllık cezaya çarptırıldı. Fakat daha sonra davaya temyizde iki ay daha eklendi ve ceza on dört aya çıkarıldı.Sabahattin Ali Konya Cezaevi'nden yakın arkadaşı Ayşe Sıtkı'ya gönderdiği bir mektubunda bu olaylardan şöyle bahsetti: « Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namuzsuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs'ında falanca yerde Gazi'yi ima ve telmihen tahkiri tazammün eden bir şiiri falan yerde okudu, dediler. Adli safahat lehimde olduğu halde, müdde-i umumi yaranmak için mahkûmiyetimi talep etti, hakim de korktuğu için mahkûm etti. Temyiz, cezayı aleyhimde nakseti, cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkûmum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir.» Sinop Cezaevi'ndeki Sabahattin Ali bölümü 14 Nisan 1933'te Konya cezaevinden Atatürk'e suçsuz olduğunu ifade eden bir mektup yazdı. 29 Nisan 1933 tarihinde memurluktan kaydı silindi. Daha sonra Konya'dan Sinop Cezaevi'ne gönderildi. Koğuştan bazı arkadaşları yazarın cezaevinde geceleri sürekli okuduğunu, gündüzleri ise bir sandık üzerinde yazı yazdığını söyledi.[49] Yaşamındaki değişimleri eserlerine yansıtan yazar, bu cezaevinde edindiği tecrübe ve gözlemlerini de "Bir Şaka", "Kanal", "Kazlar", "Bir Firar", "Katil Osman" ve "Çaydanlık" adlı hikâyelerinde kullandı. On ay yedi gün süren tutukluluğunun ardından Cumhuriyet'in 10. kuruluş yıl dönümü sebebiyle çıkan genel aftan yararlanarak serbest kaldı. Yeniden atanması “ Benim Aşkım Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor; Beni anlayamazsan gözlerime bakınca Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor. Daha pek doymamışken yaşamın tadına Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor. Sensin, kalbim değildir, böyle göğsüme vuran, Sensin Ülkü adıyla beynimde dimdik duran Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran; Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor. Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye? Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor ” Sabahattin Ali, tutukluluğu bittikten sonra İstanbul'daki yakınlarını ziyaret etti, ardından da yeniden göreve atanabilmek için Ankara'ya gitti. Burada dönemin Orta Öğretim Genel Müdürü Reşat Şemseddin Sirer ve Müsteşar Vekili Rıdvan Nafiz Edgüer'e danıştı.Tutuklu kalma gerekçesi Atatürk'ü tahkir etmek olduğu için bu kişiler sorumluluk almaktan kaçındı. Ancak Reşat Şemseddin Sirer bu durumdan Hasan Âli Yücel'e bahsetti. Yücel ise yazarın durumunu yakın arkadaşı olan maarif vekili Hikmet Bayur'a bildirdi.Yazar bir mektubunda Hikmet Bayur'la olan görüşmesinde "ikinci bir şiir yazmamı mı istiyorsunuz" şeklinde bir cümle kurduğunu yazdı. Hikmet Bayur ise Müdürler Encümeni tarafından verilecek karara uyacağını söyledi. Kurul toplantısında Sabahattin Ali'nin öğretmenlik dışında başka bir göreve atanması kararlaştırıldı. Fakat Maarif Vekili eski düşüncelerini değiştirmediği sürece yeniden atanmasını doğru bulmayarak kurul kararını reddetti. Sabahattin Ali yeniden atanmak için uğraştığı süre içerisinde dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün evinde kaldı ve küçük tercümeler yaptı.1934 yılında ise kendisinden Atatürk hakkında bir kaside yazılması istendi. Kendisi de bu istek doğrultusunda Varlık dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli 13. sayısında "Benim Aşkım" adında bir şiir yazdı.Fakat bu şiirinden sonra da göreve atanabilmek için bir süre daha bekletildi. Ardından Maarif Vekili ile görüşen yazar, kendisine atfedilen edilen komünist sıfatının doğru olmadığını ispat edebilmek için yazılar yazdığını ve Esirler adlı oyununun halkevleri tarafından sahneye konacağını söyledi. Göreve atanabilmek için beklerken arkadaşı Ayşe Hanım'a yazdığı mektubun sonuna bir not bırakarak kendisine evlenme teklifi etti. Ayşe Hanım ise 22 Şubat 1934 tarihli mektubunda Sabahattin Ali'nin bu teklifini şaka olarak niteleyerek geri çevirdi.Yazar sonrasında ise Atatürk'ten izin alınarak önce geçici olarak Orta Tedrisat Şube Müdürlüğüne (Mayıs 1934), ardından da asli olarak Milli Talim ve Terbiye'ye atandı. Aliye Hanım'la evlenmesi Sabahattin Ali'nin eski sevdiklerinden Nahit Hanım evlenmişti; arkadaşı Ayşe Hanım da evlilik teklifine red cevabı vermişti. Aliye Hanım'la ise 1932 yazında İstanbul'da eczacı Salih Başotaç'ın evinde tanıştı.Kendisiyle yaptığı evlilikte Başotaç ailesinin etkisi büyük oldu. Aliye Hanım'ın ailesi Sabahattin Ali'nin poliste sicil kaydının bulunduğunu gerekçe göstererek evliliğe mesafeli yaklaştı. Fakat sonradan Aliye Hanım'ın da isteği ile evliliğe izin verdiler. İkilinin nikâhları 16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde kıyıldı. Sabahattin Ali ve eşi nikâhtan sonra Ankara'ya gittiler ve buradaki düğünün ardından Ulus'ta bir apartman dairesine yerleştiler. Sabahattin Ali ilerleyen dönemlerde "mümeyyizlik" görevinden başka bir göreve atandı, ayrıca bir ortaokulda Almanca dersleri verdi. Bu dönemlerde maddi açıdan rahatlayan yazar, Varlık'ta "Kağnı", "Arap Hayri", "Pazarcı" adlı hikâyelerini yayınladı, Knut Hamsun, Liam O'Flaherty ve Panteleymon Romanov'tan tercümeler yaptı; Ayda Bir adlı dergide ise "Kamyon", "Bir Şaka", "Apartman", "Arabalar Beş Kuruşa" ve "Düşman" adlı öykülerini yayınladı. Soyadı düzenlemesi Sabahattin Ali'nin ailesi Soyadı Kanunu sonrasında "Şenyuva" soyadını aldı. Fakat yazar babasının ön adı olan "Ali"yi kullanmak istedi. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan şiir ve hikâyelerinde "Sabahattin Ali" imzasını kullandı. Yazar soyadını bu yönde değiştirebilmek için nüfus müdürlüğe gitti fakat "Ali" ismini soyadı olarak kullanmasına izin verilmedi. Kendisi de buna karşılık olarak "O halde 'Alı' olsun." şeklinde beyanat bildirdi (1936).Ramazan Korkmaz çeşitli sıkıntılar yaşamış ailenin "Şenyuva" soyadını almasına yazarın tahammül edemediğini belirterek "Ali" tercihinin babasına duyduğu sevgiden olduğunu belirtti. Aliye Ali ise "Alı" soyadını "Ali" tercihi için bilinçli bir gerekçe olduğunu söyledi. Askerlik sonrası yaşamı Yazar, askerliğinin bitiminde Ankara'daki Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atanmıştır. Yazar otuz yaşına gelince İstanbul Eski Harbiye'de askerliğe başladı ve 2 ay er, 6 ay da yedek subay öğrencisi olarak eğitim gördü. Eşi Aliye Ali'yi de askerlik süresince bulunduğu şehirlere götürdü. İstanbul'da askerlik yaptığı dönemde kızları Filiz Ali (1937-) doğdu. Askerlik bitiminde ise Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atandı ve Ankara'ya yerleşti.Ankara'da geçirdiği dönemlerde Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Mediha (Berkes) Esenel ve Niyazi Ağırnaslı gibi isimlerle yakın ilişkiler kurdu. İlerleyen dönemlerde Devlet Konservatuvarı'na atanarak Carl Ebert'in asistanlığını yaptı.Çevresindeki hareketliliğin azalması sonrasında edebi çalışmaları yoğunlaştı ve İçimizdeki Şeytan adlı eserini (1939) yazdı. Bu roman yayımlandıktan sonra siyasi tartışma konusu haline geldi. Nihal Atsız bu romana karşılık olarak Sabahattin Ali'nin hayatı hakkında çeşitli bilgiler de içeren İçimizdeki Şeytanlar adlı eserini yayınladı.II. Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan seferberlik sonrasında tekrar askere alındı ve dört ay İstanbul'da askerlik yaptı. İkinci kez askere alındığı bu dönemde Kürk Mantolu Madonna'yı yazdı ve Hakikat gazetesinde tefrika ettirdi (18 Aralık 1940-8 Şubat 1941). Ankara'daki çevresi genişleyen yazar, dönemin siyasileriyle de yakın ilişkiler kurdu. Aliye Ali, eşinin Şükrü Saracoğlu ile siyasi düşünceleri farklı olmasına rağmen iyi anlaştığını ve bazen de ailecek görüştüklerini belirtti. Yaşamına yönelik eleştiriler Sabahatin Ali 1940-1943 yılları arasında Adelbert von Chamisso, Ludwig Tieck, Heinrich von Kleist ve Friedrich Hebbel gibi isimlerden çeviriler yaptı. Yine bu dönemlerde çeşitli dergilere yazılar gönderen yazar, ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı Türk Dil Kurumu ve Tercüme Odası gibi yerlerde görev yaptı. Ekonomik anlamda rahatlaması, çevresi tarafından lüks bir yaşam sürmesi ve savunduğu fikirlere aykırı olması gibi düşünceler doğrultusunda eleştirildi. Samet Ağaoğlu yazarın ölümünden sonra "Böylece hiçbir zaman gerçek bir komünist olamadı. (...) Hikayelerinin aksine realitede burjuva manzarası gösteriyordu." ifadelerini kullandı.[63] Arkadaşı Emin Türk de yazarı savunduğu düşüncelere aykırı olmakla itham ederek bencil ve gösteriş düşkünü olmakla suçladı.Adalet Cimcoz'un eşi Mehmet Ali Cimcoz ise yazarın yaşam tarzına yönelik olarak "gösterişi seven, alkışı seven bir insan", "bugün anladığımız gibi bir komünist değildi" şeklinde ifadeler kullandı. Tartışmalı yılları Yazar, sağ ve sol kesim tarafından birtakım eleştirilere maruz kaldı. Ülkenin sol kesimi kendisini lüks ve burjuva görünümlü yaşantısından dolayı daha radikal tavırlar almaya zorlarken, sağ kesim de sosyalist misyon yüklenmek istenen birisinin Dil Kurumu azalığı gibi görevlere getirilmesini doğru bulmuyordu. Sağ kesimin eleştirilerinin başlıca kaynaklarından birisi de Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönen öğrenci grubundaki kişilerden daha önce ve daha etkili görevlere getirilmesiydi. Nihal Atsız, Orhun dergisinde Şükrü Saracoğlu'na atfen yazdığı yazıda (1 Nisan 1944) Sabahattin Ali'nin "herkesçe bilinen bir komünist olduğunu, Hasan Âli Yücel'in şahsi sempatisi yüzünden göreve getirildiğini ve daha önceden Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Ali Çetinkaya gibi isimlere hakaret ettiğini" söyleyerek yazarı vatan haini olarak niteledi ve devlet tarafından korunmasını kınadı.Bu mektup üniversite öğrencileri ve halk arasında etki uyandırdı, Nihal Atsız ise görevden alındı. Sabahattin Ali mektup sonrasında Nihal Atsız'a hakaret davası açtı ve ilk duruşma 2 Nisan 1946'da yapıldı. Dava öncesinde adliye sarayı önünde toplanan ve çoğunluğu Siyasal Bilgiler ve Tıp Fakültesi öğrencisi olan kişiler yazarın aleyhinde gösteri yaptı. Davaya Sabahattin Ali avukatsız olarak katılırken Nihal Atsız'ı ise Hamit Şevket İnce başkanlığındaki avukatlar savundu. Dava görülürken içeride ve adliye önünde "İstiklâl Marşı" okundu, ortam gerilince de dava başka bir tarihe ertelendi. İlk duruşmadan sonra konservatuvarda İsmet İnönü ile görüşen yazar, İnönü'nün "Nasılsın?" sorusuna "Sağ olun, iyim paşam." şeklinde cevap verdi ve İsmet İnönü'den "Daha iyi olacaksın." cevabını aldı.İlerleyen dönemlerde Hamit Şevket İnce, Nihal Atsız'ın avukatlığından istifa etti. Yine bu dönemde Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesinde Sabahattin Ali lehinde seri yazılar yazdı. İkinci duruşmada savcı Nihal Atsız'ın Sabahattin Ali'ye vatan haini diyerek hakaret ettiğini söyledi ve cezalandırılmasını talep etti. Üçüncü duruşmada ise Nihal Atsız altı ay ceza aldı fakat "mazisinin temiz olması" ve "millî tahrik"gibi gerekçelerle bu ceza dört ay indirilerek tecil edildi. Dava sonrasında konservatuvardaki görevine bir süre devam etti,ardından da üçüncü kez askere çağrıldı. Çankırı'da bir buçuk ay görev yapan yazar, mesleğine geri döndü. Daha sonra ise bakanlık emrine alınarak konservatuvardan ayrıldı. 4 Aralık 1945 günü İstanbul'da çıkan komünizm karşıtı gösterilerde Sabahattin Ali'nin de faaliyet gösterdiği bazı kurumlara çeşitli saldırılar oldu. 1944 sonrasında Markopaşa, Malum Paşa veya Ali Baba gibi yerlerdeki yazılarında daha sert ve daha eleştirel bir dil kullandı. Zekeriya Sertel'e 1946 yılında söylediğine göre siyaset ve politikayla daha fazla ilgilenmek istiyordu.Yine aynı yıl ailesini Ankara'da bırakarak İstanbul'a geldi ve Aziz Nesin'le beraber Markopaşa dergisini çıkardı. Markopaşa ilk üç sayısında tırajını artırarak yayın hayatına devam etti. Daha sonra da mizahî yönünden çok siyasi yönüyle tartışmalara neden oldu. İlerleyen dönemlerde dergide çıkan ve çoğu imzasız olan yazılardan ötürü derginin sorumluluğunu üstlenen Sabahattin Ali'ye davalar açıldı. Davaya konu olan yazılardan biri dışındaki yazılar Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'a aitti; fakat derginin sorumlusu olduğu için Sabahattin Ali hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul ve Paşakapısı Cezaevi'nde bir süre yatan yazar, 10 Eylül 1947 tarihinde tahliye oldu.Yine bu dönemlerde Markopaşa kapatıldı, bunu takiben de Merhum Paşa ve Malum Paşa gazeteleri çıkartıldı. İlerleyen dönemlerde yazar hakkında tekrar tutuklama kararı çıkartıldı fakat tutuklama işlemi gerçekleşmedi. Bu dönemlerde Ali Baba dergisini çıkardı ve "Sırça Köşk" adlı öyküsünü yayınladı. Bu öykü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı, kendisi de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildi.31 Aralık 1947 tarihinde serbest kalan yazar, ekonomik sıkıntılar çekti ve Ali Baba dergisi kapatıldı. Daha sonra nakliyecilik yapmak istedi ve Adalet Cimcoz'un da yardımlarıyla bir kamyon aldı. Yazarın M. Ali Cimcoz'a anlattıklarına göre bu mesleğe başlamasında şehirlerin sıkıcı etkisinden kurtulmak, yeni insanlar tanımak ve edebi eserleri için malzeme toplamak gibi amaçlar gütmesi etkiliydi. Eşi Aliye Ali bu dönemler için "1947'de Markopaşa'nın çıkmasıyla hayatımız bozuldu. Yurt dışına gitmek istiyordu: İngiltere veya Fransa'ya falan" ifadelerini kullanmıştır. Niyazi Berkes'in aktardığı bilgiler Sabahattin Ali'nin Fransa'ya gitmek istediğini fakat kendisine pasaport verilmediği yönündedir. Nihayetinde Sabahattin Ali 1948 yılı Mart ayı sonlarında arabasının tamirini yaptırdı ve "Edirne'ye peynir götüreceğim" diyerek M. Ali Cimcoz'la sabah beş civarı vedalaşarak ayrıldı. Ölümü Sabahattin Ali'nin Edirne'ye gitmekteki amacı peynir taşımak değil, Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa'ya ulaşmaktı. Kendisine yasal yollardan pasaport verilmediği için kaçak yollarla bu amacına ulaşmaya çalıştı. Bulgaristan sınırını denemeden önce de Suriye sınırından kaçmak istedi fakat başarılı olamadı. Avrupa'ya kaçmak istediği dönemler ise hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği zamanlardı. Evinde kaldığı Mehmet Ali Cimcoz'la vedalaşırken asıl amacını söylemedi. Çünkü Cimzoz'un Millî Emniyet Hizmetleri (MAH) ajanı olduğundan şüphelenmekteydi.Avrupa'ya kaçış için kendisine yardım edecek kişi Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'nden Berber Hasan'dı. Berber Hasan, Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'le tanıştırdı. Sabahattin Ali'ye rehberlik edecek Ali Ertekin eski bir subaydı ve silah çalmak suçundan ordudan ihraç edilmişti. Sabahattin Ali ve Ali Ertekin tanıştıktan bir süre sonra Kırklareli'ne doğru kamyonla yol aldılar.Kamyonda ilk başta üç kişi olsalar da daha sonradan şoför Salim'i bırakıp beraber yola devam ettiler. Ali Ertekin'in Kırklareli Cumhuriyet Savcılığına verdiği ifadeye göre Sabahattin Ali'nin kendisine sınırı geçtikten sonra Bulgaristan ve Rusya'da çalışmalar yaparak Türkiye'de komünist bir ihtilal çıkaracağını söylediğini ve konuşmalarından onun kötü bir insan olduğunu düşündüğünü söyledi.Nokta dergisindeki bir röportajında ise yol boyunca Sabahattin Ali'yle tartıştıklarını ifade etti. İlerleyen vakitlerde Ertekin, Sabahattin Ali'yi kitap okuduğu sırada elindeki bir sopayla kafasına defalarca vurarak öldürdü.Öldürmesine gerekçe olarak da millî hislerini tahrik ettiğini öne sürdü.Ayrıca Ali Ertekin'in Millî İstihbarat Teşkilatı mensubu olduğu da iddia edilegeldi. Ali'nin bedenini bir çoban buldu ve 16 Haziran 1948 günü jandarmaya giderek durumu bildirdi. Yapılan incelemeler sonucunda ölünün kimliği teşhis edilemedi. Bu dönemlerde İstanbul polisi Bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekeyi yakaladı. Sabahattin Ali'yi öldüren Ali Ertekin de bu şebekenin mensubuydu ve yakalanınca Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf etti.Ali Ertekin idam cezasıyla yargılanmasına rağmen dört yılla hüküm giydi, kısa bir süre sonra da serbest kaldı. Sabahattin Ali'nin cesedi üzerinden çıkan giysilerle Ali Ertekin'in verdiği bilgiler doğrultusunda ele geçirilen eşyaları yakın çevresi tarafından teşhis ettirildi.Bu dönemlerde ölümü üzerine farklı spekülasyonlar yapıldı ve yazılı medyada yaşayıp yaşamadığına dair farklı iddialar yer aldı. Ayrıca ölüm şekli ve ölüm yerine yönelik olarak da farklı iddialar mevcuttur.Rasuh Nuri İleri, Sabahattin Ali'nin sınırı geçtiğini sandığını bir yerde yakalanıp ardından da Kırklareli'nde yargılandığı sırada işkenceden öldüğünü öne sürdü.Yalçın Küçük ise Rasuh Nuri İleri ve Kemal Bayram Çukurkavaklı'nın "işkencede öldü" iddiasını "kahrolası bir köylü ideolojisi" ile öne sürüldüğünü belirterek Sabahattin Ali'nin kaçakçı şebekesine karşı emniyetle işbirliği yaptığını ve sınırda çıkan bir çatışmada öldüğünü iddia etti. Yalçın Küçük'ün diğer bir iddiası ise Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'in öldürmediği ve suçun onun üzerine kaldığı yönündeydi.Sabahattin Ali'nin ölümünün siyasi nedenlerden olduğunu savunanlar da vardır. Arkadaşı Aziz Nesin ise Sabahattin Ali'yi MİT'in öldürmediğini iddia ederek Ali'nin "kişisel kusurları yüzünden" ölüme gittiğini söyledi. Siyasi görüşleri Sabahattin Ali fikir hayatına Türkçülük düşüncesiyle başladı ve Ziya Gökalp'i "Milliyet aşkını gönüllere serpen nebi" diye niteledi. Nihal Atsız, Sabahattin Ali'nin Türk Ocakları'na gittiğini ve oradaki ortama uygun şiirler yazdığını söyledi.Kendisinin komünizmle tanışmasının Almanya'da olduğunu ve propaganda yaptığı iddiasıyla Türkiye'ye geri gönderildiğini iddia edenler vardır.Fakat kendisinin Nihal Atsız'a anlattığına göre Türklüğe hakaret eden bir Alman'ı dövdüğü için Almanya'dan geri gönderilmişti.Sabahattin Ali, Almanya dönüşünde hem Resimli Ay dergisinde hem de Atsız Mecmua'da şiir ve yazılar yazdı. Ayrıca romantik karakterli hikâyeler yerine toplumsal içerikli hikâyelere yöneldi. Kendisinin toplumcu gerçekçi yönüyle yazdığı hikâyeler Resimli Ay'da takdir ve kabul gördü. Bu durum Nâzım Hikmet'in "Türk edebiyatında hikayeci olarak yalnız sen varsın!" tepkisiyle karşılık buldu. Türk devlet büyüklerine hakaret ettiği iddiasıyla tutuklanmasının ardından tek parti yönetimine karşı daha sert ve eleştirel bir üslup kullandı. Hasan İzzettin Dinamo, Sabahattin Ali'nin tutukluluğu hakkında "Konya'daki bu şiir ihbarı olmasaydı onun solculuğu tatlı bir gevezelik olarak kalacaktı." ifadelerini kullandı.Nâzım Hikmet ise 1952 yılında Novoye Vremya gazetesinde yayınlanan bir yazısında, Sabahattin Ali'nin Sovyetler Birliği'ne derin bir sevgi beslediğini iddia etti. Sabahattin Ali, Markopaşa gibi yerlerde yazdığı yazılarında yabancı sermayelerin Türkiye'de ikinci kapitülasyonlar dönemini başlatacağını ve ülke bağımsızlığını etkileyeceğini; niteliksiz yöneticiler ve yarı aydınların kendi çıkarları için ülkeyi Amerikan ve İngiliz emperyalizmine peşkeş çekeceğini ve bunun tehlikeli sonuçlar doğuracağını söyleyerek millet idaresine dayalı nitelikli politikalar üretilmesi gerektiğinden bahsetti.Bu konudaki bir görüşü şu şekildedir: « Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. (...) Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. (...) Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.» Genel olarak tek parti yönetimine karşı sert ve eleştirel bir tutum sergileyen Sabahattin Ali, partinin çalışmalarını da "baskıcı" şeklinde nitelendirdi. Ayrıca Bakanlar Kurulu tarafından toplatılan Sırça Köşk adlı eseri bu tutumundan izler taşımaktaydı. Kendisinin ırkçılık ve Turancılık gibi fikirler ile yozlaşmış dini kalıplara yönelik yazıları da vardır. Sabahattin Ali'nin Marksist yönü de edebi eserlerine yansıdı fakat bu fikirleri bir yaşam tarzı olarak görmemekteydi. Kendisi bu yönü hakkında çeşitli eleştirilere de maruz kaldı. Girmek istediği bir işçi partisi ise kendisini güvenilir kabul etmeyerek onu parti üyeliğine almadı. Arkadaşı Emir Türker de Sabahattin Ali'yi öyküleri dışında Marksist bir yönünün olmamasını gerekçe göstererek eleştirdi. Ayrıca Samet Ağaoğlu ve M. Ali Cimcoz da kendisini bu yönde eleştiren diğer isimlerdir. Sanatı ve edebi görüşleri Sabahattin Ali ilk yıllarında sanatı "İçinde yaşanan cemiyet şartlarının şuurlu veya şuursuz bir ifadesi" olarak yorumlamaktaydı.Daha sonra da sanatın yalın bir yansıtma işi olmasına karşı çıkarak "sanatın bir maksadı olmalı" değerlendirmesinde bulundu. Bir mülakatında ise sanatın insanı yükseltmek ve daha iyiye götürmek dışında bir maksadının olmadığını vurguladı.Dönemin sanatkârlarını "eski gazelhanlar" ve "sahib-i mezak" olarak değerlendirdi,halktan yana olmayan eserler verdiklerini, yüksek zümreye hitap ettiklerini ve zamanla unutulup gideceklerinden bahsetti. Yeni edebiyatçıların da kalıcı olabilmeleri için realist olmaları gerektiğini söyledi.1938 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide ise şiir hakkında "Bence şiirin eskisi yenisi yoktur. İyi şiir, muhakkak ki insana bir şey ilave eder, bu şey bazen tez olur, bazen bizim manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur." ifadelerini kullandı. Sabahattin Ali, öykü ve roman gibi türlerde kalıcı olabilmek için seçilen karakterlerin canlı olmasını ve konuların güncelliğini yitirmeyecek türden olması gerektiğini savundu.Edebi eserler üzerine yapılan eski-yeni tartışmasını ise lüzumsuz olarak değerlendirdi, eserlerin iyi-kötü ölçeğinde değerlendirilmesi önerisinde bulundu. Bu önerisine örnek olarak da yeni ve kalitesiz yazarlar yerine eski ve kaliteli yazarların okunacağını, hatta kendisinin Fuzûlî ve Şeyh Galip gibi isimleri okuduğunu belirtti.Yaşar Nabi Nayır'a gönderdiği bir mektubunda ise Orhan Veli Kanık'ın öncülüğünü yaptığı Garip hareketini halktan uzak, lüzumsuz ve anlaşılmaz olarak değerlendirdi.Dilde sadeliğe de büyük önem veren Sabahattin Ali, bu düşüncesini eserlerine de yansıttı. Dergide yazdığı bazı öykülerinin kitap olarak toplatılmasından sonraki hali daha sade bir görünüme sahiptir. Bir mektubunda da bazı hikâyelerini sadeleştirme gereği duyduğunu yazdı. Dilde sadeleşmeyi desteklemekle beraber Öz Türkçede aşırıya gidilmesine de karşı çıktı, dile yerleşen ve kalıplaşan kelimelerin kullanılmasının gerektiğini düşündü. Romanları Sabahattin Ali'nin üç romanı önce tefrika edildi, ardından da kitap olarak yayımlandı. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'un gazetelerdeki tefrikası zaman zaman kesintiye uğradı. Roman, Tan gazetesinde tamamı tefrika edildikten sonra kitap olarak ilk kez 1937 yılında basıldı. İçimizdeki Şeytan adlı romanı Ulus gazetesinde seksen yedi bölüm şeklinde tefrika edildi, 1940 yılında ise kitap olarak basıldı. Hakikat gazetesinde tefrika edilen Kürk Mantolu Madonna romanı ise Büyük Hikâye başlığı altında toplamda elli gün olmak üzere kırk sekiz sayı şeklinde yayımlandı. Sabahattin Ali bu romanına, İstanbul'da bulunan Büyükdere asker çadırında başladı ve romanını günü gününe yazıp gazeteye gönderdi. Yedi Meşaleci Cevdet Kudret Solok, Sabahattin Ali'nin bu romanı için Lüzumsuz Adam başlığını düşünüp sonra da vazgeçtiğini dile getirdi. Pertev Naili Boratav ise Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'yı ilk önce bir öykü olarak yazdığını dile getirip başlığını da Yirmi Sekiz şeklinde koyduğunu ve öykünün ilk sayfasını da kendisine gösterdiğini dile getirdi. Sabahattin Ali'ye ait romanlarda ilk olarak bireysel temalar ön plana çıkar. İşlediği bireysel konular sevgi ve aşk kavramlarıdır. Bu kavramlardan sonra ikinci olarak evlilik teması üzerinde yoğunlaşır. Eserlerinde diğer öne çıkan konular ise sosyal sorunlar, iletişimsizlik ve yalnızlıktır. Sosyal ve toplumsal konuları işlerken köylü, işçi, mesai arkadaşı, esnaf ve memur gibi sıfatlara sahip olan karakterler yer alır. Aydın kesim insanlarına değindiği romanlarında ise eleştirel ve realist bir tavır sergiler. İçimizdeki Şeytan aydın kesime yönelik eleştirel ifadelerinden izler taşımaktadır. Kuyucaklı Yusuf romanında aşk teması ön plana çıkar. Evlilik ile Anadolu'nun sosyal ve ekonomik yapısı diğer ana temalardır. İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında da öne çıkan tema aşk ve evliliktir. Bu evlilikler genelde sağlıklı bir şeklide yürümedikleri görünümünü verir. Yazara ait üç romanın sonu birbirlerine benzemektedir: Kürk Mantolu Madonna'da Maria Puder ve Kuyucaklı Yusuf'da Muazzez karakteri romanın sonunda ölen kişiler olurken, İçimizdeki Şeytan''da ise Macide son olarak Bedri'ye yönelir. Romanlarındaki yozlaşma konusu ise daha çok kırsal kesimde ele alınır. Kuyucaklı Yusuf'taki Şahinde, Hacı Etem, Şakir ve Hilmi Bey; bir tür toplumsal yozlaşmanın örneğidir. Aydın kesimdeki yozlaşmalara ise İçimizdeki Şeytan romanında değinir. Romanda Ömer'in yakın çevresi belirli bir eğitim görmüş ve çeşitli sıfatlara sahip kişilerdir; fakat davranışları sahip oldukları eğitim ve sıfatları gölgelemektedir. Sabahattin Ali, romanlarındaki kişileri konunun geçtiği mekanlara göre seçer. Kuyucaklı Yusuf'ta köylüler, kasabalılar, memurlar; İçimizdeki Şeytan'da yazar, öğretmen ve profesör gibi sıfatlara sahip kişiler; Kürk Mantolu Madonna'da ise Raif Bey'in çalıştığı yerdeki arkadaşları, Almanya'da tanıştığı kişiler ve âşık olduğu Maria Puder roman kadrosunu oluşturur. Kuyucaklı Yusuf romanı en geniş karakter kadrosuna sahip romanıdır. Üç romanında, Yusuf, Ömer ve Raif Efendi ana erkek kahramanlardır. Sabahattin Ali romanlarında erkek karakterler daha ön plandadırlar; fakat bu kişiler güçlü ve etkin bir görünüme sahip değillerdir. Ana erkek kahramanların ortak özellikleri bulundukları çevreye uyum sağlayamamış kişiler olmalarıdır. Kısa sürede ciddi değişimler yaşayan bu karakterler olayları yönlendirmede güçlük çekmektedirler. Buna örnek olarak Yusuf karakterinin çözümü yakın çevresindekileri öldürmekte bulması veya Raif Bey karakterinin soğuk havalarda saatlerce sokaklarda gezmesi verilebilir. Romanların kapsadığı zaman dilimi farklılıklar göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında on iki ila on beş yıllık bir zaman diliminde yaşanan olaylar anlatılmaktadır. Kuyucaklı Yusuf'ta olaylar ileriye doğru anlatılır ve özet yöntemiyle de zamanlar arasında geçiş yapılır, Kürk Mantolu Madonna ise ileriye doğru yazılmamış olup, geriye doğru giden bir anlatıma sahiptir. İçimizdeki Şeytan romanındaki gelişmeler ise yaklaşık üç ile beş ay arasında gerçekleşir. Romanlarındaki olayların geçtiği mekânlar birbirlerine göre farklılık göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf romanındaki mekan bir kasabayken, İçimizdeki Şeytan romanında ise İstanbul'dur. Bu romanda deniz kenarı ve cadde kaldırımları da seçilen mekanlardandır. Roman karakterlerinden Macide'nin Balıkesirli olmasından dolayı bu şehirden de kısaca söz edilmektedir. Kürk Mantolu Madonna romanında ise mekan olarak Berlin seçilmiştir. Romanın sonlarına doğru ise olaylar Ankara'da geçmektedir. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'ta ise olaylar Kuyucak köyünde başlayıp Edremit'te devam eder. Bu romanındaki diğer mekanlar ise Burhaniye ilçesi ve Yusuf'un tahsildarlık yaptığı köylerdir. Kuyucaklı Yusuf romanı kırsal kesimde geçtiği için doğa da mekan olarak kullanılmıştır; romanda bağ ve bahçeler karakterlerin toplu olarak bulunduğu yerlerdir. Öyküleri Sabahattin Ali'nin 1935'te çıkardığı ilk öykü kitabı Değirmen'de on altı, 1936'daki Kağnı'da on üç, 1937'deki Ses'de beş, 1943'teki Yeni Dünya'da on üç ve 1947'deki Sırça Köşk'te on üç öykü olmak üzere toplamda altmış öyküye sahiptir. Ardından da son kitaplarında dört öykü daha yayınlayarak bu sayıyı altmış dörde çıkardı. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de dönemin siyasi ve sosyal özelliklerini görmek mümkündür. Öykülerindeki temel kavramlar sevgi, aşk ve kırsal kesim sorunlarıdır. Kırsal kesimi işlediği öykülerinde çeşitli toprak ve miras kavgaları gibi nedenlerden dolayı işlenen cinayetlere de yer verir. Sabahattin Ali öykülerinde öne çıkan konulardan birisi de hapishanelerdir. Çeşitli dönemlerde, farklı sebeplerden dolayı hapse atılan Sabahattin Ali; bu yaşantısını öykülerine de yansıtır. "Bir Şaka", "Candarma Bekir", "Duvar", "Kazlar" ve "Katil Osman" adlı öykülerinde hapishane yaşamı ve mahkûmlar konusu üzerine durur. Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi kişilerin başında gelen Sabahattin Ali, öykülerindeki karakterleri tasvir yoluyla anlatarak iyi veya kötü yanlarını ortaya koyar. Öykülerindeki tasvirler romanlarında olduğu gibi uzun ve ayrıntılı değildir. Öykülerindeki karakterler ilk zamanlar hayvanlar olurken daha sonra çeşitli insan tiplerini karakter olarak seçer. "Kırlangıçlar" ve "Bahtiyar Köpek" adlı öykülerinde karakter olarak hayvanlar daha ağır basmaktadır. "Kırlangıçlar" adlı öyküsünde hiçbir insan karakteri bulunmaz, Sabahattin Ali bu eserinde birbirine âşık olan iki kırlangıcın hikâyesini anlatır. "Bahtiyar Köpek" adlı eserinde insanlar bulunsa bile asıl önemli rolü köpek karakterine verir. İnsanları ve insan ilişkilerini ön plana çıkardığı öykülerinde ağırlıklı olan karakterler erkektir. Eserlerindeki erkek karakterleri daha hırslı ve daha yoğun düşünen tipler olup genellikle işsiz durumdadırlar. Öykü karakterlerde en fazla ortaya çıkan meslek grubu memurlardır. Köyde geçen öykülerinde daha çok ağa, imam, muhtar ve köylü insanı gibi karakterler öne çıkar. Kırsal kesimi anlattığı öykülerinde, halkın tarlasını ve mahsullerini yöneten köyün ağaları bulunur. Ağalar gerekirse cinayet işletir ve suçu başka birisinin üzerine yıkar. Hapishane öykülerinde ise: cezaevi müdürü, jandarma ve gardiyan gibi karakterler ön plandadır. Öykülerinde kadın karakter sayısı azdır ve genellikle kadınlar ikinci plandadır. Öykülerindeki kadınlar, tarlada ve bahçede çalışan; çamaşırla ve ev hizmetiyle uğraşan tiplerdir. Köy öykülerindeki kadınlar evlerine ve eşlerine bağlıdır. Sabahattin Ali "Kazlar" öyküsünde hapiste olan eşini rahat ettirebilmek için komşusunun kazını çalan kadının hapse düşmesi olayını anlatır. Öykülerinde güçlü ve çekici görünen kadın sayısı az da olsa vardır. Bu kadınlar genellikle toplumca yadırganan yönleriyle ele alınır. İstanbul'da geçen öykülerinde ise güzel ve varlıklı kadınlara rastlanır. Öykülerindeki çocuklar ise genellikle bir fon değerindedir. Öykülerindeki memur karakterleri genellikle yoksul, geçim sıkıntısı yaşayan, silik ve etrafınca fazla önemsenmeyen insanlardır. Memurlar genel olarak dürüst ve adil olmayan bir şekilde davranır. Bir dönem Almanca öğretmenliği de yapan Sabahattin Ali, öykülerinde öğretmenlere de yer verir. Öğretmenlerin iyi yanlarını daha çok göstermekle beraber olumsuz yanlarına da değinir. Doktor karakterleri ise genellikle çıkarcı ve duyarsız bir görünüm verir. Öykülerindeki mekanlar ağırlıklı olarak Anadolu ve İstanbul'dur. Yurt dışında geçen öykülerine örnek olarak "Köstence Güzellik Kraliçesi" adlı yapıtı verilebilir. Bu yapıt Romanya'da başlar ve Berlin'de devam eder. "Bir Gemici Hikayesi" adlı yapıtında ise mekan olarak Kızıldeniz (Şap Denizi) ve Akdeniz kıyısında bulunan Port Said kentinin adı geçmektedir. "Viyolonsel" adlı öyküsü, bir gemi kazası sonucunda gelişir ve Afrika'nın sığ bir ormanında geçer. Sabahattin Ali'nin Anadolu anlayışı genellikle Orta Anadolu ve Ege Bölgesi ile sınırlıdır. Bu sınırlamayı Kuyucaklı Yusuf romanında da görmek mümkündür. Bazı öykülerinde mekan olarak doğa öne çıkar. Kapalı mekanlara ise hastane, otel, han ve cezaevleri örnek gösterilebilir. Öykülerinde yalın bir dili tercih eder. Romanlarında sık rastlanan ve günümüzde çok kullanılmayan ifadelere öykülerinde daha az rastlanır. Karakterleri konuştururken yerel ifadeler ve şive özelliklerini vermek zaman zaman tercih edilir. Karakterlerin yerel ağızlarını yansıtırken ölçülü bir üslubu tercih eder. Öykülerinde yerel olarak ifade edilebilecek argo sözcükler de bulunur. Sabahattin Ali'nin yazınsal olarak etkin olduğu döneminde Türkiye'de harf inkılabı gerçekleşmiştir. Türk dilindeki değişimler onun eserlerine de zamanla yansır.[114] Sabahattin Ali kendi şiir ve öykücülüğü hakkında şu ifadeleri kullanmıştır: « Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san'at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz. (...) Bir kere okuyucuyu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim: ama böylece belki de eski bir hatayı devem ettirmekten başka bir şey yapmıyorum. İyiden kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.» Şiir ve oyunları Sabahattin Ali'nin toplamda yetmişten fazla şiiri bulunur. Bu şiirlerinden 28 tanesini Dağlar ve Rüzgâr adlı kitabında yayımladı. Bu kitap yazarın 1931-1934 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşmaktadır. Ayrıca kitabın ön sözü de ona aittir. Kitapta bulunan beş şiir daha önceden dergilerde yayımlanmış olan şiirleridir. Diğer şiirler ise ilk kez bu kitapta yayınlandı. 1926-1928 yılları arasında yazdığı şiirlerden 21 tanesini ise Kurbağanın Serenadı adlı defterde topladı. Almanya'da eski harflerle yazılan bu defter, zamanla el değiştirmiş olup son olarak da Asım Bezirci tarafından muhafaza edildi. Bu defterdeki sekiz şiir daha önceden yayınlanmamış olan şiirleridir. Şiirlerindeki temalar ise tıpkı romanlarında olduğu gibi sevgi ve aşk kavramlarıdır. Hapishaneleri konu edinen şiirlerinde, hapishane yaşamının zorluğu üzerinde dururken aşk temasına ise tekrar değinir. Karamsarlık, bireysel yalnızlık, bunalma ve kaçış gibi konular da şiirlerinin diğer temalarıdır. Kişileri konu edinen şiirlere de sahiptir, bu kişiler babası Selahattin Bey, Mustafa Kemal Atatürk, Abdülkâdir Geylânî ve Ziya Gökalp'tir. Sinop Hapishanesi'ndeyken Hapishane Şarkısı adıyla oluşturduğu beş parçalık bir şiir bütünü bulunur. Bu şiirler birden beşe kadar numaralandırılmış şekildedir ve ilerleyen yıllarda ise Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve Edip Akbayram gibi isimler tarafından bestelenmiştir. Sabahattin Ali şiirleri üçlük, dörtlük ve daha değişik sayıda dizeden oluşan bentlerden oluşur. Bazı şiirleri düz uyak biçiminde yazılmıştır; "Gazel Naziresi", "Terkib-i Bend Risalesi", "Mesnevi" başlıklı şiirlerindeyse Divan şiiri gelenekleri görülür. Üçlüklerle kurulan şiir sayısı dokuz, dörtlüklerle kurulan şiir sayısı elli, serbest ölçüdeki şiirlerinin sayısı dokuzdur; fakat bu dokuz şiirden sadece "Sokakta Kalan Adam" adlı şiir ölçüsüz ve uyaksız olarak yazılmıştır. "Gazel Naziresi", "Terkib-i Benci Risalesi" ve "Mesnevi" adlı şiirlerinde aruz ölçüsü kullanırken diğer yetmiş iki şiirinde ise hece ölçüsünü tercih etmiştir. Genellikle hecenin sekizli kalıbıyla şiirler yazmıştır. Dağlar ve Rüzgâr adlı kitapta bulunan şiirlerden biri hariç geriye kalan şiirlerin çoğu hecenin sekizli kalıbıyla yazılmıştır. Sabahattin Ali'nin tercih ettiği şiir kalıplarından bir diğeri ise on dörtlü kalıptır, bu tarzda ise yirmi şiir yazmıştır. Bu kalıpların dışında bazı şiirlerinde yedili, on birli, on üçlü kalıpları kullanmıştır. "Kurbağa" adlı iki dizeden oluşan şiirde ise on yedili kalıbı tercih etmiştir. Sabahattin Ali'ye ait Esirler adında yayımlanmış tek bir oyun mevcuttur. Bu oyun bir tablo ve üç perdeden oluşmaktadır ve Türk tarihindeki Kürşad İhtilali'nden[not 4] esinlenilerek yazılmıştır. Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı İhlal'e yazdığı mektuplarında bu oyundan sıkça söz eder. Mektuplarında oyunu bitirdiğini ve Ayşe Sıtkı İhlal'e okuması için göndereceğini belirtir. Bir başka mektubunda Esirler oyununu, Pertev Naili Boratav aracılığı ile Muhsin Ertuğrul'a verilmesini ister. 15 Ocak 1934 tarihli bir mektubunda ise oyunun Ulvi Cemal Erkin tarafından bestelendiğini ve müzik öğretmenliği öğrencileri ile oynanmasının kararlaştırıldığı yazar. Etkisi Sabahattin Ali Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. Sait Faik Abasıyanık ile beraber kendisinden sonraki Türk öykücülüğüne yön vermiştir, bu iki yazarın doğrultusunda iki öykücülük geleneği gelişmiştir. Sabahattin Ali çizgisinde yazan yazarlar arasında Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz, İlhan Tarus gösterilir.Genel olarak "toplumcu gerçekçi yazarlar" kategorisine dahil edilmektedir.Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf romanları Türk edebiyatının önemli yapı taşlarındandır. Özellikle Kürk Mantolu Madonna Türkiye'de en çok okunan kitapların başında gelmektedir. Türk Kütüphaneciler Derneği'nin yayımladığı istatistiklere göre 2015 yılında Türkiye'de en çok okunan kitaptır. Romanın bu denli popüler olmasının altında okullarda öğrencilere önerilmesi ve sosyal medyada çok fazla paylaşım alması gibi nedenler vardır.Almanca, Arapça, Rusça, İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca gibi çeşitli dillere çevirilen Kürk Mantolu Madonna İran gibi İslamist ülkelerde bazı kısımlarında sansüre uğramıştır.Kuyucaklı Yusuf romanıysa aralarında Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt'un da bulunduğu köy çevresini konu edinen roman yazarları üzerinde etki sahibi olmuştur. Samim Kocagöz'ün Onbinlerin Dönüşü romanı da İçimizdeki Şeytanlar etkisinde yazılmış.Kocagöz, lisedeyken Sabahattin Ali'nin eserlerini okumuş, yazarın "bambaşka bir açıdan" baktığını ve eserlerinin "edebiyatımızın geçmişi içinde gelip durulan büyük bir aşama" teşkil ettiğini düşünmüş ve etkisi altında kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen ve MEB 100 temel eserden biri olan Kuyucaklı Yusuf[128] ile yazarın "Hanende Melek", "Hasanboğuldu", "Komik-i Şehir", "Kağnı", "Ses", "Gramofon Avrat" ve "Ayran" gibi hikâyeleri Metin Erksan, Yılmaz Duru ve Feyzi Tuna gibi yönetmenlerce sinema ve televizyona uyarlandı.Aldırma Gönül, Leylim Ley, Çocuklar Gibi, Kız Kaçıran ve Göklerde Kartal Gibiyim adlı şiirleri ise Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Nükhet Duru, Volkan Konak, Edip Akbayram ve Zülfü Livaneli sanatçılarca bestelendi. Süreç içerisinde popüler kültürün bir ögesi olan yazarın hayatı ve eserleri akademik olarak birçok kez incelendi.Ramazan Korkmaz 1991 tarihli Sabahattin Ali İnsan ve Eser adındaki doktora tezini daha sonra kitaplaştırdı.Sevengül Sönmez A' dan Z' ye Sabahattin Ali kitabı ile geniş çaplı bir çalışma yayımladı.Hıfzı Topuz ise yazar hakkındaki Başın Öne Eğilmesin adlı eseriyle Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazandı.Ayrıca yazarın yakın çevresinden Kemal Bayram Çukurkavaklı, Asım Bezirci ve kızı Filiz Ali'nin de benzer çalışmaları mevcuttur. Türk Kütüphaneciler Derneği'nin 2017 yılında üniversite kütüphanelerinden en çok ödünç alınan kitaplar listesinde yazarın Kürk Mantolu Madonna'sı ikinci sırada yer aldı.Eser, 2018 yılında da hem üniversite kütüphanelerinden hem de bin 146 halk kütüphanesinden Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı ile beraber en çok ödünç alınan kitap oldu.Hece dergisi 2018 Ocak sayısında ‘Susturulamayan Ses Sabahattin Ali’ başlıklı bir özel sayı çıkardı. Özel sayının editörlüğünü Ramazan Korkmaz ve İbrahim Tüzer yaptı.Yapı Kredi Yayınları 14 Şubat 2018 - 27 Nisan 2018 tarihleri arasında İstanbul'da "Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” adlı sergiyi organize etti. Küratörlüğünü Sevengül Sönmez'in yaptığı sergide Ali'nin hayatından kesitler, yaşadığı şehirler, bu şehirlere dair görüşleri ve çeşitli fotoğraflar gösterildi. Sergi'de Sabahattin Ali Arşivi’nden çıkan yeni belgeler, Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç Koleksiyonu’ndaki belgeler kullanıldı. Yayın hakları tartışması Ali'nin eserleri ölümünü takiben geçen 70 yılın ardından Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’da ilgili madde gereğince kamu malı oldu. Ölüm tarihinin kesin olarak bilinmemesi, kayıtlara daha ileri bir tarihte girilen ölüm tarihi ve eserlerinin bir dönem yasaklı olması nedeniyle yazarın ailesi ilgili yasanın değişmesi ve bu özel duruma bir istisna uygulanması talebinde bulundular.Onk Ajans aracılığıyla Yapı Kredi Yayınları'nda bulunan yayın haklarının kamu malı olmasının ardından 26 yayınevi Sabahattin Ali kitaplarını basmaya başladı. Bu basımlarda yazarın ailesinden izin alınmadan kullanılan fotoğraflar, kapak tasarımları, biyografi sunumu, yayın kalitesi gibi konular tartışma konusu oldu. Eserleri Roman Kuyucaklı Yusuf (1937) İçimizdeki Şeytan (1940) Kürk Mantolu Madonna (1943) Öykü Değirmen (1935) Kağnı (1936) Ses (1937) Yeni Dünya (1943) Sırça Köşk (1947) Şiir Dağlar ve Rüzgâr (1934) Kurbağanın Serenadı (1937) Öteki Şiirler (1937) Oyun Esirler (1936) Derleyen: Bünyamin Demirel
35 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.