Giriş Yap
M. Akif Ersoy" Asımın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek işte çignetmedi namusunu çignetmeyecek."
Reklam
Hepimizin bir ülküsü, bir ilkesi olmalı bence. Ülkümüz de ilkemiz de "vatan" olmalıdır ancak. Hayalimizi, kaygımızı, derdimizi, sevinçlerimizi dahi vatanı düşünerek yaşamalıyız. Işte M.Akif tam da böyle biriydi. Topraklarının bulunduğu durum, içine öyle bir yara salmıştı ki her fırsatta o yarayı, şiirleriyle vatanının hizmetine sundu. Çünkü o ne olursa olsun bu toprakların öz çocuğuydu ve var oluşumuza gönülden inananlardandı. Savaştan bitap düşmüş, yorgun millete İstiklal Marşı ile süslenmişti. Diyordu ki: "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" Sönmedi, al sancak yüreklerde mana ile daha da derinleşerek büyüdü, köklendi. Işte bu topraklardan bir Akif geçti. Adı, şanı, şerefini kazıdı yüreklerimize. Her gün daha gür, daha iştahla okuduk marşımızı. Sonra Akif bir de şöyle seslendi bize: "Asım'ın Nesli diyordum ya. Nesilmiş gerçek: Işte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek." Tarihin her sayfasını iyi bilmek gerek, bütün sokaklarından geçmek, bir devri iyi anlamak gerek. Akif işte böyle bir çağdan bize her mısrada sesleniyor. Bütün gayemiz Asım'ın nesli olabilmek olmalı. Çünkü o nesil vatanına canı gönülden bağlı bir nesildi. Ben bu topraklarda öyle alelade bir yaşam sürmüyorum. Her gün daha çok anlamak, öğrenmek için mücadele ediyorum. Hiç anlamadan, bilmeden, bastığın yerleri göremeden, yaşamış olmak için yaşamak yaşamak mıdır? Bilmiyorum. Bu topraklarda kan var, binlerce ananın gözyaşı, anıları, acıları var. Akif'in armağan ettiği Marş'ın anısını, acısını bilmeden okumak bana doğru gelmiyor. Anlamak, öğrenmek gerek. Her fırsatta "Ne Mutlu Türküm Diyene" 101.Yil Kutlu olsun.🇹🇷🇹🇷🇹🇷
CÜCELOĞLU'NDAN KİTAP VE FİLM TAVSİYESİ
"Mutluluk aramakla bulunacak bir şey değildir, onu inşa etmek gerekir." |
Doğan Cüceloğlu
Yaşama ve Gelişmeye Dair Kitap Önerileri · M. Urgan, Bir Dinozorun Anıları, Yapı Kredi Yayınları. · H.Z. Uşaklıgil, Kırk Yıl, Özgür Yayınları. · Ç. Altan, Tarihin Saklanan Yüzü, İnkılâp Kitabevi. · İ. Orga, Bir Türk Ailesinin Öyküsü, Everest Yayınları. · M. Çelen, Meral Çelen’in Anıları: Çocukluk ve Gençlik Yıllarım, Nesin Yayınları. · A. Nesin, Birlikte Yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim, Nesin Yayınları. · N. Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, Yapı Kredi Yayınları. · A. Deikman, The Observing Self: Myticisim and Psychoterapy, Beacon P.U.S. · E. Fromm, Sevme Sanatı, Say Yayınları. · M. Seligman, Gerçek Mutluluk, HYB Yayınları. · R. Layard, Happiness: Lessons from a New Science, Penguin Press. · C.R. Rogers, Kişi Olmaya Dair, Okuyan Us Yayınları. · V.H. Murthy, Together, Profile Books. · F. Fukuyama, Güven-Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması, İş Bankası, Yayanları. · C. Collins ve J.I. Porras, Kalıcı Olmak-Geleceğin Güçlü Kurumlarını Yaratmak, Sistem Yayıncılık. · S.R. Covey, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, Sistem Yayıncılık. · F. Carter, Küçük Ağaç’ın Eğitimi, Say Yayınları. · S. Helmstetter, Bizi Biz Yapan Seçimlerimiz, Sistem Yayıncılık. · E. Fromm, Sahip Olmak Ya da Olmamak, Say Yayınları. · M. Gladwell, Outliers: Çizginin Dışındakiler, MediaCat Yayınları. · J. Wooden, Hayat İçin Oyun Planı, Final Kültür Sanat. · D. Gilmour, Film Kulübü, Domingo Yayınları. · A. Adler, Yaşamın Anlamı ve Amacı, Say Yayınları. · Y. Hacıevliyagil, İşim ve Ben, Remzi Kitabevi. · D. Suskind, Otuz Milyon Kelime, Buzdağı Yayınevi. · J. Peterson, 12 Rules For Life: An Antidote to Chaos, Random House Canada. · M. Jay, Hayatımızı Şekillendiren On Yıl, Hyperion Kitap. · C. Sagan, Cosmos, Altın Kitap. · P. Yogananda, Bir Yogi’nin Otobiyografisi, Klan Yayınları. · J. Krishnamurti, İç Özgürlük, Yol Yayıncılık. · Mevlana, Mesnevi, Şefik Can tercümesi, Ötüken Yayınları. · G. Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi, İş Bankası Yayınları. · E. Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken Yayınları. · M. Turhan, Garplılaşmanın Neresindeyiz?, Altınordu Yayınları. · Y. Özakpınar, Bir Medeniyet Teorisi, Ötüken Yayınları. · M. Kemal Atatürk, Nutuk, İş Bankası Yayınları. .................... Ufuk Açıcı Kitap Önerileri · H. Hesse, Siddhartha, Can Yayınları. · S. Tamaro, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, Can Yayınları. · Y. Kemal, İnce Memed 1-4, Yapı Kredi Yayınları. · S.P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, Okuyan Us Yayınları. · H. Cibran, Ermiş, Doğu Batı Yayınları. · G.G. Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık, Can Yayınları. · F. Dostoyevski, Suç ve Ceza, İş Bankası Yayınları. · P. Istrati, Sünger Avcısı, Varlık Yayınları. · V.E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, Okuyan Us Yayınları. · R.B. Edgerton, Hasta Toplumlar, Buzdağı Yayınları. · S. Ali, İçimizdeki Şeytan, Yapı Kredi Yayınları. · A. Camus, Yabancı, Can Yayınları. · I. Yalom, Nieztche Ağladığında, Ayrıntı Yayınları. · P. Safa, Fatih Harbiye, Ötüken Yayınları. · S. Zweig, Satranç, İş Bankası Yayınları · V. Hugo, Bir İdam Mahkumunun Son Günü, İş Bankası Yayınları. · Y.K. Karaosmanoğlu, Kiralık Konak, İletişim Yayınları. · A.H. Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergah Yayınları. · D. Lama, Mutluluğun Kitabı, Hep Kitap. · K. Tahir, Esir Şehrin İnsanları, İthaki Yayınları. · K. Tahir, Esir Şehrin Mahpusu, İthaki Yayınları. · K. Tahir, Yol Ayrımı, İthaki Yayınları. · J.D. Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Yapı Kredi Yayınları. · İ.A. Gonçarov, Oblomov, İş Bankası Yayınları. .................... Film Önerileri · Sürü (1979), Yönetmen: Zeki Ökten . · Babam ve Oğlum (2005), Yönetmen: Çağan Irmak. · Bir Zamanlar Anadolu (2011), Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan. · Kış Uykusu (2014), Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan. · Umut (1970), Yönetmen: Yılmaz Güney ve Şerif Gören. · Züğürt Ağa (1985), Yönetmen: Nesli Çölgeçen. · Namuslu (1985), Yönetmen: Ertem Eğilmez. · Bisiklet Hırsızları (1948), Yönetmen: Vittorio De Sica. · Hayat Güzeldir (1997), Roberto Benigni. · On İki Öfkeli Adam (1957), Yönetmen: Sidney Lumet. · Forrest Gump (1994), Yönetmen: Robert Zemeckis. · Ölü Ozanlar Dernği (1989), Yönetmen: Peter Weir. · Umudunu Kaybetme (2006), Yönetmen: Gabriele Muccino. · Özgürlük Yolu (2007), Yönetmen: Sean Penn · Baba Serisi –Godfather- (1972), Yönetmen: Francis Ford Coppola (1972). ___________________ Kaynak:
Var mısın?,
Kronik Kitap. Kitabın incelemesi için bknz. #110746976.
·
celâl fedâî--Milletimize eşlik eden bir entelijansiyamız olabilecek mi?
////Alıkların Bağımsızlık Bildirgesi Sadece Türkiye'de değil tüm dünyada insanlık küresel kapitalizmin kültürü ile alıklaştırılıyor. Millet olmaktan çıkıyoruz. Okumuşlarımız var ama entelektüelimiz hele de entelijansiyamız yok. Farkında mıyız...//// //////Türkiye’de entelekteüller, bir “dağ olma” fantasmasından çıkmadıkça bir entelijansiyamız olamayacak ve yük gene millete kalacak. Oysa Türkiye’nin yaşadığımız zamanın gerçekliğini kavrayıp gelecek tahayyülünü buna göre kurabilen, toplumun farklı kesimlerini birleştirecek mayaya sahip bir entelijansiyaya ihtiyacı her zamankinden çoktur.////////////// İslamcılık, Türk milletindeki Müslümanca düşünmenin esasını, erdemini kavrayamamıştır. Kendisini, sırtını yasladığı milletteki İslami tefekkürün, irfanın önüne geçirmiştir. Bu nedenle İslamcı entelektüeller, sosyalist entelektüellere benzer hülyalar içinde gerçeklikle bağlarını kaybetmiştir. Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi iki “dağ”ın yapayalnız halini burada aramak gerekir. 1909’dan 1933’e değin Harvard Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapan A. Lawrance Lowell’a bir ziyaretçinin şöyle sorduğu rivayet edilir: “Bay Lowell, bu kadar bilgi nasıl oluyor da Charles Irmağı’nın kıyılarında toplanıyor?” Lowell’ın cevabı, soruyu karikatürize edermiş görünürse de üzerinde düşünülmeye değer: “Çok basit. Her yıl Amerika’nın en parlak delikanlılarını okula alırız. Dört yıl sonra mezun olduklarında birer kör cahil olarak ayrılırlar. Bu nedenle bildiklerini burada bırakmış olmalılar.” Anekdotu aktaran T. A. Steward’ın yorumu ise şöyle: “İnsanların mum birimindeki enerjilerini saat beş olduğunda çekip giden bir şey yerine, şirketin watt birimindeki enerjisine dönüştürmenin yolu nedir?”. Ona göre, burada yöneticilerin karşılaştıkları büyük bir güçlük söz konusudur. Entelektüel Sermaye adıyla bir kitap kaleme alan Stewart, ister sosyal bilimler isterse teknik alanda olsun entelektüel birikimin nasıl sermaye olarak işlev göreceğine kafa yoruyor. “Entelektüel sermaye”sini bir türlü sevk ve idare edemeyen Türkiye için hayati bir meseleden bahis açıldığını fark etmişsinizdir. Merhum Mehmet Akif, Türkiye’de tek tek kıymetli isimlerin olduğundan ama bunların enerjilerinin bir türlü bir araya gelemediğinden yakınmaktaydı. Maalesef değişen bir şey yok. Türkiye, bugün de tek tek kıymetli entelektüellere sahip. Bunların bir ideale doğru gayret etmesini sağlamak zorunda artık. Bunun bir “yönetici zeka”nın işi olduğunu söylemek lazım. Türkiye’yi bir “işletme” olarak görelim ya da görmeyelim, onu çekip çeviren, sevk ve idare eden zeka çok önemli. Bu, bazı alanlarda kendiliğinden tebarüz eden bir kişilik eliyle olur bazı alanlarda ise kurumsallaşan akıl, harekete geçerek bunu sağlar. Her iki durumda da entelektüellerin “ékarte duruş”u, bir araya gelişi bir entelijansiyayı oluşturur. Kudretin kaynağı Bu noktadan sonra meselemizde yol alabilmek için “entelektüel” ve “entelijansiya” ayrımına işaret etmenin gereği var. Isaiah Berlin’e göre entelektüeller, estetlerin eşyanın güzel olmalarını istemeleri gibi kendi fikirleri ile ilgilenen, bireysel hareket eden kişiliklerdir. Oysa entelijansiya, tarihsel olarak belli toplumsal fikirler etrafında birleşmiş kişiliklerdir. Berlin, bu tespitlerini 19. yüzyılın Rus entelijansiyasına bakıp yapar. Onların akıl etrafında birleşmelerini, ilerlemeye olan düşkünlüklerini, gelenekselciliği reddedişlerini, Kilise ve otoriter devlete karşı çıkışlarını birer ortak özellik olarak sayar: “1860’larda bunlardan birisi, kendilerini soyu tükenmekte olan bir idealin savunuculuğunu yapan, bir yeminle bir araya gelmiş bir Şövalye tarikatı’na benzeyen bir grup olarak tanımlamıştı. On sekizinci yüzyılın Paris’indeki philosophe’ların bir entelijansiya olduğunu söyleyebilirsiniz çünkü Diderot, D’Alambert, Holbacht, Helvetius ve Condercet bir entelektüel ve ahlaki kardeşlik duygusu hissetmiştir: Onlar birbirlerini tanıyorlardı, aynı düşünceleri tartıştılar, ortak bir konumu paylaştılar, aynı insanlar tarafından eziyete tabi tutuldular, düşmanları Kilise ve –doğruyu ve özgürlüğü kaldırmaya çalışan rezil- mutlakiyetçi devletti. Onlar kendilerini aydınlık savaşçıları olarak düşündüler.” Berlin’in özelliklerini, gayelerini sıraladığı 18. yüzyılın Aydınlanmacı Fransız entelijansiyası ile 19. yüzyılın devrimci Rus entelijansiyasının yanına yine 19. yüzyılın romantikleri ile başlayıp Hitler’e kadar uzanan Alman entelijansiyasını da eklemek gerekir. Fransa, Rusya, Almanya gibi ülkelerin bugün fikir, sanat ve siyasetteki kudretlerinin kaynağı, bir dağ gibi tek başına yükselen entelektüellerinden daha çok birbiriyle irtibatları bakımından birer sıradağ gibi uzanan entelijansiyanın varlığıdır, demek doğru olur. Dağların arasını dolduracak daha küçük dağların varlığı, sıradağları oluşturur. Aradaki “küçük dağ”ların varlığı, “büyük dağ”lar kadar mühimdir. Böylece oluşan ve nihayetinde sıradağlar gibi yükselen bir entelijansiya, milletleri içeriye ve dışarıya karşı kavi tutar. Dağlar gibi yerinde durmadığı için sevk ve idare etmekten söz edilebilir. Kendiliğinden oluşabilen, iç dinamikleriyle işleyen bir doğal durumdur bu. Sekülerleştirme gayreti Türkiye’de vaktiyle bir entelijansiya oluştu mu? Tanzimat sonrasında Batıcılık fikri etrafında birleşmiş bir entelijansiyanın oluştuğu söylenebilir. Cumhuriyet’in kuruluşu sonrasında da yine aynı Aydınlanmacı entelijansiya karşımıza çıkar. Esasen bu ikisi birbirinin devamı niteliktedir. Şu bir gerçektir ki bu entelijansiya, eğitimden iktisada, sanattan edebiyata, siyasete dek Türkiye’nin 1840- 1950 dönemine damgasını vurmuştur. Batının Aydınlanmacı görüşlerini Türkiye’de yerleştirerek yeni bir Türkiye yaratmayı hedeflemişler ve kimi açılardan bunda başarılı da olmuşlardır. Onlara muarız görüşler de olmuştur kuşkusuz. Lakin asıl muhalefet, birbiriyle irtibatı kopuk halk yığını olmaktan çıkıp millet seviyesine ulaştığını defalarca ortaya koyan Türk milletinden gelmiştir. Aydınlanma düşüncesinin Türk milletinin içinden din duygusunu alarak onu sekülerleştirme gayretleri umulan sonucu vermemiştir. Aksine milletin dini, milli hassasiyetleri budandıkça, kendi seyri içinde kalsa üreteceği sorunlardan kurtarmıştır. Türkiye’nin bir entelijansiya hareketi ile toplumsal bir devrim geçirmesi yönünde entelektüel çabalar sarf eden “sol hareketler”in seyrine baktığımızda, amaçları açısından oldukça yoğun bir gayretin sarf edildiğini görmemek imkansızdır. Bu bakımdan Türkiye’de kendi içinde fraksiyonlara ayrılmış olsa da sosyalist bir entelijansiyadan söz edilebilir. Daha milli mücadele günlerinde açığa çıkan sosyalist bir Türkiye için arayışlar, sonraki yıllarda öğrenci ve işçi hareketleri ile halka yayılmak istenir. Sosyalist entelijansiya, amacı doğrultusunda elinden geleni yapar ama bu hareketlerin millette bir karşılığı yoktur. 1990’lı yıllarda SSCB’nin dağılmasından sonra sosyalist entelektüellerin bir türlü devrime yanaşmayan Türk milletine karşı saklama gereği duymadıkları bir hıncın oluştuğu aşikardır. Bu hınçla ayrılıkçı Kürt hareketler desteklenir. Arkasında emperyalist güçlerin olduğu belli olan pek çok hadisede de bu entelektüeller, içinden çıktıkları millete duydukları hınçla hareket etmekten geri durmazlar. Bu nedenle de Türkiye’de sosyalist düşüncenin tarihinde, ilk sosyalistlerin aksine, birer emperyalist figür olarak kalırlar maalesef. İki dağ: Özel ve Karakoç Türkiye’de bugüne kadar milletin üstlendiği entelijansiya misyonunu üstlenmesi gereken bir İslamcı entelijansiyadan söz edilip edilemeyeceği meselesi, çizmeye çalıştığımız resimde nerede durmaktadır? Mühim bir sorudur bu. İslamcılar bir entelijansiya oluşturamamıştır. Kuşkusuz dağ gibi İslamcı entelektüeller vardır ama bunlar bir sıradağ haline gelememiştir. Bunun temel nedeni ise İslamcılığın modern ve postmodern süreçler boyunca Batılı bir ideoloji olarak kendini entelektüelleri eliyle kurgulamasıdır. İslamcılık, Türk milletindeki Müslümanca düşünmenin esasını, erdemini kavrayamamıştır. Kendisini, sırtını yasladığı milletteki İslami tefekkürün, irfanın önüne geçirmiştir. Bu nedenle İslamcı entelektüeller, sosyalist entelektüellere benzer hülyalar içinde gerçeklikle bağlarını kaybetmiştir. Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi iki “dağ”ın yapayalnız halini burada aramak gerekir. Onları atıl hale getirmek yanlıştır lakin onların hatalarını da ifade etmek doğru olur. Karakoç’un kendini “yalıtış”ı fevkalade sanatsal bir duruştur ama o, bu duruşu, sadece sanatsal olarak kurgulamamakta, siyasal olarak da sunmaktır. Şu durumda idealinin bir “ütopya” gibi uzak olduğunu ifade etmiş olmaktadır. Özel ise yaptığı “Türklük” tarifi ile fevkalade bir bakış sunmakta ancak bu tanımı tarihin içinden okuduğunda, Osmanlı ile “Türklük”ü “mütenakız” bulmaktadır. Onun yaklaşımıyla bakıldığında, Özel’in “Türklük” tanımının, şairin kendisi hariç tarihte bir karşılığı yoktur. İslamcılığın bu iki büyük isminin etrafında niçin bir entelijansiya oluşmadığı sorusuysa başlı başına bir meseledir. Ceviz ağaçlarının etrafında bir bitki yetiştirmemesi gibi bu iki “dağ” da sadece kendilerinin yükselmesini önemsemiş görünmektedir. İslamcılar, Türkiye’nin zaten Müslüman bir ülke olduğunu unutmakta, kendi haklılıklarının zirvesinde yaşamak ister görünmektedirler. Bu, sanatsal açıdan son derece kıymetli, Tolstoyvari bir tutumdur fakat yaşanan zamanın sorunlarına geniş bir planda çözüm üretmekten uzaktır. Öyle görünüyor ki Türkiye’nin entelijansiyası, Aydınlanmacı, Sosyalist ve İslamcı çevrelerden çıkmamıştır. Türk milleti, Batılı aklın anlayamayacağı bir şekilde, devletinin tüm dar zamanlarında bir entelijansiya olarak vazife üstlenmiştir. Türkiye’nin tarihi kaderini üstlenmesine yönelmiş bir ideal için birleşmiş bir entelijansiyanın olmadığı zamanlarda, onların yerini tutmuş ve bu ideali sahiplenmiştir. Türkiye’de entelektüeller kendi düşüncelerine gömülüp bir araya gelemezken millet onların yerine, onlar için de bir araya gelip örnek olmuştur. Lakin bu muhteşem hal, büyük bir güçlükle karşı karşıyadır bugün. Bir ideoloji olarak küreselleşme, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de milleti popüler kültür vasıtasıyla iğdiş edip ondaki millet vasfını yok etmeye yönelmektedir. Kral TV ve benzeri müzik yayını yapan kanalların, Türkiye’deki müziği ne hale getirdiğine bakmak bile bu noktada yeterince fikir verecektir. Küreselleşme, Türk milletinin millet olma vasfını hedef almaktadır ki millet, bir türlü oluşamayan entelijansiyanın yerini tutup Türkiye’yi tarihin içinden getirdiği kaderinin peşinde olmaktan alıkoyabilsin. Popüler kültür ve nesil Yaşadığımız zaman Türkiye’yi bir entelijansiyaya sahip olmaya zorluyor. Bu nedenle de Türkiye, son zamanlarda “entelektüel sermayesi”ni toparlamaya çalışıyor. Bilhassa teknik alanlarda atılımlar yapıyor. Yurtdışındaki yetişmiş insan gücünü ülkeye çağırıyor. Bu tür çabalar, belli alanlarda belli oranda bir entelijansiya oluşturabilir. Ancak gelmekte olan nesillerin, Batı’nın paketleyip sunduğu popüler kültür unsurları ile millet olma vasfını kaybedeceği ve bırakın halk seviyesine inmeyi yığın olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını hesap etmek gerekir. Bu noktada Türkiye’nin bir yandan milli kültür unsurlarını çeşitli seviyelerde popülarize etmesi bir yandan da aynı unsurları gelmekte olan nesillerine, bir entelijansiyayı mayalayacak denli yüksek seviyeden sunması elzemdir. Toplumun farklı katmanları bu faaliyetlerden kendi kapasitelerince istifade edecektir. Türkiye’de entelekteüller, bir “dağ olma” fantasmasından çıkmadıkça bir entelijansiyamız olamayacak ve yük gene millete kalacak. Oysa Türkiye’nin yaşadığımız zamanın gerçekliğini kavrayıp gelecek tahayyülünü buna göre kurabilen, toplumun farklı kesimlerini birleştirecek mayaya sahip bir entelijansiyaya ihtiyacı her zamankinden çoktur. Siyaset, bir yandan “entelektüel sermaye” sayılabilecek kısım için çare üretebilir ve bir yandan da ABD menşeli popüler kültüre karşı nesli koruyabilir. Sanıyorum şu an için acil olan da budur: Millete entelijansiya olma vazifesini yüklenmede destek olmak... m.star.com.tr/acik-gorus/milletim...
Reklam
TARİHSELCİLİĞİN ÇÖKÜŞÜ'
(alıntı) Kur’ân ayetlerinde ahlaki sorunlar bulunduğu (!) iddiası Tarihselcilik diye anılan anlayışın sonunda gelip vardığı nokta, Kur’ân’ı -en azından onun belirsiz bir kısmını- bir insan sözü saymak oldu. Gerekçesi ise bu sonuçtan daha vahimdi. Tarihselciliğin çıkarımına göre, bazı ayetler ahlaken sorunluydu ve bunlar Allah’ın ahlakına yakışmıyordu (hâşâ!). Mesela tarihselci zihniyet, Kur’ân’ın, Mekke dönemindeyken ehl-i kitâb hakkında olumlu ifadeler kullanmasının ve ardından Medine döneminde müslümanlar güçlenince ehl-i kitâba karşı savaş ilan etmesinin ahlaken bir çelişki olduğunu varsayıyor, bu konudaki ayetlerin politik bir dile ve üsluba sahip olduğunu iddia ederek bunların Allah’a değil Peygambere ait sözler olduğunu ispat etmeye çalışıyordu. Aksi halde “Allah’ın ahlakiliği”nin gündeme geleceğini iddia ederek söz konusu ayetlerin ahlaken sorunlu olduğunu söylemiş oluyordu. Fakat Allah’ın (c.c.) ahlakını eleştirmeyi göze alamayıp Kur’ân’daki sorunlu ayetlerin (!) O’nun değil, olsa olsa bir insanın yani Peygamberin sözü olabileceğini söylüyordu. Tarihselciliğin bu çıkarımında, ahlaken sorunlu olduğu iddia edilen ayetlerin sebebi olarak Peygamber gösteriliyordu. Yine Mekke dönemindeki hükümlerin daha derinlikli ve ahlâkî içerikli olduğu, Medine dönemindeki hükümlerin ise yüzeysel ve siyasi olması hasebiyle dinî-ahlâkî tekamül bakımından sapmalara ve duraksamalara yol açtığı ithamında bulunan söz konusu anlayış, dinin temellerini eleştirmiş oluyordu. Bu dönemdeki hükümlerin Allah’ın izni dışında gelmesi söz konusu olamayacağına göre, bunların ahlaki tekamülde sapmaya ve duraksamaya yol açtığının söylenmesi doğrudan Allah’ın hükümlerine yani ayetlerine bir eleştiriydi. Zaten bu satırların yer aldığı tebliğin başlığı da “Cihad Ayetleri” idi. (M. Öztürk, “Cihad Ayetleri: Tefsir Birikimine, İslam Geleneğine ve Günümüze Yansımaları”, 2016, s. 154-155, 157, 201-202) Tarihselciliğin, esmâ-i hüsnâ ile ilgili de kabul edilemez iddiaları vardır. Bu yaklaşıma göre, Allah’ın, Kur’an’da kendisini yüceltmesi, büyüklüğünden bahsetmesi ve kendisi hakkında övücü sıfatlar kullanması düşünülemez, çünkü övünme ve iftihar, cahiliyye adetidir. Bu sebeple Kur’an’da geçen esmâ-i hüsnâyı, Allah’ın sözleri değil Peygamberin sözleri olarak kabul etmek gerekir (!) Mesela Kur’an’da ayetlerin bir parçası olarak geçen Kebîr, Mütekebbir, Müntekım, Rahim, Rahman ve Vedûd gibi isimler bu anlayışa göre Allah’ın kendine verdiği isimler değildir, bunları Peygamber “kendi varlık tecrübesinden hareketle” formüle etmiş, Allah’ı insan biçimci sıfatlarla tanıtarak kendi diliyle Allah adına konuşmuştur. Bu esmânın her biri, şirk ve müşrik zihniyete karşı bir tepki ifadesidir. (Öztürk, Kur’ân, Vahiy, Nüzûl, 2016, s. 222-227) Tarihselciliğin Kur’an’da beşer sözü saydığı hususlardan biri de, bazı kafirlere yönelik ayetlerde yer alan telin ve beddua ifadeleridir. Tarihselciye göre, başkasına beddua etmek bir acizlik ve çaresizlik göstergesi olup Allah’a yakışmaz. Böylece tarihselci, başta “Ebu Leheb’in elleri kurusun! Kurudu zaten.” ayeti (Tebbet sûresi) olmak üzere kafirler ile İsrailoğullarına lanet ve beddua okuyan ayetleri Allah’ın değil Peygamberin sözleri saymaktadır.Ona göre, bu sözler Hz. Peygamberin yaşadığı iyi-kötü tecrübeler ve bu tecrübelerle ilgili farklı hallerin yansıması gibidir. (Kur’ân, Vahiy, Nüzûl, s. 225-227) Halbuki bu tür ayetler geçmiş ulemamız tarafından gayet güzel açıklanmış ve hiç bir müslüman alim, tarihselcilerin bu anılan gerekçelerine dayanarak bazı ayetlerin Allah’ın sözü olmayıp Peygamber’in sözü olduğunu iddia etmemiştir. Bu yüzden Kur’an’ın bazı sözlerinin Allah’a ait olmadığı mahiyetindeki tarihselcilere ait iddia, Kur’an tarihi açısından çok büyük bir itham olup günümüz Müslümanları arasında büyük şaşkınlık ve tepkiyle karşılanmıştır, karşılanmaya devam etmektedir. Kur’ân’ın ehl-i kitabla ilgili ayetlerinin Mekke-Medine dönemindeki içeriği hakkında ve Medine dönemindeki savaşlara ait hükümlerle ilgili olarak tarihselciliğin kendini konumlandırdığı taraf da ilginçtir. Başta Peygamberimizin (s.a.s) yaşadığı çileli dönem olmak üzere, tarihte meydana gelen savaşların tek müsebbibi olarak müslümanları ve Kur’ân’ı gösteren bu anlayışın, o dönemdeki Müslümanların çektiği sıkıntıları ve düşmanlarının hasmane tutumlarını hiç dikkate almaması ve adeta ehl-i kitâb yanlısı bir tutum sergilemesi dikkat çekiyordu. Savaşla ilgili ayetlerde ahlaken isabetli olmayan bir şeylerin varlığını iddia etmesi garipti. Nitekim aynı anlayışın sahibi, bir gazetedeki köşe yazısında, şark kültürünün bir bireyi olmaktansa “şövalye ruhlu” bir birey olmayı tavsiye ediyor, şövalye ruhluluğun onurlu ve ilkeli yaşam demek olduğunu söyleyerek batı hayranlığını açığa vuruyor, şark kültürüne onursuzluk imasında bulunuyor, onu yalancılık, kalleşlik ve kindarlık gibi olumsuz sıfatlarla anıyordu. (Mustafa Öztürk, Karar Gazetesi, 17 Kasım 2018) Aynı anlayışın sahibi, Allah’ın adını yüceltmek adına bir savaş yapılamayacağını, şayet iʻlâ-i kelimetullâh adına savaşmak söz konusu olacaksa, haçlı seferlerinin fetih sayılması gerekeceğini de söylemişti. (Öztürk, “Cihad Ayetleri”, s. 215) Ahlaken sıkıntılı oldukları gerekçesiyle, ayetleri bir beşer ürünü saymak, bildiğimiz kadarıyla tarihte hiç bir müslüman âlimin ileri sürmediği bir iddiadır. Bu ilk defa oluyor. Dolayısıyla tevilin bütün sınırlarını zorlayıp dışına taşıyor. Böylece bugüne kadar kuşkuyla bakılan ve nereye varacağı kestirilemeyen tarihselciliğin amacı ve misyonu da ortaya çıkmış oluyor. Esasen bizim geleneğimizde nesih vardı, esbâb-ı nüzûl, ta’lîl, ictihad, kıyâs, istihsân, maslahat ve makâsıd gibi kavramlar vardı. Yeni türemiş olan tarihselcilik kavramını bir türlü kavrayamamıştık ve bu coğrafyada ona soğuk davranmıştık. Neyse ki tefsir dalındaki tarihselci akademisyenlerden Mustafa Öztürk, başta yukarıda zikrettiğimiz cihadla ilgili tebliği olmak üzere çeşitli yazılarında Kur’ân ayetlerinin Peygamber sözü olduğunu ileri sürerek bu ekolün amacını şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açık etti. (Ayrıca bkz. Kur’ân, Vahiy, Nüzûl, s. 141-142, 144-148, 199-206, 214, 222-228; “Cihad Ayetleri”, s. 201-202) Malumdur ki, düşünce dünyasında ortaya atılan teorilerin yerleşmesi veya tedavülden kalkması genellikle birkaç nesli bulan bir süreçtir. Tarihselciliğin bu kadar hızlı bir şekilde bu noktaya gelmesi ve en uç iddialar ile âdeta intihara teşebbüs etmesi, müslüman dünya ve özellikle de Türkiye müslümanları için hayırlı sayılabilir. Gelinen bu noktada tarihselciliği erken ifşa ettiği için mezkur yazarın bir takdiri hak ettiği (!) bile söylenebilir. Mezkur yazarın, Kur’ân’ı ahlaken sorunlu bulan söylemi, bir tebliğin tek bir paragrafında ortaya çıkmış münferit bir iddia değildir. Zaten kendisi de, eleştiriler üzerine hemen ve doğrudan bir düzeltme ya da açıklama yapma gereği duymadı. Ağzımdan kaçan bir cümleydi diye savunma yapmadı veya özür de dilemedi. Günler sonra bir gazete yazısı yazdı fakat kendi söyleminin odak noktasında yer alan Kur’ân’ın, Allah’ın ve Peygamberin “ahlakiliğini” sorgulama meselesiyle ilgili olarak o yazıda hiçbir kelam etmedi. Sadece Kur’ân’daki mana-lafız ilişkisine yönelik görüşlere değindi. Kendi görüşünün yalnızca lafızla ilgili olduğunu iddia etti. Haddizatında, kıtal ayetleri ve benzeri ayetlerde ahlaki açıdan sorunlar bulunduğunun iddia edilmesi, ayetin lafzına değil anlamına ve içeriğine yönelik bir itirazdır. Bu ayetlerde anlama itiraz etmeden lafzın ve zarfın ahlakiliğinden söz etmek mümkün olabilir mi?Ayet savaşı emrediyorsa başka bir lafızla söylense da yine savaş emri anlamına gelecektir. Bu bakımdan yazarın, gelen eleştiriler üzerine geri adım atmak veya daha güçlü savunma yapmak yerine, asıl tartışma noktasını gözden kaçırmaya ve tartışmayı basit göstermeye yönelik bir tutum sergilediği söylenebilir. Allah’ın ve Peygamberin ahlakiliğinin sorgulanmasında, ağızdan bir anda kaçan bir çift söz değil yıllardan beri süregelen, belli bir amaca doğru ilerleyen bir yaklaşım vardır. Yukarıdan beri verdiğimiz örnekler dışında, mezkur yazarın, birçok yazısında ve kitabında bu istikamette ifadeler bulunmaktadır. Mesela Kıssaların Dili kitabında, Hz. İbrahim’in iman adına ahlakı bir tarafa bırakarak oğlunu kurban etmeye çalıştığını yazmıştı. Yine aynı kitaptaki satırlarda, bazı ayetlere bakınca “adalet ve ahlak tanrısı gibi görünen Allah’ın” her zaman böyle davranmadığı ve konjonktüre göre tavır alarak şiddete başvurduğu (!) ifade ediliyor, Allah hakkında yakışıksız cümleler kullanılıyordu. (Öztürk, Kıssaların Dili, 2010, s. 53-56, 62, 67, 73-74) Dolayısıyla Allah’ın bile konjonktür gereği ahlak dışına çıktığı ima ediliyordu. Daha doğrusu, Allah ahlak dışına çıkmayacağına göre, ahlak dışına çıktığı değerlendirilen ayetlerin O’na değil Peygambere nispet edilmesinin zemini hazırlanıyordu. Bu esnada zihnin geri planında, Allah’tan ve dinden bağımsız bir ahlakın varlığı tasavvur edilmiş oluyor ve Yüce Allah ile onun ayetleri buna göre eleştiriye ve yargılamaya tabi tutuluyordu. Başka bir deyişle tarihselcilik, ahlakın kaynağına ahlak öğretmeye kalkışıyordu. Kur’ân’da çelişki bulunduğu iddiası Mezkur yazarın, yazılarında defalarca tekrarladığı ve genellikle oryantalistler ile Ömer Özsoy’a dayandırdığı iddiaya göre, Kur’ân çelişkilerle ve tekrarlarla dolu bir kitaptır. (Öztürk, Kuran Dili ve Retoriği, s. 18-19, 26-27) Söz konusu iddiaya kendisinin de katıldığını belirten yazar, bu esnada “Bu Kur’ân Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok çelişki bulurlardı.” (Nisa 4/82) ayetini ve benzeri ayetlerin mesajını yeterli görmemektedir. Hatta önceki ulemânın, çelişkinin ancak zahiren olabileceği ve hakikatte Allah kelamında tutarsızlık olamayacağı, zahiren var olduğu söylenen çelişkilerin ise nesih gibi hususları bilmemekten kaynaklandığı vb. tenzih ve teslimiyet dolu üslubunu bir tarafa bırakarak, bu çelişkilerden kurtulmanın ancak kendi yöntemini (tarihselciliği) kabul etmekle mümkün olabileceğini iddia etmektedir. (Öztürk, Kuran Dili ve Retoriği, 18-19, 43-49) Kendi yönteminden maksadın ise bazı ayetleri insan sözü saymak olduğu bugünlerde daha iyi anlaşılmıştır. Dolayısıyla ona göre, çelişki iddia edilen noktalarda bir kısım ayetleri insan sözü saymamız halinde bunlar feda edilebilecek ve geriye de herhangi bir çelişki kalmayacaktır. Bu yaklaşımın Kur’ân’ın tahrifiyle eşdeğer olması bir yana, çelişkiyi giderecek tek yöntemin bu olduğu iddiası, “tarihte ilk defa ben buldum” tavrı bakımından Sözde Kur’ân İslamı’nı savunanların yaklaşımına benzerlik arz etmektedir. Ve bu noktada şu soru çok anlamlı olmaktadır: Madem çelişkilerden kurtulmanın yolu tarihselcilikse, Yüce Allah bunun için niye bu kadar süre beklemiştir? Allah (c.c.) kendi kitabını asırlar boyunca çelişkilerden kurtarmaktan aciz mi olmuştur ki hâşâ onu korumak için yirminci yüzyılda birilerinin tarihselciliği keşfetmesine mahkum olmuştur? Kişisel aklı ve indî görüşleri vahyin üstünde görme anlayışı Ahlak zemininden yola çıkma iddiasıyla, insan aklını ayetlerin üstünde görmeye başlayan bu anlayışın bir süre sonra bazı ayetleri değersizleştirmesi ve bu ayetlerin içeriğinden dolayı da Peygamberi itham etmesi, tarihselciliğin bugüne kadarki gidişatına göre beklenen bir tavırdı. Nitekim tarihselci yazarın geçmişte sıklıkla tarihselci yorumu neshe benzetmesi de aklın rolünü vahyin üstüne çıkarmaya matuftu. Nasıl ki bazı ayetler diğerlerinin hükmünü kaldırmıştır, işte tarihselci yorum da bunun gibidir ve bazı ayetlerin bugün için hükmünün kalmadığını söyleyebiliriz, diyordu. Bu esnada açıkça bir hususu ıskalamaya ve dikkatten kaçırmaya çalışıyordu. Çünkü tarihselci bakış açısı, insan aklını esas alarak bazı ayetleri hükümsüz ilan ederken, nesih ise bir ayetin hükmünün yine bir ayetle ve o ayetin sahibi Allah tarafından kaldırılması anlamına gelmektedir. Nesih meselesinde akıl sadece yorumlayıcı tarzda bir role sahipken tarihselci anlayışta akıl, vahiy gibi hatta onu dahi ortadan kaldıran mutlak şâri’ rolündedir. Aradaki bu farktan dolayı benzetmenin yerinde olmadığının fark edilmesi üzerine bu sefer de tarihselci anlayış, ictihad ile de nesh olur diyerek ayetlerin açık ve kesin hükümlerinin bile kişisel görüşlerle kaldırılabileceğini söyledi ve kıyıdan köşeden bulup Mâtürîdi’ye isnat ettiği bir cümle ile bu söylemini meşrulaştırmaya çalıştı. (Öztürk, Karar Gazetesi, 11 Şubat 2017; “Kur’ân’ı Anlamada Tarihselciliğin İmkan, Sınır ve Sorunları”, 2015; “Cihad”, s. 366-367) Halbuki mevrid-i nasta ictihad olamayacağı ve “nass”ı reddeden bir yorumun ictihadın ıstılâhî tarifine bile sığmayacağı hususu bütün ümmetçe müsellemdi. İmâm Mâtürîdî de ümmetten farklı düşünmüyor, nassın belirlediği hükümler alanında ve nassa karşı re’y/ictihad ileri sürülemeyeceğini hatta hakkında icma olan meselede tartışma yapılamayacağını, icmâın bağlayıcı olduğunu birçok yerde ifade ediyordu. (Örnek olarak bkz. Te’vîlât, III, 229-234, 320; V, 407; IX, 562, 617; X, 419-420) Mâtürîdi’ye isnat edilen cümledeki nesih kelimesinin, ne neshin meşhur olan ıstılahi anlamıyla ne de tarihselciliğin Kur’ân’ı beşer sözü sayan yaklaşımıyla alakası vardı. Kitabının başına, “Kur’ân’ı re’y ile tefsir eden kişi cehennemdeki yerini hazırlasın.” sözünü koyan Mâtürîdî’nin re’y ile Kur’ân’ın neshedilmesine izin verdiği düşünülebilir mi? Mâtürîdî’nin çarpıtmaya konu olan söz konusu ifadeleri ise,hükmün gerekçeye/illete bağlı olduğunu, gerekçenin/illetin olmadığı yerde hükmün de bulunmayacağını ifade etmekte olup bu, öteden beri fıkıh usulünde bilinen bir kuraldır. (Te’vîlât, V, 407) Kaldı ki, Mâtürîdî gibi bir nevi ekol oluşturmuş meşhur bir alimin bir görüşünü, ekolü izleyen öğrencilerinin kitaplarına bakmadan ve o görüşün tarihte ilmi çevrelerde nasıl yankı bulduğunu araştırmadan tek bir metinden ya da kitaptan öğrenmeye çalışmak ve o kitabı ilk defa gören kişi edasıyla, söz konusu kitaba âdeta antik kazılarda bulunmuş bir levha muamelesi yapmak ne kadar sağlıklı bir yaklaşım olabilir? Bu yaklaşım aynı zamanda, bir metni ortaya çıktığı tarihi şartların bütününe göre yorumlamak gerektiği şeklindeki tarihselciliğin kendi kabulleri bakımından da çelişkili ve tutarsızdır. Tevil alanının dışına taşma Tarihselcilik hakkında ve özellikle de onun, ayetleri beşer sözü sayma iddiası karşısında açık eleştirilerde bulunmamız ve adeta intihar ettiği gibi yakıştırmalar yapmamız, bu söylemi tevil ve yorum sınırları içinde görmediğimizdendir. Akademik çalışmalarda, birtakım çıkarımları ahlak bağlamına çekerek İslam’ın kutsallarına ve bilhassa iki temel kaynağına (Kur’ân’a ve Peygambere) ahlaka aykırılık eleştirisinde bulunmak, bir Müslüman için kabul edilebilir değildir. Bu tür iddialar, İslami ilimler bakımından da ictihad ve yorum kapsamında değerlendirilemez. Çünkü söz konusu iddialar, İslamî ilimlerin ilke ve yöntemlerine bağlı kalınarak ulaşılmış sonuçlar değildir. Bu sebeple esasında bunlara karşı ilmî cevaplar üretmeye çalışmak da gereksizdir. İnanmayan biri, Kur’ân hakkında ithamlarda bulunsa da müslüman bir kişinin ayetleri beşer sözü sayması asla düşünülemez. Kur’ân’da, ayetlerin beşer sözü olmadığını açıkça ifade eden ve onları beşer sözü saymaya çalışan müşriklerin zalimliğinden bahseden birçok ayet vardır. Çünkü Kur’ân’ın beşer sözü olduğuna dair iddialar Kur’ân’ın ilk indiği dönemde müşrikler tarafından dile getirilmiş ve bunun üzerine iddiaları reddeden ayetler gelmiştir. (Bakara 2/23-24; Âl-i İmrân 3/7, 78-79; Nisâ 4/82; En’âm 6/91; Yûnus 10/37-40; Hûd 11/12-13; İbrahim 14/10-11; Nahl 16/103-105; İsrâ 17/86-88; Enbiya 21/3-19; Kasas 28/48-53; Mümin 40/1-4; Casiye 45/1-8; Ahkâf 46/1-10; Hâkka 69/38-52) Örneğin bir müşriğin iddiaları karşısında Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “(Daha fazla vermek mi?) Asla! Çünkü o bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim! Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası, ne biçim ölçtü biçti!ᅠSonra kahrolası ne biçim ölçtü biçti!ᅠ Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.ᅠEn sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi. “Bu” dedi, “Olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir.ᅠBu, insan sözünden başka bir şey değildir.” Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım. Sen bilir misin sekar nedir?ᅠ Bitirir ama yok olmaya da bırakmaz;ᅠ İnsanları kavurur.” (Müddessir 74/16-29, DİB, Kuran Yolu Tefsiri) Eleştiriye tahammülsüzlük Tarihselcilik adına dinin kutsallarını değersizleştirmeye çalışanlarda görülen dikkat çekici bir husus, yukarıda ifade edildiği biçimde Allah Teala ve Peygamberi (s.a.s) hakkında yakışıksız ifadeler kullanmaya cür’et ettikleri ve eleştiride sınır tanımadıkları halde, kendilerine yapılan en ufak bir eleştiriye bile tahammül edememeleri, “akademik özgürlük tehlikede!” diye seslerini yükseltmeleridir. Sanki kendi kitaplarına ve yazılarına karşı, Allah’ın kitabına gösterilen saygıdan daha fazla saygı beklemektedirler. Kanaatimizce, İslam ilahiyatçısı sıfatıyla, dinin temelleri hakkında bu kadar aşırı değerlendirmelerde bulunmanın ve Yüce Allah hakkında alay edercesine bir üslup kullanmanın akademik özgürlükle bir alakası yoktur. Kaldı ki, söz konusu tarihselcilere yöneltilen itirazlar da, birer sözlü eleştiridir. İslam’ın temellerini ve kutsal kitabını eleştirenlerin, kendilerinin de eleştirileceğini ve karşıdan gelen tenkitlerin de eleştiri özgürlüğü içinde olduğunu bilmeleri gerekir. Ve sonuç Epey bir süredir Türkiye’de ilahiyat camiasının gündemine sokulmak istenen ve bugünlerde, Kur’ân’ın bir insan sözü olduğunu ispat etmek (!) gibi beyhude uğraşlar peşinde koşan tarihselciliğin mahiyetinin ve maksadının ne olduğu artık netleşmiş gözükmektedir. Bütün bunlardan sonra illa da tarihselciliği tanımlamak gerekecekse şöyle denilebilir: “Tarihselcilik, dinî hükümlerin bir kısmının zamana ve örfe dayalı oluşu gerçeğini istismar ederek ilme henüz yeni başlayanların zihinlerini bulandıran, akla vahyi reddetme yetkisi veren ve nihayetinde Kur’ân’ın dahi insan sözü olduğunu, çağımızda insanlığın referans alabileceği ilahî bir kaynak bulunmadığını iddia ederek yola sadece beşer aklıyla devam edilmesini öngören, İslâmî bünyeye yabancı, sistemleşememiş, ithal görüşler yığınıdır.” Dr. Bilal ESEN (İslam Hukuku Bilim Dalı)
2
9
86 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42