• Hıristiyanlık’ta kiliseye bağlı bütün piskoposların katılımıyla düzenlenen, önemli dinî konuların tartışılıp karara bağlandığı genel (ekümenik) konsillerin ilki olup İmparator I. Konstantinos’un daveti üzerine 325 yılında İznik’te gerçekleştirilmiştir. 

    Konsili Hazırlayan Sebepler. Havâriler döneminden itibaren hıristiyanlar, Hz. Îsâ’nın tebliğlerini ve yazıya geçirilmeye başlanan kutsal metinleri anlamaya yönelik olarak çaba sarfetmişler, çeşitli kültürel ve felsefî tesirlerle gerek itikadî konularda gerekse şeriatın uygulanmasında farklı yorumlara sahip olmaya başlamışlardır. Hıristiyanlık her şeyden önce Îsâ Mesîh anlayışı üzerine temellenen bir inanca sahip olduğu için Îsâ’nın kimliğiyle insanî ve ilâhî tabiatı meselesi ilk dönemlerden itibaren asıl tartışma konusunu teşkil etmiş, bu alanda farklı görüşler, çeşitli itizâlî hareketler ortaya çıkmıştır. 

    İlk dönemde kilisedeki yahudi kaynaklı Tanrı inancı, yaklaşık I. yüzyılın sonuna doğru Yeni Eflâtuncu felsefenin etkisi ve yahudilerin yaşadığı toprakların dışında bulunan Yunan-Roma kökenli insanları hıristiyanlaştırma amacının sonunda değişikliğe uğramaya başlamıştır. Tanrı kavramı biri teslîs, diğeri Tanrı’nın enkarnasyonu olarak Îsâ figürüyle ilişkilendirilmiş, bu gelişmeler, Îsâ’da insanî özelliğinin mi yoksa ilâhî özelliğinin mi ağır bastığı tartışmalarını gündeme getirmiştir. Bugünkü Hıristiyanlık dünyasının da büyük oranda kabul ettiği, Îsâ’da insanlık ve ilâhlık unsurlarının eş oranda bulunduğu fikri (dyophysites) Hıristiyanlığa göre Ortodoks çizgiyi temsil ederken I. yüzyılın ikinci yarısında yahudi menşeli hıristiyanların Ebioniler diye adlandırılan ve heretik sayılan grubu Îsâ’da ilâhlık değil yalnızca insanlık unsurunun bulunduğuna (subordionist), Îsâ’nın bâkire Meryem’den mûcizevî bir tarzda doğmadığına inanmışlardır (Lonergan, s. 18-27; Kelly, s. 138-139). Bu dönemin diğer bir heretik akımını ise Marcionist ve gnostik anlayışlardan da beslenen ve Tanrı’nın madde ile ilişkiye girmesi mümkün olmadığından Îsâ’nın da hiçbir zaman beşer olmadığına inanan Doketistler teşkil etmiştir (Kelly, s. 141-142; ayrıca bk. ÎSÂ). 

    Mesîh’in tabiatı ve teslîs anlayışındaki yeri, baba ile ilişkileri, oğulun ulûhiyyetiyle Tanrı’nın birliğinin nasıl uzlaştırılacağı gibi itikadî konular II. yüzyılda da giderek artan ihtilâflara sebep olmuştur. Bu dönemde Monarşianizm diye bilinen akım Tanrı’nın birliğini tehlikeye düşürecek anlayışları reddetmiştir. Onlardan Samosatalı Paul’e göre Tanrı birdir ve O’nun kelâmı bir beşer olarak Meryem’den doğan Îsâ’ya hulûl etmiştir. Praxeas ve Smyrnalı Noetus’un da baba ile oğul arasında ayırım yapmaktan kaçındıkları belirtilmektedir. Sabellius’un temsil ettiği bir diğer Monarşian akım ise Tanrı’nın kendi tabiatında bir olduğunu; ancak yaratılışta “baba”, kurtarıcılıkta “oğul”, kutsama ve kilisenin yönlendirilmesinde “kutsal ruh” olarak tezahür ettiğini kabul etmiştir. Tarihçi Epiphanius, Sabellius’un doktrinini bir Tanrı’da üç ismin veya üç fonksiyonun bulunması şeklinde açıklamıştır (Lonergan, s. 38-39; New Catholic Encyclopedia, IX, 1019-1020). 

    III. yüzyılda Antakya ekolüne mensup Lucian’ın, Îsâ’ya hulûl etmiş olan kelâmın sonradan yaratıldığı ve Tanrı’nın ezelî kelâmından farklı olduğu, dolayısıyla Îsâ’nın Tanrı’dan farklı ve aşağı bir konumda bulunduğu şeklindeki görüşü (a.g.e., VIII, 1057-1058), IV. yüzyılda talebelerinden Arius tarafından teslîs anlayışına karşı olan ve zamanla Ariusçuluk diye adlandırılan bir ekolün geliştirilmesine zemin hazırlamıştır. 

    Arius, Yeni Eflâtuncu felsefenin tesirinde kalarak aşkın bir tanrı anlayışı üzerine yoğunlaştırdığı fikirlerini ilk defa Baucalis başrahibi iken 318 yılında açıklamıştır. Ona göre Tanrı bir, varlığı kendinden, doğurulmamış, ezelî ve ebedî, mürekkep olmayan, irade, ilim, gaye, hikmet ve kelâm sahibi bir varlıktır. Tanrı başka varlıklar tarafından kavranamaz. O ezelden beri baba değildir, kendi iradesiyle oğlu (Îsâ) yoktan yarattığında baba olmuş, diğer varlıkları da yoktan yaratmıştır (Williams, s. 95-98). Arius’un Tanrı ile oğlu alâkalandırma şeklinde de Yeni Eflâtuncu felsefenin etkisi görülmektedir. Tanrı madde ile ilişkiye girmemiş, bütün mahlûkattan önce Îsâ’yı yaratmıştır. O, Roma İmparatoru I. Konstantinos’a sunduğu inanç esasları metninde Îsâ’nın Tanrı ile diğer varlıklar arasında yaratılışa aracılık ettiğini belirtmiştir (a.g.e., s. 96). Arius, Nikomedialı (İzmit) Eusebius’a yazdığı mektupta da Tanrı ve oğulun ezelden beri birlikte var olduklarını söylemenin mümkün olmadığını, Tanrı’nın oğuldan kadîm olduğunu, aksi takdirde oğlun baba ile aynı özü paylaşan veya O’ndan sudûr etmiş, hatta O’nun gibi kendi başına var olabilen bir varlık olarak kabul edilmesi gerekeceğini ifade etmektedir (a.g.e., s. 97). Arius, İskenderiyeli Alexander’a yazdığı mektupta da babanın oğlu kendi özünden değil, fakat diğer yaratılmışlardan da farklı ve üstün bir konumda yarattığını dile getirerek oğlun aracılık konumuna vurgu yapmıştır. Yine Thalia adlı eserinde Tanrı nasıl dilediyse oğulun öyle olduğunu, onun Tanrı’yı kavrayamayacağını belirtmiştir (Athanasius, IV, 457-458). Kutsal ruh ise oğlun aracılığıyla yaratılmıştır ve derece olarak ondan aşağıdadır. Arius’a göre ontolojik olarak mutlak aşkın Tanrı babadır, oğul ve kutsal ruh ise tanrı değil, O’nun yaratıklarıdır. 

    Tanrı’nın birliği anlayışıyla uyuşmadığı gerekçesiyle baba ile oğulun aynı özü paylaştığı şeklindeki kilise öğretisine karşı çıkan Arius, Tanrı-âlem ilişkisini ise oğulun aracılığıyla kurmuştur. Arius’un oğlu yaratılmış kabul etmesine rağmen onu diğer varlıklardan farklı bir statüye koyması gnostiklerin yarı tanrı anlayışlarını çağrıştırmaktadır. Arius’un oğulda gerçekleşen enkarnasyonu açıkça izah edememesi, özellikle baba, oğul ve diğer varlıklar arasındaki ontolojik farklılığa yoğunlaşmış olması, hıristiyan düşüncesindeki kurtuluş ve kristoloji bağlantısını gelenek açısından çelişkisiz bir şekilde açıklamasını mümkün kılamamıştır. Bu hususlar dışında Ariusçular’ın geleneksel kiliseyle herhangi bir ihtilâfları olmamıştır. 

    Arius’un fikirlerinin kısa sürede İskenderiye ve çevresinde din adamları ve halk arasında geniş ilgi uyandırması gelenekçi kilise çevrelerini rahatsız etmeye başladı. İskenderiye piskoposu Alexander, Arius ve taraftarlarını görüşlerinden vazgeçirmek amacıyla 320 ya da 321 yılında bir sinod topladı, fakat onları görüşlerinden vazgeçiremeyince aforoz etti (Socrates, II, 3). Bunun üzerine Arius, başta Nikomedialı Eusebius olmak üzere bazı piskoposlara İskenderiye sinodunun haksız kararını bildirerek desteklerini isteyen mektuplar yazdı. Daha sonra Mısır’dan ayrılıp Filistin ve Anadolu’nun önemli merkezlerini ziyaret etti, siyasî nüfuzları da güçlü olan Nikomedialı Eusebius ve Kayserialı Eusebius ile başka piskoposların desteğini aldı. Nitekim her iki piskopos da kendi bölgelerinde Ariusçular’ın haklılığını karara bağlayan birer sinod düzenlemişler ve bu durumu diğer piskoposlara mektupla bildirerek Doğu Roma genelinde İskenderiyeli Alexander’ın aleyhine bir kamuoyu oluşmasını sağlamışlardır. 

    İskenderiyeli Alexander da bazı piskoposlara Arius’un görüşlerini özetleyip reddeden mektuplar gönderdi. Bu mektuplarda kutsal metindeki, “Başlangıçta yalnızca kelâm vardı” (Yuhanna, 1/1) ifadesiyle oğlun sonradan yaratıldığı şeklindeki Arius’a ait görüşün çeliştiği, “Ben babadayım, baba da bendedir” (Yuhanna, 14/10) ve, “Ben ve baba biriz” (Yuhanna, 10/30) cümlelerinin babadan farklı oğul anlayışıyla uyuşmadığı, yine, “Oğuldan başka hiç kimse babayı bilemez. Babadan başka hiç kimse de oğulu bilemez” (Matta, 11/27) şeklindeki ifadelerin babanın mutlak bilgisine oğulun da sahip bulunduğuna işaret ettiği belirtiliyordu (Socrates, II, 3-5). Söz konusu mektuplaşmalar sayesinde Ariusçular’la İskenderiye piskoposu Alexander arasındaki teolojik görüş farklılıkları IV. yüzyılın Doğu Roma topraklarındaki bütün kiliseleri etkisi altına almış, dinî birliği bozma yönünde ciddi bir tehdit unsuru haline gelmişti. 

    Doğu Roma İmparatoru Licinius ile Batı Roma İmparatoru I. Konstantinos, 313 yılında yayımladıkları Milan fermanıyla hıristiyanlara yapılan zulme son vermiş, Hıristiyanlığa serbestlik tanımışlardı. Ancak daha sonra Doğu Roma İmparatoru Licinius, topraklarındaki hıristiyanlara baskı uygulayıp zulmetmiş, sürüp giden teolojik tartışmalara da ilgisiz kalmış, 323’te iki imparator arasında gerçekleşen savaşta I. Konstantinos galip gelerek bütün Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetini ele geçirmiştir. Öte yandan imparatorluğun doğusunda Ariusçu piskoposlarla diğerleri arasındaki tartışmalar onu dinî olduğu kadar siyasî birlik açısından da endişeye sevkediyordu. Bu sebeple güvenini kazanmış olan Kurtuba (Cordoba) piskoposu Hosius’u (Ossius) bu ihtilâfı bertaraf etmek üzere görevlendirdi ve böylece din adamları arasındaki ihtilâflar siyasî bir boyut kazanmış oldu. Konstantinos’un mektuplarıyla İskenderiye’ye giden Hosius, tarafları uzlaştırmak amacıyla 324’te Antakya’da bir sinod tertip etmiş, başarılı olamayınca Arius ve arkadaşlarının görüşlerini o da mahkûm etmiştir. Bunun üzerine Konstantinos, söz konusu ihtilâfın giderilmesi ve başka konuların da ele alınması için batının ve doğunun bütün piskoposlarını davet ettiği ilk ekümenik konsili İznik’te toplamaya karar vermiştir. 

    Konsil Kararları. Kaynaklarda belirtildiğine göre İmparator Konstantinos’un şeref başkanı olduğu konsil, Hosius’un yönetiminde çoğu doğudan olmak üzere imparatorluğun her tarafından 300 civarında piskopos, çok sayıda rahip ve bazı filozofların da katılımıyla 14 Haziran 325 tarihinde İznik’te sarayda düzenlendi (Hefele, I, 416-422). Konsile batıdan, ikisi Papa Sylvestre’nin temsilcisi olmak üzere sadece üç veya beş kişi katılmıştı. Önce Ariusçular görüşlerini sunmuşlar, ancak beklemedikleri ölçüde tepki görmüşlerdi. Bunun üzerine Arius’a destek veren Kayserialı Eusebius, Îsâ’nın yaratılmış olmadığını, babanın iradesinden neşet eden ikinci bir Tanrı makamında bulunduğunu dile getiren ve oğula tanrılıkla yaratılmışlık arasında bir konum veren inanç esasını her iki tarafı da uzlaştırmak amacıyla müzakereye açtı (Gwatkin, s. 29). Ancak Athanasius ve Ancyralı Marcellus’un, bunun da Ariusçular’ı durduramayacağı ve onları mahkûm edecek tarzda bir başka inanç esasının oluşturulması gerektiği yönündeki ısrarlı talebi sonuç getirdi. “Göğün ve yerin, görünen ve görünmeyen kâinatın yaratıcısı, kādir-i mutlak tek bir baba Tanrı’ya; Tanrı’nın biricik oğlu, tek bir Rab Îsâ Mesîh’e, yegâne doğurulmuş, babanın özünden (ousia) doğmuş, Tanrı’dan Tanrı, nurdan nur, gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı olduğuna, tevlid edildiğine, yaratılmadığına, baba ile aynı tabiatta (homoousios) olduğuna, gökte ve yerde bulunan her şeyin O’nun vasıtasıyla yapıldığına, biz insanlar ve bizim kurtuluşumuz için semadan indiğine, bedenleştiğine ve insan olduğuna (çarmıha gerilerek) ıstırap çektiğine, üçüncü gün (mezardan) dirildiğine ve göğe yükseldiğine, ölüleri ve dirileri yargılamak üzere geri geleceğine ve kutsal ruha inanırız” şeklindeki Hıristiyanlık tarihinin “İznik inanç esasları” olarak bilinen ilk ekümenik âmentüsü kabul edildi; ayrıca buna Ariusçuluğu aforoz eden şu cümle eklendi: “Tanrı’nın oğulunun ezelî olmadığını, doğmadan önce var olmadığını, yoktan veya babadan farklı öz ve tabiattan olduğunu, onun değişim veya dönüşüme açık yaratılmış olduğunu söyleyenler ekümenik kilise tarafından aforoz edilecektir” (The Seven Ecumenical Councils of the Undivided Church, XIV, 3). İznik Konsili’nin Îsâ ile ilgili kararındaki temel kavramı “aynı özden (homoousios)” ifadesi oluşturuyordu. Katolik görüşü yansıtan bu kavram doğulu piskoposların çoğunluğunca beğenilmemişti. 

    Metindeki “babanın özünden” ifadesiyle Ariusçular’ın oğulun yoktan yaratıldığı ve tabiat itibariyle baba ile hiçbir benzerliğinin bulunmadığı şeklindeki anlayışları reddedilmiştir. Oğulun Tanrı’dan geldiği ifade edilse (Yuhanna, 8/42) kutsal kitaptaki, “Her şey Tanrı’dandır” (Korintoslular’a Birinci Mektup, 8/6) cümlesi gereği Ariusçular’ın, “Biz de Tanrı’danız” şeklinde bir itiraz getirebilecekleri kaygısıyla özellikle “babanın özünden” ifadesinin tercih edildiği ileri sürülmektedir. Ariusçular’ın, “Ebedî hayat da şu ki seni, yalnız gerçek Tanrı’yı ve gönderdiğin Îsâ Mesîh’i bilsinler diye” (Yuhanna, 17/3) cümlesine dayanarak gerçek Tanrı’nın yalnızca baba olduğu şeklindeki görüşleri de “Tanrı’dan gerçek Tanrı” ifadesiyle reddedilmiştir (Hemmer, s. 202). 

    Ariusçular, Îsâ için kullanılan “Tanrı’nın özünden” ifadesinin maddî çağrışımlar yaptığı gerekçesiyle Tanrı’ya atfedilmesinin yanlış olacağı, “baba ile aynı özden” ifadesinin de Sabellius’un teslîsi oluşturan unsurlar arasındaki ayırımı inkâr eden anlayışına benzediği, ayrıca metindeki bazı ifadelerin Kitâb-ı Mukaddes’te bulunmadığı şeklinde itirazlar öne sürmüşler, onların bu kaygılarına bazı piskoposlar da katılmışlardır. Ancak kiliseler arasında birliği sağlamak ve aynı zamanda heretik grupları dışlamak amacıyla tesbit edilen inanç esaslarının kabul edilerek bütün piskoposlar tarafından imzalanması talep edilmiştir. Arius ile birlikte Nikomedialı Eusebius, Nicealı Thiognis, Marmaricalı Theonas, Chalcedonlu Maris ve Ptolemaisli Secundus, inanç esasları metninde geçen “baba ile aynı özden” ifadesine katılmadıkları için metni imzalamamışlar, bu yüzden aforoz ve sürgün edilmişlerdir (Hefele, I, 446-447). 

    25 Ağustos 325 tarihinde sona eren konsilde ayrıca yahudilerle birlikte 14 Nisan’da kutlanan Paskalya bayramının tarihi bahar ekinoksunu takip eden ilk dolunaydan sonraki ilk pazar günü olarak tesbit edilmiş; rahipler sınıfının hiyerarşisi, yetkileri ve uymaları gereken kurallarla ilgili yirmi kadar da düzenleme yapılmıştır (a.g.e., I, 450-453; New Catholic Encyclopedia, X, 432-434). 

    İmparator Konstantinos, İznik inanç esaslarını ve konsilin kararlarını imparatorluğun kanunları olarak benimseyip ilân etmesine rağmen konsilden sonra kiliselerine dönen piskoposlar katılmadıkları hususlar içerdiği için bu inanç esaslarını kullanmamışlardır. Çünkü konsil, ekümenik inanç esasları oluşturmanın ötesinde Ariusçuluğu sindirmek için gerçekleştirilmiş, inanç esasları da bu amaca yönelik hazırlanmıştır. Ayrıca konsilin Ariusçuluk’la ilgili hedefleri de tutmamış, onlar mücadelelerine devam etmişler, hatta kendilerine yakınlık duyan Konstantinos’un kız kardeşi Konstantina aracılığıyla Arius’u affettirmeyi başarmışlardır. Arius’un 336 yılında ölümünden sonra bu mezhep VI. yüzyıla kadar etkinliğini sürdürmüştür. Hıristiyanlık’ta inanç esasları tartışmaları sonradan gerçekleştirilen I. İstanbul (381), Efes (431) ve Kadıköy (451) konsillerinde de devam etmiş, günümüzde üç büyük hıristiyan mezhebi tarafından kabul edilen “İznik-İstanbul iman esasları” bu konsillerin ardından son şeklini almıştır. 

    İslâm Kaynaklarında İznik Konsili. İslâm kaynaklarında İznik Konsili ve Ariusçuluk’tan “el-milel ve’n-nihal” türü eserlerde veya Hıristiyanlığa karşı yazılan bazı reddiyelerde kısaca bahsedilmektedir. Mes‘ûdî, hıristiyanların ilk konsilinin İmparator Konstantinos tarafından İznik’te 318 piskoposun katılımıyla Arius’a karşı toplandığını belirtmiş (Mürûcü’ẕ-ẕeheb, I, 318); İbn Hazm, Arius’un tevhide, Îsâ’nın yaratılmış bir kul ve Allah’ın kendisi aracılığıyla göğü ve yeryüzünü yarattığı kelimesi olduğuna inandığını ve Roma İmparatoru Konstantinos zamanında yaşadığını ifade etmiştir. Şehristânî, Arius’un Allah’ın kadîm, Mesîh’in ise yaratılmış olduğunu söylemesi üzerine 313 din adamının Kostantiniye’de krallarının huzurunda toplandıklarını, bazı iman esaslarını belirlediklerini ifade etmiş, ancak “İznik-İstanbul iman esasları”nı aynen aktarmıştır. İbn Kayyim el-Cevziyye, Hidâyetü’l-ḥayârâ adlı eserinde Arius’un görüşlerini özetle vermiş, İskenderiye piskoposu ile aralarında geçen münazaraları aktarmış, bu ihtilâflardan İmparator Konstantinos’un haberdar olması üzerine bütün patrik ve piskoposları davet ederek İznik’te bir toplantı tertip etmeye karar verdiğini belirtmiştir. Toplantıya 2000’in üzerinde piskoposun katıldığını, fakat bunlardan sadece 318’inin oğlun bütün yaratılmışlardan önce babadan doğduğu, baba ile aynı tabiattan ve yaratılmamış olduğu görüşünde birleşebildiğini, Arius’u da görüşlerinden dolayı aforoz ettiklerini belirtmiştir. Aynı müellif, heyetin imparatora uyulması gereken usul ve kurallara dair dört kitap takdim ettiğini bildirmiş, ancak bu konuda başka bilgi vermemiş, Paskalya bayramının tarihi ve rahiplerle ilgili birtakım kararların alındığını da kaydetmiştir (s. 259-262). Son dönem reddiye yazarlarından Rahmetullah el-Hindî, hıristiyan kaynaklarında böyle bir bilgi bulunmamasına rağmen, İmparator Konstantinos’un emriyle hıristiyan din adamlarının İznik’te 325 yılında Katolikler’in “deuterokanonik” olarak isimlendirdikleri kitapların kutsal metinler listesine alınıp alınmayacağını görüşmek üzere toplandıklarını ve bunların şüpheli kitaplar olarak kalmasına karar verdiklerini aktarmıştır. Abdülahad Dâvûd ise İznik Konsili’nde tevhid inancını savunan Arius’a baskı yapıldığı, İmparator Konstantinos’un emri üzerine meclisten 700’den fazla din adamının çıkartıldığı ve geri kalan 318 üyenin, oğul ile babanın aynı cevherden olduğunu kabul etmedikleri halde “Nikya akîdesi” olarak bilinen metni imzalamak zorunda bırakıldıklarını belirtmiştir. Ahd-i Cedîd’i oluşturan yirmi yedi kitabın listesinin de bu konsilde belirlendiğini, ayrıca Îsâ Mesîh’in öğretileriyle uyuşmadığı halde (Matta, 20/25-27) kilise içinde bir hükümet şeklinin oluşturulduğunu ifade etmiştir (İncîl ve Salîb, s. 20-25). İslâm kaynaklarında Ahd-i Cedîd’i oluşturan kitapların, özellikle İnciller’in sayısının İznik Konsili’nde belirlendiği şeklinde ifadeler bulunmasına rağmen gerek ilk dönem konsil kararlarının kaydedildiği kilise tarihi kitaplarında gerekse diğer hıristiyan kaynaklarında böyle bir bilgiye rastlanamamıştır. 

    BİBLİYOGRAFYA 
    Socrates, The Ecclesiastical History (ed. A. C. Zenos, The Nicene and Post-Nicene Fathers, ed. Ph. Schaff - H. Wace), Edinburgh 1989, second series: II, 3-5; Athanasius, Select Writings and Letters (ed. A. Robertson, a.e. içinde), Edinburgh 1991, secord series: IV, 308, 457-458; The Seven Ecumenical Councils of the Undivided Church: Their Canons and Dogmatic Decrees (ed. H. R. Percival, a.e. içinde), Edinburgh 1991, second series: XIV, 3; Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb, I, 318; İbn Hazm, el-Faṣl, I, 48; Şehristânî, el-Milel (Kîlânî), I, 223; İbn Kayyim el-Cevziyye, Hidâyetü’l-ḥayârâ fî ecvibeti’l-yehûd ve’n-naṣârâ (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1407/1987 s. 259-262; Rahmetullah el-Hindî, İẓhârü’l-ḥaḳ (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1406/1986, I, 243; M. L’Abbé Hemmer, Histoire de l’église, Paris 1891, s. 202; C. J. Hefele, Histoire des conciles, Paris 1907, I, 416-422, 445-448, 450-453, 477-479; Abdülahad Dâvûd, İncîl ve Salîb, İstanbul 1329, s. 20-25; The Oecumenical Documents of the Faith (ed. T. H. Bindley - F. W. Green), London 1950, s. 15-27; B. Lonergan, The Way to Nicea: The Dialectical Development of Trinitarian Theology (trc. C. O’Donovan), London 1976, s. 18-27, 38-39; J. N. D. Kelly, Early Christian Doctrines, London 1977, s. 115-123, 138-139, 141-142; H. M. Gwatkin, The Arian Controversy, London 1979, s. 7-9, 29-40; R. Williams, Arius: Heresy and Tradition, London 1987, s. 95-98; F. Dvornik, Konsiller Tarihi İznik’ten II. Vatikan’a (trc. Mehmet Aydın), Ankara 1990, s. 5-10; Bilal Baş, Bir Hıristiyan Mezhebi Olarak Aryüsçülük (yüksek lisans tezi, 1999), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 46-56; I. Ortiz de Urbina, “Nicea I, Council of”, New Catholic Encyclopedia, X, 432-434; P. J. Hamell, “Monarchianism”, a.e., IX, 1019-1020; P. W. Harkins, “Lucian of Antioch, St.”, a.e., VIII, 1057-1058.