• Ölüm, seninle bir anlaşma yapalım. Şu lanet olası defter dolduğunda bana gel.
    Ayfer Tunç
    Sayfa 8 - Can Yayınları
  • “Asla ona ihanet etmeyin.
    Sizi bağışlamayacağı tek şey bu.”

    Bir yolculuk esnasında rastladım kendime...
    Yazıldı hikayem ve böyle başladı kitap.

    “Görmek bilmek değildir!”
    Bu kitabı görmem, bilmem için bana tavsiyede bulunan ve ilk defa tarzım dışında bir kitabı sıkılmadan okumama neden olan https://1000kitap.com/CedricVolokine teşekkür ederim.

    “O aşkı sevmiyordu: ölüme âşıktı.”

    Birçok mekanın konu edinildiği; fakat genellikle Fransa ve Malezya da geçmektedir olaylar. Ayrıca son olarak İtalya’da noktalanıyor arınma.

    “Siyah kanla çizilmiş bir yol.
    Korkunun ve ölümün hâkim olduğu bir yol.”

    Magazin haberleriyle ünlenmiş bir gazeteci sevdiği kadının cinayete kurban gitmesinin ardından cinayet haberlerine yönelmesiyle başlıyor macera...

    Ve bu kez söz konusu; bir seri katil, fakat onu popüler kılan Fransa’lı dalgıç rekortmeni olması.
    Cinayetlerini tutkuyla işleyen ve yöntemlerine kimsenin akıl erdiremediği, pek çok psikolog ya da Adli Tabibleri yanıltan bir kan kölesi.

    “Bu bir aşk eylemiydi.
    Hem kozmik hem de erotik bir tören.”

    Gelgelelim karakterlerimize;

    Vincent: Gözünün gördüğü her şeyi en iyi sunan bir fotoğraf üstadı, Marc’ın magazin haberlerindeki yardımcısı. Ve Hatica’yı ünlü bir modele dönüştüren temiz yürekli her şeyden bir haber arkadaşımız.

    “Her kadın bir tapınaktır.”

    Hatica: Yoksul ve hastalıklı bir anne babadan kurtulup daha sonra modellik konusunda bir numara olan ve aynı zamanda hem Marc’a aşık hem de farkında olmadan katilin aşık olduğu bir sonraki kurbanı.

    Marc: Magazin konusunda ünlenmiş fakat sevdiği kadının cinayete kurban gitmesinin ardından, ömrünü cinayet haberlerine adayan gazeteci. KatileHatica’nın ağzından mektup yazıp olayları çözmek için uğraşan bir araştırmacı. İpuçları için pek çok şehri ve pek çok ülkeyi gezerken kim olduğunu bulur. Önceki hayatını nasıl sürdürdüğünü...

    “Başka bir katil var.
    Bir taklitçi...”

    Ve...

    “Çabuk saklan!
    Baban geliyor.”

    Reverdi: Siyah Kan’ın efendisi...
    Yaşadığı çocukluk travmasının bıraktığı etkiyle cinayet tutkununa dönüşen ve cinayet işlerken zevk alan Fransa’lı bir dalış rekortmeni.
    Cinayet işlemesini tamamiyle sevdiği insanları arıtmak olduğuna inanan, bunu akla durgunluk getiren bir güç gösterisiyle yaşatıyor. Hemen ölmüyorsunuz, zira bu her şeyi bozar.
    Peki onu, bu kadar katil varken özel kılan ne?
    Tabi ki bu Reverdi’nin sadece tek başına olmaması. Eğer onu tanıdıysanız, onun mirası siz devralırdınız. Yani bir nevi sizi tutkusuyla ele geçirirdi.

    “Ve can Tanrı'ya aittir.”

    Grange; karakterlerini dışardan izleyen bir gözcü bakış açısıyla anlatıyor bizlere. Cinayet yöntemlerini ve yapılanları bilim, mantık çerçevesinde hiçbir şüphe bırakmadan, en ince detayına kadar düşünerek yazılmış bir kan öyküsüyle yolculuyor macera dolu bu hayata....
    Betimlemeleri ve mekanlara hakim oluşu olayları yaşıyor, görüyor etkisi yaratıyor okuyucunun üzerinde. Hatta bazı kısımlarda öyle bir etki bıraktı ki ben de, sanki bütün olaylar karşımda yaşanıyor ve sıradaki diğer kurban benmişim gibi hissettirdi.
    Başlarda sabırlı değilseniz biraz yavaş ilerlediğini düşünebilirsiniz benim gibi ama vazgeçmeyin çünkü her şeyin başladığı o an gelince; KAN sizi nefessiz bir cinayete tanıklık ettirecek. Kim bilir, ya Reverdi ya da Marc olacaksınız. Öyle düşünüp öyle kurgulayacaksınız bir sonraki olayı.
    Fakat hikayenin sonunda bir şaşırtmaca yiyeceksiniz karın boşluğunuza...

    Peki bir de kötü yanlarına, yani kendimce gördüğüm eksikliklere geleyim.
    Yazar başlarda sıkabiliyor, gereksiz birçok detay ile soğuyabilirsiniz.

    Diğer bir konu da bu kadar iyi giden bir hikayenin sonu daha iyi bitebilir miydi? Bence bitebilirdi.
    Ki okuyunca siz de hak vereceksiniz diye umuyorum.
    Okuyacaklar için; bol Kan’lı arınmalar efenim.
  • NARNİA, NARNIA UYAN!
    SEV, DÜŞÜN, KONUŞ. YÜRÜYEN AĞAÇ OL


    7 kitaplık bir serinin sonuna geldim ve bu macera da her kitabı benimle aynı anda bitirip başlayan Saf papatya ya benim nadide çiçeğime teşekkür ederim. Şimdi sıra yaşadığımız maceralarımıza geçelim ne dersiniz :)

    Büyümek..insanoğlunun en büyük merakı. Ah ah iyi ki içimdeki o küçük çocuğu kaybetmedim. Bunun için kendimi kitabı okuduğum sürece daha şanslı hissettim zira büyümek gibi bir derdi olanlar hikâyemizi anlayamacaklar.

    Narnia ihtişamlı aslanımızın bir şarkısı ile oluşan Narnia. C.Lewis önerdiği şekilde serinin okunma sıralaması şöyle;

    1) Büyücünün Yiğeni
    2) Aslan, Cadı Ve Dolap
    3)At Ve Çocuk
    4)Prens Caspian
    5)Şafak Yıldızının Yolculuğu
    6)Gümüş Sandalye
    7) Son Savaş

    Yolculuk sıralamamız böyleydi peki neler yaşadık burada hepsinden bir kuble anlatayım o halde.

    Polly ve Digory adlı iki çocuğun ingilterenin bir kentinde evlerinin altında bir geçit bulması ile olaylar başlar. Digorynin amcasının gizli odasına açılan bir kapıdır.

    Büyücü olan bu amca yeğeninin arkadaşını sihirli yüzüklerle farkli bir ülkeye gönderme deneyini yapar. Amcasının bu tutumu onu kızdırır ve arkadaşını kurtarmak için maceraya atılır.
    Gelişen olaylarda maceranin baş karekteri olan Aslanın dünyalar arasından geçiş yapıp Narnianın nasil kurulduğuna şahit olurlar.

    Ilerleyen kitaplarda Lucy, Edmund, Peter ve Susan isimli dört kardeş maceraya eklenir. Onların narniaya gittiği dönemde büyücünün yiğeni olan Digory adlı dostumuz yaşlı bir profesördür.

    At ve çocuk kitabımızda bu kahramanlarımızin adını duyacağız.
    Ve bu da serinin en sevdiğim kitaplarından biri oldu. Lewis ilk iki kitabında çocuksu bir yapı ile dünyayı anlatsa da 3. kitaptan sonra olaylar müthiş bir şekilde gelişiyor. Kraliyetler, Faunlar, Satirler, Su perileri ,cüceler, konuşan hayvanlar ve daha niceleri ile bezenmiş bir dünya sunuyor.

    Prens Caspian da ise tahtı elinden alınan Caspiana 4 kardeş yardım ederler. Tabi bu 4 kardeş narnianin kral ve kraliçesi olarak tarihe geçmiş kişiler ki dünyalar arası zaman farkından dolayı narniaya ilk adım attıkları yaşlarındadır.

    Şafak yıldızının yolculuğunda ise dünyaya sadece Lucy , Edmund ve onların kuzenleri gelir. Peter ve Susan gelemedi çünkü onlar büyümüşlerdi.

    Gümüş sandalyede ise kuzenleri ve onun arkadaşı yer alıyor. Son Savaş kitabında da serinin başından sonuna kadar gördüğümüz kahramanlarımıza tekrar merhaba diyoruz.

    Verdiği mesajlar açısından çocuk kitabı demek çok yanlış olur. Çünkü beni sarsan şu iki söz seriye farkli bir açıdan baktırıyor.

    "Ya bir gün dünyamızdaki, yurdumuzdaki insanlar, insan görünümü altında, aynı buradaki hayvanlar gibi için için vahşileşirse, kimin ne olduğu anlaşılmazsa ne olacak? Korkunç değil
    mi?"

    "Sen Âdem ve Havva’dan geliyorsun” dedi Aslan. “Bu, en fakir dilencinin bile başını dik tutmasını sağlayacak bir şeref"

    Evet kısaca yolculuğumuz böyleydi her sey bir şarkı ile başladı. Serinin başından sonuna kadar ara ara ama istisnasiz her kitapta gördüğümüz aslanın mucizeleri ile mutlu bir sonla bitti.

    Büyümeyin..Aslanı görmek ve o güzel diyara gitmek için içinizdeki güzel çocuğu kaybetmeyin. Kim bilir sizde bir kıyafet dolabı ile Narniaya geçiş yapıp kendinizi Lamba çoraklarından Narnia topraklarına adım atarken bulacaksınız.
  • Böyle değerli bir kitabın incelemesi önce nereye yazılır diye düşünüyorum fakat cevap basit önce gönle yazılmalı daha doğrusu önce gönül anlamalı bu kitabı sonra belki kaleme, deftere sıra gelir. Sahi ya kalem mi kullansam birkaç satır yazarken, yok olmaz. Neden? Aylardır kalem, kağıt almamışım elime. Aslında var ama başka başka sebeplerden açmamak lazım, e ne yapacağız, mecbur telefon-tablet-bilgisayar. Modern çağ insanı işte; huzuru bulduğu kitabın iç aktarımını yaparken bile modern iletişim araçlarını kullanıyor. Her neyse, insan istediği gibi olamıyorsa, olabildiği şekliyle en iyisini yapsın o zaman, ne alaka mı, öyle işte.

    E kitabı biliyorsunuz; yeni çıktı, çok yeni, Eylül'ümüze bir güneş gibi doğdu, yüreğimizi sevindirdi, kitaplığımıza bir ışık saçtı. Ben dedi üstün değilim tabi sizden ama şuanlık Gökçe için biraz farklı olacağım, hissediyorum. Aslında benim tarafımdan hüzünlü bir macera olarak başladı bu çıkacak, çıktı meseleleri. Anlatayım mı biraz: Öncelikle kitabın çıkacağını çook öncelerde duyamadım, olmadı. Sonra çıktı, hemencecik alamadım. İmzalı kitabına da yetişemedim, o da geçti doğal olarak ilk okuyan olamadım ve tabii ilk inceleyen de.. Olsun herkesin sözü farklı, nasibi de farklı diyelim, belki de yanımdan malum bazı insanlar eksildi, ondandır bu geç duyuşlar, geç sahip olmalar.. Ama en güzel tarafı neydi biliyor musunuz? Kitabı Bursa'dan aldım, onu biraz bazı güzel yerlere götürdüm, belki Suna da görmüştür böylelikle. Ne diyordu: "Beş şehirden geriye ne kaldı, belki biraz Bursa kaldı." Kaldı, kaldı. Bursa her daim yaşatır güzelliğini.

    Bu kitabın bir roman olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, sonra baktım roman olmaması için hiçbir kaide yok kitabın kapağında yazan "hikâye" dışında. Sonra bir de dayanağım var: Fatma Barbarosoğlu'nun tweeti. Karakterler belli, saymakla bitmez, her birini yahut her bir aileyi kitap yap, okuyalım Mustafa amcacım demek geliyor içimden. Öyle güzel, öyle nahifler, tabii içlerinde içimizin ısınmadığı yok mu, var. Fakat bir kitabında diyor ya yazar: "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır." Çünkü ben bilirim ki herkesin bir yeri var bu hayatta. Suna'nın Ali'si olmasaydı, Suna olur muydu Suna? Elif'in böyle dik duruşlu durması onun tümden karakterine mi dalalettir? Biz sosyologlar severiz böyle tepeden konuşmayı, insanın psikolojisine vururuz, yaşam tarzıyla ilişkilendiririz, üretim ilişkilerine kadar bile girer ama bir insanın ruhuna bakmayı çoğu zaman es geçeriz. Oysa bilmez misin "aşk acıtır ve acı büyütür". İnsanların önce yarasına bakmalı ama kolay mı böyle bakmak, göz değil, kulak değil, göremezsin ilk bakışta, biraz fethe yanaşmak gerekir. İstanbul gibidir insan fakat bir insan bile eşref-i mahlukatlığıyla İstanbul'a bile fark atar bütün cihânda.

    " Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
    Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır" diyor ya Fuzuli, en güzel aşk yarasını anlatmaz mı böylelikle. Onun dermanı, derdinde. Bizimkisi nerede ya sanki? İnsan dermanını derdinden çok uzakta aramayacak ya yoldadır, ya da yolundadır. "Aramakla bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır." Bu böyledir, yoksulluk içimizdedir fakat içimizi zenginleştirmek de ruhumuza, sevdamıza, derdimize düşmüştür. Tahammül de içimiz de sefer de. Tahammül de bizim için sefer de. Kimseyi yargılayamayız ya yapıp ettikleri için. Eğer aynı şey için yaşıyorsak, aynı şeye inanıyorsak, aynı harama haram deyip de aynı helale helal diyorsak birimizin köyde birimizin şehirde yaşamasının ne farkı var? Her neyse efendim, kusuruma bakmayın uzattıkça uzattım ve bir türlü kitaba gelemedim, kitaba geldim de aslında sizi kitaba getiremedim galiba. Yoksa baksanız bütün bu yazdıklarımın kitap nezdinde anlamı var ama işte yine de biraz dokundurmalı, mecazlı, düğümlü bir dil kullanmışım. Biraz daha açmakta fayda görürüm.

    "Ya Rabbi! Kalbimi aç! Aç ki akledebileyim." Ve ekliyorum aç ki anlatabileyim, birkaç kelam edebileyim ki gitsin bu içimdeki sıkıntı. Suna'yı, Elif'i, Nilgün'ü, Sevim'i, Lamia'yı, Ali'yi, Serdar'ı, Bülent'i, Tarık'ı birkaç cümleyle anlatayım. Tanpınar'a da girmek de fayda görüyorum, İstanbul'a değinmesem de kırılır, biliyorum. Birkaç cümleyle değinip de bırakılmaz ki ya hep ya hiç. Bakalım olacak mı istediğim inceleme ya da bir sonuca varamadan bitecek mi? Nasip.

    Hikâyemiz Suna ve Elif'le başlıyor, ana karakterlerimiz de onlar gibi görünse de Suna'yı baş karakter olarak koyarsam geri kalan tüm adı geçen insan da bana kalırsa ana karakter olsun, bence hepsinin bu hikaye içinde mânasını kavramak da boynumuzun borcu olsun. Suna bir Edebiyat doçenti, kendisi Tanpınar üzerine çalışır ve hayatında da Tanpınar ile derin bir bağ kurar hatta nasıl ki sevdiğimiz şeyler bizi başka seveceğimiz şeylere yakınlaştırır ise Suna'yı da böyle sevebileceği bir adama yanaştırır, işin hayır olup olmadığı bana kalmaz tabi. Olacak olan oldu nasıl olsa.

    İstanbul'da yaşayıp, İstanbul ile ünsiyet kurmaya çalışmasını da eklemek lazım. Zaten edebiyatçı olup, Tanpınar okurken İstanbul'a uzak kalıp insan nasıl bir güzel sanata ilgi duyar ki? Yahya Kemal'in azîz İstanbul'u halen daha duruyor mu meçhul fakat bir Çamlıca'ya çıkıp, bir Piyer Loti'de kahve içip:
    "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
    Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." dememek elde mi? Benim elimde değil.

    İstanbul, Tanpınar, edebiyat, kitaplar ve mâna arayışı Suna'yı Ali'ye yakınlaştıran en büyük etkenler olmuştur. Belki benim gözümde daha yazar söylemeden bir Nazan Bekiroğlu görüntüsüne bürünen Suna, Ali'nin deyimiyle İsabella Adjani'ye benziyor olsa da Ali'nin aşkı salt maddi güzellikle açıklanacak şeyler değildi elbet. Her aşkın bir göz boyutu varsa bir de kalb boyutu vardır ki bu da iki insan arasındaki bağı kuvvetlendiren şey olur. Eğer göz görüp de gönül sevmese veya göz sevse de gönül sevmese o iki kişi yol arkadaşı olabilirler mi hiç? Ne demişler; evvel refîk, bade'l tarîk. Bir de şöyle bir söz var: insan yoldaşını yolda tanır. Ben buna inanırım. Fakat bu yol illa ki şehirler arası bir yol mudur, bence değildir. Mesela bir insanın sözü bir yoldur, isteği bir yoldur. O insan o isteklerine nasıl sahip çıkıyorsa yoldaşına da öyle sahip çıkar. Bazen yol belliyken refîk kayboluverir. Ama her insan yolunu da kendi nazarında değerlendirir. Bazıları yolu sever, yol ağır gelmez, bazıları da daha yola çıkmadan yolculuktan şikayet eder.

    Tekrar edeceğim ama; önce yoldaşını belirle ki yoldan şikayet etme. Ali mesela belki de ilk hatasını kendini değişimeye açık biri olarak gördüğünde yaptı sonra gitti Suna'yı da buna inandırdı, Suna'nın inanıp inanmadığı tartışmalı olsa da o rüzgara kapılıp gitmeyi tercih etti. Ama rüzgar sizi bir yerden bir yere son hızla götürmez bazen yarı yolda da bırakabilir, Ali ile Suna yarı yolda kaldı. Neyse ki Suna'nın tek yoldaşı Ali değildi, onun Elif'i vardı, annesi, ablası, ninesi vardı, ohh daha ne olsundu.

    Suna'nın ayrılık acısı için de Ali'nin genel yaşantısı için de çok güzel beyitler var edebiyatımızda, kitabımızda da geçerler hatta fakat güzel olan tarafı şudur ki ben bu beyitleri yaşamımda durup durup söylerim. Allah unutturmasın, sahiden güzel örnekler. Meselâ:

    " Gittin ammâ ki kodun hasret ile canı bile
    İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile" beyiti Suna'ya çok hoş uyuyor. Ben bunu ilk defa Tanpınar'ın Huzur romanında okumuştum, Suna hatırlar, beyiti yani.

    Diğer beyitimiz ise: "Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan, Başın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan" dır. Ziya Paşa'dan geliyor. Yani diyorum ki Alicim sen bir kere dünya suyundan kana kana içtin ya o suyu bırakmak da sana ölüm olur. Keşke ölseydin, yani eski yaşantını öldürseydin ama olmadı ne yapalım. Sizin buluşmanızda Hikmet-i Hüda'dır elbet, sebep-sonuç ilişkisi aramaya gelmez.

    Elif'e gelelim şimdi de; Elif ile Suna lisede tanışıyorlar, onları bir araya getiren şey kitaplar, insanlardan kaçıp kitapların dünyasına sığındıkları bir vakit kütüphanede karşılaşıyorlar ve dostluklarının bir ömür boyu sürmesi için ilk temeli atmış oluyorlar. Elif üniversitenin Sanat Tarihi bölümünde okuyor. Deli dolu, dobra, cesur bir kız. Suna'ya nazaran daha dik başlı, Suna ise Elif'e nazaran daha yumuşak biri. Elif, Suna'ya nazaran hayatının aşkını öyle çok geç bulmuyor, 28 Şubat zamanı, üniversite eylemlerinin yapıldığı zamanlar karşılaşıyorlar. Serdar adı; mücahit bir genç o zamanlar, tuttuğunu koparır cinsten, inançlı, namazında niyazında, davası var. Zaten Elif de böyle bir kız. O zamanlar örtülü olmasa da arkadaşlarını eylemlerde yalnız bırakmıyor. Neyse bunlar bir şekilde tanışıp, anlaşıp, kaynaşıyorlar. Serdar hatta Elif'in tesettüre girmesine de sebep oluyor. Bu sırada da Serdar ile Elif evleniyor. Sonra zaman geçiyor haliyle, 28 Şubat zulmü bir nevi ortadan kalkıyor, zenginliğe kavuşan aileler oluyor. Serdar'ın ailesi de bunlardan biri. Şirketleri tekrardan kâra geçiyor ve yurt dışına bile açılıyorlar. Evliler ya aile dostları oluyor Eliflerin. Bunlardan biri Nilgün ile Tarık çifti. Önce Tarık yurt dışındaki işleri yürütmek için seyehatler yapıyor fakat keşke yapmaz olaydı diyoruz sonra Serdar. Tarık tamam da, tamam da derken hadi onu pek bilemiyoruz ama Serdar'ın bu imkan bulup da yurt dışına çıkmaları hiç iyi sonuçlanmıyor.

    Ve şuna şahit oluyoruz kelimelerle ifade edecek olursak: 28 Şubat mağduru erkeklerin imkânlar el verdiğinde ailelerine ve bilhassa dinlerine zarar verdiklerine.. Fatma Barbarosoglu şöyle ifade ediyor bu durumu: "Mustafa Kutlu'nun son kitabı: Sevincini Bulmak 12 Eylül'ün,28 Şubat'ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı." Evet, gerçek bu. Mustafa Kutlu toplum içindeki görünen dini hayatın aslında çok başka yaşandığının yahut 28 Şubat mağduriyet dilini kullanan insanların aslında kendi hayatlarında pek de menem bir insan olamayabildiklerini göstermiş oluyor.

    Boşver be Elif, diyorum o sayfalarda çok kez. Herkes kendi inancından, kendi samimiyetinden sorumlu bu hayatta, senin bir kızın var Nilüfer, sen ona bak en iyisi. Yuva olmadıysa olmadı, dağıldıysa dağıldı, insanın eşinden öte daha güzel bir şey var bu hayatta o da evladı. Ayrıca pek değerli hocamla sık sık yaptığım konuşmayı hatırladım, biraz bahsetmekte de fayda görüyorum. Bazı meselelerde pek katı olmadığımı bilen Hüsamettin Hoca, çok dindar görünen kişilere karşı bana şunu derdi sürekli: "Gökçe insan imkânı yokken çok çabuk dindar olabilir, asıl iş sana uygun ortamlarda değilken bile yalnızmışsın gibi kalabilmek. Mesela insan kadınlardan kaçarak, kadınlarla tokalaşmak haramdır diyemez. Bilakis kadınlarla bir araya geldiğinde tokalaşmadan kalabilmektir asıl dindarlık" Sen de bunu söylüyorsun zaten ya olsun. Hocamı ammak bana güç veriyor.

    Nilgün'ün okuduğu "Kırık Kalpler Müzesi" adlı köşe yazısını biliyor musunuz ya da hatırladınız mı? Yazı Yenişafak'ta Mustafa Kutlu'nun kaleminden çıkma, daha alıntı halinde okuduğumda bile hatırlayıverdim, en sevdiğim yazılarından biridir. Ne diyordu: "Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin nedir ki" İnsanın öldüğünde bile böyle hatırlayabileceği eşleri varken evlilik güzel olsa gerek yahut böyle Serdar gibi Ali gibi Tarık gibi çok geçmeden kendi kişiliklerini ortaya çıkaran eşler olduğunda. Çünkü insan tanımadan yıllar geçirse iyi mi hiç? Ne diyordu İsmet Özel; ölüyoruz demek ki yaşanacak. Bazı şeyler her türlü yaşanıyor, şükür ki ölüm var da unutup gidiyoruz. Hem bu dünya varsa ahiret de var. Bir insanın bir insanda hakkı bu dünyada kalır da ahiret de kalmaz. Evet ben de bunu düşünüp ferahlıyorum.

    Şimdi son olarak kitabı Yoksulluk İçimizde kitabına dayandıracağım biraz. Ben okumaya başladığımdan beri olmasa da yarısından sonra düşündüğüm şey bu kitabın Süheyla'nın halinin biraz daha uzatılmış ve biraz daha fazla karaktere bağlanıp ve evet daha bir romanlaştırılmış olduğunu düşündüm. Nasıl ki Süheyla ile Engin bir zamanlar hayatlarını birleştirmede bir türlü anlaşamadılar burada da Suna ile Ali anlaşamadı. Nasıl ki Süheyla kendini bulma yolunda birçok adım atmışken Engin'in adımları da kiraya, faturalara takıldıysa Ali'nin ayağı da eksi hastalarına, Cihangir çevresine, lüks yaşantısına takıldı.

    Oysa hiç düşünme bile; "Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir."

    Hayat üzerine anlaşamıyor musun, bırak birleştirme hayatını o zaman. Bu sözlerim Suna'ya değil, Suna birleştirdi bir kez. Bu sözlerim kaderini pek tabii göremediğim bizzat kendime.
  • Mekanik Aşk || Zeliha EREN (Kitap Yorumu)
    ..
    .
    Herkese yeniden merhaba! Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Okullar açıldı artık yoğun bir tempo başladı, umarım bu yıl hepimizin adına güzel bir yıl olur . Fotoğrafın ışık açısı pek iyi değil ( güneş gitmiş ben eve gelene kadar yapay ışık ancak bu kadar) ve aceleye gelmiş bir fotoğraf, bu yüzden çok kusuruma bakmayın . Yoruma gecelim o zaman
    ...
    Bu sefer serinin ikinci kitabı ile birlikteyiz. Kuzey Masalı'nda başlayan macera hız kesmeden bu kitapta devam ediyor. Ama bu sefer bize eşlik edecek olan çift Julie ve Alex. Bu kitabı da Kuzey Masalı gibi bol kahkahalarla ve eğlenerek okuyacağınızı düşünüyorum. Üstelik bu hikaye daha değişik(soylersem spoi olacak, neyse sustum)Zaten Kuzey Masalı'nı okursanız Julie ve Alex'e ne olduğunu merak ettiğimiz için almış bulunacaksınız kitabı. Konusundan bahsedecek olursam, Devonshire Dükü'nün varisi çapkın Alex ile robotlarına ölesiye aşık, hazır cevap kızımız Julie'nin hikayesini ele alıyoruz bu sefer. Bizim asla aşık olmayacağını iddia eden Alex, dünya üzerinde asla öpmemesi gereken bir kadını yani Jane'i öper ve tam o sırada Alex'in beyninde şimşekler çakar ve Eros iş başına geçerek oklarını Alex'in kalbine saplar. Şimdi diyeceksiniz ki, başta Julie ve Alex'in hikayesi demedin mi? Jane kim? Ne alaka? E merak ettiyseniz alın bir okuyun derim.. Herkese bol kitaplı,mutlu günler dilerim.
    ....
    .
    .
    Alıntı :
    "Şimdiye kadar yaşadığım hiçbir an için keşke yaşamasaydım diyemiyorum, Julie. Çocukluğuma bile...Çünkü tüm bunlar seni bana getirdi ve sonunda sana kavuşacaksam,her şeyi yeni baştan yaşamaya razıyım. "
  • Vokalist üçten geriye saydı ve müzisyenler hâla rüyalarıma giren melodiyi çalmaya başladı.

    Ba-da-da-da... ba-da-da-di dam.

    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be

    Hani bazı kitaplar vardır; anlatmak için ''hani'' ile başlayan cümleler kurup, edebiyatın dibine vurur ve Shakespeare tarzı bir şeyler söylemeye çalışırsınız. İşin sonunda cümlede en ufak elle tutulur, anlaşılabilecek bir kelime yoktur; ama anlatırken yaşadığınız o heyecan ve yüzünüzdeki tebessümle aslında her şeyi anlatmışsınızdır.

    Şuan yaşadığım durum sanırsam bu. Kitap bittiği an ne yapacağımı bilemedim; neden bu kadar vurucu bir sonla bitmek zorunda ? Neden karakterler artık ailem kadar bana yakın ? Sadie ve Jack sizleri niye bu kadar sevdim ? Neden kitap bittikten sonra sırf sigara kullanmadığımdan dolayı içimde biriken efkarı kahve ve patatesli et eşliğinde, bir yandan ''Boş Ders Şarkısı'' dinlerken, bir yandan soru çözerek atmaya çalışıyorum. Ama yok, maalesef bu sefer işe yaramıyor :D

    Şimdi saçma sapan duygusal anlarımı geçtikten sonra biraz daha kendi tarzıma dönüyorum. Kesinlikle Yaz boyu okuduğum inanılmaz açık ara fark en iyi kitaptı. Stephen King kitapları içinde değerlendirmek gerekirse eğer, ''O'' ile eşdeğer düzeyde olduğunu söyleyebilirim; ama bu ikisi inanılmaz farklı türde kitaplar. Korku gerilim zaten çok sevdiğim bir tür, o yüzden ''O''yu sevmem çok anormal bir durum değil; ama genel olarak duygusal yüklü bir kitap bende nasıl bu kadar iz bırakabilir ? Hemde aşk denen çocuğa yüksek dozojda alerjim varken... Kusura bakma kankitom Stephen, ama senden bile bu düzeyde sağlam bir kitap beklemezdim.

    Kafanızda biraz fikir oluşması için kitabın ilk 30 sayfasını baz alarak olayın ne olduğunu anlatıyorum izninizle, tabi bu kadarcık bile spoiler istemiyorsanız yıldızlar içinde kalan bölümleri atlayın lütfen ( Ama bence okuyun. Az bir şey spoiler okuma zevkinizi azaltmaz, aksine kitaba merakınızı uyandırır. Hem yazasıya kadar canım çıktı )

    ************************************************

    Hamburger dükkanının sahibi Al isminde bir kankimiz var. Kendisinin dükkanının içinin arka tarafında bir dolap var, dolaba girdiğiniz an 1958 yılına gidiyorsunuz. İstediğiniz kadar takılın, geri döndüğünüz an yaşadığınız andan en fazla 2 dakika geçmiş oluyor. Al Jackie Kennedy süikastini engellemek için geçmişe gidiyor, ama başaramıyor. Bizim başkarakterimiz Jake Epping'den geçmişe gidip, süikastı önlemesi için rica ediyor. Bana kalırsa kitabın tek zayıf noktası bu, kendi tarzımla aradaki geçen konuşmayı anlatıyorum:

    -Al yapamam. İşim, evim, arabam, okulum her şeyim burada.

    -Jack beni mi kıracaksın seni ahmak!

    Öteki gün...

    -Tamam Al, fikrin çok cazip geldi. Hem benim öğrencilerden birine babası yamuk yapmış, gitmişken onu da öldürürüm; hem de Stephen King geçmişe yolculuk için bahane bulmuş olur, kötü mü olur canım...

    Evet, kitapta fantastik öge olarak zamanda yolculuk var; peki bundan daha büyük bir fantastik öge yok mu ? Hepsi bu mu ? Hayır değil. Çok çok daha büyük bir fantastik öge var, o da geçmişe gidip sevgili yapmaktır sanırsam. Her ne kadar kitaptaki olay Jackie Kennedy'yi kurtarmak için geçmişe yapılan bir seyahat olsa da, bu belli bir yerden sonra Sadie ve Jack'in macera ve gerilim eşliğindeki aşk hikayesine dönüşüyor.

    *****************************************************

    Tabi kitapta belli başlı yerlerde fazladan tebessüm ettim. Bu yerler ''O''ya inanılmaz miktarda gönderme olan 6.bölüm ve Stephen King'in her seferinde Scarlett (Rüzgar Gibi Geçti) karakterini kullanarak benzetmeler yaptığı yerler. Ya bir insanı bundan daha çok ne mutlu edebilir ? Dünyanın %99.9'unda çağrışım yapmayan ''Bip Bip Richie'' sözünü gördüğüm an kitabı yiyecek kadar mutluluktan ağzımı sonuna kadar açtım. Bundan da daha ilerisi olamaz ve Richie'nin ağzından Beverly'ye şu sözler çıktı :

    ''Özür dilerim Bayan Scağlett!" diye bağırdı oğlan cırtlak bir sesle. Herkesin ırk konularında aşırı dikkatli davrandığı yirmi birinci yüzyılda insanların size ters ters bakışlar fırlatmasına yol açacak bir Rüzgar Gibi Gecti taklidiydi. "Ben taşralı bir çocuğum ama ölsem bile bu dansın adımlarını öğreneceğim!"

    Bu nasıl bir mutluluktur! Okumaya devam etti ve Jack Derry ile ilgili dedikoduları dinlerken şu sözü duyuyor:

    "Kimse palyaço kıyafeti giyip kırmızı burun takmış birinin gerçek yüzünü bilemez."

    Yapma, bu kadar mutluluk benim için çok fazla :D

    Konusu açılmışken şunu da söyleyim: King'e bu kitapla başlarsanız ömür boyu bu yazarı bırakamazsınız; ama bu kitapla başlarsanız da 6.bölümde geçen 30 sayfalık bölümü anlamazsınız. Seçim sizin, keyfinize göre okuyun.

    Peki neden bu kadar başarılı oldu ? Kitabın bu kadar başarılı olmasındaki asıl sebep sadece King'in inanılmaz hayal gücü ve istediğini sorun yaratmadan anlatabilme yeteneği mi ? Hayır. Kitabın 2011 yılında yazılmış olmasının belli bir sebebi var. King kitabı ilk olarak 1972 yılında yazmayı düşünüyor, ama tam zamanlı bir öğretmen olduğundan dolayı projeyi erteliyor. 2011 yılında tecrübeli bir yazar oldugundan ve boş vaktinin çokluğundan yararlanarak yeniden kollarını sıvıyor. Jfk'ye düzenlenen süikast girişimiyle ilgili, kendisinin terimiyle, ''üst üste koysanız boyunu geçecek'' kadar kitap okuyor. Bununla da kalmıyor ve işin profesörleriyle uzun uzun konuşmalar yapıor ve onlardan saatler boyunca ders alıyor; Kolay mı bir King olmak ?

    Çenem düştü biliyorum ama dizi hakkında da bir şeyler söylemek isterim. Genel olarak dizi izleyen birisi değilim, ama diziyi de çok sevdim. Kitabın hikayesi baz alınarak uyarlansada belli yerlerde ciddi miktarda değişiklik gösteriyor. Benim için çok çok daha iyi; okuduğum kitabın aynısının görüntülenmiş versiyonunu izlemektense (o ne öyle, sanki manga animeye uyarlancak) , biraz değişiklik olan versiyonunu tadını çıkarta çıkarta izlemeyi tercih ederim. Mutlaka izleyin.


    Aslında kitabı King serüvenimin sonlarını doğru saklamayı düşünüyordum. Ama Samet Hızır'ın reklam yeteneklerine daha fazla dayanamadım. Bu çocuk Metro okumuş, mutlaka bir bildiği vardır. Aynı gün en yakın arkadaşlarımdan Saf papatya ve Nausicaä'ı ikna etmeyi de başardım :D Olay yerine benden önce geldiler. Sonuç olarak birisinin kuzeni doğdu, birisi kardeşinden uçan tekme yedi ama olsun öyle böyle 17 gün boyu bu güzel kitabı tadını çıkara çıkara okuduk ve en sonunda 9 puan verdiklerinden dolayı aramız şuan bozuk :D (Gerçi Kübra benim zorumla sonradan 10 yaptı sanırım)

    Son sözümü kitabın vurucu sözüyle bitirmek istiyorum. Bu söz, ergence bir sözün doğru yer ve zamanda kullanıldığında insanı ne kadar etkileyebileceğinin en büyük kanıtıdır:

    ''Elveda Sadie. Sen beni hiç tanımadın ama ben seni hep sevdim...''

    Kendinize iyi bakın :D







    Dipnot: Her gidiş, ilk gidiş unuttun mu?
  • Punta'da bayram vardı… Yunan ordusu pasaport'tan karaya çıkmış, İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış, toprağımıza ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.

    *

    Aniden, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından… Kahkahaları suratlarında dondu. Baktılar ki, tek başına, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına… Hasan Tahsin'di o. Henüz 30'unda.

    *

    Böyle başladı macera.

    *

    Hükümetimiz hâlâ işgali yalanlıyor, “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu. Mustafa Kemal ise “vakit tamam” demişti, “Anadolu'ya geçiyoruz.”

    *

    Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar… Takvimler 30 Ağustos 1922'yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyordu. Yüzbaşı Kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”

    *

    Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.

    *

    Kudurmuştu Ali Kemal… Efendilerinin büyük gazetecisi! Köşesinden kin kusuyordu. “Bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyordu.

    *

    O “mahluk”lardan biriydi, İzmirli süvari teğmen Yıldırım… 18 yaşındaydı. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu'nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.

    *

    Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri, savunmasız Kuzuluk Köyü'ne girdi. Gözleri Fatma'ya takıldı. 15'indeydi. “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti, alev alev… Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.

    *

    Teğmen Şevket, Uşak'tan geçiyordu o sırada… Sakarya'da şehit düşen Yüzbaşı Basri'nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket'in, boğazı düğümlendi. “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.

    *

    “Bedelli askerlik” yoktu o zamanlar. Zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. Albay “deli” Halit, belinin sağ tarafında “namuslu” dediği tabancasını, belinin sol tarafında “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim” diyordu, “istersen buyur kaçmaya çalış!”

    *

    Deli'ren biri daha vardı. İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanı general Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı, “bu hızla yarın İzmir'e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, Fahrettin Altay'ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. Hayalet gibi, bi ordan bi burdan çıkıyorlar, birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar, blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı.

    *

    Kaçıyordu Yunan.
    Ecel peşlerinde.

    *

    Ve, 9 Eylül… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında. Bornova'dan boşaldılar aşağıya, dörtnala… Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek bedel vardı daha… İkinci tümen dördüncü alaydan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, son şehitler… Bugün anıtları var orada. “Vatan ve Namus” yazıyor altında.

    *

    Yüzbaşı Şerafettin, teğmen Ali Rıza, teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, koştular Hasan Tahsin'in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler al sancağı… Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve'deydi Mustafa Kemal, İzmir'i seyrediyordu.

    *

    İşgal edildiği gün, bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali sona erdiği gün, o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran… Dünyada bu özelliğe sahip tek şehir… İzmir'i seyrediyordu.

    *

    Nif'te kendisi için hazırlanan bağevine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine… Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi… “Bir rüya görmüş gibiyim.”

    *

    Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında.

    *

    Karşıyaka'ya Alsancak'a Kadifekale'ye dalan süvarilerimiz, gözlerine inanamıyordu bu arada… Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmıştı. Adeta “gelincik tarlası”na dönmüştü. Ne var bunda şaşılacak derseniz… İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü zoruyla el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. E, şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

    *

    Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı. 3 yıldır yokluk içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, beyaz patiskalarını, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, komşularıyla değiş tokuş etmiş, sabırla o geceyi beklemişti. O gece, 8 Eylül 1922'ydi. Çıkardılar sandıklarından, kırmızı'nın üstüne beyaz ay-yıldız'ı diktiler… Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir'in, kadınlarının bayrağıydı onlar.

    *

    Bir tanesi mesela… Namazgahlı Sırriye teyzenin 8 Eylül gecesi dikip, 9 Eylül sabahı penceresine astığı bayraktır. O bayrak bugün, değerli ağabeyim, İzmir'in gururu, Yaşar Aksoy'dadır. Kutsal emanettir.

    *
    Yılmaz Özdil