• Toprak sürülüyor, gemiler seyrediyor, madenciler yeraltındaki ıslak tünellerde ter döküyor, memurlar patronları ciğerlerini sökmesin diye sekiz on beş trenine yetişmek için koşturuyorlardı. Bunlar karılarıyla yatarken bile titriyor ve itaat ediyorlardı. Kime itaat? Para papazlığına, dünyanın pembe suratlı efendilerine. Üstteki kabuk tabakasına. Bin altınlık otomobillerde ne yaptıklarını bilmeyen cila parlaklığında genç tavşanlara, adalet mahkemesi avukatları ve çıtkırıldım Nancy erkeklere, bankerlere, gazete üstatlarına, dört cinsten romancılara, Amerikan boksörlerine, bayan pilotlara, film yıldızlarına, piskoposlara, ünlü ozanlara ve Chicago gorillerine.
    George Orwell
    Sayfa 183 - Can Yayınları 8. Basım: Ocak 2015
  • Madenciler gittikçe umutsuzluğa kapılıyordu. Sormaktan kaçınsalar da hiçbirinin aklından çıkmayan tek bir soru vardı : Buradan çıkabilecek miyiz?
    Jonathan Franklin
    Sayfa 65 - Hitkitap
  • "Büyük işletmeler , köleliği kitabına uydurup, milyonlarca emekli kolu bir ulusun tüm işçilerini, bin kadar miskinin servetini beslemek için, asker gibi çalıştırıyor,her gün biraz daha sindiriyordu.Ama, madenciler toprağın altında ezilen,kaba,cahil insanlar değillerdi artık! Toprağın altında bir ordu bitiyordu,tohumlar yeşeriyordu artık, bol güneşli bir günde toprağı delip fışkıracaktı...
  • Bunca yaşanmışlığı içinde barındıran dünya,o kocaman tarihiyle ,savaşları,ölümleri,yaraları,bitmek tükenmek bilmeyen ızdırapları,içinde hazin sonlar barındıran delilikleriyle koca bir hastane olarak nitelendirilse yanlış olmaz sanırım.
    Doğal yaşamın şartlarının değişmesi ve insanlığın kendi değerlerini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkan hastalık kavramının başlangıcını şöyle tanımlayabiliriz esasen;
    ‘Her şey elmanın yeryüzüne düşüşüyle başladı’’
    Hastalıkların tarihi incelendiğinde bazı toplumlar tarafından ‘Tanrının Gazabı’olarak nitelendirilen hastalıklara(komik değil mi? ) ,yüzyıllarca ve belki hala etik ve ahlaki mistik anlamlar yüklenmiştir.
    Fakat hastalıklar insan ve onun sosyal davranışlarının kaotik sonucudur.
    Avcı –toplayıcı yaşam süren ve dağınık gruplar halinde yaşayan Homo Sapiens ,sürekli değiştirdikleri yer ve su kaynakları sayesinde, yerleşik hayatı ve kalabalığı seven mikroorganizmaların kendi içlerine sızmasına yıllarca izin vermemişti.Fakat gruplar arası etkileşimin artması farklı ve dirençli mikroorganizma gruplarının bir araya gelmesini kolaylaştırırken aynı zamanda yerleşik hayata geçen insan oğlu,dünyayı sömürge haline getirirken kendisi de yerleşik mikroorganizmaların kurbanı oldu.
    Hayvancılık ve yerleşik yaşam sayesinde sayısını giderek arttıran insanoğlu daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaya başladı.Kaynak tüketimi arttıkça ,ekosistemin bozulması kaçınılmaz hale gelirken bir yandan da tarımın ve hayvancılığın artması,diğer türlere özgü hastalıkların bir takım mutasyonlar geçirerek insanda vuku bulmasına sebep oldu.
    Neolitik dönemde sığırlar insan patojen havuzuna tüberküloz,çiçek virüsü ve diğer virüsleri kattı.Domuzlar ve ördekler gribal enfeksiyonları bulaştırırken,hareketimizin destekçisi atlarda rinovirüsleri yani bildiğimiz soğuk algınlığını hastalık hazinemizin içine ekledi.Günümüzün BSE-CJD krizi ;yani Creutzfeldt-Jakob hastalığı,süngerimsi ensefalopati hayvandan insana geçen hastalıkların en iyi örneklerinden biridir.Hayvan etlerinin yenmesinden farklı olarak da su yoluyla bulaşan salmonella ,tifo,bazı mantarlar insanın başka açılardan da zayıf olduğunu kanıtladı.Bir yandan insanlar arası etkileşim ve farklı yörelerden evlilikler de zamanla hız kazanıyordu.Bu da bilinen ölümcül bir hastalığı başka bir bölgenin ölümcül hastalığı haline getirmeye yetiyordu.Tarihçi Tukididis;
    Bu duruma örnek olarak Mısır da başlayan baş ağrısı,kusma ,göğüs ağrısı ve kasılmalarla beraber tenleri kabartı ve çıbanlarla doldurduktan sonra bağırsakları ele geçirip ölümle sonuçlanan bir hastalığın Yunanistan’ı kırıp geçirdiğinden bahseder.Bu hastalığın ne olduğu hala pek bilinmemekle beraber Atina ‘nın düşüş dönemini hızlandırdığını tüm tarihçiler teyit edebilir.
    Yunanista’nın devrilmesinden sonra egemenliği ele geçiren Roma da Antonine Vebası ve kızamıkla savaşmış ve büyük kayıplar vermiştir.
    Gel zaman git zaman ,bu hastalıkların yol açtığı salgınlarda o kadar çok kayıp verildi ki,bir şey çokça başınıza geldiğinde artık bağışıklık kazandığınızı söylememenin imkanı yoktur.Konakçı yokluğunda patojenlerin de kaybına sebep oldu.Bu hastalıklar yok olurken yerini başka hastalıklara bırakmaya devam etti.
    Madem insanı konakçıları azaldı deyip,meydanı boş bulan kemirgenler veba basili gibi hastalık yapıcı etkenlerin taşıyıcısı olmaya başladılar.Lenf bezlerine yayılan ve koltuk altı,kasık boyunda şişliğe sebep olan ,hıyarcık vebası tahmin edildiği üzere ilk defa Roma da kayıtlara geçmiştir.MS 540 da Mısır da başladığı bilinen bir veba salgınının Akdeniz ve Konstantinapolis’e saldırdığı sonrasında Kuzey Afrika ve Avrupa yı da ele geçirdiği bilinmektedir.Şeytan imgeleri,ölüm dansı(camille saint-saëns’in Danse Macabre ‘si mesela) sembolleri,mahşer atlıları ;Kara Ölüm vebanın sessiz söylemleri haline geldi.Zavallı ortaçağ insanı biyolojik gerçekliklerden bihaber ,Tanrının gönlünü hoş tutabilmek adına türlü sapkınlıklara göz yumdu.Sözde cadı kırımları ve ruhani kaos biyolojik hastalıklara ,psikiyatrik bir takım hastalıkları ekledi desek pek de yanılmış olmayız sanırım.
    Yine de en büyük sağlık dehşetlerinden birini Hispaniola’ya (Bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haiti) ayak basıp Eski ve Yeni Dünya’nın temasına sebep veren Kolomb’un yaşattığı da mühim bir gerçektir.Pizaro İnkaları ve Aztekler;İspanyolların gemilerinin ve tatlı sevimli domuzlarının taşıdığı grip ve çiçek gibi hastalıkların kurbanı olmuşlardır.
    Kendi kayıplarını karşılamak konusunda ısrarcı olan İspanyol ve Portekizliler ;Afrika yerlilerini köle olarak ülkelerine getirmeye başladılar.Bu da sarı humma ve sıtmanın Avrupa da yayılmasına sebep oldu.
    Frengi askeri ve tüccar kesimlerle yayılmayı sürdürürken,Sanayi devriminin etkisiyle kentlerin atıklarından doğan tifüs büyük bir salgın yaratacaktı.
    Kolera 19.yüzyılın yeni hastalığı olarak dünyanın büyük kısmını büyük zaman dilimlerinde etkiledi.Sanayi devrimi dünya üzerinde tarımın ortaya çıkışının yarattığı yeni hastalıkları ortaya çıkardı.Madenciler ve çömlekçilerde görülen akciğer hastalıkları gibi mesleki deformiteler mikrobiyal hastalıkların yerini aldı.Zengin ve yaşlanan ulusta kanser,diyabet,hipertansiyon gibi sorunlar baş göstermeye başladı.Kolera ve diğer ölümcül hastalıklar gerilemiş olsa da yüzyıl hastalıkları insanın karşısına farklı şekillerde getirdi.Büyük savaşın hemen ardından gelmiş geçmiş en kötü pandemik hastalık olarak bilinen İspanyol Gribi,60 milyon insanın ölümüne neden oldu.İlerleyen zamanlarda AIDS,Ebola,Lassa ve Marburg ateşi gibiyeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.
    Evrimsel açıdan ,insanın hastalıkların içinde yeni tedavi usullerinin sürekli deneniyor olmasıyla beraber düşmanı yok edecek değil, düşmanın iç mihraklara girmesini engellemeye yönelik bir tutum sergilenmeye başlandı.
    Kadercilikten kurtulup yeni çözümler üretmeye ve metanetli olmaya başlayan insan oğlu;şifacıları,hekimleri yetiştirmeye başladı…
    Kitabın tarihe bakışı,felsefi değerlendirmeleri oldukça güzeldi fakat yazarın ön sözde belirttiği gibi,tıp batıdan ibaret değildi,doğu tıbbı yetersiz anlatılmıştı....
  • Başka ülkelerin kalayı ucuza alabilmeleri için Bolivyalı madenciler ciğerleri çürüyerek ölürler. Kalayın dünya fiyatları beş-altı kişi tarafından belirlenir. Konserve tüketicileri ve borsayı çekip çevirenler için Bolivyalı madencinin acılı hayatının ne anlamı vardır?
  • “Yaşam eve dönmeden ibarettir. Satıcılar, sekreterler, madenciler, arı yetiştiricileri, sihirbazlar... yani hepimiz için. İç huzuru olmayan herkes eve dönmenin bir yolunu arar.”

    PATCH ADAMS
  • Kitabın ismi çok hoşuma gitti, araştırmadan ve içeriğini hiç bilmeden aldım.

    Deneme olarak kategorize etmiş Makyaj Yapan Ölüler'i içeriğinde haberler var.
    Ben ki haber izlemeyi de okumayı da pek sevmem. Babam kızar bana bu yüzden ona sorduğumda, darlıyorum adamı galiba sorularımla. :) Neyse konumuz haber okumayı sevmem çünkü felaketten, kötülükten ve dehşet saçmaktan başka ne işe yaradığını hala çözmüş değilim?!
    Fakat bu kitapta haber yazıları o kadar güzel işlenmiş ki aklıma; akşam haberlerinin bu şekilde olsa nasıl olurdu sorusunu getiriyor. Akşam televizyonda şöyle bir haber var;

    Mesela başlık atıyor Ali Ural,
    Acı Duymayan Çocuk

    Başlıyor çocuğun acı duymayışıyla ilgili anılarını güzel betimlemelerle anlatmaya. Sobaya elini bile isteye dayıyor çocuk. Annesi yanık kokusu almasa kurtulamayacak yanmaktan. Acı duymuyor. Sonra acı-ağrının kıymetini vurguluyor. Ne kıymetli şey acı, evet bunu diyorsunuz sizde okurken. Ne kıymetli şey ağrı. Kutsal ağrı.
    Ve soruyor en son ne zaman ağladık? Bedenimizin ruhumuzun duyarlılığını nasıl kundakladık? Hiç bir cinnet, cinayet, gasp, tecavüz ve işkence etkilemiyor bizi. Komşumuzun evinden yükselen alevler dokunmuyor evlerimize. Madenciler yüzlerce metre aşağıdan cevheri çıkartadursun hiç bir haksızlık gözümüzden bir damla yaş çıkartamıyor.

    Ey kutsal ağrı Gel ve sessizliğimizi boz.
    Acı çekmeye başlamazsak elimiz sobada. Yanmaktan kurtulamayacağız.


    Haber bitiyor. Herkes suskun ama herkesin sessiz kavgaları var içlerinde. Bir yanık kokusu geliyor sonra. Göz yaşlarıyla söndürmeye çalışıyoruz.
    Ah keşke diyorum şimdi. Keşke şu kitap her akşam, akşam haberlerini sunsa.