• Çünkü aslında yasa savunmaya izin vermez, sadece hoş görürdü ve yasanın ilgili maddesinde böyle bir hoşgörünün yer alıp almadığı bile tartışma konusuydu. Bu nedenle aslında mahkemenin tanıdığı hiçbir avukat da yoktu ve mahkeme önüne çıkan avukatların hepsi şöhreti iyi olmayan avukatlardı.*
    Franz Kafka
    Sayfa 111 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 9. Baskı Ekim 2017
  • ‘İnsan’ı insandan kim koruyacak?

    https://www.yenisafak.com/...im-koruyacak-2039629

    Birileri hakkında düşünür, konuşur, bir kanaate, bir yargıya ulaşır ve onları ulu orta ifade ederken adaletin terazisini dosdoğru tutuyor muyuz? Başkalarına bakarken hep içimizdeki savcı görev başında sanki, avukatsa hiç ortalıkta yok. Duruma göre suçlamak, mahkûm etmek, yaftalamak, karalamak, havasını indirmek, fiyakasını bozmak hevesi içimizi boydan boya kaplıyor ama onu bir insan bilerek savunmak, anlamaya çabalamak, temiz tutmaya, lekelemekten korumaya çalışmak, yanında durmak pek gelmiyor aklımıza. Velev ki söz konusu kişiler, akla gelen menfi fiilleri bütünüyle işliyor ve bizim kendilerine yakıştırdığımız suç ve sıfatları sonuna kadar hak ediyor olsunlar; her mahkemenin olduğu gibi içimizdeki mahkemenin de bir ‘savunma makamı’ olması gerekmez mi? Onca keskin uçlu, katı, mahkûm edici cümlenin içinde hiç değilse birkaç sesini duyurmaya çalışan ‘belki’ cümlesi, azıcık da olsa hayra yorulacak ihtimal bulunmaz mı? Hangimiz gerek aşikâr, gerek kendini kıyı köşemize ustaca gizleyen zayıflıklardan, hatalardan ve günahlardan beri ve azadeyiz ki!

    Her hükmün hakka, hukuka, hakkaniyete ve bütün bunların temeli olan hakikate tastamam uygun düşmesi icap etmez mi? İçimizdeki mahkemede birilerini durmadan asıp keserken nasıl oluyor da bütün ağırlıkları sol kefeye koymakta bu kadar rahat, bu kadar pervasız, bu kadar keyfî davranan insanlar olabiliyoruz. Neredeyse her gün, her saat, her an, her önümüze gelen kişi hakkında kaskatı hükümler verir, ağır yargılarda bulunur, boynuna uluorta yaftalar takıp dururken, neden en azından bir de dönüp hakka, hukuka, hakkaniyete ve elbette hakikate doğru bakma zarureti hissetmiyoruz? Adaleti kendi içinde tesis edemeyen, tesis etmek için çaba göstermeyen, yazık ki bunu aklına dahi getirmeyen bir insan, o dönüp bakmadığımız hakikat nezdinde insan mıdır?

    İnsanlar nefis geçimini başka insanları harcayarak temin eder hale geldi. Hepimiz az ya da çok bu kirli döngünün içine giriyor, bu çirkinliğin bir parçası oluyoruz. Hepimiz az ya da çok bu kötülüğe, bu suça, bu günaha batıyor, bulaşıyoruz. Hatta pek çoğumuz o kadar gündelik hale getirdik ki bu karalama faaliyetini hayatımızın rutini bu artık. Bu çürütücü hastalığı yayan mecra ve araçlara körü körüne kapılışımızdan, bağlılığımızdan, bağımlılığımızdan, irademizi neredeyse ele geçiren bu sinsi iptiladan vazgeçemiyoruz, sanki vazgeçecek gibi de değiliz. Her gün sabahtan akşama sözle, yazıyla birilerini harcayıp duruyoruz. Bunu küçük fiskelerle ya da ağır darbelerle yapmış olmamız çok bir şeyi değiştirmiyor. Sonuçta çürüyoruz, bize hiç yakışmayan bir çirkinlik bizi hep beraber kendi rengine boyuyor.

    ‘İnsan’ı önce kendimize karşı, kendimizden, nefsimizden, şişkin egolarımızdan, örtülü enaniyetimizden, tecessüs düşkünlüğümüzden korumamız ve savunmamız gerekiyor. Yargı bizim mesleğimiz değil... İnsanlar da bizim günlük eğlencemiz değil... Tepelere bir yerlere kurulup, elimizdeki değneklerle hayatları, kişilikleri, davranışları didiklemek bizi kibirli ve kör kılıyor.

    ...

    Evet, nihai tahlilde bu da yargıda bulunan, yargılayan bir yazı... Yani ortada kaçınılmaz biçimde yine bir mahkeme varmış gibi duruyor. Esasen bir mahkeme kurmak benim işim de değil, haddim de değil; muradım bu vesileyle hepimiz için bir muhasebe ve muhakemeye kapı açmaktır.

    GökhanÖzcan
  • Adalet, hakkı yerine koymaktır; ve sade mahkemelerde değil, hayat ve muamelelerin her şubesinde aranması gerekli başlıca şart...

    • Adaletle zulüm, geceyle gündüz gibi, birinin bulunmadığı yerde öbürünün hâkimiyeti ele alacağı iki kutup.

    • «Adalet mülkün esasıdır» düsturunu, enselerimizin gerisine asmak yerine, göz bebeğimizin içine nakşetmeli ve neye bakarsak onu görmeliyiz. Bu düstur Hazret-i Ali'nindir.

    • Adalet, Allah'ın kanunlarında pırıldayan hak ışığıdır; ve nefs üstü, hattâ nefse kıyıcı ruh mihrakı üzerind tecellisini bulur. Zira nefs zalim ve ruh âdildir.

    • Çocuğuna içki cezasını eliyle tatbik ederken bilmem kaçıncı sopada, onun «baba, ölüyorum!» diye haykırması üzerine, «öl ve İlâhî huzura çıkınca de ki: Beni babam öldürdü; senin kanunlarını yerine getirmek için...» cevabını veren Hazret-i Ömer'in tavrında nefse en giran ruha da en sevimli adalet yansıması, insanı dize getirecek kadar güzeldir. Nurunu kendi meşrep feneri içinde Kâinatın Efendisinden alan Hazret-i Ömer, ömrü boyunca adaleti heykelleştirdi. Beytülmalden para çalan bir adamı «kendi yatırımını alıp almadığından şüpheliyim!» diye salıverir, bir zina muhakemesinde dördüncü şahidin merhameti yüzünden müphem konuşmasını esas kabul ederek öbür üç şahide iftira cezasını tatbik eder ve bir mudafaada kendisini görünce ayağa kalkan hâkime «işte taraf tutmanın alâmeti!» ihtarında bulunurken, bütün düz ve dolambaçlı çizgileriyle hep aynı adaletin temsilcisidir. Peygamber bağlısı olarak adalet bahsinde onun topuğuna yetişebilecek bir insan gelmedi. Ve bunun içindir ki, sıfatı, farkedici mânasına «Faruk» oldu.

    • Her ferdin kalbinde birkaç hâkimden oluşan bir mahkeme vardır; ve hüküm dışardan gelirken de, içeriden verilirken de, karar, o iç mahkemenin hak ve hakikat nasibine bağlıdır. Bu mahkemenin adı vicdan...

    • Bir sözü, bir işi, bir davranışı doğrularken tasdikini hep o mahkemeden alır ve bunu adalet biliriz. Doğrudur; şu var ki, eğer o mahkemeyle Hak arasında cereyan kesilmişse bu defa adalet gider ve yerini aynı cüppe ve takkeyi kuşanmış zulme terkeder.

    • İstanbul Fatihinin bir an için gurura düşer gibi olup ellerini kestirdiği Macar mühendisin şeriatten hak dilemesi üzerine yüce Sultan'ı mahkemeye celple getirten, hakkında ellerinin kesilmesi kararını veren ve bu ulvî manzara karşısında hristiyan mühendisin «hayır, müslüman oldum ve hakkımı helâl ettim!» nidasına vesile olan adalet, nurunu nereden devşirmiştir?..

    • Türkün en çarpıcı millî vecizelerinden biri «Şeriatin kestiği parmak acımaz!» sözü, adalet karşısında teslimiyetin ne harikulade ifadesidir.

    • Türk tarihinde ilk dalâlet yolunu açıcı, bugün komünist edebiyatının kahramanlaştırdığı Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin'e, «efendi, senin fiilinin şeriatçe cezası nedir?» diye sorulunca, «idamdır!» mukabelesindeki hikmet, hâkimi ve mahkumu birarada, adalet tavrını belirtmekte kolayca bulunur örneklerden değildir.

    • At sırtında Kanunî Sultan Süleyman'ın dizginlerine yapışıp askerlerden şekvada bulunan köylü ve aldığı karşılık: «Beni kime şikâyet edebilirsin; böyle bir makam var mıdır?» Ve karşılığa karşılık, «Vardır; şeriat!»... Ve at sırtında gözyaşlarını tutamayan muhteşem Sultan...

    • Birbiri içinde tecelli edici adalet ve hakkaniyet keyfiyetleri, İslâmda, bütün kıymetlerin üzerine yerleştiği bel kemiği mahiyetindedir ve ezelden insan ruhuna basılmış İlâhî mühür...

    • İslâmda muamele işte bu adalet ve hakkaniyet ölçülerinde biçimlenir ve nefsin de hakkı dahil, bütün haklar sahnesini kurar.
  • "Tüm yargılama hukuklarınm amacı, maddî gerçeği tespittir.

    Bir uyuşmazlıkla ilgili olarak, henüz daha yargılama yapılmadan var olan maddî gerçek, yargılama sonunda bir mahkeme kararı şeklinde ortaya çıkan adlî gerçekle örtüştüğü ölçüde adalet gerçeklemiş olacaktır. Kural olarak, adlî gerçeğin maddî gerçeği yansıttığı kabul edilir veya en azından öyle olması gerekir.

    Buna paralel olarak, medenî usul hukukunda da maddi gerçeğin tespit edilmesi amaçlanır. Burada, yanlış bir inanışa ve kanaate de değinmekte yarar vardır. Zaman zaman ceza yargılamasında maddî gerçeğin, medenî yargıda şeklî gerçeğin arandığı söylenebilmektedir. Buna gerekçe olarak da, ceza yargılamasında mahkemenin re’sen araştırma yaptığı, delil serbestisinin söz konusu olduğu; medenî yargıda ise, kural olarak tasarruf ve taraflarca hazırlama ilkesinin geçerli olduğu, deliller konusunda da bazı sınırlamalar bulunduğu, bu çerçevede medenî usül hukukunda maddî gerçeğin aranmasından vazgeçildiği ileri sürülmektedir. Bu düşünce tamamen yanlıştır. Zira, yargılama hukuklarının tümünde temel amaç, dış alemde gerçekleşen maddî gerçeği bulmak ve o doğrultuda gerekli kararı vermek, adaleti sağlamaktır.

    Maddî gerçekle, mahkeme kararında ortaya çıkan adlî gerçek örtüştüğü ölçüde adalet de sağlanmış olacaktır. Ne tür bir yargılama yapılırsa yapılsın, maddî gerçekle adlî gerçek örtüşmediğinde adalet zedelenmiş olacaktır. "

    Pekcanıtez/Atalay/Özekes, Medeni Usul Hukuku, istanbul, 2013, s.59
  • 200 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Atina da yaşamış olan Sokrates bir gurup Atinalı tarafından şehrin tanrılarına inanmayan onların yerine yeni tanrılar üreten ve gençleri etrafında toplayarak onlara dinsizlik aşılayan biri olarak dinsizlikle suçlanmış 70 yaşında yargılanmak üzere mahkeme önüne çıkarılmıştır. Mahkemede sokratesin savunması üç aşamada ele alınmıştır; Eski suçlamalara karşı kendini savunma, yeni suçlamalar karşı kendini savunma, jüri ve mahkeme üyelerine hitap olarak. Eserde sokratesin hiç kimsenin tesiri altında kalmadan aşama,aşama kendini mahkemede nasıl savunduğu anlatılmaktadır.

    Yapılan incelemede;
    1. Dinsizlikle suçlanan Sokrates’in savunmasını iddia edilenin tam aksine dini bir temele oturtması, eleştiren ve sorgulayan bir filozof olarak misyonunu ilahi bir mesaja dayandırması bakımından önem taşır.
    2. Mahkeme 1 günde yapılmış olup, sabahtan öğleye kadar olan zaman iddia makamına, öğlenden sonra akşama kadar olan zamanda kendini savunması için Sokrates’e verilmiştir.
    3. Mahkeme jürisi üyeleri 500 kişiden oluşmuş, bu kişiler halk arasından durumu iyi olmayanlar içinden ücret karşılığı seçilmiştir. Üyeler içinde elit aydın tabakadan kimse bulunmaması, Mahkemenin istediği doğrultuda istediği gibi karar çıkmasında etkili olmuştur.
    4. Sokrates mahkemenin 1 günde yapılmasının adil olmadığını, bir günde isnat edilen bu suçlara karşı insanın kendini savunamayacağını ancak 2,3 gün lük bir zaman dilimi içinde kendini savuna bileceğini beyan etmiş ve bu mahkemenin adil bir yargılama yapmadığını dile getirmiştir.


    Sokratesin yargılanma dönemini günümüzle kıyaslama;
    Sokratesin başından geçen olayları kendi ülkemizle empati yaparak karşılaştırdığımızda sokratesi yargılayan mahkemeyle bizim mahkemeler arsında değişen hiçbir şeyin olmadığını ve bugün daha kötü bir adalet sistemiyle karşı karşıya bulunduğumuzu görürüz. Ülkemizde Türk Silahlı Kuvvetlerini ihtilal yapacak diye, ERGENEKON ve BALYOZ kumpası kuruldu ve devletin özel kurmuş olduğu mahkemelerde insanları yargılamak için sahte deliller üretildi. Subaylar, öğretim görevlileri, Akademisyenler, Gazeteciler sabahın köründe evleri basılarak tutuklandı. Silivri zindanlarına atıldı uzun süre haklarında iddianame hazırlanmadı, mahkeme aşamasında kendilerini savunmalarına dahi yeterince imkan verilmedi her biri en az 4,5 yıl olmak üzere hapislerde alıkonuldu.
    Mahkeme neticesinde tutuklanan insanlar en az 15 20 yıla hüküm giydi müebbet hapis cezası alanlar dahi oldu cezalarını yargıtayca onandı.
    Çözüm süreci adı altında PKK lı teröristler habur sınır kapısında davul ve zurnayla karşılandı. Tören düzenlendi ayaklarına seyyar mahkeme götürüldü ve töreristler yapılan mahkemede serbest bırakıldı ama bu Ülkenin Genel kurmay başkanı terörist başı ilan edildi ve aynı mahkemelerce tutuklandı.
    Mahkûm olanlar içinde cezaevinde hayatını kaybedenler oldu. Ülkede 17-25 aralık yolsuzluk olayları patlak verdi ve yolsuzluk olaylarını örtbas etmek için iddianameyi hazırlayan savcılar görevden alındı. HSYK nın yapısı değiştirildi iktidarın önerdiği savcı ve hakimler görevlendirildi yolsuzluk olaylarının üstü kapatıldı. Türk Silahlı Kuvvetlerine yapılanların kumpas ve komplo olduğu ortaya çıktı . insanları tutuklayan hüküm veren mağdur eden savcı ve hakimler hakkında hiçbir yasal işlem yapılmadı. 17-25 aralık yolsuzluk olayları olmasaydı insanlar hala cezaevin de yatıyor olacaktı. Bizim ülkemiz de güçlü iktidarın adaleti tesis edildi. İktidar da hangi parti varsa mahkeme kararları onun istediği doğrultuda çıkmaya başladı. Farklı karar veren hakim ve savcılar sürgün edildi hakkında tutuklama kararı çıkarılanlar ve meslekten men edilenler dahi oldu.
    Maalesef sokratesin yargılandığı dönemden daha kötü bir dönem yaşıyor benim güzel ülkem maalesef adalet sistemi çökmüş durumda, çok güzel bir eser okunması için tavsiye ederim