• Tüyler ürpertici ve sarsıcı. O dönem Fransız halkının idama mahkum olan insanlara iğrenç bakısını okumak çok dehşet vericiydi. Victor Hugo kalemini yine cesurca bir olay için kullanmış. Sefiller'de geçen kürek mahkumu olayınin alt yapısı bu romanda ortaya çıkmış. Gözlem denilince işin ustaları alıyor sazı eline. Bir olayı bu kadar gerçekci ve etkileyici bir sekilde aktardıklari için ölümsüz oluyorlar.
  • 1800 lü yıllarda yazılmış Balzac denilince akla gelen ismiyle ünlenmiş bir klasik.
    Kitabın ilk bölümleri Tolstoy'un "insan acı çektikçe olgunlaşır." sözünü ispat eder nitelikte. Ayrıca Balzac'ın hayat hikâyesiyle de epeyce örtüşüyor. Küçüklüğü, cocukluğu ve o zor günlerinde hissedilenlerin satırlara yansıması yaşanmışlığın izleriyle dolu.
    İlk sayfadan itibaren betimlemeler, tasvirler, değişik perspektiflerden sonuca varılan ve izah edilen haller, olaylar. Bir ressamın sanat eserini ufak ufak fırça darbeleriyle oluşturması gibi kelimelerle satır satır işleme yapılmış sanki. Belli bir süre sonra bünyeye ağır geliyor bu durum. Sıkıcı olma ihtimali ortaya çıksa da, inanın zamanla açılıyor, açılıyor.
    Anlatılanlar bir yönüyle tamamen sevgi. Saf sevgi. Çıkarsız, karşılıksız, nefssiz. Tabiki insanın olduğu yerde saf şeyler bozulmaya mahkum ne yazık ki. Öyle de oluyor ya neyse...
    Hikâyede hep iyi, hep kötü ya da olması gerektiği gibi itidal üzre davranan karakterlere rastlıyorsunuz. Olayların seyrine göre ruh haliniz onlarınkine bezemeye başlıyor. Hepsine de hak vere vere ne olacağını, hikayenin nasıl sonuçlanacağını merak ediyorsunuz.
    Aslında anlatılanlardan bunun gibi üç kitap daha çıkar diye düşünüyorum. Alıntı paylaşmaya kalksanız her sayfadan beşer-onar paylaşım yapabilirsiniz. Tekrar okusanız yeniden okuyor hissine de kapılabilirsiniz.
    Edebi bir başyapıt, bu da böyle yazılabilirmiş dediğiniz anlatımlar ve klasik tadı almak istiyorsanız deneyin demiyorum, okuyun.
  • Not :Dostlarıma Ithafendir .Muhabbetle :))

    Sevgili Dost ;

    Binalar gibi içimin tıkış tıkış dolu olduğu bir zamanda nasıl da yetiştin öyle kalabaliklarima sekineni soluklayarak .Dost şefkatiyle almış olduğum bu mektubun hiç bitmesin istedim.
    Sen konuş,ben dinleyeyim ...
    Sen konuş ,durulsun içimin dalgaları .
    Sen konuş tuz buz olsun gönlüme bir kaya gibi mesken tutan sıkıntılarım .
    Sen konuş, çözülsün dugumlerim.
    Sen konuş ;iltihap tutsun,kabuk bağlasın içimin yaraları ...

    Sevgili Dost ;
    Sen konuş istedim.Mektubunu zamana yayarak an be an nefes misali içime soluyarak ,soluklayarak okudum .Hiç bitmesin istedim.Ilişkimize parantez girmesin,noktalanmasin ince dokunuslarin tamir misali yüreğime...

    Sevgili Dost ,
    Sevmek ne güzel ...Dost olmak ne güzel .
    Dost hayatın tüm renklerinde seninledir ,senindir.
    Renk koru misalidir o ...
    Turnusol kağıdı gibidir varlığı ;
    Acıyı sevince ,sevinci yeri gelir hüzne çevirir.

    Sevgili Dost ,

    'Gökkuşağı misali hayatı rengarenk yaşamak varken,birbirimizi boyamak da nerden çıktı şimdi ?'

    Sevgili Dost,
    Keşke onyargilarimizi boyasak.Simsiyaha...
    Görünmesin .Gözükmesin .Karanlıkta kalsın diye...Kendi algı kaymalarimizla yanlış iliklenmesin dugmelerimiz diye ...

    Sevgili Dost,
    Hani bir söz var "Siyahların daha siyah, beyazların daha beyaz olmasını netlik sandik. "
    Oysa Sevgili Dost,"griliklerimiz de vardı bir vakit; kıyısında insanca sohbet edebildigimiz..."

    Sevgili Dost,
    Hayat tum renkleriyle güzel...
    Hayat güzel ...

    Sevgili Dost,

    Senin hiç kalbin ağrıdı mi ?
    Kalbin hiç yük oldu mu sana...
    Ötelere doğru gözlerin daldığında ,aslinda bir o kadar da geriye doğru yolculuk yaptın mı hayatının satır aralarına ???

    Hasret zor,hasret ağır ...Neye hasret Sevgili Dost ???

    Bir eşin çok uzaklardaki elinin yetisemedigi,gözünün gurbet yaşadığı yârine hasreti .

    Bir babanın gönlüne duvarlar örülen ,elini uzatsa uzanamayan,acısını acısına katamayan evladına hasreti ...

    Bir annenin yüreğini cayır cayır yakarcasina vatani görevini yapmakta olan oğluna,yüreğinin hop oturup hop kalktığı bir telefonuyla yüreğinin acil yakarislarina ambulans misali yetişen,sesiyle bir nebze ferahlayan tarifsiz hasreti...

    Bir annenin demir parmaklikların ardında ,biriktirdiği o dopdolu hasretini tel orgulere sığdırmaya çalıştigi evladına hasreti .

    Bir evladın "Babam" veya " Annem" denilince burnunun kemiklerini sizlatircasina,yüreğini seller misali akıp coşturan ,gözyaşlarını kalbine akittigi,vuslatin ötelere kaldığı dayanılmaz hasreti ...

    Hayallerine makas atıldığı bir dönemde hayallerine kavuşup,onu kucaklayıp sarıp sarmalayacagi aydınlık güne hasreti ...

    Karanliklarin aydınlığa ,
    Hastalıkların sifaya,
    Kışın bahara,
    Nefretin sevgiye ,
    Acının tatlıya ,
    Fakirin zenginlige,
    Evsizlerin sıcak bir yuvaya,
    Soğuğun serinlige hasreti ...

    Sevgili Dost ,
    Hasret derin...
    Nebi (sav) in " Kişi Sevdiğiyle Beraberdir" kudsi beyaniyla bir o kadar da serinn ...
    Serin Sevgili Dost ...

    Sevgili Dost ,

    Asrın tereddutleriyle etrafimizin sarılı olduğu bir zamanda ,gemimiz yavaştan yavaşa su alıyor ? Sular fışkırıyor her bir yanından ...

    Kullugumuz delik deşik .Su aldığın yerleri görüyorsun .

    Kendimizi yaşamaktan fark edemediğimiz Rabbimiz ...Hep gormekten bakamadigimiz nimetler ...Hep duymaktan isitemedigimiz hakikatler var ...

    Sevgili Dost,

    Yuregimizin gemisi su alıyor .

    Hz.Nuh (ra) misali yüreğinin denizinde helak olmaktan kurtulup kıyıya çıkan ,sahili selamete ulaşan kullar da var ...

    Hz.Yusuf (ra) misali yüreğinin karanlık kuyusundan aydınlığa erisen ,gomleginin arkadan yirtildigi kullar da var...
    Hz.Ibrahim(ra) misali Allah'ın "Halilim "diye nitelendirdigi ,dostluğun ebediyet kazandığı,kalbinin vuslat ateşine fasilasiz arasiz teslim olan,kalbinin ateşinin yakmadigi ,yandirmadigi kullar da var.
    Hz.Eyyub(ra) misali vücudunu çepeçevre saran hastalıklarına,başını aşkın sikintilarina şikayet etmeden yara bandı misali yaralarını sarıp sarmalayan kullar da var.

    Sevgili Dost,

    Fotoğraf makinesiyle yüreğinin Rabbi'yle olan mesafesini çek .Haz desenli günahlarınla kapladigin içinin karanlığını " kulluk deklansorune " basıp aydınlat .Gülümseyip de surekli üstünü orttugun,görmezden geldiğin yüreğinin sesine poz ver.

    Sevgili Dost,

    Poz ver...Içinin fotoğraflarına...
    Edebinle,naifliginle,sabrına,kullugunla poz ver.Zira her gün izleniyorsun.

    Sevgili Dost ,
    Senin de hatirlattigin gibi Ayetel Kursi'nin "O uyumaz " dediği Rabbimiz var.

    Kendine gösterdiğin süsü ve özeni O'nun için de yapsan çok mu ?

    Sevgili Dost,

    Binaların gonullerimize duvar duvar mesafesini ördüğü,yükseldikçe yükseldiği su zamanda kalabalıklar içinde yalnizlastik .
    Biz de bir o kadar kuculduk.
    Kendimizin oluşturduğu selamsiz,sabahsiz ,robotik dünyamızda kapana kisildik .
    Sosyal Medya'da toplaşıp ,hanemizde yalnizlastik.
    Muhabbetimizi selam kisirligina hapsettik.

    Sevgili Dost,

    Bir iyilik yap kendine ...Kendine dokun diyorsun ya ...
    Ağaca,kuşa,kediye ,inşaatta çalışan işçiye,giyecek yamalı elbisesiyle tir tir titreyen yoksula,otobüsteki şoföre,huzurevindeki yaşlılara,çöpleri aksatmaksizin toplayan copcuye...

    Dokun... Pencerelerini aç.
    Çek kalbinin havasizliktan orumceklesmis perdesini ..Hava girsin.Başkalarının nefesiyle nefes al,başkalarına nefesinle nefes ol diyorsun ...

    Sevgili Dost ,

    Pencerelerimizi kapattık .Kulaklarimizi sagirlastirdik.Uzanabilecek ellerimizi geri çektik.Gözlerimizi etkilenmesin diye kapadık ...

    Sevgili Dost ,

    Elimiz çok çabuk gidiyor "Hepsini sil" tuşuna ...
    Aramızda hiçbir şey geçmemiş gibi kolay gidiyor elimiz dostlukları,hatıraları silmeye ...
    Silmemiz gereken kusurlarimiz,hatalarımız ,pismanliklarimiz varken en degerlilerimizi,değerlerimizi silmekten hiç utanmıyor .

    Sevgili Dost,

    Başkalarının yerine utandık...

    Içimizi kemiren çöpler günlerce birikip kokusurken mahallemizin copcusunden ders alamadık...

    Har vurup harman savurarak,nimetin kıymetini bilmeden ;kışın sogukluguna,yazın kavurucu sıcaklığına aldırmadan rızkını temiz ve ucuz kazanmayan ,çalışan elleri öpülesi fedakarlık harcinin yogurdugu iscilerimizden ...

    Evde varlığının yük olduğundan şikayet ederek,sozde huzurumuzun önünü tıkamasindan dem vurarak ;Seni ömrünün sonuna kadar kalbinde taşımaktan gocunmayan ebeveynlerimizi huzur evinde,huzursuzluk girdabina sürükleyerek , huzursuzluga mahkum etmemizden ders alamadık .

    Ağacın meyve vermesinden,
    Kedinin avını kapmak için saatlerce sabırla bekleyisinden ,mücadele edisinden ders alamadık ...


    Sevgili Dost,
    Yapmak zorken yıkmak niye ?
    Kalbinin nagmelerini beste beste fısıldamak varken silmek niye ?
    Yüzleşmek varken kaçmak niye ?
    Birbirimizi çok iyi tanımak varken ,susmak niye..

    Sevgili Dost ,
    Lafı çok uzattım .Biliyorum .
    Ama muhabbet dostla güzel .Dost bildiklerinle daha bir anlamlı ...

    Sevgili Dost,
    Mektubumu sonlandirirken hüzün çöktü yüreğime.Eksikliğin gönlüme ..Özlemin yüreğime...Varlığın benliğime şifa..
    Diyorsun ya ;
    Kış yolunu kesse de bahar gogusledi ipi ...
    Varlığın baharım oldu Sevgili Dost ..
    Aydınlığım...
    Iç ferahligim...
    Iyiki varsın ...
    Dostlarımız hep var olsun ...

    Keyifli okumalar ...
  • Münih’te bir nehir kıyısında, pastoral betimlemelerle yüklü bir portre çizer Thomas Mann. Kentin yeşil alanlarında Bauschan’ın maceraları, karakteristik ve fiziksel özellikleri, sahibiyle arasındaki duygusal bağ kitabı hiç olmayacak kadar akıcı hale getirir. Bauschan sahibine karşı çok iyi bir dost ve bir o kadar da yabancıdır. Av köpeği kırması olan Bauschan hoşlanıp hoşlanmadığı şeyleri adeta vücut diliyle ve yüz ifadesiyle söylemeye çalışır sahibine. Bir bakışıyla uzun uzun ne demek istediği cümlelere dökülür, tehlike sezdiği anda o tehlikeyi bertaraf edene kadar zaptedilmesi zordur. haylazlığı, sessizliği ve vücut dili çok iyi anlatılır. Sanırım bu, kitabın yarı otobiyografik öğeler bulundurmasından kaynaklı olan bir şey. Ancak bir köpek sahibi bunları anlayıp yazabilir düşüncesini hissediyorsunuz.
    “Kent ile kırsal arasında kalmış, tarihin yok oluşuna mahkum ettiği idilde sığınak arayan bireyin, Birinci Dünya Savaşı’yla değişime uğrayan Avrupa burjuvazisinin yaşam deneyimine ilişkin bir tasviri” diye son üç sayfaya sıkıştırılan bir metin var. Daha çok macera ve tabiatın tasviri yönünden duygunun geçtiğini söyleyebilirim.

    İlk evcilleştirilen hayvan olan köpekler, tarih boyunca insanların yolculuklarında, göçlerinde bir korunak, bir yoldaş, bir dost olmuşlardır. Yeryüzünde belki en iyi ‘sadakat’ timsali olan bu canlı, dünyada iyi şeylerin hala var olduğunu göstererek, kendisine bahşedilen sadakat ve bağlılığı hayatı boyunca sunar insanlara. Yaşamsal içgüdülerindeki vahşilik çıkar gün yüzüne kimi zaman. Bir şey hoşuna gitmesin, onu tutmak zorundadır. İnsanda irade var olduğu gibi onlarda da içgüdü, hissetme vardır. Aklı selim geçinmemize rağmen içimizdeki melun çoğu zaman dışa vurur kendini. Ne var ki bir köpek gelebilir bunun üstesinden. Köpeğin sert dişleri, tabiatı çöplüğe çeviren, iyi ilişkileri çıkar uğruna yapan, içten pazarlı insanın nefs-i iradesinden daha korkutucu değildir.

    Ağızlarda hakaret mahiyeti taşıyan bu canlıyı kullanan o kadar fazla ki… Ufacık bir baş okşamayla bile çoğu insanın sahip olamadığı, olmak için adım atmadığı sonsuz bir sevgiyi sunar karşısındakine. Kendilerine nasıl tavır takınıldığını hisseder, çocuk ve kadınlar yetişkin erkeklerden ayrılarak daha bir titiz, ayrı bir yaklaşım oluşturur. Bunu yapmayan bir köpeğin yetiştirilme tarzının yanlış olduğunu söylemek yanlış olmaz.
    Köpek denilince aklıma direkt tür olarak Pitbull geliyor. Haberlerin ortaya attığı 'Pitbull dehşeti' manşetleri yüzünden Pitbull denilince saldırgan ve huysuz bir köpek türü olarak algılarız. Sokak köşelerinde binbir peşmudelik içinde boş gezen kişilerin elinde köpek görünce gerçekten üzülüyorum. Son derece uysal ve arkadaş canlısı olan, hatta Avrupa’da dadı olarak kullanılan Pitbull cinsini aşırı agresif ve saldırgan bir yapıya dönüştüren şeyler ancak bir dayak, aç bırakma, dövüştürme veya onu kızdıracak hareketlerdir. Birçok kişi tarafından yaygınlaştırılan bir şey bu, asıl dehşeti sağlayan hayvanı o dereceye getiren sahiplerinin yetiştirme tarzından başka bir şey değil. Çok tehlikeli saldırı aracına dönüşüyor bu kötü ellerde ne yazık ki.

    Tabiat, köpek ve insan ortamında geçen üçlüyü seviyorum. Güzel bir otobiyografik kitap gerçekten.
    Yaşanılan bir dünyadaysak, çocukların, yaşlıların, biraz da köpeklerin sayesinde olduğunu unutuyoruz.
    Hep var ol ey dost.
  • Camus ve Sartre’ın isimleri çoğunlukla birlikte anılır. İkisi de Edebiyat dalında Nobel kazanmıştır. Sartre daha yaşlı olmasına rağmen, Camus daha erken erişmiştir bu ödüle. Edebiyat denilince Camus’yu kıyas götürmeyecek şekilde farklı bir yere koyarım ben. Benim nazarımda Camus, birkaç gömlek üstündür Sartre’dan.

    “Yabancı” bizim ülkemizde de çok okunan eserlerden biridir. Ve genel çerçevede, bizdeki edebiyat çevrelerince idam karşıtı en sert romanların başında kabul edilir. Zira romanda polisin ve adli mekanizmanın berbatlığı, her an hata yapmaya müsait yapısı çok güzel verilmiş. Bu bile idam karşıtı olmak için yeterli olabilir.

    "===== Spoiler ======="

    Romanın özeti; anti-sosyal, Meursault adında bir Fransız basit bir olay sonunda bir Cezayirli Arap’ı öldürür. Yargılamanın sonucunda İdama mahkum edilir.

    Bu yargılama sürecinde, Meursault’nun anti sosyalliği, annesinin ölümüne ve hayatında cereyan eden tüm olaylara karşı umursamaz, bir absürtlük sınırına varacak denli kayıtsız-tepkisiz olması çok güzel verilmiş. Hatta savcı, Meursault’yu Arap’ı öldürdüğünden çok, bu kayıtsızlığından dolayı suçlar. Mahkeme adeta bu sorumsuzluğun-tepkisizliğin yargılanmasıdır.

    Bu romanı ilk okumamı 1984-85 yıllarında yapmıştım. Bu son okumamda en çok dikkatimi çeken nokta, romanın her aşamasında ölen kişinin sıradan bir Arap olarak küçümseniyor olması, herkese adıyla seslenilirken maktulün adının olmayıp sadece -Arap- olmasıydı. O zamanlar dikkatimi çekmemiş ya da bu ince ayrıntıyı görecek bilince sahip değilmişim. Bu durum okurda, katilin idamına karşı bir direnç, ortada maddi bir hata var, hissi uyandırıyor. En azından bende böyle oldu.

    İkinci kez okumama sebep olan şey, bir yerde okuduğum bir yorumda, bir Arap okurun “Camus, sömürge Cezayir’inde bir Arap’ın, hele de bir Fransız’ı bıçaklamış olanının, öldürülmesi suç sayılmadığı halde, böyle hayali bir mahkeme kurup, sömürgeci Fransa’yı, olmayan özellikler uydurup, temize çıkarmakla” suçlaması, devamında “Camus’nun Cezayirli olmasını saçma bulup doğduğu, büyüdüğü toprakların dilleri olan Arapça ya da Berberice konuşamayan Cezayirli mi olur, o kolonyalist, ortalama bir Fransız’dan başka bir şey değildi ve Cezayir bağımsızlık hareketine mesafeli bir Parislidir,” yazmış olmasıydı.

    İşin siyasal yanını bir kenara koyuyorum.

    Hiç kuşku yok ki, bu eser farklı okuma biçimleriyle yorumlanabilecek kült bir eserdir. Varoluşcu okumalarla yapılan değerlendirmelerde “yabancı” Meursault’dur. Bizim edebiyat çevrelerimizde de, Z.Demirkubuz’un bu eserden hareketle yaptığı “Yazgı” filminde de “yabancı” olarak Musa’ya vurgu yapılır.

    Bir zamanlar böyle düşünmüş olsam da bu ikinci okumamdan sonra konuya farklı bakıyorum. Bu romanın “yabancı”sı bir ismi olmayan Arap’tır. Meursault’un ateş ettiği bu isimsiz Arap'ta vücut bulan şey, kahramanın içindeki saplantılı anne arzusudur. Öldürmek istediği işte bu saplantılı anne arzusudur. Burada gösterdiği aşırı tepki, tüm roman boyunca hissettiğimiz tepkisizlikle çelişir. Her şeyi saçma bulur. Sorumsuz ve tepkisizdir Meursault. Eğer Arap kurbanına bir kez ateş etseydi, romanın içimizde bıraktığı duygu değişmezdi. Ama üst üste ve nefretle ateş eder. Annesine duyduğu saplantılı arzuyu vücut bulduğunu düşündüğü Arap'la beraber öldürür ve eski kayıtsız, nihilist haline döner. Ölen insan için, tüm dile getirildiği mahkeme boyunca, bir kez bile üzülmemiş olması onun nihilizme geri dönüşüdür. Hem mahkemede hem çevresinde bu şekilde yargılanması ancak böyle bir değerlendirmeyle anlam kazanır.