Mahmut Çayır'ın Kapak Resmi
Mahmut Çayır, Üç Atış Yirmi Beş'i inceledi.
 19 Şub 17:09 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Basımı olmayan güzel kitaplar serisi 3

Henri-Frederic Blanc… Yakın Çağ filozoflarından biri…

Dört liseli gencin dünyayı kurtarmak için çıktığı yolu, ya da yoldan çıkışını anlatan felsefik bir roman. Karakterler birçok konuda birbirlerine taban tabana zıt ancak hedefleri ortak olduğu için birlikte hareket etmek zorundalar. Tıpkı aynı aileye, işe, binaya, şehre, ülkeye, kadına, erkeğe, dünyaya (!) mahkum olan tüm insanlar gibi…

Bu sıra dışı yolculuk esnasında, öfke, nefret, kin, aşk, gözyaşı, ihanet, sadakat gibi duyguları tetikleyen kıvılcımlarla karşılaşıp, etkileyici bir hikaye ile baş başa kalıyorsunuz. Blanc’ın sorgulatan kalemi ve eğlendiren kara mizahı yine iş başında çünkü.

Yazarın bir çok eseri olmasına rağmen Türkçe’ye sadece 4 tanesi çevrilmiş, ve onların da baskısı yok. Zaten, okur sayısının damızlık hacimde olduğu güzel ülkemde, aksi beklentide olmak ütopik bir fikir halini alırdı. Henri-Frederic Blanc’ı bütün 1k kullanıcılarına gururla takdim ederim.

Sahafınızdan ısrarla isteyiniz…

Mahmut Çayır, Yırtıcıların Alacakaranlıkta Savaşı'ı inceledi.
 19 Şub 17:08 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Basımı olmayan güzel kitaplar serisi 2

Henri-Ferederic Blanc…

Toplumun elit kesimden sayılan bir reklamcı, ev kiralamak için bir apartmana girer ve asansörde mahsur kalır. İşi, insanları etkilemektir ve işinde de son derece başarılıdır. Süregelmiş pohpohlanmalar dolayısıyla narsisizme göz kırpan bir ego taşır bünyesinde. Ta ki o güne kadar…

Charlie, asansörde kaldığı süre boyunca hayatı sorgular. Yaşamının bir yanılsama olduğunu anladığında esaretine hayranlık duymaya başlar. Bir ara ‘hiçlik’ i irdeler ve bu sorgulama Zweig’in Satranç’ındakinin aksine, mutluluk veren bir olgu ile neticelenir. Mahkumiyeti sırasında bir çok kişi ile iletişime geçer. Bunlardan ikisi memurdur. (Postacı ve İtfaiyeci) Kahramanın sıra dışı durumu herkes tarafından olağan karşılanınca bir süre sonra okura da olağan gelir. Kalemin gücü ilk burada hissettirir kendini.

Yazarın kara mizah anlayışı, aldığı felsefi eğitimi okur ile buluşturabilmesi, sistem eleştirisinde kullandığı üslüp gibi faktörler hayranlık uyandırıcı. Bu yazar ile aynı dönemde yaşıyor olmak bir şans. Felsefeye ilgi duyan ama Devlet, Sokratesin Savunması gibi kitapları da ağır bulan her okur bu yazarın tüm kitaplarını temin etmeli.

Sahafınızdan ısrarla isteyiniz…

Mahmut Çayır, Damızlık Kızın Öyküsü'ü inceledi.
 04 Şub 14:49 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Basımı olmayan güzel kitaplar serisi 1

Düşünün, bir sabah yeni bir dünyaya uyandınız. Yönetim ele geçirilmiş, yasalar askıya alınmış, hayatlar kimseye sorulmadan şekillendirilmiş. Tüm bunlar olurken siz sadece uyuyormuşsunuz. Özgürlüğü tatmış her bireyin korkulu rüyası totaliter rejim ile karşı karşıyasınız. Önceki ile sonrakini hayal etmek mi daha acıdır yoksa tecrübe etmek mi? Yazarın anlattığı kadarıyla “tecrübe etmek” daha acı.

İlkin kadınların tüm hakları ellerinden alınmış. Sonrasında erkekler de nasibini almış haksızlıktan. Diktatörlüğün şanından olduğu üzere zamanla bir avuç yönetici dışındaki herkes köleleştirilmiş. Kimisine Martha denmiş kimisine komutan. Terör ve kimyasal silahlar yüzünden kısırlık baş göstermiş. Hal böyle olunca tüm hakları ellerinden alınan kadınlar kıymete binmiş. Yalnız bu, suni bir kıymet. Neden suni? Çünkü kısır olmayanlar, komutan eşi ya da komutanınki sıfatları ile adeta kafeslere alınmış, diğerleri köleliğe devam.

Üreme nesnesi olan damızlık bir kızın gözünden anlatıldığı için esere feminist çizgiler hakim, ancak derinde durum o kadar da basit değil. Hakka sahip komutanlar, evlenecekleri kişileri bile seçemiyor. Doğurmaları için kendilerine tahsis edilen “damızlık kızlar” ile öpüşmeleri bile yasak. Cinsellik en önemli görev halini almış. Spermin yumurtalara tutunabilmesi için gerekli minimum temas ve haz ile yerine getirilmesi gereken bir görev. Tabi erkeklerin, kadınlar ile karşılaştırıldığında ayrıcalıklı statüde oldukları doğru. Ancak herkesin bir tür acı çektiği yadsınamaz. Esere, kadınlar acının yükünü daha çok sırtlandığı için, “feminist bir distopya” adı verilmiş olsa da, kitapta halinden memnun bir tek kişi (cinsiyet ayrımı olmaksızın) yok.

Bir İnarritu sever olarak, finali de son derece tatmin edici buldum.

Kitap 1992 de 1000 adet basılmış ve başka baskısı gerçekleşmemiş. Baskısının olmamasını çevirmen faktörü ile bağdaştırmak mümkün. Anlatım bozuklukları, üst üste iki cümlede aynı yüklemin ya da aynı kelimelerin kullanılması, çatı uyuşmazlıkları… Çevirmenlerin editörlük de yaptığını öğrendiğimde şaşkınlığım daha da arttı. Terzi kendi söküğünü dikemez diyerek avuttum kendimi. Kelime dağarcığı çok az olan bir kitap çıkmış ortaya, martı yayınevini anımsatan bir çevirmen performansı olmuş.

Özetle, distopya tarzında bile farkındalık oluşturabilmiş bir kitap. Kaliteli bir yayınevinden, yeniden çevrilerek çıkarsa hak ettiği değeri bulur. Çevirmenlere rağmen güzel bir eser, türe ilgisi olanlar beğenecektir.

Mahmut Çayır, Kör Baykuş'u inceledi.
02 Şub 12:16 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Sadık Hidayet… Dünyaya hapsolmuş bir ruh… Yaşamaya, mahkum bir can… Psikoloji bozmak için yazan bir zeka… Güçlü bir kalem…

Henüz dördüncü satırda karşılaştığım “inanılmaz acıların nadir görülen olaylardan sayılacağı kanısı yaygındır” (Ayrıntı yayınları / çeviri; Mehmet Kanar) sözü ile kısa süreli bir şok yaşadım. Kimi zaman, saatlerce anlatmaya çalıştığım bir durumun yarım cümleye sığdırılmış olması, şiirsel bir eser ile karşılaştığım izlenimi uyandırdı. Bu yüzden kitabı okurken ekstra özen gösterdim. Empati noksanlığından; Seninki de dert mi? Fazla büyütüyorsun. Abartma! Benim derdim daha büyük. Şımarıklık yapıyorsun, gibi sloganlarla başkalarının acısını küçümseyerek birbirlerine zulüm eden insanlara her daim hatırlatılması gereken bir sözdür bu. Özümsenmesi gereken, çok değerli bir söz.

Kör Baykuş ne anlatıyor? Kör Baykuş, Sadık Hidayet ile ilgili her şeyi anlatıyor. Ruhunun nasıl bir azap içinde olduğunu, neden ölüme özlem duyduğunu, neden intihar ettiğini hatta neden intihar edeceğini, 1937’de yazılmış olduğu halde, 1951’deki intiharını bile anlatıyor.

Eser yoğun olduğu için detaylı bir inceleme yapma ihtiyacı hissettim, uzun incelemelerden haz etmeyen biri olarak kendimle çelişeceğim ama konsepte uygun bir hareket içerisindeyim, zira eseri tek kelime ile özetlemeye kalksam kullanacağım kelime; ÇELİŞKİ olur.

İlk bölümde anlatılan bir sahne var. “Bir de baktım ki odamın arkasındaki arsada, kamburu çıkmış bir ihtiyar, bir selvinin altında oturuyor. Bir genç kız, hayır, göklerden inmiş bir melek, karşısında eğilmiş, sağ eliyle ihtiyara mor nilüfer takdim ediyor.” (sayfa 19)

Bu sahnenin sorgulanması gerekiyor. Çünkü içinde büyük bir alegori gizli.
Neden selvi ağacı? Neden nilüfer? Neden yaşlı adam? Neden sağ el? Bu soruların bir kısmının cevabına ulaşabildim ve o bilgiler ışığında, karartıda kalan cevapları tahmin etmeye çalıştım.
Kitap nerde kaleme alınmış? Hindistan’da. Bir paragraf sonrasında kız için “Hint mabetlerinde raks eden kızlarda bu düzgün hareketler olabilirdi ancak.” (sf 20) denilerek bir ipucu da verilmiş. O halde bakılması gereken yer Hindistan’da. Peki Hindu geleneklerinde nilüferin anlamı nedir? Sonsuzluk ve maneviyat. Demek ki melek yaşlı adama sonsuzluk ve maneviyat takdim ediyor.
Neden selvi ağacı? “Ölüm ile ilişkilendirilen ve mezarlıklara dikilen selvi ağacı, ebedi kederi ifade ettiğine inanılarak kutsal sayılır.” yazıyor 10 kutsal ağaç adlı bir kaynakta. Ebedi keder, sanırım Sadık Hidayet’i tanıyanlar, hayatı boyunca nasıl bir keder ile boğuştuğundan haberdardır. Selvi ağacının dibi, mezarlığı işaret ediyor olmalı.
Bu melek neden sadece yaşlı adam ile ilgileniyor? Yaşlılık denince ilk akla gelen ‘ölüm’ dür.
Bu sahneyi ilk kez ne zaman görüyor? Ailesinden miras kalan şaraba dokunmak üzereyken. Daha sonra o şarabın zehirli olduğunu ve yazarın o şarabı içerek huzura ereceğini dile getirdiğini görüyoruz. “Erguvani şarap, ebedi huzur bağışlayan ölüm iksiri. (sf 53) Ebediyet ve huzur. Tıpkı o meleğin yaşlı adama uzattığı nilüfer gibi.

Yapbozu birleştirince sahne, ölümün canlandırıldığı bir mizansen olarak çıkar karşımıza. Çok hoş bir alegori.

Etkisinden kurtulamadığı, her an yad ettiği bu sahne ve ölüm için söylediklerine de bir göz atalım.
“Orayı bulsam, o selvi ağacının altına oturabilsem hayatımda huzura kavuşacaktım kuşkusuz.” (sf 24)
“Ölüm!... Ölüm!... Nerdesin? Yatıştırıyordu bu söz beni.” (sf 68)
“o kadar keyif vericiydi ki, keyfi ölümden bile fazlaydı.” (sf 72)
“Sadece ölüm yalan söylemez! Ölüm geldi mi, bütün kuruntuları yok eder. Biz ölümün çocuğuyuz. Dünyanın aldatmacalarından bizi ölüm kurtarır.” (sf 83)

Yazar ölüme olan aşkını melek görünümlü kız ile kişileştirerek ilk bölümün sonuna kadar taşımış. İlk bölüm tamamen başarısız intiharına ithaf edilmiş. Çok arzuladığı ölüme kavuştum derken kaybetmesi gibi o melek kıza da tam kavuşmuşken kaybediyor.

Diğer kısımlar ise tam olarak Sadık Hidayet’in beyin kıvrımlarına, zihnine, ruhuna, dünya görüşüne, yaşamına, ölümüne dokunabilmemiz için var. Yazarın nasıl bir varoluş acısı çektiğini çıplak gözle rahatlıkla görebiliyoruz. Çelişki kitabın tamamına hükmetmiş durumda. Asla yapmam dediği şeyleri birkaç sayfa önce yapmış olarak ya da birkaç sayfa sonra yaparken buluyoruz yazarı. Biraz önce dokunmaya kıyamadığı meleği, biraz sonra parçalara ayırıp bavula koyarken, nefret ettiği karısını biraz sonra severken sonra tekrar nefret ederken… Tutarlı olan tek taraf meleğe olan, yani ölüme olan aşkı. Bu, kitap boyunca değişmiyor, yazarın ömrü boyunca değişmediği gibi.

Şizofrenik ruh halini “Bütün bu kılıklar bende vardı da hiçbiri benim değildi.” (sf 93) “Ivır zıvır satan ihtiyar, şırfıntı karım, hepsi benim gölgelerimdi; aralarında hapsolduğum gölgeler.” (sf 99) bu sözlerle anlatmış. Karakterlerin hepsi meğerse yazarın içindeymiş.

Kitabın son kısmındaki bir yazı da dikkatimi çekti. “”Karşımdaki mangalda kor ateş soğuk küle dönüşmüştü; bir üfleyişlik küle. Düşüncelerimin de bir avuç kor ateş gibi küle döndüğünü, bir üflemelik canı olduğunu hissettim.” (sf 103) Aslında anlam çıkarmak pek mümkün değil gibi, ancak geçtiği yer çok dikkat çekici. Kitabın sonunda geçiyor.

Bir de “Bedende kan dolaşımı dursa, bir gün bir gece geçtikten sonra bir süre daha saçlar, tırnaklar uzar. Acaba kalp durduktan sonra duygular, düşünceler yok mu oluyor?” (sf 81) demiş.

Ölümünü anlatan 25 yıllık arkadaşı Bozorg Alevi; “ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu.”

Kitabın sonundaki kısım ile Bozorg Alevi’nin bu söylemi arasında sıkı bir bağ olduğunu düşünüyorum. Kitabın sonunda külden bahsediyor ve intihar etmeden hemen önce müsveddelerini yakıp küllerin yanına uzanmış ölümü beklerken. O yaktığı müsveddelerinde ne yazıyordu acaba? Onları yakmasının sebebi 81. Sayfada belirttiği korku muydu? Ölünce düşüncelerinin yok olacağı korkusu. Bir insan intihar ederken neden iki dirhem bir çekirdek olur? Bir bakışına vurulduğu meleğin, ölümün, karşısına çıkarken üstüne başına dikkat etmesi gerektiğini düşünmüş demek ki. Ölüme gidiyorsun cebindeki paranın ne işi var? Sevgilinle akşam yemeğine çıkacaksın sanırım! Kitabı yazarken 14 yıl sonra yapacaklarını açık seçik anlatmış. (kitap 1937’de yazılmış, yazar 1951’de intihar ederek yaşamına son vermiş.)

Bir çelişkiden daha bahsedip incelemeye nokta koyayım. “Amacım vasiyetname yazmak mı? Asla!” (sayfa 45)

Bu kitap tam olarak Sadık Hidayet’in vasiyetidir. En büyük korkularından biri olan “anlaşılamamak” kaygısı ile yazılmış bir eserdir. Yazarın vasiyeti, onu anlamamızdır.

Kitabın insanı dibe çeken bir tarafı var. Psikolojisine güvenmeyenlerin okumaması gerek. Çok yoğun ve ağır bir kitap, her bünyenin kaldırabileceği türden değil. Yazarın karanlığını resmettiği satırlar okunurken zihniniz hatta ruhunuz kırçıllaşabilir. Ruhuna işkence etmek isteyenlerin ya da bir intiharı anlamaya gönüllü olanların mutlaka okuması gereken bir eser. İntihar eğilimi olanlar ise mümkünse kitap ile aynı ortamda bile bulunmasın. Okumadan önce yazar hakkında küçük çaplı da olsa bir araştırma yapılması, kitabı anlayabilmek adına önemli bir atılım olur.

Mahmut Çayır, bir alıntı ekledi.
20 Oca 18:57 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Sana dair hiç sıradan hayaller kurmadım, kızım doktor olsun, avukat olsun diye düşünmedim hiçbir zaman. Olacağın şey her neyse, seveceğin şey olsun istedim.

Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda, İlay Yüksel (Sayfa 234 - Ares Kitap)Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda, İlay Yüksel (Sayfa 234 - Ares Kitap)
Mahmut Çayır, bir alıntı ekledi.
20 Oca 18:57 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

“Koku hafızası diye bir şey var.” dedin. “On ay değil, on yıl bile olsa, kokun hafızamdan çıkamaz.”

Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda, İlay Yüksel (Sayfa 152 - Ares Kitap)Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda, İlay Yüksel (Sayfa 152 - Ares Kitap)
Mahmut Çayır, bir alıntı ekledi.
20 Oca 18:56 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Pişmanlık duyacağın hiçbir şey yapmayacağız, çünkü seni kaybetmeye dayanacak güç, hayat boyu olmayacak bende…

Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda, İlay Yüksel (Sayfa 106 - Ares Kitap)Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda, İlay Yüksel (Sayfa 106 - Ares Kitap)
Mahmut Çayır, bir alıntı ekledi.
20 Oca 18:55 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Belki bir süre sensiz uyanmaya ihtiyacı vardır Mehmet’in, belki giden o olmasaydı senin de ihtiyaç duyduğun bu olurdu.

Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda, İlay Yüksel (Sayfa 57 - Ares Kitap)Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda, İlay Yüksel (Sayfa 57 - Ares Kitap)
Mahmut Çayır, bir alıntı ekledi.
20 Oca 18:24 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Suzan’ın elleri ve dudaklarıyla beraber manolyalar, karanfiller solmadı. Suzan’ın sevgili kemanı sustu, bülbül hala susmuyor!...

Bu tabiat, neden bu kadar hissiz ve hain? Neden gökteki pırıltılar Suzan’la beraber topraklara geçmedi? Suzansız kalan güneş, niçin bu çamur parçasını cehennemin gazabıyla parçalayarak boşluklar içinde yuvarlamadı?...

Manolya kızarmadan eski beyaz gururunu nasıl taşıyor? Ve karanfil, onun dudaklarının hicranıyla niçin sararmadı?...

Suzan’ın ayaklarıyla okşanan sarı kumları öpmeye deniz nasıl cesaret ediyor? Onun oturduğu kayayı dalgalar, cesaretle hırpalıyor?...

Niçin Allah, Suzansız kalan dünyaya ebedi ve bi-payan [tükenmez] bir karanlık yollamıyor?...

Küller, Halide Nusret Zorlutuna (Sayfa 92 - Timaş Yayınları)Küller, Halide Nusret Zorlutuna (Sayfa 92 - Timaş Yayınları)
Mahmut Çayır, bir alıntı ekledi.
20 Oca 18:22 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

"Seni Suzan," dedim, "bu sene geçen seneden, bugün dünden, ve şu dakikada da bir dakika evvelinden daha çok seviyorum!"

Küller, Halide Nusret Zorlutuna (Sayfa 83 - Timaş Yayınları)Küller, Halide Nusret Zorlutuna (Sayfa 83 - Timaş Yayınları)

9. Hikaye Tamamlama Etkinliği
Hikayemiz hakkında yorum ve görüşler bu ileti altından yürütülecektir.

Hikaye yazma sıralaması:

1-Mahmut Çayır
2-Visal...
3-Emre Şeyda
4-NigRa
5-Nesli
6-Fatoş Çetiner
7-Efşan
8-Yasin YALÇIN
9-https://1000kitap.com/Kitapmecnunu
10-Eda
11-Onur Erol
12-Mithril / Morpheus
13-Mehmet Aldemir
14-Hanife güngör
15-mithrandir21 | Uğur D.

Sıralaması ile ilgili değişiklik yapmak isteyen olursa bana bildirebilir. Etkinlikle ilgili tek kuralımız kendinizden önce yazılanlara bağlı kalarak hikayeyi yönlendirmeniz. Yazmak için belli bir vakit kısıtlamamız yok sonuçta amacımız eğlenmek fakat yine de arayı açmayalım ki hikayeden kopmayalım.

Umarım güzel ve zevkli bir hikaye çıkartırız ortaya. :)

Hikaye; #12653401

9. Hikaye Tamamlama Etkinliği
Herkese Merhabalar. :)

Geleneksel ‘1000 Kitap 1000 Hikaye Hedefliyor’ etkinliğinde 9.suna başlayalım artık dedik! Katılmak isteyen arkadaşların bu ileti altına "Katılmak İstiyorum" yazarak müracaat etmeleri gerekmektedir. Katılımcı sayısı 15 i bulunca ya da 20 Ocak saat 22:00 ye ulaştığımızda, katılım sona erecektir.

Hikayemiz 21 Ocak'ta başlayacak.

Duyanlar duymayanlara duyurursa memnun oluruz :)

Mahmut Çayır, Balık Tutan Şaşı Kedi Sokağı’nda'yı inceledi.
18 Oca 13:35 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir LOST hayranı olarak zaman dizininden bağımsız eserler (yazınsal ya da görsel) her zaman ilgimi çekmiştir. Geçmiş, şimdi, gelecek üçlüsünün karıştırılarak verilmesi ister istemez okuru ya da izleyiciyi düşünmeye sevk eder. Düşünmek de çoğu zaman çakraların anahtarıdır. Kitabı beğenmemi sağlayan en büyük etken bu oldu.

Başladığı yerde biten, bittiği yerde başlayan bir aşk hikayesi. Gün ile Mehmet’in hikayesi. Haziran 2000’den Eylül 2015’e kadarlık zaman zarfını anlatan, naif, kırılgan, masum yer yer de dramatik bir hikaye. İçlerindeki sanatçı ruh birbirleriyle karşılaşınca ortaya çıkan iki kalp. Gün ile Mehmet. Fırça ile kalemin tutunarak ilerlemesi, gelişmesi…

Hikaye Gün’ün ağzından anlatılıyor. Mektup ya da günlük gibi bir havası var kitabın. Mehmet’e sürekli sen sen diye hitap ettiği için, okurun kendisini Mehmet ile özdeşleştirmesi kaçınılmaz.

Özet olarak, sade dilli akıcı bir eser. Okuma alışkanlığı ve göz egzersizi için ideal. Edebi değeri var mı? Bence, çoğunluğun “Aşk” olarak isimlendirdiği duygu yoğunluğu, başlı başına birçok değerden üsttedir. Kastedilen güzel betimlemeler ve tasvirler ise, o halde karakterin ruh halinin tasviri başarılı ancak mekan tasvirleri çok zayıf. Fransa ve İtalya da geçen yerler var ve oraların yapısı hakkında neredeyse hiçbir şey yok. Kitabın en büyük eksisi bu.

Son olarak, Rüzgar ile Bora arasındaki kelime oyununu ben de farketmemiştim. Yazara teşekkür ederim, güzel bir kelime oyunu olmuş.