Bir çiftçi Tanrıya "Sen Tanrı olabilirsin dünyayı sen yarattın ama tarımı bilemezsin bir tek patates bile yetiştiremezsin. Çünkü çiftçi değilsin. Sözün kısası Tanrı olmana rağmen* benden öğrenebilecek bir şeyin var" diye meydan okuyor.

Tanrı büyük bir alçakgönüllülükle "Bana ne öneriyorsun? Tavsiyen nedir?" diye soruyor.

Çiftçi yanıtlıyor: "Bir yıl süreyle beni aksiliklerden koru. Sonunda evrendeki yoksulluğun sona erdiğini göreceksin."

Tanrı çiftçiye bir yıl süre tanıyor. Üstelik çiftçinin istekleri öyle az buz da değil. Fırtına olmayacak tohumları yiyen böcekler olmayacak şiddetli rüzgar esmeyecek...

Çiftçi güneş istiyor Tanrı güneşi çıkarıyor. Yağmur istiyor anında yağmur yağıyor. Yağmur dinsin dediğinde Tanrı gökyüzünü kurutuyor. Ve yıl sonunda başaklar gerçekten de mucizevi bir şekilde büyüyor.

Çiftçi kasılarak Tanrının yanına gidiyor ve böbürlenerek "Öyle bol ürün yetiştirdik ki insanoğlu on yıl boyunca hiç çalışmasa bile dünya üzerinde açlık olmayacak" diyor.

Fakat mahsul biçildiğinde ürünlerin içinde tek bir arpa tek bir buğday tanesinin bile olmadığı görülüyor.

Çiftçi şaşkın bir şekilde "Aksilik nerede? Nerede yanıldım?" diyerek Tanrıya koşuyor.

"Çok basit" diye söze başlıyor Tanrı ve devam ediyor: "Mücadeleyi engelledin. Hiç sürtüşme yoktu. Tüm kötülüklerden güçlüklerden arındırdın mahsulü. Bu nedenle de kısır kaldı. Doğada her etkenin bir rolü vardır. Güçlük çekmeden meyve alınmaz. Fırtına sağanak şimşek de gereklidir. Bunlar ürünün ruhunu özünü dingin tutarlar. Meselenin anlamı çok derindir.

Sürekli mutluysan mutluluk anlamını yitirir. Beyaz bir duvarın üzerine bembeyaz bir tebeşirle yazı yazmak yararsızdır. Sen yazsan da kimse bir şey okuyamaz. Gece gündüz kadar gereklidir. Acı üzüntü dolu günler mutluluk sevinç dolu günler kadar vazgeçilmezdir..

İşte bu gerçeği kavramak bilinçlenmektir. Yaşamın ritmidir bu. Çelişki ve ikilemleri kavramaktır. Yani yaşamın sırrını çözmektir. Eşyanın tabiatını özümsediğin doğa kanununu çözümlediğin anda senin için gölge kalmaz. Mutsuzluk bile bu aşamaya varmış kişiye ışık saçar. Üzüntünün bu türü düşmanın değil dostundur. Onu gerekli ve yanından ayrılacak bir arkadaş gibi sevgiyle taşı. İlerideki tarihlerde gelecek bir mutluluğun habercisi olarak kabullen sıkıntıyı.

Aksi takdirde yok olur erir bitersin...!

Suat Çetin, bir alıntı ekledi.
10 May 23:17 · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Taksim
Bana Mevlana'yi, Yunus'u verin
Mecnun'u, Leyla'yi size biraktim
Kirk yildir susuzum, bir tas su verin
Irmagi, deryayi size biraktim

Talipli degilim sohrete, sana,
Makami, rutbeyi yuk etmem cana
Dostluk, sevgi, sefkat yetisir bana,
Dovusu, kavgayi size biraktim.

Zaman yoktur ekip, bicip, surmeme
Ham topraktan haram mahsul dermeme
Bir tek gonul kafi gelir girmeme
Konagi, sarayi size biraktim.

Cokta degil, hakta buldum huzuru,
Istedigim alin teri, goz nuru
Benligi, kibiri, igrenc gururu
Faizi, bankayi size biraktim.

Hicbiriniz telas etmesin bosa
Doyacak gozunuz topraga, tasa..
Beni inancimla koyun bas basa..
Topyekûn dunyayi size biraktim.

Suları Islatamadım, Abdurrahim Karakoç (Sayfa 60)Suları Islatamadım, Abdurrahim Karakoç (Sayfa 60)
ismail öztürk, bir alıntı ekledi.
10 May 10:15 · Kitabı yarım bıraktı

"Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister... Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar... Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman'ın mülkü dağılmış."

Sırça Köşk, Sabahattin AliSırça Köşk, Sabahattin Ali
Abdullah SAFİDEMİR, bir alıntı ekledi.
06 May 02:19 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Bugün ise durum öyle bir hale gelmiş ki; bir saat adalet altmış yıl ibadetten daha üstündür. Tus halkına merhamet et. Çünkü onlar çok zulüm görmüşler mahsul elde edememişler, köylülerin ellerinde sırtlarına giydikleri deri gömlekten başka bir şey kalmamıştır. Bir avuç aç ve çıplak kadın çocukları ile yer altında açtıkları tandırda oturuyor. Bunların derilerinin soyulmasına rıza gösterme. Bunlardan bir şey istenilirse hepsi yurtlarını bı­rakıp kaçarlar ve dağlar arasında yok olurlar. İşte bu derilerinin soyulması demektir.

Devlet Başkanlarına Nasihat-ül Mülük (Nasihatler), İmam Gazali (Sayfa 8)Devlet Başkanlarına Nasihat-ül Mülük (Nasihatler), İmam Gazali (Sayfa 8)

"Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister... Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar... Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman'ın mülkü dağılmış."

Sırça Köşk, Sabahattin Ali (Sayfa 104)Sırça Köşk, Sabahattin Ali (Sayfa 104)
Devlet Ayıcı, Zaman Makinesi'ni inceledi.
 05 May 12:20 · Kitabı okudu · 12 günde · 7/10 puan

Kitabı bitireli epey zaman geçse de inceleme ve görüşlerimi yazmak için uygun bir fırsatı anca bulabildim . Okumam üzerine yorumsuz da bırakamamam sitenin bana verdiği bir özellik mi benim kafamda oluşan fikirlerimi yazarak dökme isteğim mi karar veremeden yine kitapla ilgili zihnimde birikenleri uzunca yazıya döktüm. İncelememin sonunda bir kehanette bir teoride benden yada H.G Wells’in kitabı okurken farkına varılmayan asıl kehanetini aydınlatma da olabilir şimdiden özellikle kitabı okuyanlara duyurumdur.
Yine bir şarkı bırakıyorum buraya okurken dinlemek isteyen olursa diye.
https://www.youtube.com/watch?v=hlZAc7Ij9V4
Bu şarkı hikayeye uyar mı bilmiyorum ama zaman yolculuğunda dinlerdim ben yada bunu seçim sizin.
https://www.youtube.com/watch?v=5IpYOF4Hi6Q
Dinleme kısmı tamam sıra okuma kısmında :

Hepimiz bu evrende zamanın yolcularıyız aslında; kimimiz anılarla geçmişe dönerken kimimiz hayallerle geleceğe intikal ediyor. Fakat yazarımızın hayal gücü ve bilgisinin gücü o kadar ileri boyutta ki yaşadığı dönemden 800 bin yıl ötesine zihninde yolculuk yapabilmeyi gerçekleştiriyor. Hepimiz zamanda yolculuğu normal haliyle 24 saat 1 ay 1 yıl gibi sürelerle yaparken yazarımız evrende zaman boyutunun sırrını çözerek kendi akışını kendi yönlendirdiği zaman makinesi icatı ile günleri yılları saniyelerle ,dakikalarla kat edebiliyor.
H.G Wellss’in bilimkurguya yön vererek gelecek fikrini ortaya çıkaran ilk olan bu başyapıt eserinde o zamanların yaşamında ne teknolojinin buna imkanının olduğunu ne de beyinlerin buna hazırlıklı bir durumda olduğunu söylersek kehanet olacağı üzerinde düşünebiliriz. Bu alandaki yani bilimkurgu üzerine eserlerinde ilk amacının eğlencelik bir edebiyat tamamiyle zevk üzerine hayal edebiyatı yerine, uygarlığımızın nereden nereye gittiğini bir tokat gibi yüzüne çarptırmaya çalışması da kurgunun üzerinden bir gerçek ihtimalli tahmin ve öngörü de bulunabileceğini bize düşündürüyor.


Hani bazen bizde merak ederiz geleceği; nelerin bizi bekleyip nelerin yok olacağını veya bununla birlikte başka soruları… Sizce gelecek yüzyıllar veya yüz bin yıllar merakımızı karşılamaya değecek mi yoksa merakımızın yerini hayal kırıklıklarımı karşılayacak bunu biz bilemeyiz fakat gelin bu kitapta ‘’zaman yolcumuzun’’ macerasını okuyarak bunu gözlemleyelim.
H.G Wells’in okumuş olduğum ve kendisiyle tanışmama vesile olan bu ilk kitabı özgün ve öncü fikrinin kurgusu ile başyapıtlarından biri olarak görülüyor.
Bu eseri başlığında da yansıttığı gibi zamanda yolculuk yaparken geleceği bir perspektif penceresinden gözlemlerini ve analizlerini aktarıyor okurlarına. İlk kısımlarında okurken zihnimin Cem Yılmaz’ın AROG filmine gittiğini inkar etmeliyim fakat sonradan tamamiyle farklı ve özgün hikayesinin içine kapılarak hikayenin içinde buldum kendimi.
Distopik olan bu roman eserinde pitoreski sanatından da (İnsanın aklında resim gibi hayal uyandıran yazı söz ya da yazı) yararlanarak baya ilginç ve ilgi çekici betimlemeler ve tasvirler okuyucuya sunmuş.
Şunu da belirtmeliyim ki kendimce dünyanın sonunun yaklaştığını hatta birkaç nesillik ömrü kaldığını ortada ki kehanetlerinde etkisiyle düşünürken H.G Wells’in bu denli uzun bir gelecek bir başka kehaneti bana pek mümkün gelmese de tarihin akışına bırakıp olayın sadece kurgu tarafıyla ilgilenip hikayeyi okumaya devam ettim.
Kitabın okurlarından izlenimlerime göre eseri kimisi beğenmekte kimisi pek fazla etkileyici bulamamakta. Açıkçası kendi tarafımı da ikinci kısma daha yakın buluyorum fakat burada sebebi kitaba değil çağımıza ve dönemimize yüklüyorum. Çünkü; Bu kitap 1900 yıllardan önce teknolojinin dahi gelişmediği, internetin dahi olmadığı evrede ortaya çıkarılmış bir öncü fikrin eseri. Dolayısıyla da kitap etkisini , dünyanın ve bilimin de 100 yıl dan fazla bir sürede hızlı gelişimi karşısında geride bırakmış. Kitabı zamanından baya geç okuduğum için tam olarak çılgın gelmediğini çünkü bu fikrin mümkün ve olağan geldiğini de göz önünde bulundurarak bu eseri ilham kaynağı olarak görüyorum. Öyküsüne rağmen yazarın gelecek ile ilgili vermek istediği mesajları daha başarılı buluyorum. Ve şunun da altını çizerek belirtmem gerek ki yazarımız bu yolculuğun bu fikrin kapısını ilk açan kişi olmuş ve ardından gelecek insanlığa bu kapıyı açık bırakarak kendisinin açtığı kapıdan içeri girmelerini sağlamış işte bu yüzden özet olarak diyorum ki biz bu kapı açıldıktan ve daha nice fikirler keşfedilip ortaya çıktıktan sonra bu kitabı okumaya erişiyoruz zamanlamanın önemi büyük. Ayrıca Wells’in fikri bir çok yazılı ve görsel kaynaklara da ilham olmuş bunlardan bazıları İnterstellar filmi ve 22.11.63 kitabı gibi bazı değerlerin fikir babası olarak görülüyor.

Evet hikayede ki konuya değinecek olursam;
Zamanda yolculuk düşüncesini ve deneyini gerçekleştirerek macera yapan yolcumuz 800 bin yıl sonrasını anlattığı macerasında tek amacı bir distopya yada ütopya ortaya çıkarmaktan yanı sıra gelecekte toplumsal sınıfların, hiyerarşinin ne durumda olacağı ile de ilgili bahsetmiş. Yazarın gelecekte ki dünyanın komünizm etkileriyle nasıl şekilleneceğini ve toplumun sosyalizmin etkisinde olacağını ortaya sürüyor. İnsanlığın sosyalizme yöneleceğini ve bunun olumlu, olumsuz sonuçlarını ortaya çıkaracağı etkilerini gözler önüne sunuyor. Bugünkü kapitalist sistemin geleceği son noktaya şahit oluşunun , yaptığı sosyolojik ve psikolojik tahlillerini bir arada okuyoruz.
Zamanın ilerlemesiyle birlikte insanlığın yaşam şartlarının ve sorumluluklarının nasıl değişim gösterdiğini çarpıcı bir dille aktarmış. İnsanlığın bu ilerleme sürecinde rollerinin ne doğrulta da değişkenlik gösterip nasıl bir yaşayışa sürükleneceğini aktarmış. Gelecek zamanda ki 800bininci yılın (tam tarihi 802.701di) teknoloji ve biliminden ziyade toplumsal yapıları odak edinerek his ve duyguların daha çok üstünde durmuş hikayede.
Oluşturduğu kurgu üzerinde hem gerçekçi ifadeleri ve hem hayalci ifadeler bir arada bulunduruyor. Burada hikayeyi anlatırken hikayeye gerek kuşkulu yaklaşması gerek kendini sorgulaması gösteriyor ki şüphelere açık bir anlatımla okurunu da bir karara zorlamadan, bir taraftan kahin gibi öngörülerini anlatırken bir taraftan da hayalci ve tahminci yanaşarak okuyucuyu hikayeye inanma kararını kendine bırakıyor.

Hikayenin asıl bölümü şu şekilde başlıyor: ‘Zaman Yolcumuz’ icat ettiği zaman makinesini deneyerek zamanda kuşbakışı olarak yolculuğa çıkıyor ve birden sadece makinesi içinden gözlemle yetinmeyip herhangi bir zamanın içinde dahil olma fikri aklına geliyor. Bunun üzerine ‘Zaman Yolcumuz’ kendini 800 bininci yıllara misafir ederken orada mahsul kalacağını hesaba katmıyor. Karşılaştığı dünya ve toplum karsısında şaşkınlık içinde kalan yolcumuz, zaman makinesinin kaybolmasıyla misafir değil esir oluyor. Kendi çağından uzaklarda bu garip ve gizemli dünyada çaresizlik içinde yaşama tutunmaya çalışıyor ve geri dönüş için makinesini arayışa geçiyor. Farklı mimari ve beşeri özelliklerini gözlemleyerek aktarıyor.Bu arada toplumla kaynaşan yolcumuz toplumun farklılığı karşısında sıkıntısı daha da çözülmez hale geliyor. Kendisine sabır ve umut ile bekleyişe bırakan yolcumuz bu arada o zamanın dünyasından bir kişi ile de yakınlık kurarak onunla dostluk kuruyor. Bir taraftan makinesini ararken diğer taraftan yaşadığı dünyayı tanımaya çalışırken ilginçlikler ve gizemlerle de karşılaşıyor. Birden fazla yerde karşılaştığı kuyularda yer altında saklanan bir takım cisimler ve canlılar görüyor fakat onları bir türlü yakından gözlemleyemiyor, ne oldukları hakkında somut bir bilgiye dayanamıyor ve onlarla ilgili yukarıda yaşadığı bölgede de kimseden bir bilgi alamıyor öğrenmeye çalıştığında adeta herkesin ağzına kilit vuruluyor.
Yukarıda insanların hiçbir sorumluluk bilincinde olmadan yaşarlarken neşe ve oyun içerisinde, yaşamlarını nasıl çalışmadan sürdürdüklerini düzeni nasıl işlettiklerini çözmeye çalışıyor. Bu arada sosyal toplum sınıfın iki tabaka haline bölündüğünü; kuyuların içinde yer altında yaşayan ve kendisinin de birlikte yaşadığı üst bölgedeki insanların olduğu bir manzarayı keşfediyor. Yukarıda yaşayan insan toplumunun Eloiler ismi ile bilinen ; lüks ve refah içerisinde yaşayan insanları olarak görüyoruz, bu şartlarla sıkıntıdan ve ihtiyaçtan uzak olduklarından zeka ve güç gibi fonksiyonlarını kullanmamalarıyla birlikte körelmiş, beslenmelerinin de etkisiyle narin , zayıf ve kısa boylu bir canlı haline gelmişlerdir. Aşağıda yaşayan insan topluluğu ise, günümüzün işçi sınıfı olarak nitelendirebiliriz. Bu insanlar kuyuların içerisinden ulaştıkları yer altı dünyasında karanlıkta yaşamlarını devam ettiren ve güçlerini koruyan canlılardır. Bu yönüyle iki ırkı yönetici ve hizmet eden taraf olarak yönetici ve hizmet eden taraf olarak birbirlerinden etkileşim ve iletişim olarak tamamiyle kopuk şekilde düzeni şekillendirmiş olarak buluyor.
Üst sınıfta yaşayan insanların ihtiyaçtan ve sorumluluktan uzak olmalarının tek bir cevabı var ki bunu aşağı sınıfta yer altında yaşayan insanların emekleri ve güçleri ile karşılamaları.
Ve bu iki sınıfın farklı isimleri olduğu gibi farklı özelliklerini de öğreniyor. Yer altındakiler Morlocklar ve üsttekiler Eloiler. Eloiler vetejeryan meyve ve sebze ile beslenirken morlocklar ise etçil olarak beslenirken dolayısıyla fiziksel yapıları da buna göre farklılık oluşturuyordu.İki grupta birbirlerinden kopmuş etkileşimden uzak bir biçimde belirlemiş oldukları düzene uyum sağlıyorlardı. Eloiler gün aydınlığında hayatlarını sürdürürken morlocklar ise tıpkı yeraltında karanlıkta yaşadıkları gibi, görevlerini icra etmek içinde yukarıya karanlıkta akşamdan sonra çıkıyorlar ve iki toplumda birbirlerini görmeden ve etkileşimde bulunmadan kopuk yaşıyorlardı. Zaman yolcumuz makinesini bulamaması üzerine bu aşağı sınıf insanları olan morlockların elinde olduğunu düşünüyor ve çaresizlik ve korkuyla çözümünü arıyor bu çağdan kurtulmak için. Karanlıkta yaşayan morlocklara karşı etkili bir koz elde eden yolcumuz bunun aracılığıyla onlarla mücadele içerisine giriyor.
Yazar hikayeyi gayet yalın akıcı ve özgünlüğünü ortaya koyan bir anlatım olarak sunmuş.
Eserin iki adette sinemaya uyarlanış filmleri mevcut. İlki 1960 yıllarda diğeri ise 2000 li yılların başında. İzlemeyi düşünürseniz yorumlar üzerine ilkini başarılı bulanların daha çok olduğunu gördüm.
Evet incelememin üzerine iki başlıkta daha devam edeceğim ilki kitapla ilgili tavsiyem olacak okuyanlar da bilmem bana katılırlar mı ama ben böyle daha güzel olacağı fikrindeyim o da şu şekilde:
Kitap başlangıcında 15-20 sayfadan fazla diye hatırladığım sayfa sayısınca önsözü bulunmakta. Bu önsözde kitabın içeriğinden ve fikrinden bahsetmeye yönelik olsa da, gerek hikayeye yönelik ipucu uyandırmasından gerek okumaya başlarken hazmınızı alarak biraz hevesinizi kaçırmasından uzun olmasından dolayı 30 sayfaya yaklaşık okumak üstelik tam anlaşılacak konular olmadığından hikayeyi okumadan olumsuz buldum kendimce. Onun için ben yapamadım ama yeni okurlara tavsiyem olarak hikayeyi okuyup bitirmeleri üzerine önsözü okumalarının daha isabetli ve faydalı olacağını daha iyi anlaşılabilir olacağını belirtiyorum. Önsözde bilimsel terimler ve kuramları hikayeyle edindiğiniz tecrübe ile daha kolay kafanıza oturabileceğini düşünüyorum.

İkinci başlığım olan fikrime de değinecek olursam : Aşağı ve yukarı toplum insanlarının aslında sadece grup ve sınıflandırmanın çok ötesinde bir fikir olacağını düşünüyorum ve aklımda ki bu fikri H.G Wells’e sormanın mümkün olmasını dilerdim fakat ne yazik ki yolcumuz şimdi daha farklı bir yolculukta.
Ben bu aşağı ve yukarı toplumun insanlarının aslında dünyadakiler ve uzaydakiler olabileceğini düşünüyorum. Başka okuyanlarında bitirdikten sonra böyle tahminleri olmuş mudur bilmem ama okuduğum incelemelerde de rastlamadım fakat bana bir o kadar çılgınca gelse de ihtimal verdiğim sebeplerde var. Bunlardan bazıları aşağıdaki insanlar olan vahşi ve kaba güce sahip olan, karanlıkta hizmet eden sınıfın insanlarla ortak benzerliği olması ve yukarıda ki insanlar olan Eloilerin ise narin, kısa boylu ve sıska zayıf ve korkak olmaları uzaylılara dair duyduğumuz bilgilere benziyor olması . Gün gelecek ki o gün yaklaşmakta dünyadaki bir çok sorundan dolayı aşağıda bulunduğumuz şuan ki dünyamızda tüketecek bir şey kalmayınca karanlık bir dünyada şartları yetmeyen insanlar esir ve köle duruma gelecek ve farklı dünyada aydınlık ve meyve sebzelerle beslenebilecekleri alan olan uzayda yaşamın başlaması sizce çok mu olağandışı bir fikir olur? Bu arada zengin ve refahlı insanlarında göç ederek aşağıdan yukarıya uzay dünyasına dahil olabilecekleri mümkün gözüküyor tabi tıpkı şimdiden uzayda arayış ve yaşam cevabı arayanlar gibi. Arabalarla gitmeler bile başladı bunu yakın tarihten hatırlarsınız. Cidden bu düşünce benim aklıma düştüğünde beni merak içinde bıraktı ve sanıyorum ki sonsuz merak içinde de kalacağım.

Sonuç olarak bu kitap’tan sonra bu adamın zihninin kurgusunun dayandığı temeller ve bilgilerin geleceğe yön vererek belki de ilerdeki gerçekleri bize sunması, adeta bir mucit veya kaşif derecesinde olan zihnini kendi adıma da argo bir tabirle kafasını keşfetmek üzere bundan sonra 'Körler Ülkesi' eserini ondan sonra diğer eserlerini de okumak üzere merakımın oluştuğunu ve okumaya değeceğini düşünüyorum. Bir tavsiyede burada vermek istiyorum eğer H.G Wells ile tanışmak onun kitaplarını ilk kez okumak isteyen olursa, Zaman makinesi eserinin ilk sıranızda olmamasını öneririm. Buraya kadar okuyanlara teşekkürümü de ederek iyi okumalar diliyorum.


Bu siteden gördüğüm bir okurdan beğenerek esinlendiğim kitapla ilgili yaptığım alıntıları da bir arada burada paylaşmak istiyorum: #28886502 - #28886576 - #28980238 - #28981285 - #29066598
Bu konuda bulduğum karikatürleri de burada paylaşıyorum..
https://dev.ofpof.com/...0x746-nq8bicn8j4.jpg Bu işin trajedi bir tablosu
https://dev.ofpof.com/...x1141-hnb4eemrxy.jpg Bu da komedi tarafı

Aynı zamanda Necip Gerboğa'nın düzenlemiş olduğu #28549333 Farklı etkinlikleri keşfet etkinliğinde hem türleri keşfederken bir yandan da farklı yazarları keşfedip, kendisinin de bunda payı olduğu için hem tebrik ediyor hem teşekkürümü bildiriyorum. Bolca ve farklı farklı türlerin okunduğu bu etkinliğe son olarak yine bilimkurgu türünden H.G Wells'in Körler Ülkesi eseriyle yetişip sonlandırmayı da temenni ediyorum.

Neslişah Özbay, bir alıntı ekledi.
02 May 07:16 · İnceledi

"Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister... Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar... Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman'ın mülkü dağılmış."

Sırça Köşk, Sabahattin AliSırça Köşk, Sabahattin Ali
Oset vladikavkaz, bir alıntı ekledi.
29 Nis 20:10 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister... Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar... Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman'ın mülkü dağılmış...

Sırça Köşk, Sabahattin Ali (Sayfa 104 - YKY)Sırça Köşk, Sabahattin Ali (Sayfa 104 - YKY)

Kibir ve Gurur

Kibir; bir insanın servet, makam, ilim, ibadet, soy, güzellik ve kuvvet gibi her hangi bir meziyetinden dolayı, kendini başkasından üstün görme hastalığıdır.

Kibir; hak ve hakikati kabul etmemektir.

Kibrin çok dereceleri vardır. Bazısı vardır ki, insanı küfre kadar götürebilir. Şeytan, gurur ve kibrinden dolayı Allah’ın huzurundan kovuldu ve ebedi cehenneme düçar oldu. Şeytana aldanan ve Cenab-ı Hakk’ın rububiyet sıfatını taklide cesaret eden Firavun suda boğulurken, Nemrut da bir sineğe mağlup olmuş ve elim akıbete uğramışlardır. Nitekim Cenab-ı Hak bir hadis-i kudside: “Kibriya ve azamet hususunda kendisiyle çekişecek kimseyi cehenneme atacağını”[1] haber vermiştir.

Kibrin ne kadar tehlikeli ve çirkinolduğu bir ayette şöyle ifade buyrulur:

“Kibirli davranarak insanlardan yüzünü dönme, çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.”[2]

Bir başka ayette de; “Cehennem, kibirliler için ne çirkin, ne kötü bir yerdir.”[3] buyrulmuştur.

Yine başka bir ayette ise şöyle buyrulur:

“Hem, kibirli kibirli yürüme! Zira ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin...”[4]

Büyüklük ve azamet kainatı ve içindeki bütün mahlukatı yoktan var eden Cenab-ı Hakk’a aittir ve O’na layıktır. Bir kulun kibirlenmesi, bir kölenin hükümdarın tacını başına geçirerek onun tahtında oturup hükmetmesine benzer. Binaenaleyh bir arif-i billah’ın dediği gibi;

"Kibriya ve azamet Hakk’a yarar,
Kul olanda bu sıfatlar ne arar?"

Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “ Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete giremeyecektir.” Binaenaleyh az bir kibrin ahirette böyle büyük bir cezası olursa acaba Firavun ve Nemrut gibi bu hususta haddi aşanların durumu nice olacaktır. Bu hadis-i şerifte ifade edilen kibir, Allah’a ve Peygamberlere karşı yapılan kibirdir.

Kibrin sebebi, cehalet ve muhakeme noksanlığıdır. Halık-ı Azim’in kudret ve azametini düşünen ve bilen bir insan, hiç kibir ve gurur tehlikesine düşer mi?

Akl-ı selim sahibi bir insan hayal ve vehimden ibaret olan kibrin ne kadar manasız olduğunu anlar. Eğer kişiyi gurur ve kibre sevkeden, onun ceddinin ve neslinin şeref ve fazileti ise bu kendisine bir şeref kazandırmaz. Soyu ile övünmek ahmaklıktır. Kabil, Hazret-i Âdem’in oğlu idi, ancak babasının Peygamber olması, onu küfürden kurtarmadı. Nuh (a.s)’un oğlu da babasının peygamberliğini kabul etmeyerek ebedi felakete sürüklendi. Bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Atalarınız ile övünmeyi terk edin”

Eğer insan kendinde var olan kudret, servet ve marifetten dolayı gurur ve kibre giriyorsa, bu da pek manasızdır ve büyük bir cehalettir. Zira, bir insan fil kadar kuvvetli ve kaplan gibi cesaret ve şacaatli olamaz. Sonsuz kudret sahibi olan ve kendisindeki bu nimetleri ona ihsan eden Cenab-ı Hakk’a karşı böyle bir harekette bulunmak en büyük felakettir. İnsan ne kadar kuvvet ve iktidar sahibi olursa olsun, bunların bir gün mutlaka elinden çıkacağını düşünse kesinlikle gurur ve kibre düşmez. Akıllı insan kendisinde bulunan maddi ve manevi nimetlerin Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve keremi olduğunu bilmeli, bir anda yazı kışa, kışı yaza çeviren Allah’ın bu nimetleri elinden her an alabileceğini unutmamalıdır ki, gurur ve kibre düşmesin. İnsan bütün bu nimetleri Allah’ın ikramı olarak görür ve şükür ile mukabele ederse bu hastalığa düşmez.

Acz, fakr ve noksanlıktan yoğrulmuş olduğundan gafil olup, kulluk vazifesini yerine getirmeyenler, gurur ve kibirle küfran-ı nimet ederler; âdeta dünyaya sığmazlar. Bir mikroba bile mağlup olan bir insanın büyüklük taslaması, kibir ve gurura düşmesi nefsin oyuncağı olmasından başka bir şey değildir.

Nereden geldiğini ve nasıl yaratıldığını bilen, mahiyetinde nihayetsiz acz, fakr ve naksın bulunduğunu, cisminin taştan ve demirden olmayıp, her an yıkılmaya mahkum et ve kemikten yaratıldığını idrak eden bir insan nasıl gurur ve kibre düşebilir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“Dehrin (zamanın) akışı içinde öyle zaman geçti ki, o dönemde insanın adı dahi anılmazdı. Biz insanı katışık bir meniden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple kendisini işiten ve gören bir varlık olarak yarattık.”[5]

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde şu beş şeye hayret ettiğini ifade buyurur:

“Hayret bütün hayret onadır ki, Allah’ın yaratmalarını görüp dururken, Allah’a ortak koşar. İlk yaratılışı görür de ikinci yaratılışı inkar eder. Her gün her gece ölüp dirilip dururken ;öldükten sonra dirilmeyi inkar eder. Cennete ve cennetı verene iman eder de yine dar’ü-l ğurur ( aldanma dünyası) için çalışır. Evvelinin bulanık bir nutfe, ahirinin mülevves bir ciyfe olduğunu bilir de yine tekebbür ve tefahur eder.”

Evet, insanın vücudundan hiçbir eser yok iken, nasıl oldu da bir katre sudan halden hale, tavırdan tavıra değişip tekamül ederek insan şeklini aldı? O bir damla su içinde ne et, ne kemik, ne göz, ne kulak, ne can, ne de akıl… hasılı zahirî ve batınî hiçbir aza ve duygu yok iken, nasıl gören ve işiten bir varlık haline geldi.

Hazret-i Nuh, (a.s) çocuklarına; “Şirk ile kibirden çok sakının” diye vasiyette bulunmuştur. Bundan anlaşılıyor ki, şirkten sonra en büyük tehlike ve günah kibirdir.

Hazret-i Ebu Bekir (r.a) şöyle buyuruyor :

“Kibirden sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi, bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsızdır.”

Evveli bir damla su olan ve sonunda da kabirde böceklere yem olacak bir kişinin kibir ve gurura düşmesi ne acip ve gülünç bir haldır. Doğru sözü ve haklı tenkitleri kabul etmeyip münakaşa etmek, kusurunu bildirenlere teşekkür etmemek, insanlarla alay ve istihza etmek gibi haller kibir alametidir. Servetiyle, makam ve mevkisiyle veya ilmiyle kibirlenenlere Allah merhamet nazarıyla bakmaz.

Eğer kişi, gençliğinden ve hüsn-ü cemalinden dolayı gurur ve kibre düşüyorsa bilmelidir ki, bu geçlik ve güzellik kısa bir zaman sonra elinden çıkar, yüzü kırışır, saçı ağarır ve beli bükülür. Gençliğinden ve güzelliğinden bir eser kalmaz.

Eğer onu gurur ve kibre götüren akıl ve zekasının çokluğu ise, bu durum da onun akılsızlığına delildir. Ama ne yazık ki, insan kendisinde bulunan bütün nimetlerin fani olduğunu bildiği halde, yine de o zavallı kibir ve azameti elinden bırakmaz. Zengin ise fakirleri, rütbe sahibi ise idare ettiği kimseleri, ilim sahibi ise kendinden aşağı mertebede olanları hakir ve küçük görür, fahr eder, gurur ve kibre düşer.

Eğer kişi ilim ve faziletinden dolayı kibre giriyorsa, bilmelidir ki, o ilim de Cenab-ı Hakk’ın bir ihsanıdır. Kibir ile ilim bir arada bulunmaz, bunların bir kişide cem olmasına taaccüp edilir. İmam-ı Gazali Hazretleri ilminden dolayı gururlanan kişiler için şöyle der; “ Böyle bir kimse ilme vakıf olmadığından ve cehlini ilan etmiş olacağından ona teessüf olunur. İlim silah gibidir. İlim, kibirlinin kibrini izale eder, tevazu ise, ehlinin itibarını ve derecesini artırır. İlmi ile kibirlenmek, büyük bir felakettir.” Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Âlimin afeti, kendini büyük görmesidir”

Bir alimin kendi ilmini kafi görerek, başkasının ilmine ve fikrine tenezzül etmemesi büyük bir noksanlıktır. Böyle bir insan, her yaptığının doğru, eksikliklerinin ise fazilet olduğunu zanneder. Alim ve mürşitlerin irşadına kulak vermez, onlara itibar etmez ve kendi fikrinin doğruluğunda ısrar eder.

Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı şöyle ifade eder:

“Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar.”[6]

Kibir ile gurur birbirine benzerse de aralarında şöyle bir fark vardır. Kibir insanın kendini üstün görmesi, gurur ise yaptığı hayır hasenat ve ibadetlerine güvenmesidir. Böyle bir insan, yaptığı iyiliklerin, hayır ve hasenatın kendisini kurtaracağını düşünerek akibetinden emin olur ki, bu çok tehlikeli bir haldir ve insanı dalalete götürür. Zira hiç kimse akıbetinden ve Allah’ın azabından emin olamaz. Allah’ın azabından emin olmak ise Allah’ın gazabını kendine celbetmeye vesiledir. O halde insan havf ve reca’ ortasında olmalı, hem Allah’ın azabından korkmalı hem de rahmetini ümit etmelidir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı şöyle ifade eder:

“… a'male güvenmek ucbdur. İnsanı dalalete atar. Çünki insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.” [7]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ucbun günahların en büyüklerden biri olduğunu şöyle ifade buyurmuştur. “Siz hiç günah işlemeseniz bile ben onun daha büyüğünden sizin için korkarım. O da ucubtur, ucubtur.” Anlaşılıyor ki, insan hiç günah işlemese bile yaptığı ibadetlerden dolayı ucbe düşebilir.

Bişr b. el-Mansur ibadete fazla devam ettiği için onu görenler Allah’ı ve ölümü hatırlardı. Bir gün namazı biraz fazla uzattı, arkadan bir adam onu takdirle seyrediyordu. Bunun farkına varan Bişr, “Sen benim ağır namaz kıldığıma bakma, aslında bu mühim bir iş değildir. İblis de uzun zaman melekler arasında ibadet ettikten sonra gideceği yere gitti.” dedi. Bu ifadeler – hâşâ – namazı hafife almak değil de yapılan ibadetin insanı ucbe götürebilme ihtimalinden dolayı beyan edilmiştir.

Kibir ve ucb ahmaklığın neticesidir. Ucb Cenab-ı Hakk’ın inayet ve yardımına perdedir. Ucba girenlerin ekserisi zelil ve perişan olmuşlardır. Evet insan yaptığı iyiliklere güvenemez. Çünkü işlediği haseneler ve yaptığı ameller kendi malı değildir, onlarda bir hakkı yoktur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her kötülük ise nefsindendir.”[8] Buna göre insana her ne iyilik, hayır, hasene, maddî ve manevî menfaat isabet etse, bunlar hep Allah’tandır, O’nun lütuf ve keremidir. Ancak insandan sadır olan günah ve kusurlar ise kendi nefsindendir.

“Binaenaleyh mâlikiyet davasından vazgeç. Kendini mehasin ve kemalâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat'iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünki sû'-i ihtiyarınla, sana verilen kemalâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir." [9]

Evet, insan kendinden sudur eden bütün meziyet ve güzelliklerin ancak Allah-u Azimüşşân’ın lütuf ve ihsanları olduğunu bilmekle gurur âfetinden kurtulur.

Arıyı bal yapabilecek, ipek böceğini de ipek dokuyabilecek istidatta yaratan Hâlık-ı Hakîm, insanı da hayırlı işler yapabilecek fıtratta halketmiştir. Dolayısıyla, insanda görülen bütün iyilik ve güzellikler Cenâb-ı Hakk’ın insana o istidadı lütfetmesinin neticesidir. O halde, arı balıyla, ipek böceği de ipeği ile iftihar edemeyeceği gibi, insan da kendi kemâliyle gururlanamaz. Bugünkü ilim ve fen sahasındaki terakkiler insandaki istidat ve kabiliyeti neticesidir.

Böyle düşünen bir mü’min hem gururdan kurtulur, hem de güzelliklerine bir güzellik daha katmış olur. Hatta şükrünü daha da ziyadeleştirir. Evet, insan işlediği güzel amellerle iftihar edemez ve gururlanamaz.

Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatı şöyle ifade eder:

“Hasenatı isteyen, iktiza eden Rahmet-i İlâhiyye ve icad eden Kudret-i Rabbaniyye’dir...” [10]

Şeytan gururdan dolayı ebedi felakete sürüklenirken, Hz. Adem (a.s) da tevazu ve istiğfarı neticesinde duası makbul oldu ve ebedi saadete mazhar oldu.

Amr bin Şeybe Hazretleri ibretli bir hadiseyi şöyle anlatır:

"Mekke’de Safa ile Merve arasında bulunuyorduk. Bir adamın katır üzerinde geldiğini, etrafındaki hizmetçilerin herkese karşı sert davrandıklarını, adamın heybet ve ihtişam içinde olduğunu gördük. Aradan yıllar geçti ve ben Bağdat’a gittim. Orada başı açık, yalınayak, uzun saçlı ve perişan durumda olan bir adam gördüm. Sanki onu tanıyacak gibi oldum. Adam, kendine dikkatle bakmamın sebebini sordu. 'Seni birine benzetiyorum.' dedim ve kime benzettiğimi anlattım. Adam da 'İşte o Mekke’de gördüğün kişi benim. Tevazu göstereceğime kibirlendim ve bu hâle düştüm.' dedi."

Hz. Musa’nın (a.s) kavminden olan Karun, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri kendi ilminin neticesi olarak gördü, servetine güvenerek tuğyankârane harakette bulundu. Diğer insanları hakir görerek gurura düştü ve sonunda bütün servetiyle beraber yerin dibine batırıldı.

Şunu ifade edelim ki, bir insanın meziyet ve kematından dolayı methedilmesi ve ona hürmet ve ihtiram gösterilmesi tabiidir. Ancak o kimsenin bundan dolayı gururlanması akıl kârı değildir. Akıllı insan bunlardan dolayı gururlanmaz, ancak şükreder. Kişilerin zem ve tahkirinden dolayı da mahzun olmaz ve zemme mucip hallerinden dolayı tevbe istiğfar eder. Böylece gurur tehlikesinden kurtulur.

İnsanı gurur ve kibirden kurtaracak diğer bir haslet de tevazudur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) tevazu ile ilgili hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah u teâlâ, tevazu edeni yüceltir.”

“Zillete düşmeyecek şekilde tevazu gösterene müjdeler olsun!”

“Allah ü teâlâ, tevazu üzere olmamı emretti. Hiç kimse büyüklenmesin!)”

“İmanın kemalini isteyen, tevazu göstersin.”

Evet, insanı şeref ve fazilet sahibi yapacak ve onu maddi ve manevi bakımdan yükseltecek olan en büyük bir meziyet ve en güzel bir haslet tavazudur. Kibir ve gurur ise insanı alçaltır, zelil ve perişan eder.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“İnsanda büyüklüğün mikyası; küçüklüktür, yani tevazu’dur. Küçüklüğün mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.”[11]

Aciz, zaif ve fakir olan insana yakışan tevazu ve tezellüldür. Zira insanın izzeti Cenab-ı Hakk’a karşı zilletindedir; şükür ve secdesindedir. Akıllı insan mütevazi olur, akibetinin ne olacağını düşünerek gurur ve kibre düşmekten kurtulur. Dünyanın fani ve geçici zevk ve sürurlarına aldanıp tekebbür etmez. Zira, dünyevî makamlar, kuvvet ve servetler fânidir, geçicidir.

Tevazu öyle ulvi bir meziyettir ki, insanı Allah’a yaklaştırır, O’na dost eder ve diğer insanların da muhabbetini kazandırır. İnsan tevazu sayesinde aklen ve ruhen terakki eder ve kalben de huzur bulur. Onda şefkat, merhamet ve edep gibi bir çok hisler meydana gelir. Bu haliyle diğer insanlara bir numune-i misal olur. Tevazu göstererek gurur ve kibirden kurtulan insan şeref ve itibar sahibi olur. Allah dostlarının kalplerini nazargâh-ı İlahi bilir ve onları incitmemeye gayret eder.

Mahsul, ovadaki sulu ve yumuşak toprakta yetişir. Dağda ve sert toprakta mahsul yetişmez. Aynı şekilde hikmet de, mütevazı olanın kalbinde yerleşir, kibirlinin gönlünde yerleşmez.

Bediüzzaman hazretleri gurur ve kibirin ağır bir yük ve tavazunun ise çok lezzetli ve mükafatlı olduğunu veciz bir şekilde şöyle ifade eder:

“Gurur ve kibirde öyle ağır yük var ki, mağrur adam herkesten hürmet ister ve istemek sebebiyle iskiskal gördüğünden, dâimâ azap çeker. Evet, hürmet verilir, istenilmez."

"Hem, meselâ, tevâzuda ve terki-i anâniyette öyle lezzetli bir mükâfât var ki, ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.” [12]

Tevazu sahiplerinin özelliklerinden biri, bir ayette mealen şöyle ifade buyrulur:

“ Ve rahmanın –halis- kulları onlardır ki, yer yüzünde mütevaziane bir halde yürürler ve cahiller onlara hitabettikleri vakit “ selametle” derler.” [13]

Evet, tevazu ehli olanlar, azamet-i ilahiyeyi düşünerek kibir ve gururdan kaçınırlar. Kendi acizlik ve fakirliklerini bilerek rıfk ile hareket ederler. Hiç kimseye karşı mütekebbirane ve hodfuruşane bir vaziyet almazlar. Birtakım cahil ve sefih kimseler o mütevazi zatlara karşı hoş olmayan davranışlarda bulundukları zaman, onlar fena bir tarzda mukabelede bulunmazlar.

Bir insanın gurur ve kibir hastalığından kurtulmasının bir çaresi de hüsn-ü zan sahibi olmasıdır. Hüsn-ü zan bir kimse hakkında iyi niyetli olma halidir. İnsanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmak sünnettir. Hüsn-ü zan muhabbetin en büyük vesilesi olduğu gibi, kişinin kibir ve gurudan kurtulmasının da çaresidir. Çünkü insan kendi hatalarını ve günahlarını çok iyi bildiği halde, karşıdaki insanın işlediği günahlarından tam manasıyla emin değildir.

Dipnotlar:

[1] Ebu Davud, Libas, 25; İbn-iMace, Zühd, 16.
[2] Lokman Sûresi, 31/18.
[3] Nahl Suresi, 16/29.
[4] İsrâ Sûresi, 17/ 37.
[5] İnsan Suresi, ayet, 1-2.
[6] Mesnevi-i Nuriye
[7] Mesnevi-i Nuriye s,65
[8] Nisa Suresi, 4/79
[9] Mesnevi-i Nuriye
[10] Sözler.
[11] Mektubat, s, 477
[12] Lem’alar.
[13] Furkan Suresi. 25/63.

Yazar: Mehmed Kırkıncı
Eklenme Tarihi: 07/7/2010

http://www.mehmedkirkinci.com/...=article&aid=334

Ben karşının ölüsüyüm…
“Terörist” dediğiniz Kürt. Küfür ettiğiniz Ermeni...

Evini aldığınız Rum, kovduğunuz Çingene, hor gördüğünüz Arap…

Kapısı işaretlediğiniz Alevi, camını kırdığınız Hrıstiyan, korkuttuğunuz Süryani… Ötekileştirdiğiniz beriki…

Ben karşının ölüsüyüm…

Yaktığınız ormanım ben, ezdiğiniz karınca, zehirlediğiniz köpek…

Yuvasından ettiğiniz kuş..

Tarlada çürüttüğünüz mahsul

Sömürdüğünüz emek, çaldığınız yetim hakkı…

Kirlettiğiniz duayım…

Ben karşının ölüsüyüm…

Termik santral için talan ettiğiniz Karadeniz yaylasıyım, altın için delik deşik ettiğiniz Kaz Dağları…

AVM için yıkmaya çalıştığınız Gezi Parkı…

Kuruttuğunuz dereyim, kestiğiniz zeytin ağacı…

Ben karşının ölüsüyüm…

Taciz, tecavüz ettiğiniz kadınım ben…Tecavüzcüsünü salıverdiğiniz çocuk…

Bıçakladığınız LGBTİ…

İtip kaktığınız evsiz…

Kaderine terk ettiğiniz yaşlı, odalara kilitlediğiniz kimsesiz çocuk…

Ben karşının ölüsüyüm…

Ermenek’te yetim kalan çocuk, Soma'da tekmelenen madenci, Reyhanlıda elini göğe açan anne…

Oğlunu mezara koyan babayım. Babasıyla tek fotoğrafı mezar başında olan çocuk…

Evladının kemiğini soran Cumartesi annesi…

Ben karşının ölüsüyüm…

Buzlukta bekletilen Cemile'nin asılı kalan bakışlarıyım…

Panzer ardında sürüklenen Hacı Birlik'in annesinin gözyaşı…

İki aydır oğlunun cenazesini almak için çırpınan Aziz’in babasının kederi…

Ben karşının ölüsüyüm…

Meryem ananın elindeki beyaz mendil

Ata Önder’in dilindeki ısrar

Ethem’in inadı, Ahmet’in gülüşü, Hrant’ın delik ayakkabısı…

Veysel’in hiç binemediği bisikleti…

35 günlük bebeğin acısıyım…

Ben karşının ölüsüyüm…

Döve döve öldürdüğünüz Ali…

Başından vurduğunuz Berkin…

Çırılçıplak soyduğunuz Kevser…

Roboski’de 50 lira için öldürdüğünüz köylü

Suruç’ta oyuncak götüren genç…

Ben karşının ölüsüyüm…

Hani şu öldüre öldüre bitiremediğiniz

Hani itip kalktığınız… Hani yok saydığınız… Hani yok etmek istediğiniz.. Hani yok edemediğiniz…

Öldürmeye doymadığınız… Usanmadığınız, utanmadığınız…

Hani şu öldürmekle korkutamadığınız…

Bitiremediğiniz, ezemediğiniz…

Susturamadığınız…

Susturamayacağınız