• Bozkırlardan mahsul tırnakla kazınarak alınır.
    Sabahattin Ali
    Sayfa 94 - YKY
  • Tohum Ölmezse, André Gide'in özyaşamöyküsünü anlattığı bir eser. Birinci bölümde yazar Paris'teki çocukluğunu, devamsızlıkla geçen okul yıllarını, arkadaş ve öğretmenlerini, ailesini, ilk yazı denemelerini ve kuzinine karşı beslediği dinsel denebilecek derin aşkı anlatır.

    İnançlarıyla eğilimleri arasındaki mücadelenin ve hepsini kaynaştırma arzusunun anlatıldığı, daha kısa olan ikinci bölüm ise Cezayir'e yaptığı bir yolculukta Gide'in kendini ve cinsel eğilimlerini keşfedişinin etrafında şekilleniyor. Zaten eserin Kutsal Kitap'tan alınma başlığı da yazarın hayatının bir özeti gibi: "Buğday tanesi yere düşüp ölmezse yalnız kalır; fakat ölürse çok mahsul verir.

    Hayatını seven onu kaybeder; bu dünyada hayatından nefret edense onu ebedi hayat için saklar." Genç Gide de annesinin baskıcı püriten eğitimi yüzünden ezik, dünyadan bihaber çocuğu öldürüp yerini özgürlüklere açık, hayatı seven, yaratıcı bir delikanlıya bırakacak.
  • Ben karşının ölüsüyüm…
    “Terörist” dediğiniz Kürt. Küfür ettiğiniz Ermeni...
    Evini aldığınız Rum, kovduğunuz Çingene, hor gördüğünüz Arap…
    Kapısını işaretlediğiniz Alevi, camını kırdığınız Hrıstiyan, korkuttuğunuz Süryani… Ötekileştirdiğiniz beriki…
    Ben karşının ölüsüyüm…
    Yaktığınız ormanım ben, ezdiğiniz karınca, zehirlediğiniz köpek…
    Yuvasından ettiğiniz kuş..
    Tarlada çürüttüğünüz mahsul…
    Sömürdüğünüz emek, çaldığınız yetim hakkı…
    Kirlettiğiniz duayım…
    Ben karşının ölüsüyüm…
    Termik santral için talan ettiğiniz Karadeniz yaylasıyım, altın için delik deşik ettiğiniz Kaz Dağları…
    AVM için yıkmaya çalıştığınız Gezi Parkı…
    Kuruttuğunuz dereyim, kestiğiniz zeytin ağacı…
    Ben karşının ölüsüyüm…
    Taciz, tecavüz ettiğiniz kadınım ben…Tecavüzcüsünü salıverdiğiniz çocuk…
    Bıçakladığınız LGBTİ…
    İtip kaktığınız evsiz…
    Kaderine terk ettiğiniz yaşlı, odalara kilitlediğiniz kimsesiz çocuk…
    Ben karşının ölüsüyüm…
    Ermenek’te yetim kalan çocuk, Soma'da tekmelenen madenci, Reyhanlıda elini göğe açan anne…
    Oğlunu mezara koyan babayım. Babasıyla tek fotoğrafı mezar başında olan çocuk…
    Evladının kemiğini soran Cumartesi annesi…
    Ben karşının ölüsüyüm…
    Buzlukta bekletilen Cemile'nin asılı kalan bakışlarıyım…
    Panzer ardında sürüklenen Hacı Birlik'in annesinin gözyaşı…
    İki aydır oğlunun cenazesini almak için çırpınan Aziz’in babasının kederi…
    Ben karşının ölüsüyüm…
    Meryem ananın elindeki beyaz mendil
    Ata Önder’in dilindeki ısrar
    Ethem’in inadı, Ahmet’in gülüşü, Hrant’ın delik ayakkabısı…
    Veysel’in hiç binemediği bisikleti…
    35 günlük bebeğin acısıyım…
    Ben karşının ölüsüyüm…
    Döve döve öldürdüğünüz Ali…
    Başından vurduğunuz Berkin…
    Çırılçıplak soyduğunuz Kevser…
    Roboski’de 50 lira için öldürdüğünüz köylü
    Suruç’ta oyuncak götüren genç…
    Ben karşının ölüsüyüm…
    Hani şu öldüre öldüre bitiremediğiniz
    Hani itip kalktığınız… Hani yok saydığınız… Hani yok etmek istediğiniz.. Hani yok edemediğiniz…
    Öldürmeye doymadığınız… Usanmadığınız, utanmadığınız…
    Hani şu öldürmekle korkutamadığınız…
    Bitiremediğiniz, ezemediğiniz…
    Susturamadığınız…
    Susturamayacağınız…
  • Yerde, ne de olsa kendimizi evimizde hissediyoruz, istediğimizi yapıp bozmak, keyfimize göre hareket etmekte serbestiz. Yerin bazen bize itaat ettiği oluyor. Şurada, burada, onu istediğimiz gibi kendimize boyun eğdirmeye, kayalık ve bataklıklarda buğday ekip mahsul almaya, suni nehirler yapmaya, dağları düz etmeye, kıtaları ayırmaya muvaffak oluyoruz.
  • Sevgili yağmur ister, tatilci güneş;
    çiftçi yagmur ister balıkçı güneş;
    mahsül yağmur ister arı ise güneş;
    bentler yağmur ister, tepeler güneş;
    kar yağmur ister, buz ise güneş;
    gönlüm seni ister;
    yağmasa da yağmur doğmasa da güneş.
    Abdulselam GÖZÜTOK
  • Uzun bir nöbetti bizimkisi… Ümmetin umudu olmak için çıkılan uzun ve zorlu bir yolculuğun nöbeti… Şehir şehir, mahalle mahalle, ev ev tutulacak bir nöbet...

    Kimimiz terk etti tepeyi, ganimetlerin peşinden koşup gittik. Ne zafere ulaşabildik, ne de ganimet toplayabildik… Ne evlerimizi koruyabildik, ne şehirlerimizi, ne de nesillerimizi... Tüm tepeleri kaybettik…

    Kimimiz karaya çıkınca Allah’ı unuttu... Ne gemide verdiğimiz sözü tutabildik ne de karada adam gibi durabildik… Kimimiz bahçe sahiplerinin imtihanına tutuldu… Kimse görmeden toplayacaktık mahsulümüzü. Büyük bir musibete duçar olduk. Ne mahsul toplayabildik, ne de kimse gördü bizi… Her şeyimizi kaybettik…

    Kimimiz amansız bir “vehn” hastalığına yakalandı bu yolda… Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kapladı yüreklerimizi. Yürürken mal, makam, şan, şöhret, güç, kuvvet ne varsa topladık yoldan. AVM’lerin, lüks İslami otellerin, milyarlık iftar sofralarının pençesinde tükenip gittik… Dünya selinin önünde sürüklenen çer çöp gibi olduk… Allah düşmanımızın kalbinden söküp aldı korkumuzu… Dünyalık kazanımlarımızı kaybetmeme adına, ahiretimizi kaybettik…