• 224 syf.
    ·5/10
    Muhsin Yazıcıoğlu... Bir helikopter kazası... Soğuk...
    Helikopter kazasında şehit olan siyasetçi Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatını anlatıyor. 12 Eylül darbesinde yaşadıklarını, işkenceleri, darbe sonrasını röpartoj yardımı ile yazıya geçirilmiş ve kitap olarak karşımıza çıkmıştır. Muhsin Yazıcıoğlu'na karşı her zaman hayranlığım olmuştur. Helikopter kazasını çok hatırlamasam da az çok biliyorum. Ve şu an gerçekten üzgünüm. Kitabı okurken ağlamamak için kendimi zor tuttum. İnsana şaka gibi geliyor ama malesef gerçekler... Allah kimseye böyle birşey yaşatmasın. Mekanları uçmağ olsun...
  • İncilin ilk emri : SEV
    Tevratın : YAŞAT
    Kur-an'ı : OKU

    Hristiyan sevmedi.
    Yahudi öldürdü.
    Müslüman ise okumadı.
  • Yapılan ve yapılacak olan Kanun, kural, kaidelerin yapılma amacı, bölgede yaşayan canlıları; eşit derece de himayesi altına alarak görevini idame eder. Malesef görünüyor ki; hiç bir canlının, şu anlatılanların bin de birine sahip olabilmeleri ne acı.
    Belki kızanlar olacak ama, hayvan haklarını arayan insanların, çocuk haklarından bir haber oldukları ne acı (köpekler tarafından saldıriya uğramış çocuklardan bahsediyorum) -hangi canlının önemi kaldı şimdi?-
    ~
    65 yaşına kadar yaşayıpta; gün yüzü görmeyen insanların kolelik sıfatı ile çaliştırıldığını düşünmeyip ne düşünebilir ki insan ? (2 yılda emeklilik hakkı kazanan kişilerden söz ediyorum) -örnek vermeye gerek var mı?-
    ~
    Kadın haklarını savunmada, mükemmel bir rol oynayan adaletimizden soz etmek istemiyorum (geçiyorum).
    ~
    Bir markete giriyorsunuz, aliş-veriş yapiyorsunuz ve size "poset istiyor musunuz?" diye bir soru soruluyor. (Az biraz mantık! Bu insanlar kazagına doldurup mu götüreceller; erzağı. Şakacı..) -peki ya kolaların, çikolatalarin, cipslerin bu doğaya faydasını anlatabilir misiniz?- (bence de yemez)
    ~
    Insanlar toplu taşıma kullandıklarında - genel de raylı sistem ile çalışan taşıtlar da "yüksek sesle konuşma, gerekli insanlara yer verme, hayvan sokmama (taşıma kabini diye bir olay var..) bacaklar açılarak yayılarak oturma (kendi anne ve kardeşinin yanına adam oturtmayan...) dan tutun da her türlü insanlığımız mevcut.
    ~
    Ya Doktor darp etme? Pe ki doktorların hastalarına gösterdiği şevkat seli buyur etmeleri.. (ne kadar nazikler siz hastalara karşı degil mi?) "Gec otur şöyle!" "Ac ağzını aaa de" komik mi? Bence de (eş dostun yanında da bir mütevazilik. "Açarmısın ağzını?" (Açtık ağzımızı yumduk gözümüzü!) - doktorlarin hakkını aradıkta, mahatap alinmayan, örselenen, piskolojik şiddet gören hastaların hakkını ne tarafa soktuk ?- (bu cümle kim neyi nereye sokarsa soksun) [evvela insan insan olacak, 50 sene okusan da adam değilsen, "en iyi soz, senin ki benden kara!" DOKTORA VURANA HAPİS VAR ama, Yanlış tedaviye sürgün var Hakim Bey!

    Benden bu kadar, eşit sartlar da olmak ve de edep dahilin de, buyurun biraz da siz konuşun..
  • 400 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ortadoğu denilince istemsiz bir şekilde İbn-i Haldun aklımdan geçiyor. Onun çıkarımlarına hakim olmasam bu kitabı anlamam daha güncel bilgilerle olacaktı.

    Mukaddime de "Coğrafya kaderdir."diye bir sözü geçmez İbn-i Haldu'nun fakat anlatmak istediklerinin özetidir bu cümle.

    Ortadoğu'da var olan sistem şu şekilde işler.

    Riyaset: Akrabalık bağı
    Hadari: Karışık millet, devlet.

    Akrabalık bağının güçlü olduğu ve kökeni kendine yaklaşmayan insanları ikinci sınıf gören bir millettir Ortadoğu insanı. Coğrafi konum olarak ticari ve maden açısından zengin oluşu akrabalık bağı ile kabile yönetimi ile başlar yüzyıllar öncesinden. Belli zümrenin yaşadığı rahatlık ve onun dışında herkesin bu zümreye hizmeti. Coğrafyanın insan mizacı üzerindeki etkileri ortadoğuda kibir ve büyüklenmeydi. Bilime, teknolojiye, askerliğe değer yoktur. Zevk ve sefa rahatlığa düşkünlük dünya siyasetinde etkisini sadece mal varlığı ile göstermelik güçten ibaret kılmıştır. Devlet yönetimi iktidarda sağlam temsilciler ister. Yalnış yönetimde halk değiştirilemiyeceğine göre iktidar değişmelidir. Fakat bu akrabalık bağı buna engel olmaktadır.

    Yakın dönem tarihine geçmeden önce Osmanlı'nın Hicaz Demir yolu yapımı sırasında Araplar İngilizler arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum. 2.Abdülhamit zamanında yapımına başlanan demiryolunun amacı hacca gitmek isteyen halka kolaylık sağlamaktı. Günler sürecek yolculuğu en aza indirmek. Büyük bir bütçe ayrılmış geri kalanı ise halka ve memura emrivaki ile toplanıp yapımına başlanılmıştır. Bir ay süren yolculuk 72 saate düşmüştür. Amaç Süveyş kanalına kadar ulaşabilmektir. Fakat İngilizler o zaman ellerinde olan Mısır üzerinden harekete geçerek bunu engellemek istiyorlardı öncelikle Akabe körfezine gelen bağlantıyı engellediler. Sonra Araplarla birleşerek Hicaz demir yolunu yağmalayıp engellemişlerdir.

    Arap halkı savaş konusunda tecrübesiz ve bilgisizdir. İngilizler onların bu özelliğini kullanarak Araplar üzernde etkili olup projeyi engellemişlerdir.
    Yakın dönemde olanlara bakarsak durum hala aynıdır. Savaş konusunda tecrübesi olmayan bir Ortadoğu varlığını hala sürdürmektedir. Uzun yıllar Afrika'daki sömürgeleri için üs olarak kullandıkları Filistini, İngilizler yıllar sonra terk ederken de kaosların içinde bırakaçaktı. Tarih tekerrür ediyordu. Tarih Filistin halkının kendi vatanında, topraklarında mülteci olma sürecini hızlandırmıştı.

    Limon Ağacı, Yahudi bir kız ve Arap gencinin dostuğu üzerinden Ortaduğu'nun kalbi olan Filistin'i köklü bir ağacın etrafından anlatmaktadır. Farklı zamanlar aynı mekan iki aile ve benzer kaderlerin birleşimi. Dalia ve Beşir.

    Beşir, Ahmad ve Zakia'nın 3 kız çocuktan sonra dört gözle bekledikleri erkek evlatları. Filistinli ailenin Filistinli çocuğu. 1936'da Ahmad Khari ailesi için bir ev inşa etmiş. Ev, Kudüs ile Akdeniz arasındaki sahil düzlüklerinden bir Arap kasabası olan el-Ramla'nın doğu köşesine yapıldı. Kuzeyde Galilee ve güney Lübnan; güneyde Bedevi toprakları, Filistin ve Sina Çölleri. Toprağı verimli olan bu kasabada limon, muz, zeytin, mercimek, susam yetiştiriliyordu. Evin bahçesine limon ağacı dikildi ve bu ağaçtan farklı zamanlarda farklı iki aile limon topladı. Yıllar sonra Beşir evini bu ağaçtan tanıyacaktı.

    Dalia; Nazi katliamından kaçmış bir ailenin küçük kızı. Avrupada istenmeyen halk olan Yahudilerin kaçarken mülteci olarak sığındıkları Bulgaristan'da dünyaya gelmiştir. 6 gün savaşlarından sonra Filistin'den apar topar sürgün edilmiş halktan geriye kalan, Beşirin ailesinden kalan evin yeni sahibidir. Nazi zülmününden kaçan bir halk yıllar sonra aynı zulmü bir başka halka yapmıştı. Dalia bu evde daha önce kimler yaşamıştı hep merak ederdi.

    Kitap sırayla şu sorulara verdiği cevaplarla bizi aydınlatır.
    İsrail nasıl kuruldu?
    6 gün savaşları nedir?
    Nazi katliamı ve dünyadaki yayılışı?
    Arap isyanı nedenleri?
    İngilizlerin ve BM'nin iki halk üzerinden yaptığı planlar.
    Filistinin güncel durumu ve sivil halkın yaşadıkları?
    Kristal Gece (Kırık Gece) de ne oldu?
    1933 yani 6 gün savaşlarından önce Filistin ve Çevresindeki Arap ülkelerinde ne oldu?
    Yahudi göçünün Ortadoğuya etkileri nelerdi ve Araplar bunu nasıl karşılıyordu?
    ....
    Filistin&İsral'in öncesi ve sonrasının kitabıdır.
    6 gün savaşalrından önce Yahudilerin dünya yerindeki konumu ve etkilerine kısaca bir değinmek istiyorum.

    Almanyadan yapılan Yahudi göçü (1933-1940) yılları arasında Almanya'daki Yahudiler tutuklandılar. Ekonomik boykot ile medeni haklarının ellerinden alınmasıysa vatandaşlık hakları ellerinden alındı. Toplama kamplarında alıkonuldular. Şiddet devlet eliyle hazırlanan Krıstal Gecenin kurbanları oldular. Krıstal Gece'de yani 1938'de 9 Ksım'ı 10 Kasım'a bağlayan gece Nasyonal sosyalistler; Yahudilere ait ev, iş yeri ve sinagoglara yapılan saldırılarla gerçekleştirdikleri katliam gecesidir.

    Yahudiler birçok şekilde Nazi zulmüne tepki gösterdiler. Alman toplumunda zorla Tefrik edilen Alman Yahudiler kendi kurumlarını ve sosyal örgütlerini kurdu. Ancak baskı ve fiziksel şiddetle karşı karşıya kalan pek çok Yahudi Almanya'dan kaçtı. Amerika B.D ve İngiltere gibi ülkeler mültecileri kabul etmekte istekli davranmış olsaydı, daha fazla Yahudi Almanya'dan kaçabilirdi.

    Avrupa'da Yahudilerin göçü ve sorunları böyleyken, Ortadoğu'da durum içte başlayan söylentilerle vahim haller almaya başlamıştı. Artan Yahudi nüfusu halkı endişelendiriyordu. Halk kendi aralarında artan nüfusun gelecekte yaratacağı zorluklardan söz ediyordu. Zaman geçtikçe Arap ülkeleri arasında bu duruma dur demenin zamanı geldiği ve İsrail'e karşı bir savaş ile Yahudileri bitirmeyi konuşuyorlardı. Bu konuşmalar İsrail için korkunun zaaf olduğunu, olacak olandan kaçınılamayacağını benimsetip o yönde hazırlanmasına zemin hazırlamıştı. Savaş kaçınılmazdı ve bu fikir dirençli bir şekilde günden güne güç kazanıyordu.
    Ortadoğu halkı ise kendi aralarında önlemler almaya çalışıyordu. 1930'ların ortalarında geldiklerinde Arap liderler Yahudilere arazi satışının vatan hainliği olduğunu ilan etmişti. BM bildirisi ve İngilizlerin zorlamaları ile ülkenin Yahudi ve Filistin halkı arasında paylaştırılması planını gerçekleştirme uğruna halka Yahudilere arazi satışında şiddet uygulamışlardır. Tüm bunlarla birlikte birçok iç neden ile artık Ortadoğu hastaydı ve bazı yaraların acısı dinsin diye sadece ialaç niyetine adımlar atılıyordu. Gerçekler hala diri ve tehtitkardı. Küçük bir devlet olarak bakılan İsrail 5 Haziran 1967'de Arap ülkelerine beklenmedik bir saldırıyla savaşı başlattı.

    Harekat havadan yapıldı. Burada Atatürk'ün bir sözü duruma ayna tutmuştur.

    "İstikbal göklerdedir."
    M.K Atatürk
    Arap hava kuvvetlerinin havaalanında tüm uçaklar yerdeyken gerçekleşti. İsrail'in yıllar süren savaş hazırlıkları artık fiili olarak gerçekleşmeye başlamıştı. Doğu'dan gelecek bir saldırı için hazırlık yapmış olan Arap dev. büyük şaşkınlık içerisindeydi bunu yanı sıra Arap Dev. savaş tatbikatı ile kendini geliştiren bir orduya sahip değildi. uzun yıllar hiç tatbikat yapmamıştı. Jeopolitik konum olarak İsrail; Suriye, Mısır, Filistin, Ürdün'e çok yakındır. Bu şekilde bir konumda olup tüm devletlere diş göstermesi büyük cesaretti. Bu cesareti kısa sürede ortadoğunun tüm dengelerini alt üst etti.

    Arap Dev. askeri yetersizliği İsralli bir barış eylemcisinin ilkel uçağı ile Mısır havalimanına inip Başkan Nasır ile görüşmek istemesiyle açık bir şekilde ortaya konulmuştu.
    Diğer bir zafiyet belirtisi şöyleydi. İsrail Iraklı bir pilotu para karşılığında Mısır'dan bir uçak kaçırıp getirilmesi istenmişti. Amaç düşmanın elinde bulunan savaş aletlerini tanımaktı. İsrail pilotları bu yönde sıkı bir eğitime tabi tutulmuşlardı. Bu onların işine çok yaradı. Daha sonra bu uçak Sovyet yapımı mit21 uçağı İsrail hava komutanlığında 007 Jame Bond'a itafen bir ad alarak sergilenmeye başladı. İsrail zekasını Arap devletleri üzerinde kullanıp bunu somutlaştırıyordu.

    İlk saldırı Mısır havalimanına yapıldı ve tüm hava limanları eş zamanlı olarak bombalandı ve imha edildi. Kahire çevre ülkelere doğru bilgi vermediği için aynı durum Suriye ve Ürdün'e uyguladı. Bu şekilde 6 günde Arap devletleri bu küçük ülkenin hakimiyeti altına girdi.

    Tüm bu olup bitenler tarih kitaplatına yansıyan kısımlar ve nesnel sonuçlar olarak ele alınabilsede bu sonuçların başka bir iç yüzü vardı. Günümüzde hala varlığını devam ettiren Filistin sorunu. Askeri güçler köreltilmiş olsada bu yerderde yaşayan sivil halk sorunu başladı. İşte bu noktada kitap iki dostun ağzından Beşir ve Dalia'nın anılarıyla günümüze uzanan Filistin İsrail sorununu anlatıyor.

    Diğer Arap Dev. Avrupanın İsrail'in bu kadar güçlenmesini iatemeyip büyümesini engellesede Filistin bu kaosun ortasında kalmıştır.

    Arap Devletlerine sinirlene sinirlene okunacak bir kitap. Ellerinde olan olanakları hiçbir zaman kullanmayı becerememiş her zaman gücü parada görmüş liderlerin elinde ızdırari kaderinin esiri olan mazlum bir halka sebep olmuşlardır. Kendi topraklarında mülteci olmuş Mazlum Hlk Filistin'in içler acısı duruma gelme süreci.

    Toparlamam gerekirse iki halkında yaşadıkları insanlık dışıdır. İkisine de üzüldüm. Hiçbir soykırım diğerinden daha masum ve anlayışlı değildir. Nazilerin Yahudiler üzerinde uyguladıkları zulmün beyazperdeye aktarılmış sayısız filmini izledim. Bu kadar zor süreçlerden geçen bir halk başka bir halka bunu neden yapar ,Filistin'den ne istiyor bu İsrail? Ölçüsüz şiddetin nedeni hiçbir zaman kabul görecek bir nedene sahip olmadı olmayacak. İsrail savaş suçları işleyerek , çok aşağılık bir duruma girmektir. Malesef dünya üzerinde bir çok ırk bu tarz süreçlerden geçmiştir.

    İngilizlerin Irak'a uyguladıkları; "Böl, parçala, bitir." İngilizlerin dostu da düşmanı da yoktur, çıkarları vardır politikası. Filistin'i Afrika'daki sömürgeleri için üs olarak lullandıkları gibi daha sonra parçalamaya iki devleti kışkırtıp kullanmaları.
    Nazilerin Yahudi soykırımı.
    Yahudilerin Müslüman düşmanlığı.
    İç isyanlar.
    ....

    Din, dil, ırk,renk nefretinin yanında çıkar çatışmaları dünyada bitmez tükenmez bir nefretin varlığı bana hep bunu sorgulatır.

    İnsanlar, evrensel bir insan algısı oluşturabilir mi?
    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin işlevi sağlıklı mı?
    Yasanın olduğu evrensellik ne kadar evrensel olabilir? Coğrafyanın farklılıkları insan farklılıkları demektir bu açıdan yasa ne kadar hitap edebilir evrene?

    Belgesel niteliğinde bir kitaptır. Anlatılanlar günlüklerden ve gerçek kişilerin ağzından anlatılır. Sandy Tolan Amerikalı bir yazar ve radyo belgeselleriyle tanınan biridir. Gerçeklere değindiği bu kitabıyla satış rekorları kırmıştır, bu kitap yakın tarihe ışık tutmuştur.

    Tarih severler için güzel bir eser. Kitabın içeriğini ve etkilerini bir yazıya sığdırmak çok güç, hangi tarafı anlatsam diğeri yarım kalır. O yüzden okunması gereken bir kitap.

    Keyifli okumalar!
  • 175 syf.
    ·8 günde
    Pâye ne demek oradan başlayalım. Değer, derece, aşama, önem, rütbe anlamına geliyormuş, ben de yeni öğrendim.
    Babasını öldürenlerle yüzleşmek için, köyüne giden Halil'in hikayesinin anlatıldığı kitap. Konusu itibariyle ise ağalık düzeninin devam ettiği köyde insanların, sorgulamadan, sesini çıkaramadan ağanın boyunduruğu altında yaşayan, yaşamak denirse, köylülerin hayatını değiştirmeye çalışan Halil ve Mustafa Öğretmen'in mücadelesini okuyoruz. Halil köye döndüğünde himayesi altında olduğu ağanın yanına gidiyor. Fakat bilmediği gerçekler, Halil'in geçmişi ile yüzleşmesiyle karşısına çıkıyor. Şehir de yaşayıp düzenin yanlışlığı anlayan Halil bunu anlatmaya çalışırken köye yeni gelen Mustafa Öğretmen onun yoldaşı oluyor.
    Ağalık düzeni bilindik bir konu olsa da hikayenin kurgusu okuyucu sıkmayacak kadar heyecanlı. Fakat olayların çok hızlı gelişmesi biraz kitabın içerisine dalmanıza engel oluyor malesef.
    Konusu dışına çıkarsak, romanda özellikle Halil ile Mustafa arasında geçen konuşmalarda ve Halil'in kendi dünyasında düşüncelerinde, çok güzel diyaloglar ve cümleler var. Meseleler üzerine yapılan konuşmalar ve yazılanlar çok hoşuma gitti. Yazarın üslübunu bu satırlarda daha iyi anlayabiliyorsunuz, ki çok başarılı. Örneğin bunlardan biri 70. sayfada ki cahillik üzerine yapılan bir konuşma. Bu gibi diyaloglarda karakterlerin -yani yazarın- seçtiği alıntılarda çok iyi.
    Yavaş başlayan ama hemen hareketlenip okuyucuyu içerisine çeken kitabın son bölümündeki olayların çok hızlı geçmesi biraz tadı damakta bırakıyor. Sanki kitap acele bitirilmiş hissi oluşuyor. Yine de yazar arkadaşımız genç yaşına ve yani yazmaya başlamasına rağmen iyi bir eser orrtaya koymuş diyebiliriz. Yolu açık olsun daha da iyilerini yazar inşallah bizde alıp okuruz.
  • 366 syf.
    ·4 günde·9/10
    Spoiler mı? Evet malesef.

    Düş: Uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü, rüya

    2. gerçek olmayan şey, imge

    3. gerçekleşmesi istenen şey, umut

    Kesik: kesilmiş olan

    2. kesilerek bozulmuş olan

    düş kesiği: Bir köpeği öldürebileceğini düşünen romanın ana karakteri M’nin düşlerinden o köpeği kesip çıkararak karısı Z'yi öldürmesi onu aslında köpeği olan Z’nin yerine koyması, sonrasında uzayıp giden bir var etme, anlama ve gökyüzü altında kaybolma hikayesi

    “Rüya desem... o rüya...”

    Her şey o düşle, düşün gerçeği parçalamasıyla başlıyor. Düşten gerçek olmayana, imgeler dünyasına, gerçek olmayandan gerçekleşmesi istenene, belki umuda.

    Buraya kadar geldim ve sürekli başa dönüp tekrar düşünüyorum, uzun uzun kitabın kapağına bakıyorum, kağıttan kesilen bir köpek içinden çıkıp yürüyen bir kadın. Düş kesiği, düş kesiği, tekrarlayıp duruyorum sesli bir şekilde. Sorular soruyorum, cevapları beğenmiyorum, bırak cevapları, soru sormaya devam.
    Rüyalardan kesilip yapılmış bir roman ya da hiç tamamlanmayacak olan, hep yarım kalacak olan düşler...

    Ne desem yerini bulur anlam bilmiyorum. Düşünmeye, düşlemeye, aramaya ama en çok kaybolmanın büyüsünü yaşamaya devam.
    “Gülümsedim karımın kahverengi gözlerine, yeşil de olabilir.”

    Her şey olabilir bu romanda. Her şey bir ihtimal, her şey bir o kadar net.

    Rüyalar gerçek, gerçekler düş, geçmiş gelecek, gelecek geçmiş ve hepsi birden tam da “ şimdi” olabilir.

    Üç bölümden oluşan roman “tavan” ile başlıyor. Evden çıkıyoruz yola. İkinci bölüm “çatı”. Üçüncü bölüm “gök” olmalı diyorum kendi kendime. Öyle oluyor. Evden çatısı gökyüzü olan sokağa çıkıyoruz. Sokağa ama en çok da o parka. Hangi park mı? Bilmem. Çatısı gökyüzü olan o park.

    “Ama konumuzun dışında bu, içimizde değerli olan her şey adına değil mi, kurduğumuz her cümle, ne cümlesi kelime, karaladığımız her harf.”

    Bu anlam sona yaklaşırken buluyor bizi, biz başa dönelim.

    O rüya, güvenlik görevlisi (sıradan) M'nin peşini bırakmayan onu kendisinin peşine düşüren düş.

    “Gerçekten ürkütücü ama büyük ölçüde anlamsız bir rüyaydı. Zaten anlamsız olanlar kurcalar ve yapısını bozar insanın.”

    Böylece bozulmaya başlıyor gerçeklik, anlamsız bir düşten anlam kesip çıkarmaya kalkışıyor kahramanımız M. Biz de tam burada kayboluyoruz her şeyin birbiriyle kesiştiği bu kurgunun içinde.

    “Gerçek ya da rüya... fark etmeyecekti.”

    Nasıl anlatayım bir düş kesiğinin bana neler ettiğini.
    “Hiçbir şeyi hissettiğiniz ölçüde anlatamazsınız, açıklayamazsınız.”

    “Rüya desem... o rüya”

    Düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum ya da biliyor muyum her şeyi.

    “Rüyamda yaklaştığım adam, benim.”

    Kendini nasıl özgür kılacak kahramanımız?
    Diyor ki M: Özgürlük, durduğun yerde durabilmektir.
    Ne demek bu? İçinde ara diyorum kendime, kelimelerde değil.

    “Sevgilide olmak gibi, onu sevmek gibi değil, onun yanında, yakınında, evinde değil, onda olmak gibi.”
    İçimde, dışımda değil. Kaybolmak istediğim o kuyunun içinde belki. Ama kuyu benim içimde.

    Devam edelim.

    Konakta bizi bekleyen iki adam var. Yalnız olan, 01; bekleyen, 02. Gerçekten bütün kurgunun gelip düğümlendiği yer bu iki adam olabilir mi? Bütün bir ömrü bu iki kelime özetler mi? Bizi hep bekleyen bir yalnızlık, hep yalnız bekleyen biz.

    “Zaman sırasının olmadığını söylemiştim sanırım. Hatırlarken yani, anılar zihinde canlandığında.”

    Hatırlıyorum zamansız.
    “ İnsan bir hatıra oluyor nihayetinde. Birden, kuş olup uçmuş gibi.”

    Düşünmekten yoruluyorum, düşle gerçeğin arasında, sürekli geri dönüyorum hatırlayarak. Okumuştum ben bunu diyorum daha önce, kaçıncı sayfadaydı, peki nasıl döndü şimdi bu adam rüyasından gerçeğe, gerçeğinden rüyaya. Kurgu dediğin böyle yapılır. Geçmişinde kaybolmadan nasıl bulacak kendisini bu kahraman ya da bu yazar.

    Saçmalamaya başlıyorum uzadıkça ama söylenecek daha çok şey var.

    Yabancılaşma var, kendi olabilmek ve özgürlük sorunsalı, gerçekler ve sonuçları, aynalarda hesaplaşma var. Zamanı durdurarak bir anın, bir anının içinde dünyevi olan zamanı sorgulamak var. “Evden sokağa doğru bir yükseliş, şekilden öze.”

    Daha romanımızın kahramanı romanın kurgusunu, tekniğini, zamanını, yazarını ve yazarının geçmişini anlatacak bize. Annesini, babasını, kim olduklarını, aslında kim olmadıklarını, Melek var sonra. Z olan Melek. Melek olan Z. Bir sevgili olan köpek. Z köpek aslında. Z kahramanın karısı olan Z. Yazarın karısı mıydı yoksa?

    “Benim romanımın hareket noktası, ana fikri, meselesi ne bulacağız.” Arıyorum.

    Tutunamayanlar geliyor yardıma, daha en başında kitabı yanıma almıştım, romanın sonuna doğru selamlıyor bizi Oğuz Atay. Oğuz Atay roman ödülü almış bir romandan beklediğim.

    “Yedi yüz otuz altı sayfa bağırır adam, tutar küçük burjuva adamının çelişkisi derler. Neresi küçük, neresi burjuva, neresi küçük burjuva? Selimin berber maceralarını biliyor musunuz?”

    Hayır bilmiyorum ve ikinci kez Tutunamayanlar okumaya karar veriyorum burada.

    Kafka’nın Gregor Samsa'sı, Nietzsche’nin Tanrı öldü’sü ve Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.
    Romanın adı “Var etmenin Dayanılmaz Ağırlığı”
    Var olmak değil var etmek, yok hafiflik değil ağırlık. Ağır bir roman bu. Var ediyor yazar kendisini.

    Tamam bitiyor.

    Diyor ya İsmet Özel “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

    Diyor ya Oğuz Atay “Neden bana yaşamasını öğretmediler?”

    Sen Güray Süngü ne yaşıyorsun kafanın içinde bilmiyorum ama ne güzel yaşıyorsun orda. Sen yaşamayı bilme ve hep yaz. Sonra biz sana ve aklına hayran olalım. Seninle acı çekelim. Acıyla gülelim. Acıyla anlayalım. Hatırlayalım insan oluşumuzu. Seninle sanatı, seninle o bir ah'ı hep yeniden okuyalım. Sen kaybol biz arayalım, aramaya çıktığımıza pişman olup biz de kaybolalım içimizdeki kuyularda. Ama sen hep yaz Gereksizyazar.

    Bir de bambaşka şeyler yazmayı planlayıp bambaşka şeyler yazan ben. Hayat garip. Roman garip. Neden köpek yerine karısını öldürdü ki hem? Öldürdü mü gerçekten? Rüya mıydı, gerçek mi? Hayat böyle bir şey.
  • 360 syf.
    ·Puan vermedi
    Yorum yapmayacağımı söylemiştim ama sadece şunu belirtmek istiyorum, her ne kadar kötü şeyler yaşansa da,bir yerlerde tekrar güzel şeyler de yaşanıyor. Yeter ki inanalım, yeter ki kendimize güvenelim... Ve bu yaşananlar malesef gerçekler. İlk başta okuyamam sandım ama haberleri izleye izleye alışmışız galiba ya da ne bileyim Alıştırılmışız... Şimdi beğendiğim alıntılar var.

    "Bazı insanlar böyledir.
    Diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar.
    Ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp,
    yorulduklarında önce onu açarlar. Her neyse...

    " O, hayatım boyunca tanıdığım, âşık olunacak tek adamdı. "

    " Şimdi mektubu başından beri yeniden okudum ve ne kadar kötü yazılmış olduğunu fark ettim. Her paragrafın sonunda, bir" her neyse" var. Oysa her neyse, değil! Oysa o her neyse'lerin devamında, şu an yazamadığım binlerce hikâye var. "

    " Her neyse!!! "

    " Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az...
    O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az...
    Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z.
    Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var.
    O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında.
    Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar.
    Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler.
    Senin ve benim gibi...

    Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…”

    "Çünkü eğer bu dünyada bir yerlerde, insanlar çocukları bombalıyorsa, bunu bilmeye gerek yoktu. O dünya zaten yanmış çocuk eti kokardı. Eğer bir yerlerde, başka çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa, bunu da bilmeye gerek yoktu. O dünyanın zaten açlıktan nefesi kokardı."