• "...düşünülmeden başlanılan şeylerin çok derin bir manası doğuyordu..."
    Halide Edib Adıvar
    Sayfa 57 - Can Yayınları
  • Yurdunu Kaybeden Adam (Beğeneceğinizi umarak..)
    Cengiz Dağcı ağabeyin ''Korkunç Yıllar'' eserinin devamıdır.
    Korkunç Yıllarda eserinden tanıdığımız Sadık Turan ve beraberindeki Türkler, Nazi Almanya'sının Türklerden kurulu bir ordu kurması ve sözde, Türkistan'ın istiklali vaadi verilmesi üzerine, esir kampından çıkmış ve Almanya saflarında Ruslara karşı savaşmışlardır. O günleri Cengiz Dağcı şöyle anlatıyor:
    ''Bir gün kendimizi, büyük Türkistan ordusuna sahiden katılmış görecek miydik, bilmiyorduk, ama Türkistan'ın istiklâli, bu ümit veya hayal, kalplerimizi günden güne, saatten saate artan bir heyecanla çarptırmaya, iyilik ve fedakarlıkla doldurmaya yetiyordu.''

    Rus zulmü altında kültürleri, dinleri tehlikeye giren Türkler akın akın bu gönüllü Türk ordusuna katılıyor ve ''Lejyonova'nın sokakları, sabahtan akşama kadar, yerleri titreten ayak sesleri, binlerce ağızdan çıkan '' Can kurban sana Türkistan! '' haykırışlarıyla inliyordu.''
    Eserde, Korkunç Yıllarda mecburen Rus ordusuna katıldığı günden esirlik ve Alman birliğine katılma sürecine kadar Kırım'ı göremeyen Sadık Turan, Komutanının müsaadesiyle Kırım'a gidiyor:
    ''- Sen, Kemal, iki hafta Kırım'a izinli git. Kırım bizim elimizde... Cepheye hareket etmeden git, aileni gör...
    Bütün vücudum titreme içinde, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemeyerek, bir çocuk gibi, binbaşının kollarına sarıldım.''
    ''İşte, bir iki saat sonra tren, yurdumun göğü altına girecek, atalar toprağına basarak yürüyeceğim. Topraklarımız, köylerimiz, minarelerimiz, milletim...''
    ''Ne gülünç duygularım vardı! Kalpaklı Tatar gördüm diye, sevinçten içim içime sığmıyordu. İhtiyarla konuşmak istiyordum. İki yıl hasretini çektiğim bu Nogay şivesiyle, bir söz, bir kelime olsun işitmeliydim. Ama ne diyecektim, ne söyleyecektim?''
    Kırım'dan döndüğünde Türkistan ordusu hazırlıklarını tamamlamış bulunuyordu. Şimdi Ruslarla harb zamanıydı. Ama Sadık Turan'ın haklı olduğu çekinceleri vardı:
    ''Ben onlara bakıyor ve azap duyuyorum içimde. Bu Türkistan çocuklarının yurtlarından uzaklarda kanlarını dökmelerini istemiyorum.''
    Almanlardan farklı olarak kadın ve kızlara saldırmıyorlar, öldürmüyorlardı. Türklerin savaştaki yüzyıllardır değişmeyen geleneğini aynen temiz ve ahlaklı şekilde harbederek sürdürüyorlardı. Ama evet, Almanya bu harbi kaybediyordu. Türkistan'ın bağımsızlığı bu şartlarda imkansızdı. Neşe içinde olan Türkler artık azap duymaya başlamıştı. Yazarımız Cengiz Dağcı kitaba çok özel bir not bırakmış:
    ''Almanya bu harbi Stalingrad'da kaybetmedi. Almanya, Rusya'ya karşı kazandığı zaferi; Ukrayna, Belorusya kamplarında, Varşova sokaklarında, elden kaçırdı. Almanya, galibiyetini, SS hücum kıtalarının öldürdüğü insanlarla birlikte, şehir kenarlarında çukurlara gömdü. Almanya, zaferlerle başladığı Rusya seferini, Ukrayna'da, Kırım'da, Kafkasya'da Rus-Bolşevik zulmü altındakilerin iniltilerini duymamakla, kendisine, imdat diye uzanan milyonlarca eli görmemekle, yalnız görmemekle de değil, üstelik düşman eli etmekle, mağlup bitirdi.''

    Sonunda Türkler (Kırgız, Kazak, Özbek, Tatar...) anlamıştı: ''Ama yalnız Türkistan'ın istiklâli uğrunda öleceğimize inanıyorduk. Yanıldığımızı anladık.''
    '' Lejyonova'da Alman üniformasını ilk giydiğim gün harbin sonunun böyle olacağını düşünememiştim Üç yıl, sırtımda taşımıştım bu üniformayı! Üç yıldır ayni ümit, yurdumu kurtarmak ümidi bana destek olmuştu. Şimdi yurt nerede, millet nerede kalmıştı? Türkistan'ın hürriyeti!.. Ne uzak bir hayaldi bu!''
    Rusların bombardımanında yaralanan Sadık, kendisini Polonyalı olan sevgilisi Marya'nın yanında buluyor. Marya ve arkadaşları Sadık'ı Almanya yenildiği üzere kaçırarak hayatını kurtarıyor. Yolculuk esnasındaki çatışmalarla yaralanan Marya, Sadık'ı bırakmıyor ve Inn nehrine kadar kaçabiliyorlar:
    ''Her şeyi unutmuştum. Hayatım şimdi burada, bu suyun başında, Almanya'sız, Rusya'sız, üniformasız; bütün bu güzellikleri dile getirerek, geçmişi, kötüyü insana unutturan Inn'in kıyısında, yanıbaşımda Marya'yla başlıyordu. Marya'yla beraber oldukça yaşamak güzel, hayat tatlı oluyordu.'' Ama Marya dayanamayacaktı. Hayat yolculuğunda Sadık'ı yalnız bırakarak gözlerini dünyaya kapatmıştı...:
    ''Marya henüz benimle beraberdi, konuşmuyordu, bakmıyordu, duymuyordu, ama yanımdaydı. Uyuyordu. Dünyanın bu karanlık köşesinde, hayattan uzak, Marya’nın cansız bir güzelliğe bürünmüş, ebedi sükûna kavuşmuş yüzüne bakıyordum.
    ''Üniformam yoktu. Marya yoktu, Türkistan'ım, Kafkasya’m, İdil - Ural'ım, Kırım'ım, artık benim için yoktu. Uğrunda savaştığım, yıllarca savaştığım her şey benden ayrılıyordu. İçim bomboş kalıyordu.'' Sadık'ın ruh hali bozulmuştu:
    ''Dağlar üzerime devrilecek gibiydi. Bu Marya'sız, üniformasız, ümitsiz dünyadan kaçıyordum. Nereye bilmiyorum! İçimde azmış, kudurmuş, söz geçiremediğim bir acı, beni dağdan dağa koşturuyordu. Üç gün, üç gece dağlarda başıboş dolaştım.'' Romanın son kısmında Sadık Turan, yanlış anlaşılmayla İtalya'ya gidiyor, güvenip dayandığı Türkiye ona sahip çıkmıyor ve zor günler onu bekliyordu.

    Kitapta en çok etkilendiğim yer Tahtagül ile Sadık'ın şu konuşmaları oldu:
    Biraz sonra. sesleniyorum:
    - Tahtagül!..
    -Ne var. Sadık bey?
    -Korkmuyor musun?
    Kısa, derin bir sessizlik oluyor. Soruyorum:
    - Hayır, kumandan ağa.
    - Düşündüğün ne?
    - Türkistan.
    Gene derin bir sessizlik.
    - Dünyada en çok sevdiğin nedir, Tahtagül?
    - Türkistan.
    - Ama şimdi, burada... Şu dakikada en çok neyin sahibi olmak, neyi görmek, sevmek istersin, Tahtagül?
    -Türkistan'ı, Sadık bey..

    --- SON---
    Bitti. Esirlik yılları bitti artık. Ömrümde ilk defa hür hissediyorum kendimi. Hür insanların yaşadığı topraklardayım. Ölüm korkusu, işkence korkusu bıraktı yakamı.
    Yıllarca peşinde koştuğum hürriyete kavuştum, ama içim neden kapalı? Kendimi bildiğim anda kaybettiğim yaşama sevincine neden kavuşamadım yeniden?
    Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile bir manası kalmadığını şimdi anlıyorum. İçinde doğduğum, gülüp oynadığım yerlerde benim dilim konuşulmuyor artık. Bir zamanlar, o topraklarda dilimi konuşan insanların ne olduklarını da bilmiyorum.
    Son fırtına, ağacı devirdi. Bizler, uçurduğu birkaç yaprak, boşlukta yolunu şaşırmış, ümitsiz ve şaşkın, meçhul bir geleceğe doğru, yalpa vurup duruyoruz."
  • Bir an gelirki artık boşverirsin,kendine ve her şeye,karşı siperlerden yağmur gibi kurşun yağarken aldırmazsın ve yürümeye devam edersin,bunun adı aslında intihardır ama aynı zamanda bu kıyametin ortasında ilerleyen,yatan,ölen,yaralanan,herkesin en iyi en mükemmel yanlarının kendi içinde toplandığını hissedersin,bir arkadaş toplantısında ortamın tüm neşesini kendinde toplamak gibi bir şey bu. Bu duygu ,ölülerin şarkı söyledikleri andır işte...

    Faşist hükümet darbesi,teknik olarak iyi hazırlanmış,başarısız olma olasılığı bir sözcüğe bağlı "umut" .İçi boş ya da dolu, umut umuttur.
    Bir tarafta Franconun ordusu,kibritler gibi sımsıkı dizili ,faşistler ve Araplar.İspanyolların deyimiyle Mağripliler.Franco,o dönemde İspanya'nın sömürgesi olan Fas'da garnizon komutanı. Ordusunu alıp Madride yürüyor Cumhuriyeti yıkmak için.Daha önceki kominist darbeleri iyi inceleyip faydalanmış olmalı,Troçki'nin darbe tekniğini Troçkicilerden daha iyi biliyor çünkü.Kıyıcılıksa,o zaten fazlasıyla mevcut.İçi cehennem gibi yanıyor,her şeyi kendi cehennemine çekmek amacında.
    Diger tarafta koministler,sağçı soysalistler,solcu sosyalistler ve barışçılar.Barışçılar genelde arada kalmiş, iç savaşın ortasında barışçıları nereye sürersen oraya gider.Hükümet faşist Francoya karşı,Franco ordunun tek hükmedeni.karşı tarafsa anarşistlere emanet.Şaşılacak şey ,ki anarşistlerde şaşırır bu duruma, polis de hükümetten yana.Bir zamanlar anarşistlere(uluslarlarası anarşiştler,işleri devrim yapmak) türlü işkenceler eden polisle şimdi kolkolalar.Hükümet bu anarşistlere silah dağıtırken elleri titrer,Franco belasından sonra ilk iş olarak bunlardan kurtulmayı düşünüyor, gitsinler Çine,Polonyaya orda yapsınlar devrimlerini der gibi bir titreme bu ,ama şu an onlara mecburlar.

    Korku gözlerden belli olur derler, yanlış.Korku sigaranın nasıl içildiğiyle anlaşılır.Derin nefesler alıyorsa biri, aralıklarla, kaybedecek bir şeyi yoktur,bomba yüklü bir araçla az sonra dehşet saçan mitralyözlerin üstüne son sürat gidecektir.Nefes kesik kesik ve sıksa korku yaklaşmaktadır,bu acelecilikse korkuyu belli etmemek içindir.Sigara yakılmış ancak uzun süredir tek nefes alınmamışsa az önce kurşuna dizilen bir faşist subayın akan kanına, bir çocuk tarafından parmak basılmış ve duvara "faşistlere ölüm" yazılmıştır,bu nefes almama gelecekten umut kesildiği manasındadır.Sigarasını yakmak için sırf sigarasını içebilmek için üzerinde 20 kiloluk patlayıcılar taşıyan arkadaşını önden gönderip arkadan yavaş yavaş gelen adamın sigara içmesi olsa olsa umutsuzluktur.Zifiri karanlıkta ,herkes karanlığa ateş ederken,nereye ateş ettiğini bilmeden,sanki gece tarafından biçilen iki adam bir sipere gizlenmişken.Birisi omzundan vurulmuş diğeri bacağından.Omuz ve bacak diye geçmeyiniz ,omuz kolla birlikte kopmuş,bacaksa nerde olduğu belli değil,biri kolunu biri bacağını bırakmış,aynı sipere sığınmışlar birer sigara yakarlar,bu sigara içişi kardeşliktir.Çatışma durulunca sigarasını yakar biri,ve dahil olduğu vahşete bakar,bir damla yaş düşer sigarası söner bu cesarettir.Sigara yakılmadan ağızda taşınıyorsa, az evvel ,baştan aşağı silahlı üç kişinin olduğu karakola girilmiş ve çıkılmış demektir,ufak yaralanmaları yaralanmadan saymayız,bu özgüvendir.
    Alcazar kalesinde faşistler rehineleri tutarlar,çoluk çocuk.Bir baba sigarası umrunda değil duvarlara ateş eder,bir baba çocuğu kaleye hapsedilirse sadece duvarlara ateş eder,sigarasını kurşunları bitince yakar,bu bilinmezliktir.

    Daracik bir sığinakta ilerlerken , karanlıkta ,ince uzun bir tünel ,5 kişi ilerliyor,birinin elinde alev silahı.Karşı uçta duvara yapışmış faşitler korkudan titreyen,alev silahlı adam faşist subayla göz göze gelir ,kurşunlar uçuşur,insan gözünün içine baktığı birini diri diri yakabilir mi? Sıgınaktan çikmak icın gerisin geri dönülür ardarda 5 sigara yakılır ,bu tereddüttür.

    3 kişi baskında 2 si geri döner ama üç sigara yakılır bu yastır.
    Bu vefadır.
    Bu özlemdir.

    Sigara bazen çok şey anlatır,ülķüsünü savaştıranlar eşit değildir,iki tarafta insanlıktan bahseder,eşit değillerdir,karşılıklı olarak kurşun sıkarlar kurşunları bitince ideoloji sıkarlar ama eşit değillerdir,bir taraftakinin sigarası vardır çünkü,yakar,çömelerek içer,eşitliği sağlamak için karşı tarafa sigara verilmelidir,bu sigara işte o kadar önemli bir merettir,eşitlik sağlanınca düşmanlık kaldığı yerden devam eder,bir sigara oysa sadece beş dakikalığına barışı sağlamıştır, sigaranın öğütlerini dinleseydiler bu kadar kıyıma gerek kalmazdı.Ama kin ,kullanılmış atılmış tekrar bulunup yine kullanılmış o kin,mavi tıraş jiletleri gibi yüzlerce kez kullanılmış pas tutmuş o kin sakalları ve diğer şeyleri kesmeye devam eder yine.

    Savaşanlar sanılanın aksine hep çocuk kalırlar büyümezler,yaralılar ilk sargı bezlerini değistirmek istemezler kanlı kanlı dolaşmak hoşlarına gidiyordur çünkü,tıpkı bir çocugun kesilen eline sargi bezi sarması ve bakip bakıp gülümsemesi gibi,yara iyileşir ama sargı bezinden ayrılmak istenmez,çocukluğun en güzel adetlerinderdir bu.Eli sargılı adam sargısız eliyle bir sigara yakar bir kaç nefes alır sonra onu sargılı eline yerleştirir,bu çocukluk değilde nedir?
    Sigaralar yakılmadan ağızdaysa bunun iki nedeni vardır ya son sigararadır,doğru an bekleniyordur ya da faşist tankları geliyordur,durdurulması gereken tanklar,durdurulmazsa savaşın seyrini değiştirecek tanklar,siperde milisler yerle neredeyse bir ,tankların paralelinde olabildiğince yakın olmaya çalışıyorlar,ağızlarda yanmamış sigaralar elde dinamitler, dinamitçiler vakit kazanmak için sigaralarını yakarlar ve beklerler hedeflerinin gelmesini,dinamit sigarayla ateşlenmelidir,bu milislerin bir buluşudur,onlarca ölünün ardından tecrübe edilerek bulunmuş.

    Hükümlüler ki hüküm giymek için ceketlerin omuz bölgelerinde parlaklık olması yeterlidir,bu parlaklığı oluşturan şey tüfek olabileceği gibi bir biletçinin omzuna astığı para çantasıda olabilir.Ama farketmez parlaklık parlaklıktır.Hükümlüler ikiye ayrılır idamlıklar ve diğerleri,idamlıklar zindanlarda tutulur,zifiri karanlıkta,burada içilen sigaraların manası adamına göre değişir,içende hafif bir tebessüm varsa bu özlemdir,kendi ölümüne olan özlem.Bir başkası sigarasını yakarken ellerini titretmişse bu korkudur ama ölüm korkusu değil,işkence korkusu.İşkenceden korkan kişinin bildiği çok şey var demektir,söyleyecek çok şey demek o kadar çok ölüm demektir,işte bu işkence korkusu bu el titremesi buna işarettir.Kibrit sigara yakıldıktan sinra hemen söndürülmüyorsa şu perişan yüzü ,kendi yüzünü anımsatmak istemesidir,bu korkudur,ölüm korkusu yine değil,yalnızlığın korkusu.Sesler bir sigaranın yakılmasını sağlayabilir,kurşun sesleri,otuz kişilik bir grup kurşuna dizilirken seri silah seslerinin gürültüsü,sonra tek tek silah sesleri, ölmeyenlerin işini gören sesler,bu tek tek sesler zindanlardaki hükümlülere yaktırır sigaralarını,bu yastır,karanlık bir yas.Zindandakiler genelde birbirleriyle konuşmaz,bir ölüyle konuşmak istemezler,konuşanı tek tük çıkar ve bir sigara yakar,bu konuşan rüyadır,kırlara çıkmış,güneşe bakan oğlunun kısık gözlerine büyülenmişçesine bakan birinin rüyası.
    Zindandakiler artık politikayı düşünmezler hatta koğuştakiler bile düşünmez,politikadan olmaz ya biri ağzıni açacak olsa,yumrukla sustururlurdu.Politika konuşmaz, artık duygular konuşur,ve bir madeni para konuşur,mahkumların elinde kalan sigaraları hariç son şey.Ve boyuna yazı tura atılır.

    Manastırın önünde iki adam ,kimseden emir almadan gönüllü olarak nöbet tutup gözcülük ediyorsa.Bunu gören binbaşı sigarasını yakıyorsa ve iki dalda nöbetçilere veriyorsa bu garip bir şeydir,asla karşımıza çıkacağını düşünmediğimiz bir şey; iyi niyet...Bir yerde biraz iyi niyet birazda yürek kaldıysa bunun şerefine elbette bir sigara yakılır,en güzel sigaralardan biri,bu sigarada kardeşçe sarılma isteği gizli mizli değil apaçık olarak izlenir.

    Uçağına atlamış bir kominist pilot,görevi faşist kanyonlarını bombalamak,ama uçaksavarlar amanvermez,her pikesine karşılık verir,pekala kamyonlar her şartta bimbalanabilirdi ama olmadı,gerisin geri burliğe uçuldu,bu korkaklık değildi belki unutkanlıktı ama korkaklık olarak algılanmıştı,korkmayan bir adama ödlek muamelesi yapılırsa yapılacak iki şey vardır, haykıracak noktaya gelene kadar içki içip sarhoş olmak ya da beş sigarayı ardı ardına içmek,bu içişe gözler ve boş bir duvar eşlik eder, olabilecek en az göz kapağı açılıp kapanmasıyla duvara bakarken dalmış bir çift göz.Pilot ikisini birden yapar hem sarhoş olur hem ardı ardına sigaralarını yakar,bu öfkedir,ve çirkindir,öfkeki bir adam sarhoş öfkeki bir adamdan daha az çirkindir.

    Madrid önlerinde postal sesleri,faşistler süslenmiş geliyorlar zaferi taçlandırmak için,bir anarşistin babasıda Madriddedir,şehirden kaçmazsa büyük ihtimalle kurşuna dizikecektir,ama kitaplarını bırakıp kaçmak istemez,bur yaştan sonra kitaplarım olmadan zaten yaşayamam kaçmanın manası ne derken içkisinden bir yudum alır ve sigarasını yakar, bu kayıtsızlık mıdır? Hayır bu kayıtsızlığa benzeyen küçümsemedir,bu sigaralar hep birbirleriyle karıştırılır.
    Bir merdivene oturulmuş,karanlık,gözler gökyüzüne çevrilmiş,yıldızlar mı,ay mı görülmek istenen? Hayır.Beklenen rastgele bir alınyazısı,faşist bombardıman uçakları,bombalarını rastgele bırakıyor gökten,gökten rastgele bir ölüm yağıyor,merdivende oturan adam canı sıkkın ,rasgele bir ölümle ölmek de ölüm mü diye düşünüyor ve köşede gözünü göğe dikmiş bir kediye bakarak sigarasını yakıyor, bu sigara isyandır,çarpık alınyazısına isyan.
    Sedyede bir yaralı ağzı açık bağırıyor gibi,uçak seslerinden,el bombalarından,şarapnel vızıltılarından bağırıyor mu yoksa az önce bağırtısı bitmiş mi anlaşılmıyor,yanan bir sigara yanıbaşında tütüyor oysa ,ağzından düşmüş,ölürken haykıran bir adamdan kalan son şey,bu sigaranın manasını sadece hâla tüten sigara söyleyebilir, oda sadece sormaya cesareti olanlara.

    Hücüm ederken insanın ensesinden vurulması pek hayra alamet değildir,vurulan adamın arkasında bir sigara yakılmışsa ve dudak yerine dişlerin arasında tutuluyorsa bu ihanettir.Tüm tanklar birbirine benzer akan kanda öyle,tanklar az buçuk kördür ve gedik açmak için körlemesine giden bir canavar biçilmiş kaftandır,Madrid'e doğru bir gedik,arkası kesilmez diğerleride peşi sıra gedikten geçecektir,hattı geçen tankların arkasından bakılır sadece,belki biri 7.65 ini ateşler ve şarjör boşalınca toz bulutunun arkasından, kaçınılmaz sigarasını yakar, bu sigara yitirilmişliktir bir kentin yitirilişi.

    Bir sigara yakılmıştır,yakıldığı unutulmuş,akılda bir cümle evinin balkonundan dışarıyı seyreden biri,gece,sessizlik,hava soğuk ama üşütmez,hafif bir titreme vardir ama bu soğuktan değildir."nasıl yoksul olacaklarını öğreteceklerdi onlara" bu cümle ile titremektedir ta ki sol el parmaklarında bir yanma hissedinceye kadar.Mantıklı olan hareket içeri gidip yatmaktır ama bir sigara daha yakılır. Her güzel şey biter ,acıyı anlatsada güzeldir,bitsede güzel.

    Bu kitabı okuyun sonra Pablo Nerudo'nun Yürekteki İspanya kitabına başlayın orada bu şiiri okuyun ve bir sigara daha yakın.

    Akbabalar
    Hainler:
    Şu ölmüş evime bir bakın
    Yaralı İspanya'ya bir bakın
    Ama her ölmüş evden, çiçek yerine
    Çıkıyor kızgın bir maden,
    Ama İspanya' nın her yarasından
    Çıkıyor bir İspanya daha,
    Ama her ölü çocuktan
    Bir tüfek çıkıyor bakan
    Ama her cinayetten
    Bir gün yüreginizde gerçek yerini
    Bulacak mermiler çıkıyor.

    Soruyorsunuz, niye
    Şiirlerim düşten ve yapraklardan
    Yurdumun büyük yanardağlarından
    Söz etmiyor diye?

    Gelin görün sokaklardaki kanı
    Gelin görün
    Sokaklardaki kanı
    Gelin gorün sokaklardaki
    Kanı

    Pablo Neruda

    Son bir şiir daha; kitabın çevirmeninden;

    ışıkları tutamıyorum
    avuçlarımdan kayıyor
    karanlık en büyük korkum
    gece gittikçe çoğalıyor

    halıda kan izleri buldum
    cıgarası hala yanıyor
    cesedin başına oturdum
    gözleri bir tuhaf bakıyor

    bu çocuğu tanıyordum
    yıllardır yalnız yaşıyor
    bütün mektuplarını okudum
    kimseyle anlaşamıyor

    cinayeti otele duyurdum
    telefonlar üst üste çalıyor
    sabaha karşı başladı sorgum
    polis öleni ben sanıyor

    Attila İlhan
  • İnsanı dehşete düşüren bir suç kaydı vardı. Bir Bayram arefesinde, bela yeniden kapısını çaldı. Balat yokuşunda, iki sarımlık esrar için kavgaya tutuştu. Bayram namazını kılmadan,  o gece dövülerek öldürdüler Süleyman'ı.

    Devletteki suç kaydı insanlığa utanç olarak kaldı. Yedi yüz kırk üç hırsızlık vakası. Üç yüz altmış dokuz bıçakla yaralama. İki yüz sekiz kez haneye tecavüz. Yetmiş üç kez öldürmeye teşebbüs. Gaps, taciz, dolandırıcılık, torbacılık, çete... Binlerce kayıt. Yaş yirmi dört. Yaşadığı gün başına ikişer vukuat düşüyor neredeyse. Fakat hiçbirirsinin hükmü yok. 

    Kağıt üzerinde sorgulanamaz vicdanlar. 

    Süleyman, Balat'ın vicdanı. Deli çocuk, Balat'ın. Hapishanede doğmuştu. Yirmi sekizlik annesi, otuz dokuzluk babasını bir sarımlık esrar için öldürmüş. Gözünü açtı hapishane. Gözünü açtı beton. Yemin ettirdi annesi, bir daha girmeyecek.
    Yaş sekiz. İlkokulda ilk vukuat. Öğretmeni bıçaklama. Kendisine engel olmaya çalışan yedi kişiyi daha. Sinir krizi dedi doktorlar. Gözünü açtı beton. Eline kağıt verdiler: akli dengesi bozuk. Kağıt üzerinde vurdular Süleyman'ı. 
    İlkokul bitinceye dek yüzlerce hesaplanan saldırı. Beş yılda yirmi dört farklı okul. Sayısız bıçaklama. İkisi müdür. 

    Onlarca hastane. Islah evi. Yetiştirme yurtları. Çocuk büro. Dayak. Hatta işkence.
    Söker mi Süleyman'a? Sökmedi. 
    İnsan içine çıkması sakıncalıdır, dedi doktorlar. Çıkmaz mı Süleyman? Çıktı.
    Doktorun gözüne bıçak sokmak yoluyla, öldürmeye ilk teşebbüs.
    Oğlum, manyak mısın? 
    Evet, manyak.

    Devlet düşünüyor: Süleyman'ı ne yapacağız? 
    Hastanede intihara teşebbüs. Ranzadan yere kafa üstü atlamak kaydıyla,tam yedi kez.
    Devamlı gözetim altında tutulması gerekiyor, dedi doktorlar. Süleyman, yirmi dört saat, sekizerden üç vardiya, doktor gözetiminde. Doktorlara saldırı.  Isırmak suretiyle kulağı koparmaya tam teşebbüs. Neredeyse kopuk kulaklar. İkisi birden. Devlet ne yapacağını bilemiyor.

    Bir gece vakti, çaktırmadan, usulca, Süleyman'ı bayıltıp sokağa bırakıyorlar. Tanımadığı bir sokağa. Gece yarısı. Süleyman yer bilmez, iz bilmez. Gözünü açıyor Balat.

    Balatlı Süleyman'ın hikayesi böyle başlıyor.

    Emniyetin tüm birimleri tanıyor Süleyman'ı. Suç işlediğinde dövüp geri bırakın, demişler. Bu bölgede çok suça karışırsa, yine bir gece yarısı, alıp başka yere bırakırız, demişler.
    Yüzlerce kez dövülüp başka yere bırakıldı. Her seferinde, ilk bırakıldığı yere geri döndü. Balat yokuşuna.

    Ömrünün son demlerinde tanıştım. Oğlum dedim, nedir derdin? Üzgün çocuk, sokağın. Gözleri ateş. Dünyayı çıplak görüyor. Bıraktım abi, dedi. Herşeyi bıraktım. Seviyorum. Kimi seviyorsun oğlum ? Kıza yazık.
    O bana elini uzatsın, bilmediğimiz bir yere gidelim, ondan sonra ne hırsızlık, ne adam bıçaklama.
    Süleyman, güzel çocuk Balat'ın. İyi hoş diyorsun da, nasıl olacak o iş?
    Abi sen o işi hallet. Kimsem yok.
    Oğlum, sen manyak mısın ? Evet , manyak.
    Sokağın çocuğu, manyağın kelime manası, Süleyman. İsmine hiç yakışmıyorsun be oğlum. Hazreti Süleyman'ı duydun mu?
    Abi Hazreti Muhammed'e, Hazreti İsa,ya, bütün hazretilere eyvallah. Şu kızı bana yapıver.. o zaman Hazreti Süleyman olayım sana.
    Oğlum sen manyaksın.
    Evet, manyağım. Aşığım.
    Oğlum, serseriden aşık mı olurmuş? Kıza ne diyeyim?
    Abi ben yazdım. Al bu kağıdı, ver ona.  Sonrasını sen düşünürsün.

    Ah Süleyman ah.
    Düşünürüm, düşünürüm de, sen nerdesin? 
    Günlerce aradım seni be oğlum. Ne yokuş, ne sur dibi. Hiçbir yerde yoktun.
    Karanlığı yorgan mı yaptın Süleyman?

    Bir Bayram arefesinde, iki sarımlık sigara bahanesiyle, ceplerine üçer kuruş konulmuş iki tane sokak çocuğu, Süleyman'ı döverek öldürdüler. Kaldırım taşıyla kafası ezilmiş halde bulundu.
    Çabuk gömün, dediler.
    Arayıp soranı olmaz ya,
    ya olursa?
    Normalinden iki metre derin kazıldı mezarı.
    Sakın çıkmasın Süleyman.
    Yeryüzünde Süleyman'ı sahiplenecek kimseyi bulamadı devlet. Ne aile, ne akraba. Birtakım kağıtlar imzalanacakmış. İmzala, dediler. İmzaladım. Şüpheyle baktılar yüzüme. Bu manyakla ne işim varmış gibisinden.
    Kağıt üstünde öldürdüler Süleyman'ı.
    Pantolonumu yıkarken, verdiği mektubu buldum günler sonra. Unutmuşum. Açtım ucunu, uzun uzun yazmış. Gözüme çarpan ilk cümle, sonlara doğru.

    "Ortalama bir aşık olmamı bekleme benden."

    |samet doğan|
  • İlk defa Çağatay Türkçesiyle yazılmış bir şiir kitabı okudum.İlk başta zorlandım diyebilirim.Baştaki şiirleri açıklamalarıyla ve sondaki sözlük yardımıyla bir kaç kez okuduktan sonra bir aşinalık oluştu.Çok da keyf almaya başladım.Oldukça güzel manası derin şiirleri vardı.
    Bilindiği gibi Hüseyin Baykara Timur'un torunlarındandır.Hayatı siyasi mücadelelerle geçmiş son anlarında Şeybani Han ülkesinin altını üstüne geçirmiş ve bütün Timur torunlarını yakalayıp idam etmiştir.Hüseyin Baykara'nın oğlu Mirza Bediüzzaman'ın Şah İsmail tarafından hayatı kurtarılmış sonra Osmanlı Devleti sahip çıkmış ve İstanbul'da ikamet ederken veba hastalığına yakalanarak vefat etmiştir. Osmanlı Devleti'nin, karizmasını derinden çizen en yaman düşmanının torununa sahip çıkması bugün hâlâ kim haklıydı diye Timur, Bayezid kavgasını kaşıyanlara ders verir niteliktedir.
    Eklemek istediğim son husus ise Babür'ün Hüseyin Baykara'nın şeriata uygun yaşadığını ifade etmesi.Oysa bir üst paragrafta erkek için haram olan ipek elbise giydiğinden bahsediliyor. Sonrasında ise içkiye düşkünlüğü başlıyor.
  • "RABITA NEDİR?''
    (MUTLAKA SABIRLA OKUYALIM)

    Konu içindeki ara başlıklar :
    *Rabıta Bir İbadet Midir?
    *Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır
    *Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür
    *Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası
    *Gönlü Muhabbetle Arındırmak
    *Salihlerin Rabıtası

    Önce şunu belirtelim ki, rabıtayı tarif eden mürşidler, tek bir tanımla yetinmemişlerdir. Çünkü rabıta, özü itibariyle sevmek ve kalbi sevdiğine bağlamaktır. Rabıtada, sevdiğini gönül gözüyle görmek, özlemek, onunla hayalini süslemek ve kendisine benzemek vardır. Sevgiye bir sınır konulamayacağı için, onu tek bir tarifle ifade etmek de mümkün değildir.

    -Sonra rabıta, namaz, oruç, zekât, hac gibi dinimizce şekli belirlenmiş bir ibadet değildir. Ezan, teşrik tekbirleri, telbiye, salât u selam, fatiha, tahiyyat gibi nasıl yapılacağı öğretilmiş bir zikir türü de değildir. Özel manası ile rabıta, kalbi uyandırıp zikre geçirmek ve ibadete hazırlamak için uygulanan bir terbiye yöntemidir. Bir tefekkür şeklidir, feyz alma yoludur, muhabbeti artırma sebebidir, sıfatı değiştirme vesilesidir.

    Bu nedenle rabıta, akaid ve fıkıh kitaplarında değil, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında konu edilmiştir.

    Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır

    Rabıtanın yapılış şekline bakıp, bu şeklin dindeki delilini aramaya gerek yoktur. Burada şekle değil, fayda ve hedefe bakılmalıdır. İnsanı zikir ve edebe sevk eden, terbiyeye yardımcı, terakkiye vesile olan her şey hayırlıdır. Bu faydalı usül ve yöntemler, bir başka dinin temel ilkesi ve ayırt edici özelliği değil ise taklit bile edilebilir. Fıkıhta temel anlayış şudur: Bir durum, din tarafından yasak edilmemişse ve dinin ruhuna da aykırı değilse, o şey bu haliyle mübahtır. Mübah da yerine göre bazen fazilet olur, bazen de farz gibi kıymet kazanır.

    Mesela Nakşibendi büyükleri tefekkür/rabıta dersi için özel bir oturuş şekli tarif ederler. Buna teverrük oturuşu denir. Şekli şudur: Sağ kalça üzerine oturulur, sağ ayak sol bacağın altına getirilir, gözler yumulur, baş kalbe doğru eğilir. Sonra tefekküre geçilir. Bu tefekkürde kâmil mürşid tefekkür edilir, düşünülür. Tasavvuf dilinde buna rabıta ismi verilir.

    Şimdi bu oturuşun Hindistan’da yogiler tarafından yapılan yoga seanslarındaki oturuşa benziyor diye tenkit edilmesi ve din dışı bir bid’at gibi gösterilmesi son derece yanlıştır. Sufinin yaptığı yoga seansı değil, tefekkürdür. Tefekkürün merkezi kalptir. Edebi, sükunet içinde kalbe yönelmek ve Yüce Allah’ın şahidi olan bir ayeti düşünmektir. Hedefi zikirdir. Ehli tasavvuf, bu tefekkürü yaparken yogiye değil, Sahabe-i Kiram’a benzemektedir. Çünkü sahabenin tefekkür hali böyleydi. Onlar mescidde ve mescidin dışında öyle derin ve sakin bir tefekküre dalarlardı ki, kuşlar kendilerini cansız bir şey zannedip üzerlerine konardı.

    Üzülerek belirtelim ki, tasavvufun içine girmeyen, onu gerçek üstadından öğrenmeyip sadece kendi bakış açısıyla değerlendiren bazı yazarlar, tasavvuftaki bir takım şekil ve kelimelerin zahirine takılarak, hatalı sonuçlara varmışlar; doğru ile eğriyi, sağlam ile sakatı ayıramamışlardyr. Aslında dertlerine derman olacak bir ilacı zehir diye tanıtmışlardır.

    Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür

    Yanlış anlaşılan konulardan birisi de yeryüzünde Allah’ın şahidi, dostu ve halifesi olan kâmil mürşidi düşünmektir. Bu düşünceye rabıta deniliyor. Böyle bir rabıtanın oturuş ve yapılış şekli Kur’an ve Sünnet’te anlatılmıyor diye onu tehlikeli görmek doğru mudur?

    Rabıtayı, belirli bir vakitte kâmil mürşidi hayal etmek, ondaki ilâhi ahlâkı ve tecellileri düşünmek, kalbini onun kalbine bağlayarak oraya inen ilahi nurdan nasiplenmek ve böylece kalbi zikre geçirerek feyizlenmek şeklinde tarif etmek, onun tek tarifi değildir. Rabıtanın bir şekli de böyledir. Fakat bu, bütün rabıta şekillerini içine almaz. Rabıta bütün hayatı içine alan bir meseledir.

    Rabıtanın ortak tarifi, kalbin sevgiliye derin muhabbet beslemesi ve bu muhabbet içinde sevdiğinin sıfatlarına bürünmesidir. Her devirde uygulanan rabıta şekli budur. Manevi terbiyede bu rabıta şarttır. Sır ve fayda onda gizlidir. Dostluğun tadı ondadır. Aşığın feyzi rabıtası kadardır. Allah için olan rabıta Allah’ın sevdiklerine olur. Bu sevgililerin başında Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz bulunur. Kalbe ilaç olan ve nefsin sıfatlarını değiştiren rabıta, ya bizzat Hz. Peygamber s.a.v.’e veya onun gerçek vârislerine yapılan rabıtadır. Hedef kula değil, Yüce Allah’a dostluktur.

    Bu rabıta her halde yapılabilir, belli bir vakti yoktur. Ona muhabbet rabıtası denir. O, bütün geceyi gündüzü kaplar. Yürürken, otururken, konuşurken, yerken içerken, çalışırken, dinlenirken, gezerken, eğlenirken, hatta uyurken ve rüya görürken bile bu rabıta devam edebilir. Kim her söz, iş ve halinde sünnet edebi üzere hareket ederse, o kimse bu esnada kalbini Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e bağlamış, onu hatırlamış, böylece Yüce Allah’ı zikretmiş ve O’na dostluğunu ispat etmiş olur.

    Arifler der ki, muhabbet rabıtası kalbi Yüce Allah’ın şahidine bağlar. Bundan sonra iki gönül arasında alış veriş başlar. Yüce Allah ile huzur bulmuş ve olgunlaşmış olan kâmil mürşidin kalbi, kendisine yönelen zayıf kalpleri feyzi ile besler, sevgisi ile destekler. Sonuçta onları kendine benzetir, ihlâs, edep ve güzel kulluğa yöneltir. Kendisinin ulaştığı ilâhi nimet ve rahmetlerden Allah’ın izniyle onları da hissedar eder. Bu, iyilik ve takvada yardımlaşmanın en güzel bir şeklidir. Yüce Allah bu yolda yardımlaşmayı hepimizden istemektedir. (Maide, 2)

    Bu anlamda rabıta, bütün hak dinlerde vardır. O, her peygamberin ümmetine öğrettiği bir vazifedir. Bütün hak yolcuları onu elde etmek için çalışır. Aslında her müminin birinci vazifesi, Allah dostlarıyla gönülde, halde ve hak yolda bir olmaktır. İşte hak yolunun imamı olan Allah dostlarını sevme, onlara tabi olma, özenme ve benzeme gibi vazifeler, bu muhabbet rabıtası ile mümkün olmaktadır. Bu iş, yerine göre farz, sünnet ve mendup olur. Sevilmesi ve kendilerine özenilmesi zarar veren kimselere kalbi bağlamak ise haramdır.

    Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası

    Sahabe-i Kiram, ilim ve edep gibi ilâhi aşkta da bütün insanlığa örnektir. Onlar, muhabbetin kutbu Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’in nazarlarının feyzi içinde ilâhi aşkı doyasıya tatmışlar ve sevginin hakkını vermişlerdir. Çünkü Yüce Allah, onları ve arkadan gelen bütün müminleri şöyle uyarmıştır: Dünyadaki her şeyden daha fazla Allah ve Rasulü’nü seveceksiniz. Ana, baba, oğul, kardeş, eş, akraba, mal, makam, ticaret, hiçbir şey bu sevginin önüne geçmeyecek. Yoksa helâk olursunuz. (Tevbe, 24)

    Sonra müminlerden bu sevginin gereği istenmiş ve bütün sözde, işte ve halde Hz. Peygamber s.a.v.’e uyulması emredilmiştir. (Âl-i İmran, 31). Yani müminlerden iç ve dışları ile Allah’a yönelmeleri istenmiştir. Sahabe de iman ve irfan derecelerine göre bunu ispat etmişlerdir.

    Ebu Bekir Sıddık r.a.’ın kalbi, Allah Rasulü’ne öyle bağlı ve aşıktı ki, Efendimiz s.a.v. kendisine, “hadi canını ver” dese sevinçten gözyaşı döker ve başını uzatırdı. Bir defasında, Allah Rasulü s.a.v., “malınızı getirin. İslâm ordusuna yardım edin” deyince, evinde değeri olan ve işe yarayacak bütün malını getirip Efendimiz’in önüne koymuş, boynunu büküp kenara çekilmişti. Allah Rasulü s.a.v. onun içinde sakladığı aşkı ortaya çıkarmak için:

    “Ya Eba Bekir! Ailen ve çocukların için evde ne bıraktın?” diye sordu. Cevap kalpleri eritecek güzellikteydi: “Allah ve Rasulü’nün muhabbetini bıraktım.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbnu’l-Esir)

    Hz Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e, “ben sizi, nefsim hariç her şeyden çok seviyorum” diye kalbindeki muhabbeti ilan edince, Efendimiz s.a.v., “beni nefsinden de fazla sevemedikçe, bu iş tamam olmaz.” buyurdular. Hz. Ömer sustu. Allah Rasulü s.a.v., Hz. Ömer’e birkaç defa şefkatle nazar ettiler. Az sonra Hz. Ömer r.a. samimi olarak, “sizi nefsimden de çok seviyorum” deyince, Efendimiz s.a.v., “işte şimdi oldu!” buyurdular. (Buharî, Ahmed)

    Bir seferinde Ensar’dan bir zat, mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna girdi. Efendimiz s.a.v: “Neyin var senin?” diye sordu. Adam:

    “Ey Allah’ın Rasülü! Ben sizi nefsimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan daha çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum. Duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Efendimiz s.a.v. niçin ağladığını sordu, adam şöyle dedi:

    “Sizin ve benim vefat edeceğini düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum. Sizi göremem, bunun için ağlıyorum” dedi. Efendimiz s.a.v. sükut buyurdular. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:

    “Kim Allah ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır. Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)

    Gönlü Muhabbetle Arındırmak

    Bütün sahabenin gözü ve gönlü, Allah Rasulü’ s.a.v.’in şerefli halleri ve güzellikleri ile dolu idi. Onlar, salih insanların peşine düştüğü rabıtanın bütün çeşitlerini uyguluyorlardı. Efendimiz s.a.v.’i candan seviyor, özlüyor, ahlâkını takip ediyor, sünnetine sarılıyor, kendisine benziyor, her mecliste onu zikrediyor, günlerini onun sohbetiyle dolduruyorlardı.

    Hz. Aişe r.a. validemiz, Efendimiz s.a.v.’in kızı Hz. Fatıma r.a.’yı anlatırken: “Onun gibi babasına benzeyen kimse görmedim. Yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve konuşma tarzı sanki babası” demiştir. Hz. Fatıma r.a. bir kadın olmasına rağmen, Allah Rasulü’nün hal ve ahlâkında fani olmuştu. Buna büyükler, “fenâ fi’r-Rasul” hali diyorlar. Terbiyelerine aldıkları sadık talebelerine bu yolda örnek olarak Allah Rasulü’ne benzetmeye çalışıyorlar. Rabıtanın hedefi de budur.

    Sahabeden Abdullah b. Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e karşı tam bir muhabbet rabıtası içinde idi. Medine sokaklarında ve yollarında Allah Rasulü’nün bastığı yerleri araştırırdı. O’nun izi üzerinde yürür, oturduğu yerde oturur, indiği yerde iner, girdiği yola girer, yaslandığı ağaca yaslanır, tuttuğu daldan tutar, namaz kıldığı yerde namaz kılar, O’ndan ne gördü ise onu yapardı. Kendisini görenler deli sanırlardı. O, Hz. Peygamber s.a.v.’in sevgi, hal ve ahlâkında kaybolmuştu. (Ahmed, Ebu Nuaym, Hakim, İbnu Sad)

    Enes b. Malik r.a.’ın kalbi, Efendimiz s.a.v.’in hasretiyle öyle yanıktı ki: “O’nu rüyamda görmediğim hiç bir gece yok!” der ve ağlardı. (İbnu Saad)

    Abdullah b. Abbas r.a., bir gece rüyasında Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i gördü. Efendimiz’in: “Kim beni rüyasında görürse, uyanıkken de görecektir. Şeytan benim asli suretime giremez.” (Buharî, Müslim) hadisini düşündü. Rüyasını Efendimiz’in zevcelerinden Hz. Meymune r.a.’ya anlattı. O da Allah Rasulü’ne ait bir aynayı kendisine gösterdi. İbnu Abbas, aynaya bakınca aynada Allah Rasulü’nün suretini gördü. Kendini göremedi. (Suyutî, İbnu Hacer). Arifler, bu duruma, sevgilide fenâ / yok olmak, diyor ve o hali talebelerinin önüne bir hedef olarak koyuyorlar.

    Salihlerin Rabıtası

    Allah dostlarının rabıta anlayışı, Sahabe-i Kiram’ın anlayışı gibidir. Ariflere göre, muhabbetin imamı, edep sultanı Allah Rasulü s.a.v.’e kalbi bağlamadan, her işte O’na uyup, nefsi O’nun emrine teslim etmeden kimse veli olamaz. Mürşidin tek vazifesi ve bütün derdi müride bu hali kazandırmaktır. Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s., muhabbeti şöyle tarif etmiştir:

    “Gerçek muhabbet, sevenin sıfatlarının silinip onun yerine sevgilinin sıfatlarının gelmesidir.” Demek ki, Allah, peygamber ve veli muhabbeti ile insanın sıfatı değişmeli, güzelleşmeli ve sevgiliye layık hale gelmeli ki, gerçek muhabbet olsun. Hep nefsini sevene ve keyfine göre hayat sürene aşık denmez, ancak nefsinin kölesi denir. Velileri sevmek, onlar gibi olmak içindir.

    Alauddin Attar k.s. anlatır: Şah-ı Nakşibend k.s., sadece işin şekli ile yetinenleri uyarmak için sık sık şu manadaki Farsça beyitleri terennüm ederdi: “Büyüklerin kabrine bağlanmaktan ne çıkar. Onların yaptığını yap, sen de hedefine var.”

    Dr. Dilaver Selvi
  • İlk kez Bektaşilikle ilgili bir kitap okumak nasip oldu.Kırk sayfasında Kaygusuz Abdalın hayatını anlatıyor.Kalan kırk sayfasında ise şiirlerine yer verilmiş. En önce şunu söyleyeyeyim kitabın çok eski ve duyulmamış bir yazara ait olması yanıltmasın.Tamamen bilimsel metodla hazırlanmış ve her anlatılan olayın kaynağı gösterilmiş.Evliya Çelebi seyahatnamesinden dahi bilgi aktarılırken Süleymaniye kütüphanesinde şu numarada 1. cildinde şu sayfada bahsediliyor diye belirtilmiş.Yazma eserlerin hep böyle kütüphane numaralarına kadar veriyor yazar.
    Gerçek adı Alaaddin Gaybi olan Kaygusuz Abdal Alaiye Beği'nin oğludur. Bir gün ava çıkar.Attığı ok bir ceylanı yaralar.Kan izlerini takip ederek yürür.Sonunda bir bölük dervişin çadırına yaklaşır ve avladığım ceylanı siz aldınız tez verin diye dervişlerle tartışır.Bu esnada Abdal Musa yanlarına gelerek gürültünün sebebini sorar.Kaygusuz avladığım ceylanı gasp ettiler diye yakınınca Abdal Musa elbisesini açarak yaralarını gösterir.Meğer ceylan diye avladığı Abdal Musa'nın kendisiymiş.Saray hayatını terk ederek Abdal Musa'nın yanında kalır.Alaiye Beği olan babası ordusunu toplayarak oğlunu götürmeye gelir.Kaygusuz Abdal babasının biricik varisi iken saraya dönmeyi reddedip Abdal Musa'nın müridi olmayı tercih eder.Dervişlere saldıran babasının ordusu perişan olur.Babası da hatasını anlayıp Abdal Musa'nın elini öperek af diler.
    Abdal Musa Kaygusuz Abdal'a kıymetli bir icazetname yazar.İçinde Kaygusuz Abdal'ın duasının makbul olduğuna ve kendisinin duasının alınmasına dair dua ve temenniler bulunmaktadır.Kaygusuz Abdal yoğurda ekmek doğrayıp icazetnmeyi de yırtıp yemeğin içine katarak yiyor.Dervişler Abdal Musa'ya şikayet ederek "Senin icazet verdiğin adam divanenin biri.İcazetnameyi yırtıp yemeğin içine katıp yedi."dediler.Abdal Musa bu meseleyi Kaygusuz Abdal'a sorunca icazetnameyi saklayacak içimden daha güvenli bir yer bulamadım.Ben de yedim der.Bu sözleri Abdal Musa'nın çok hoşuna gider ve iyi yapmışsın icazetnameyi kalbinde gizle der.
    En ilginç menkıbe ise Kaygusuz Abdal ve kırk derviş arkadaşı Mısır'a vardıklarında Memlûk sultanının bir gözünün kör olduğunu işittiklerinden hepsinin bir gözüne pamuk bağlaması.Ne kadar naif bir adam şu Kaygusuz Abdal.
    Şiirlerinde Allah ve peygamber sevgisi belirgin olup tasavvufi unsurlara yer verilmektedir.Bazı şiirlerinde şathiye denilen manası derin ve sakıncalı gibi gözüken durumlar var.
    Neredeyse her şiirinde yemeklerden bu kadar çok bahseden başka şair hatırlamıyorum.Üstelik leblebinin 100 -150 yıllık mazisi vardır diye düşünüyordum.14.-15. yy.larda yaşayan Kaygusuz Abdal'ın şiirinde leblebiden bahsedileceği hiç aklıma gelmezdi. Kaplu Kaplu bağalar tekerlemesi gibi bazı meşhur şiirleri kitapta yer almamaktadır.Ayrıca bu kitaptaki bazı şiirlerinin hatalı olarak latin alfabesine çevirdiği aşikâr.