• Sevgili inci 'nin okuduklarına latife olsun diye katılmanın haklı övüncünü yaşıyorum.Zira kendisi en zalım cümleleri başımıza belâ etmekte pek mahir :)

    Dün gece birlikte başladığımız, 'Yeryüzü Ayetleri'ni dayanayıp bitirdim :) Evvelâ şiirin hükmettiği anların infilâk ettiği , o içinden konuşan dizelerin sızılarımıza deva olmak yerine, ağrı eşiğimize katkıda bulunduğu yadsınamaz bir gerçek...

    Furuğ'un mânâsı, 'Işık'... Bana "EN KARANLIK GÖLGEYİ, EN PARLAK IŞIK DÜŞÜRÜR." Cümlesinde ki IŞIK'I anımsattı.Şöyle ki, bazen kendi karanlığımıza yabancı, o ışığın müptelâsı oluruz...Bu bahsi burada -KARANLIK ve IŞIK'ın gizil konuşmasında bırakalım ve esere dönelim.

    Çok büyük acılarda kâlbini sırlamış bir şair Furuğ.Lakin bir şerh düşmek isterim, çok daha büyük acılardan geçmiş insanlarda bu derin izleri temaşa edemeyişimiz, Furuğ 'un ruhundan yükselen tutkuyla dağlanmış oluşu.Geleneğin katranına bulana bulana tüketilmiş inanca ve zorba bir doktrinler dünyasına başkaldırı ve kendi öz değerlerine sığınarak aşılan melankoli...

    Cüretkâr dizelerin bende yarattığı üzüntü, bizzat bir kadının bilinç altında ki öfke kırıntılarının dâhi, şuuru ele geçirebileceğinin trajedisine şahitlik etmemdendi.Üzüldüm çünkü keder, eksiltilemediğinde yok sayılan habis bir hücre gibi, bulunduğu alanda ki bütün tasarrufu hasara uğratabiliyor.Geride kalan nefsin konuşması, yalnız nefsiyle dinleyenlerin hayranlık duyabileceği dizelere dönüşüyor.

    Kendi lisanını edinebilmiş şairlerin şiirinde, düşünce ne kadar genişlerse genişlesin o tılsımlı serüven kesintiye uğramaz. 'Yeryüzü Ayetleri ' böyle bir hususiyete sahip bir eser.

    İlk bölümde serâzer bir coşkuyla a'nı kucaklayan şiirler, daha sonra çetin, izbe ve derin bir yolculuğa çıkarıyor şiirseverleri, bir avluda Furuğ'un çocukluğunu seyrediyorsunuz...Sonra ölüm, şiirin gözeneklerinden karanlık bir su gibi sızmaya, sizi takâtsiz bırakmaya adeta and içiyor...

    Doğa tasvirlerinin Furuğ'un şiirine verdiği nefes olağanüstü, daha güzelini okumadım dersem mübalağa etmiş olmam.

    "ah ...
    kavşaklarda kaza endişesi içinde kıvranan onca insan
    ve bu dur düdükleri..."

    Şairenin ölmeden evvel yazdığı bu dizeler oldukça mânidar, zira kendisi 33 yaşında elim bir trafik kazasında hayatını kaybetti.Ben hep bir hislenme anında yazar ve şairlerin ölümlerinden sonrasına bir sesleniş bıraktıklarına inanırım.İster siz bunu duymak isteyin, isterseniz gerçekte böyle bir tevafuk yaşanmış olsun.Her iki durumda da beni hayrete düşürüyor.

    Bir kadının dizelerin kırılgan avuçlarında nasıl yükseldiğine, bütün övünçlerini sığındığı bu derin boşluktan varettiğine şahitlik etmek isteyenlerin kütüphanesine katması gereken bir eser...

    Şiirle kalın...
  • Meksika Büyükelçisi Tahsin Mayatepek'in Atatürk'e sunduğu raporun birinci sayfasında şu özet sunuluyor. "Orta Asya'daki ecdadımız gibi Güneş Kültüne salik olan Meksika yerlilerinin güneşe tazim ayinlerini, ne suretle yapmakta oldukları ve Ezan, abdest ve secde gibi müslümanlığa ait oldukları zan olunan hususatın müslümanlığa güneş dininden girdiği ve İslam dininde yazılı bir manası olmayan secdenin güneş kültünde çok derin bir manası olduğuna ve saireye dair mühim malumat ve izahatı havi rapor"
  • 🥀
    "Kimsin diye sordular
    Bu dünyada işi bitenim dedim.

    Öyle de neden sefere çıkmazsın! dediler
    İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem murattır,dedim.

    Senin için mürit diyenler de, murat diyenler de var, hangisisin sen? dediler.

    İşte buna gülesim geldi yesriplim...!
    Kâh müridin,kâh muradın olduğumu onlara söyler miyim hiç?

    ......................
    Samiha Ayverdi' hanımefendinin ruhumda haz bırakan şahane eseri.Her harfini,cümlesini kalbime mühürleyesim geliyor.Sözlerinin manâsı derin,tefekkür etmenin sükûnetinde seyyah olmak isteyenlere okumaları gerektiğini can-ı gönülden söylüyorum..

    Bir büyüğüm demişti ki..
    Sâmiha Ayverdi'yi okumadıysanız kendinizi okumuş saymayın..ben de o gün bugündür hep niyetlenmiştim ama bir türlü almak nasip olmamıştı,
    ne de olsa
    her şey nasibiyle doğuyor ya bahtımıza
    keza okumak da öyle ve dünya dediğimiz n'en varsa..

    Çok uzun zamandır Samiha Ayverdi Hanımefendi 'nin farklı kısa yazılarını okumama rağmen "hancı"yla geçen sene 29 Eylül'de tanıştım çok şükür...Sene-i devriyesi olarak ikinci kez okumak istedim,iliklerim, hücrelerim bir kez daha güzelliğin zikrini terennüm etmek istedi.. tekrar tekrar okumaktan haz aldığım, tek okuyuşun kafi olmadığı eser " Hancı"
    inşallah Samiha annenin diğer kitaplarına da talibim.

    Okumak benim için harflerin ritminde ruhumu dallandırmak budaklandırmak..?

    Okuyalım öyleyse yaradan Rabbimizin adıyla...

    Öyle ya insanın ömrü her an bir harfin, bir kelimenin, bir cümlenin peşinde onu okumakla geçiyor. Amma farkındayız amma değiliz.. Allah farkındalık nasip etsin bilinçlerimize.. Yoksa bin kitap okumuşsun okumamışsın ne farkeder?

    Diyorum ki her zaman evvela kendime ve beraberinde duymak isteyen herkese!

    Ruhunla yan yana olan, elele tutuşan kitapları bul ve oku.. İşte hayat o zaman hüzünlense de güzel..

    Hani denilir ya,

    "Aşkın Leyla'sını buldunsa söyle, yoksa Mecnun'dan rivayet etme"

    Ben de diyorum ki

    Aşkın kitabını bulduysan oku yoksa kuru kuruya okumaklıkla ortalığı velveleye verme.

    Etme...!
  •     Tarık Buğra yaşasaydı eğer; teşekkür etmek isterdim ona. Derdim ki: “Tarık hocam, bana tarih okumayı sevdirdiğiniz için size çok teşekkür ederim…”

    -

        Çolak Salih’le giriş yaptığımız mücadele yıllarından Küçük Ağa -ya da İstanbullu Hoca mı demeliydim- ile çıktık. Bu vatanın hangi evladı Küçük Ağa romanın son sayfasını da okuyup kapağı kapatırken içinden, taa en derinden; ciğerinden gelen yangını hissetmez?

        “Tek tek değil de bir arada susuşun bir başka manası var gibiydi. Belki de dünyanın sonu böyle beklenirdi.” diyebilmek için milletçe düştüğümüz sessizlik zindanında kaç kez ziyaretimize geldiniz Tarık Buğra?

        Savaştan çolaklık damgası vurularak dönen Salih’i Yunan dostu Niko karşılamıştı tren garında ve Buğra şöyle anlatıyordu aralarındaki diyaloğu;

    “Niko iki konserve kutusu, bembeyaz ekmek, sucuk ve çatalla geldi.

    ‘Ye… Sucuk domuz etinden değil.’

    Güldü. Bir şeyler hesaplar gibi sustu, sonra yine konuştu:

    ‘Ama artık sizinkiler domuza momuza bakmıyorlar.’

    Güldü:

    ‘Ne verirsen yiyorlar.’ “ Ah o dehşetli zamanlar, ah o yokluk; kaç hassasiyetin derinden çatırdayışına sahne olmuştu? Ve geriye çekilip şöyle bir dikkatle bakınca bu manzaraya; biz ne ara sizinkiler ve bizimkiler olmuştuk?

    Bir millet…

    Bir savaş…

    Bir meydan…

    Binlerce can…

    Akan kan…

    Ve toprak, toprağımız, vatanımız…

    “Her şeyi kaybettikten sonra ümidi de kaybedenin karşısına ne ile çıkılabilir, zafer için neye güvenilirdi?”

        Düşünmek, tahayyül etmek elbette yaşamaya denk olamaz. Yalnızca okumak, dinlemek ve öğrenmek hapsederken bizi en derin kuyulara, yaşanmışlıklar nasıl ağır olmaz? Vatanın her bir karış toprağında başka rüzgârlar eserken taşradaki insanın zihin odalarında hangisi nasıl uğuldamalıydı? “Ümit vardı, ümitsizlik de vardı, ferahlamalar vardı, dehşetler ve korkular da vardı, tahminler, yorumlar pek boldu. Fakat kanaat ve hüküm yoktu; ne olacaktı, ne yapılabilirdi, ne yapmak lazımdı? Bunu kimse bilmiyor, hatta belki de bilmek istemiyordu.” İnsanın ne yapacağını, kime hak vereceğini bilemediği an, dünyadaki cehennem demek değil miydi? “Doğru’yu bulmak, doğru’yu üste çıkarmak, doğru’da buluşmak ille trajediler mi isteyecekti? Doğru’nun bu yeryüzü cennetinin, doğru’da anlaşmak denilen cennetin yolu neden böyle çetindi?” İşin işinden sıyrılmak için kendine çeşitli sıfatları hoş görüyorsun. Kâh taşradan şehirden, kah yaştan, kah görmüş geçirmişlikten dem vuruyorsun. Lakin “Her insanın ölünceye kadar yapabileceği bir şeyler vardı. Her insan da kör topal bunu yapıyordu. Mesele kötüyü iyiden ayırabilmekte idi ve her şeyin, ama her şeyin iyisi de, kötüsü de oluyordu.”

        Biz deyince içine kimler dahil oluyor saymak istesek bu işin sonunun gelmesi pek mümkün değildir. Ama en geniş orduların değil, en geniş yüreklerin; en büyük güçlerin değil, en büyük imanların; dehşetli korkuların değil, haşmetli umutların yazdığı tarihin torunlarıyız. Eleştirmek her daim mümkün ama hoş görmek her zaman kazanan tarafın ışığı. Azameti iliklerine kadar yaşamış büyüklerimizin ihtiyaç duydukları, şu an bizim ihtiyacımız olan şeyden farksız değildi herhalde. Konuşanlar çoktu. Bildikleri şeylere külliyen yalan da denemezdi. Anlattıkları yabana atılacak şeyler asla değildi. “İyi ya bu sözler bir kapı aralamadıktan sonra neye yarardı?” Bize, dinlerken dinlendirecek, solup giden her anı kıymetli kılacak, canımıza can, ruhumuza ruh katacak insanlar lazım.

        Yediden yetmişe herkesin kendine düşman saydığı birileri mutlaka vardır. Düşmanın kim deyince kiminin penceresi dar kiminin geniş, kiminde filtre nefsi kiminde vatan; öylece bakıyor nefretle. Ama hiç kimse asıl düşmanın farkında değil. “Düşmanın bir mi? Sen ona bir daha ekle. Üç mü, beş mi? Sen ona bir de kendini ekle ve üçse dört, beşse altı de. Ve sen sana düşmanların en çetini oldun, bunu böyle belle!” Önce kendimizle tanışmalı ve bizi bizden eden eski bardakları kırmalıyız. “Eyvah ki savaşı önce kendi kendimize karşı kazanmak zorundayız.” Çünkü seni sana, beni bana yanlış tanıttılar. Olmadık şeylere inandırıldık. Çok da sorgulamadık bize yaptıklarını ve hatta farkına bile varmadık bazen. Ama sona gelindiğinde, her şey ortadaydı işte; “İnanan, inandırandan çok daha hürdü.” Bu kısmi hürriyetin bize sağladıklarıyla hafifçe aralandı gözlerimiz. Bir ses duyduk, irkildik, kulak kabarttık; “Seni senden ayırmak isteyene, koparmak isteyene, bunun için de en şaşkın, en aciz vaktini seçene uyacak mısın?” diyordu. Silkelenip kendimize gelmemizi isteyen en başta bayrağımızdır. Uğruna fena edilenlerle bir kimlik kazanmış her nesne, yitirilmek bakımından değersizle eştir. Toparlanmak, akletmek ve harekete geçmek vaktidir. Ve şimdi, “Düşünmek insanın içinde kendine karşı bir düşman daha peydahlaması oluyordu.”

        Tanı konmadan evvel kimse hastalığını veyahut hasta olduğunu kabullenmez. Zahiri olan birçok rahatsızlığın yanında sinsice ilerleyen ve henüz hastalık literatürüne geçmemiş birkaç şey var. Buna örnek olarak; karalamak, görmezden gelmek, yok saymak, değersizleştirmek sayılabilir. Yeteneği bahanelere bağlı kılarak değersizleştirmek, başarıyı görmezden gelmek, sorunları yok saymak ve kutsalı karalamak ölümcül hastalıklardır bir millet için. Düşman saydığımız bazı şeylerin gerçekte düşman olmaktan çıkarılıp iyi safa katılabileceğini artık görmemiz gerekiyor. Evet, “Aklı akılla, vicdanı vicdanla kandırmanın, doğru yolu paylaşmanın bu kadar güç oluşu hepimize çok acı geliyor.” “Ama bu çok açık, çok basit gerçeği anlamakla iş bitmez ve insanlar çoğu zaman öldürdükleri düşmanlarının iyi taraflarını, faydalı taraflarını kurtaramamanın acısını düşünmeye imkân bulamıyorlar.” Bir de şu var ki; toplum adına düşünmek yetmiyor. Sonuçları hesap etmek her şey için mümkün değil. Kendimizden başlayıp genele el uzatırken aslında ne olursa olsun bir tek kişi olduğumuzu asla unutmamalıyız. Çünkü “Herkes vicdanının ve aklının gösterdiği yola gidecektir. Veballer iştirak kabul etmez.” Sayısız ‘bir tek kişi’ler ve sayısız veballer adı dahi anılamayacak halde zamanda akıp gitti. Bizde neredeyse hamurumuzda var denilebilecek kadar kalıplaşmış bir tavır var ki o da şudur; dava denildi mi, akla önce vatan davası, millet davası, toprak davası gelir. Bu hepimizde göz ardı edilemeyecek bir şuurdur. Ve bu uğurda feda ettiklerimizle dahi unutulup girmek bize zor gelmez. Çünkü biliriz; “Deli deli akan koca bir çaya bir saman çöpü düşmüş, ne çıkar? Biz o saman çöpünden de hiçiz bu büyük kavgada.”

        Bir asır kadar öncesine bakan herkes ‘nasıl olur?’ diye sormaktan kendini alamaz halde dönüyor. “Asırlarca aynı güneşi, aynı toprağı paylaşanların, iki budala tahrikle birbirlerine böyle düşman kesilivermelerine ben akıl erdiremiyorum. Ve bundan başka sebep bulamıyorum. Zira sebep bu değilse, kahpeliğin, vahşetin, Allah’tan ümit kestirmesi, Allah’ı unutturması gerekirdi.” Amansız kutuplaşmada kendi içimizden, kendi canımızdan olanlar karşı tarafa bencil ihtirasları yüzünden geçti ve bunu yaparken “koca bir ölüm kalım savaşının merkezi, mihveri, kendileri idi, her şey kendilerinden başlıyor, kendilerinde bitiyordu en iyi siyasetçi kendileri, en iyi kurmay kendileri idi, zira vatanı, milleti en çok seven kendileri idi… Ve onlar olmasa vatan çoktan elden giderdi.” Ama çok şükür her şeye rağmen “Vatandan önce kendi ikbal ve istikbalini düşünenlere, kemik kapacağım diye köpeklik edemem.” diyenler çıkmıştı da kurtulmuştuk. Aman ha, bir asır öncesiydi bu yaşananlar diye söylediklerimi yabana atmayın sakın. Çünkü tarih tekerrürden ibaret ve yine çünkü bir asır öncesi tam da şu günlerde aynalarımızda yansıyor.

        “Bir hilal uğruna ya Rab! ne güneşler batıyor” derken Akif, sahi neydi o güneşler, kimdiler? Bir güneş kelimesine kaç kahraman, kaç ömür, kaç fedakârlık, kaç ayrılık, kaç şehadet sığdırılabilirdi? Güneşe sorsak şimdi; bunca şehadet, kahramanlık ve kan ile eş tutulmak karşısında koca bir “estağfurullah” çekmez miydi?


        Bu yazının muhtelif yerlerinde Tarık Buğra’nın kurtuluş mücadelesini konu alan Küçük Ağa romandan birçok alıntı bulunmakta. Bunu yaparken tek bir amacım vardı. Yazımın başlığında da belirttiğim gibi bugünümüzü anlamak için kurtuluş yıllarından bir pencere aralamak istedim.
  • " Eğer yaşamak kelimesinin manası her şeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lahza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, şüphesiz ben de, benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk. Yok, bu kelimenin içinde biraz ruh ve imkan genişliği, birtakım hakları duymak, o içten sevinmeler, dışa karşı bir parçacık güven, etrafınızla müsavi şartlar içinde rahat bir karşılaşma filan varsa, o zaman iş çok değişir."
  • Çok büyük ve derin konulardan birisiyle daha beraberiz. Tabi Abdülhamid Han gibi biri için aslında her yazar bir şeyler yazıyor, çiziyor ama bunu en doğru nasıl anlarız? İşte bu sorunun cevabını hep beraber bulalım. Döneminde neler yapmış? En yakınlarından Şadiye Ablamız (kızı) onun için neler söylemiş, gerçekten dalında başarılı tarihçiler onun hakkında neler yazmış ve özellikle yabancı seyahatçiler. Bunlarla onu anlamak çok güzeldir. Yoksa benim gibi birisi meclisi kapattı deyip karalar, kızıl sultan der, hakaretler falan… Yahut benim diğer versiyonum da meclisi kapattı çünkü meclisin çoğunluğu ‘Azınlık’ denilen grupların elindeydi, onlarda sürekli toprak istiyorlardı diyerek durumu açabilir. Yani bu tamamen bakış açısı ve tarih bilginizle alakalı. Açıkçası hava için demiyorum ama benim araştırdığım tarihe geldiğimizde evet kesinlikle hataları da olduğunu –ki bazıları kendi ağzından da söylenmiştir- ancak bunun yanında dış devletlere tutumuyla, yönetimiyle en kötü zamanında aldığı devleti nasıl idare ettiğini ve 34 yılda 1552 eser ortaya koyduğunu söylemek lazımdır. 1552 çok basit bir rakam gibi geliyor ama sayın desem kimse saymaz. Eserleri değil; sayı olarak.
    Yabancıların bize ait bir değeri yahut bir insanı eleştirmesini anlarım. Tabi bizimkilerin Atatürk hakkında yazılan tek kitap olarak bildiği ‘Bozkurt’ kitabı gibi kitapları da asla desteklemem. Kimse benim atalarımdan birine hakaret edemez. Atanın bunun yayınlanmasını istemesinin tek sebebi, yaptığı devrimler ve çağdaşlık sonucu böyle bir yasağı tekrar getirmesi Abdülhamid’in sansür olayı gibi ileride yanlış yorumlanmasının önüne geçmesidir. Kimse kendisi yahut annesi babası için Merhametsiz, Acımasız, Bencil, Kibirli, Alkolik yahut ‘Kadın Düşkünü’ gibi ifadelerin kullanılmasını istemez, hele hiç kimse bunu benim atalarımdan birine diyemez. Daha fazlasını yazıp burayı küfürle doldurmak da istemiyorum. Miralay Arif konusu, Halide Edip, İsmet İnönü ve özellikle Latife Hanım hakkında yazdıkları. Her neyse konumuz değil bu. (Bu konuları en fazla birkaç hafta içinde konuşacağımızdan emin olabilirsiniz)
    Tekrardan kitabımıza dönecek olursak kitabımız 5 bölümden oluşuyor. İlk bölüm “Abdülhamid’i Anlamak” ve burada da başta savaş zamanı devrik padişahı hem milletin hem de devirenlerin nasıl bin pişman aradıklarından yakındıklarını görüyoruz.
    Tabi bir de yazarın kendi saf düşünceleri olsaydı öyle bir eleştiri patlatacaktım ki sormayın. Birini karalayınca da küfür etmeden en ağır hakaretleri edebilen bir şahsiyet olduğumdan sinirlenince karşı çıkamıyorum kendime resmen. Ahmet Hamdi Tanpınar, ilk başbakanımız ve İttihat-Terakkiden gelen Fethi Okyar, kişiliği ve kendisi birçok tartışma üreten Necip Fazıl ve Ayaklı Tarihçi Yılmaz Öztuna gibi şahsiyetlerden örnekler ve konuşmalar vermesi hoşuma gitti açıkçası.
    İkinci bölüme “Şahsiyeti” başlığını vermiş yazarımız. Bu bölüme de iyi bir giriş yaptığını görüyoruz. Az önceki söylemime göre tabi. Nedir bu? François Georgeon yani ilk ‘Bilimsel’ biyografi yazarlarından (ki ayrıca kendisi Yusuf Akçura gibi bir şahsiyetin de biyografisini çıkartmıştır). Tabi Abdülhamid için. Bunun örneğini vermesi hoş geldi gözüme. Tabi bunun yanında üretilen iftiralara karşı da bizzat onunla olan Max Müller (büyükelçi), M. de Blowitz (İngiliz Gazeteci), Knut Hamsun (Nobel Ödüllü bir yazar ayrıca) gibi insanlar sayılıyor. Bir de bunun yanında şu konuya değineceğim. Kendinin bilip duymadığı isimleri başkasının söylediğini görünce atlayan SAZAN grubu oluyor. Bunun manası nedir? Adamın hayatta okuduğu tek tarih kitabı liseden kalma, onun da kapağını açmamış. Gelmiş burada konuşuyor. Biz Tarih kitaplarının elden geldiğince her türlüsünü okuyup ona göre konuşuyoruz en azından. Gene de yetmiyor, araştırıyoruz. Adamlar hemen internette bir yerden gördüğüyle gelip yorum yapabiliyorlar. Ne diyelim. Akıl fikir!
    Hadi bakalım bende bunun üzerine bir vurgun yapacağım. Nihal Atsız’ı sevmeyen sözde Türkçü özde ne oldukları belirsiz (hangi tanımı yapsam o tanıma hakaret olur ya neyse) bazı kişiliksizlerin yanında; bir de Nihal Atsız’ı sevip, Abdülhamid’e ‘Kızıl’ diyenlere destek olanları görüyoruz. Ben sadece Nihal Atsız’ı seven ve ona “Atsız Ata” diyen Irkdaşlarıma sesleniyorum. Türk Tarihinde Meseleler kitabı yahut OCAK dergisi Mayıs 1956 tarihli sayısına bir bakınız. Hatta kitapta da sayfa 85 yahut baskıya göre değişir; Peyami Safa’nın suçlayıcı yorumlarına aynı sertlikte nasıl karşılık verdiğine bir bakın derim. Tek söyleyeceklerim bu kadar bu konuyla ilgili aslında.
    Siz olun ki 1893’de özellikle bazı grupların halen yenilik karşıtı dedikleri Osmanlı için bir arşiv yaptırın ve 1819 tane resim çektirin. Hem de o yılda. Eh nerde o resimler Sadık? Tabii ki benim de mezunu olmakla iftihar ettiğim İstanbul Üniversitesinin, Kütüphanesinde.
    Pastör için yapılan 10000 altın yardım ve yanına çalışma için gönderilen Hüseyin Remzi Beyin de Kuduz Aşısı isimli kitap yazması anlatıldığı üzere sadece Abdülhamid değil, Osmanlının da bilime ne kadar karşı (!) olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ayrıca Osmanlının bilim yönünü inceleyen Aykut Kazancıgil, Süheyl Ünver gibi yazarların da takip edilmesi (ki listeme ekledim) oldukça mühimdir.
    Afyonda depremzedeleri ziyaret ederken ilgilenmeyen bir Cumhurbaşkanından (burada gidip de arabasından bile inmeye tenezzül etmeyen Ahmet Necdet Sezer'e gönderme yapıyor); depremzedelere yardım eden ve aralarında koşan bir adama konuyu bağlayarak hangisi saltanat hangisi cumhuriyet sorusunu soruyor akıllı yazar. Yetmiyor sünnetlerde her çocuğa takışan çeyreklikten (şimdi biz ancak düğünde takabiliyoruz), yakacak yardımlarından, Ermeni Onnik isminde birine protez bacak yardımından bahsederken ağzım açık dinledim. Bu örnekleri verdiği şahitlerden birini mutlaka tanıyorsunuzdur. Burhan Felek! Bizimde yazılarına çok bayıldığımız Sherlock Holmes yazarı Conan Doyle'nin çevirilerini yaptırıp, ona bir nişan göndermesi ve onun hakkında ne güzel polis olurdu diye söylemesi de beni gülümsetti. (Aktaran da François Georgeon) Bu bölümde son olarak padişahın marangozluk dışında, at binme, yüzme, atıcılık, silah kullanma ve hatta tiyatro ile opera sanatına hayranlığı da verilerek bölüm nihayete erdiriliyor.
    Ayrıca kitapta resimlerin incelenmesi in verilen adres değiştiği için, ben en güncel adresi buraya yazıyorum. Bir bakın o güzel resimlere derim. http://www.loc.gov/...?st=grid&co=ahii
    Üçüncü bölümde “Kurtlarla Dans” başlığında inceliyoruz. Burada İngilizler ve diğer sömürge ülkeleriyle beraber Peyami Safa hadisesi veriliyor.
    Musul ve Bağdat petrolleri için de Sınır değil Onur sorunu başlığı atılması oldukça manidardı. Bunlar özel mülk ve işgal edilemez diye padişah üzerine geçilse de British Petroleum gibi şirketlere torunlarının dahi açtığı davalara; yazarımız, İlber Ortaylı üzerinden örnek veriyor. Verirlerse Alırlar!
    Bir mevzu da Sansür meselesine. Avrupa’da da bu sansürün olduğu ve bizzat İngiltere’nin Hintli Müslümanlara uyguladığını bir İngiliz olan Dışişleri Bakanı Müsteşarı Sandison, 8 Ekim 1881 de yazıyordu. Sonuçta bu sultan Kızıl Sultan(!) ve bu yüzden kendisine suikast düzenleyenleri bile en fazla sürgüne göndermiş birisi. Çok büyük haksızlık tabi ya. Ama o devirde yaşamadık ki nerden bilelim suikast olduğunu ya tabi, yersen. Bir suikast ve o suikasttan sonra başta Tevfik Fikret - Bir Lahzai Teahhur yazısı ile ardından diğer yazarların kendi imparatorunu yahut eski devlet adamını karalaması; bizde halen vardır kendi vatanına karşı başkalarının kucağından inmeyenler.
    İstihkâm Subayı Ali Kâzım, Piyade Subayı Mehmed Yusuf, Süvari Subayı Çerkez Yusuf ve Topçu Subayı İsmail Hakkı beyler. Bu büyük askerler Kaşgar'a Doğu Türkistan’da Çinlilerce eziyet gören Müslümanlara yardım için silahlarla beraber gönderiliyor. Bu ne İslam aşkı ve bu ne büyük vurdumduymaz uyuyan (!) Osmanlı öyle değil mi dostlar?
    Bir Yahudilik ve Filistin hassasiyeti güdülse de bu sorunun temelinde Doğu Yahudileri olmadığının; Batıdan göç öden Yahudi grubunun bunda etkili olduğunun özellikle vurgulanması da dikkatimi çekti. Sen Japon-Türk dostluğu ve daha önce de bir yazımda bahsettiğim Ertuğrul gemimizin durumunu nasıl öyle anlatabilirsin be adam?! Bu adamın birkaç kitabını daha okuyabilirsem dilinin akıcılığıyla tarih kitaplarının sıkıcı olduğu bahanesini silip süpüreceğim!
    Dördüncü bölümümüzde “Bir Proje Adamı” başlığı altında inceleniyor. Modern itfaiye teşkilatı, telgraf, telefon, posta hizmetleri, kız okulları (bunların ilki Samsun'da açılmıştır), Deniz Mühendislik Okulu, Askeri Tıp Okulu, Mektebi Harbiye, Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mektebi Mülkiye bu dönemde yapılmıştır. Bunun yanında İlk benzinle çalışan otomobil ve ilk modern eczaneler, ilk denizaltılar ve atış denemesi yaparak bu alanın öncüsü olarak Abdülhamid ve Abdülmecid adını almışlardır.
    Beşinci ve son bölüm “Babalar ve Oğullar” başlığı altında inceleniyor. İlber Ortaylı'nın sözleriyle başlıyorduk bu bölüme. Konu İlber Ortaylı olunca ses çıkarmam mümkün değil. Dünyanın son hükümdarı, son evrensel imparator 2. Abdülhamid Han'dır diyerek.
    Bu bölümü en güzel nasıl özetleriz? İktidar döneminde onun kıymetini anlayamayan, en ağır hakaret ve küfür eden hatta imparatorluğun sonunu getirecek hareketleri yapanları "Evlatlarım" diyerek savunan KIZIL SULTAN (!) vefat eder ve cenazesinde pişmanlık dolu bir insan sürüsü gelmiştir. Bunların arasında kimler mi vardır? Enver Paşa, Talat Paşa, Rıza Tevfik, Süleyman Nazif, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, Tevfik Fikret gibi. Bunlardan Yahya Kemal'in pişman olmadığı, uydurulduğu söylense bile bunu diyenler 'Her Gece Benimsin' romanını bir okuyuversinler.
    Mehmet Akif ve -bana çok saçma gelen ve Balkan Harbi dönemi yazdıklarıyla Türk ve Osmanlı düşmanlığını Nihal Atsız'ın yazılarına da konu olan- Bediüzzaman lakaplı Said Nursi de Abdülhamid ile ilişkisi bildirilenler arasında kendine yer buluyor ancak bu 2 konuyu da başka kaynaktan araştırmadığımdan ve yeterli bilgiye sahip olduğumu düşünmediğimden fazla konuşma hakkını da kendimde bulmuyorum.
    Son olarak da şunu söyleyebiliriz. Öncelikle yazarın bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk üzerinden şahsına veya fikirlerine saldırmadığı; yoksa bunu en edebi hakaretlerle kendisine YEDİREBİLECEĞİMİ, eleştiriye de her büyük adam gibi Mustafa Kemal'in vefatından yıllar geçse de göğüs gereceğine inancımdan ses çıkarmam. Eleştiri ve Hakaret birbirinden farklı kavramlardır.
    Kitap için söyleyecek olursak; yazarın oldukça detaya inmeye çabaladığını, belgeler ve bilhassa gönlümü çelmiş iki adamı (Nihal Atsız ve İlber Ortaylı) şahit tutması da benim için yeterlidir. Bu 2 şahsiyet, ben tarih adına ne biliyorsam hepsini bana öğreten isimlerdir.
    Oldukça geniş bir bayram ziyareti ve yorucu bir gün olsa da asla vazgeçemediğim büyük hastalığım nihayete erdi ve bu kitabımızın da sonuna geldim. Artık yorgunluktan parmaklarımı hissetmiyorum çünkü bütün incelemeyi telefondan yazarak oluşturdum. Başınızı ağrıttıysam affedin, mutşu akşamlar ve keyifli okumalar..