• Herşeyden önce, mânevi gücün, kalp ve vicdan gücünün yüksek tutulması şarttır. Bunu bilirsiniz. Biz de bu gücü arttırmak üzere: Önce içteki ve dıştaki durumun güven ve ferahlık verici nitelikte gelişen noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve ispata çalıştık. Sonra, belirli bir amaç etrafında bilinçli ve azimli olarak birleşmenin, sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın tekrar ettik.

    Bir toplumun yaşamasının ve mutluluğunun, ancak gayelerinde ve gayelerinin garçekleştirilmesinde tam bir birlik halinde bulunmasına bağlı olduğunu açıkladık. “Vatanın kurtuluşu, bağımsızlığın kazanılması” hedefine yönelmiş bulunan millî birliğimizin, köklü ve düzenli bir teşkilâtın varlığına ve teşkilâtı iyi yürütüp yönetebilecek yetenekli kafaların ve enerjilerin, bir tek beyin ve bir tek enerji halinde birleşmiş ve kaynaşmış olmasına bağlı bulunduğunu söyledik. Bu münasebetle, İstanbul’da açılacak Meclis-i Meb’usan’da güçlü ve dayanışmalı bir grubun kurulması zorunluluğunu ortaya koyduk.

    Millet, tarihin ancak devletlerin yıkılış ve çöküş gibi bunalımlı zamanlarında kaydettiği çok önemli ve tehlikeli anları yaşıyordu. Böyle anlarda, talih ve kaderini doğrudan doğruya kendi eline almakta gaflet gösteren milletlerin, gelecekleri karanlık ve felâketlerle doludur. Türk milleti, bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki, kurtuluş ümidi vaadeden her samimî işarete koşmaktaydı. Ancak, bir toplumun uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve terbiyesinin etkisinden bir günde, bir yılda kurtulup serbest kalabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.

    Bu sebeple, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göstererek, ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.
  • Dendiğine göre, Tanrıyı taklid eden Kabalacı, kendini harflere hükmederek, en derin manevi potansiyelini ortaya çıkarmak yoluyla yeniden yaratmıştır. Fiziksel dünyanın temeli, şekli, sesi olan bu harfler, Tanrının bu dünyayı yaratırken kullandığı gereçlerdir. Üç öncü (pri mordial) harf, alef , mem , ve şin bütün potansiyel elementleri, içerir, onları izleyen oniki «basit» harf ise evreni ayakta tutan kutsal enerji için bir kanal görevi görür. İnsan da elementlerden oluşan bir mikrokozmos olarak bu harflerin tümüyle damgalanmıştır
  • Eser Hakan Mengüç'ün kendi iç yolculuğu ile başlayıp, neyin kamış halinden sabır evresine kadar olan süreçte kişiye kattıklarına bir pencere açıyor...

    Tasavvuf ilmi ve enerji alanımızın bizi madde dünyasında neler katabileceği, hangi aşamalarda ortaya çıktığı, manevi iklimlerin insanın duygu ve düşüncelerinde etkisi ile daha huzurlu olabileceğine dair küçük hikayeler ile devam ediyor...

    Son bölüm ise, hastalıkların ruh bedenimizdeki hangi eksikliklerimizden kaynakladığı ile ilgili bilgiler ışığında olumsuz düşüncelerimizi olumlu cümleler ile nasıl değiştirebileceğimiz konusunda bize fikir sunuyor...

    Maneviyatı duygusu ile dolu bir kişisel gelişim kitabı olan eseri bu tarz kitap okuyan tüm site sakinlerine tavsiye ederim...
  • Şehadet alemimiz yani şu anda yaşıyor olduğumuz alem,
    kendi hakikatimize işaret eden sembollerle dolu,
    Marifet, bu sembolleri tarif etmek, onlara anlam verebilmek ve
    bu anlamı Allah ın muradına hasredebilmektir.
    Hislerimizin tezkiyesi ve tasviyesi,
    iç idrakimizin ( iç anlayışımızın ) güçlendirilmesi ve
    Üst varlık mertebelerine yükselmek
    ( ki bu manevi yükseliş ile gerçekleşen arifane kişiliktir ) ve
    varoluş serüvenimizin ip uçlarına tutunarak
    HAKİKATİMİZİ ele geçiren AŞIKLAR olmalıyız.
    Bütün derdimiz bu !
    ( intihar edenlere ithafen )
    Bu dünyadan ölerek kurtulamayız !!!
    Şehadet alemindeyiz ve etrafımız MİSALLER
    ( : hayaller veya ruhlar veya melekler ) ALEMİ ile sarılı ;
    Misaller alemi, ESMAÜL HÜSNA TECELLİLERİ olan alemle sarılı !
    Esma-ül Hüsna Alemi, LAHUT ALEM (Uluhiyet= İlahlık makamı) ile sarılıdır.
    Bu dünyadan ölerek kurtulamayız,
    Yaşadığımız şehadet aleminin etrafındaki astral alem ,
    yoğun ve çıkışı olmayan bir enerji ile kaplıdır.
    Dünya yaşamından kurtulmak, kendi yaşamını sonlandırmak ve
    Kaçmak gibi girişimler,
    dünya astralında sıkışıp kalmayı beraberinde getirir.
    Kısaca,
    İNTİHAR,
    beğenmediğin hayattan daha beter bir ortamda sıkışmak ve darlığa düşmektir.
    Neden ?
    Öncemizde şehadet alemindeki bedenlenme ve bunun gereği imtihan,
    Allah ın (cc) dilemesi ile sonuçlanmalıdır.
    Buna sabredemeyen, şehadet ve misaller alemi arasında sıkışıp kalacaktır…
    ,,,
    Dünyayı çevreleyen astral çemberi kırmak, aşmak ve aslımıza dönmek,
    Ancak Allah ın (cc) dilemesi ile gerçekleşir.
    *Dünyada tamam* kararı Allah a (cc) aittir.
    Kendi arzusu ile ölümünü gerçekleştirerek kurtulma şansı yok.
    ,,,
    Kendi menzillerini terk ederek
    Eğer dünyaya hapishane diyorlar ise
    intihara meyledenler,
    Kendi cehennemlerine ve hücrelerine davetiye çıkartmaktadırlar

    Psikoloji günlükleri,
  • Herşeyden önce, manevî gücün, kalp ve vicdan gücünün yüksek tutulması şarttır. Bunu bilirsiniz. Biz de bu gücü artırmak üzere:

    Önce içteki ve dıştaki durumun güven ve ferahlık verici nitelikte gelişen noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve ispata çalıştık. Sonra, belirli bir amaç etrafında bilinçli ve azimli olarak birleşmenin, sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın tekrar ettik.

    Bir toplumun yaşamasının ve mutluluğunun, ancak gayelerinde ve gayelerinin gerçekleştirilmesinde tam bir birlik halinde bulunmasına bağlı olduğunu açıkladık. «Vatanın kurtuluşu, istiklâlin kazanılması» hedefine yönelmiş bulunan millî birliğimizin, köklü ve düzenli bir teşkilâtın varlığına ve bu teşkilâtı iyi yürütüp yönetebilecek yetenekli kafaların ve enerjilerin, bir tek beyin ve bir tek enerji halinde birleşmiş ve kaynaşmış olmasına bağlı bulunduğunu söyledik. Bu münasebetle İstanbul’da açılacak Meclis-i Meb’usan’da güçlü ve dayanışmalı bir grubun kurulması zaruretini ortaya koyduk.
  • # aşağıdaki yazıda geçen;

    ''ve bu içsel duygu zaman içinde her insanda <<Amour propre>> denen öz sevgiyi yaratır. Bu insandan insana değişik olmak üzere birçok şekiller gösterir; ve <<üstünlük duygusu>> dürtüsü ile insancıl bir enerji olarak daha ilk yaşlarda başlar. ''

    noktayı anladığım kadarıyla Jung ; ''yetki'' olarak tanımlamış (?);

    bahsedilen üstünlük duygusunun insancıl bir evrilemeye dönüşümü,
    özsevgiden ''özsaygı'' ya geçiş olabilir mi acaba?

    not: yazının sahibinden paylaşılması için izin alınmıştır..
    yazar ben değilim..

    "Egoizm ve Narsizm Paradigması"
    - Hades - (2018)

    Egoizm, başka bir bireyi veya karşısındaki bireyi önemsemeden yalnızca kendi istek ve gereksinimlerini dikkate alarak hareket etmektir. Egoizm, bireyin davranışlarını <<Ben>>in çıkarına göre düzenleme çabasıdır… Bencillik kendini koruma ve sürdürme olmadığı gibi başkalarının zararlarından sevinç duymak da değildir. Bununla beraber kendini koruma ve sürdürme eğiliminin patolojik bir doğrultuda gelişmesidir. Yani, kendini koruma içgüdüsü doğal, egoizm ise bir çeşit hastalıktır.

    Bencil insanlar sürekli olarak yalnız kendi çıkarlarını düşünür, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün ve önemli tutarlar: <<benden başkası benim umurumda değildir… gerçeklik Ben’im… beni benden başka hiçbir şey ilgilendirmez… dünyanın merkezinde ben varım…>>

    Bencil insanlar hemen her zaman nankör insanlardır. Onlarla ortak yaşamı sürdürmek zor bir iştir. Hayır diyemeyen, yumuşak başlı, başkalarının gereksinimlerini çok önemseyen, aşırı fedakar ve özgüveni düşük insanlar çoğu zaman bencil insanlar tarafından sömürülürler.

    Latincede <<ben>> anlamına gelen Ego, Freud’un görüşüne göre, ilkel dürtülerimizi, manevi idealleri ve tabuları ve gerçeğin sınırlamalarını dengelemek için id, süperego ve dış dünya arasında aracılık eder. İd talep karşılanmasını ‘yönlendirir’ ve çoğunlukla süperego için kabul edilemez bir durumda olduğundan, ego kabul edilebilir koşulları belirlemelidir. İd’in içtepilerinden kurtulmak için, ego, kendince bir savunma mekanizması geliştirir. Bunlar bastırma, reaksiyon oluşumu, yansıtma, gerileme, inkar, ussallaştırma ve bilinçdışındaki güdüleri iyiye yönlendirmedir. Erich Fromm tarafından savunulan ileri bir yaklaşımda ise, bireyin ve toplumun birbirine karşı olmadığı vurgulanır. Bir birey toplumun bir parçası olduğundan, kendi ihtiyaç ve arzularının büyük bir kısmı bu toplum tarafından oluşturulur. Buradan hareketle, id (içgüdüsel dürtüler ve arzular) ve süperego (toplumsal normlar) iki karşıt güç değil, birbirine bağlı olan kuvvetlerdir.

    İnsan çevresinin imkanlarına göre bir şey yapmak, bir şeylere sahip olmak ve bir şey olmak arzusunda ve ihtirasındadır; ve bu içsel duygu zaman içinde her insanda <<Amour propre>> denen öz sevgiyi yaratır. Bu insandan insana değişik olmak üzere birçok şekiller gösterir; ve <<üstünlük duygusu>> dürtüsü ile insancıl bir enerji olarak daha ilk yaşlarda başlar. İnsanın kompleksleri ve çocukluk çağından itibaren bir takım engellemeler, dizginler, arzular ve çatışmalar, çaresizlikler ve emniyetsizlikler ile de karşılaşılır ve bütün bunlara karışabilen sert ve kötü aile içi ilişkilerde çocuğun gelişim sürecinde, libido dönem ve komplekslerin (oral, anal, phallique, oedipus, durgunluk, narsizm, homoseksüel, ergenlik ve heteroseksüel) karşı bilinçsiz tutum ve davranışları, çocuk üzerinde çeşitli kişilik bozukluklarının doğmasına, onun nevrozlu ve ileri seviyelerde psikozlu bir bireye dönüşmesine sebep olacaktır.

    Yenidoğan çocuk hergün aşağılık duygusu ile karşılaşır. Çünkü her türlü uyarımlardan uzak olarak uygun bir rahim çevresinde vejetatif bir hayat yaşayıp gıdaları hazırdan gelen embriyonun dokuzuncu ay bitince birden bire birçok kamçıyla dolu, soyut ve yabancı bir dünyaya gelir. Annesi ile birlik teşkil eden bağlılık yırtılır; artık vejetatif ihtiyaçlar rahim hayatında olduğu gibi otomatik bir şekilde sağlanamaz.

    Kendine özgü bir kendiliğinden başlangıç adımları henüz anne rahmindeyken, hamilelik sırasında atılır. Beklentilerin, belirsiz veya net algılayışların yönlendirdiği içsel dünyası, bebeğin, kendisini çevreleyen uyarımlarla ilgilenmeye hazır oluşuyla ilişki içinde mevcuttur. Ancak toplumsal anlayışa göre bir çocuğun, ya da bir benliğin gelişimini belirleyen, tehlikeli uyarımlara karşı gösterilen dirençtir. Bu sebeple gerçekliğin öğrenilebilmesi söz konusu direnç bağlamı içinde görülür, ve çocuklarımıza tehlikeleri fark edip olabildiğince hızlı bir şekilde geri çekilme veya saldırı hazırlıkları yapmayı ne kadar erken öğretirsek, onlara o kadar yararlı olduğumuzu düşünürüz. Yıkıcı uyarımlara çok erken ilgi göstermeye başlarız, çünkü onları olumlu uyarımlar sanırız ve olumlu uyarımları ise tehlikeli sandığımız için onlara sırt çeviririz.

    Çocuk olarak, bağımlı konumumuzun çaresizliği içinde yetişkinlerin beklentilerine karşılık vermeye çalışırız. Bu bizi onlara bağımlı kılar, onlara tabiyizdir; sonra da sözümona dostu düşmandan ayırt edebilmek için geleneklere, kurallara ve talimatlara tabi oluruz. İyiyle kötüyü ayırmakta zorlanırız, dürüst insanların dürüst olmadıklarını sanırız, yıkıcı insanların ise barışçıl olduğunu düşünürüz. Diğer insanları algılayışımız önceden programlanmış bir çizgi üzerinde gerçekleşir, bu nedenle insanları oldukları gibi göremeyiz.

    Eğer çocuk, anne-babanın tepkilerinde kendi yansımasını bulamıyorsa, beklentileri ve ihtiyaçları karşısında bir yankı, bir karşılık yoksa, o zaman korunuyor olmanın verdiği emniyet duygusu kaybolur ve yerini travmatize edici bir çaresizlik alır. Bu durum onda zaman içerisinde aşağılık duygusunu ve türlü kompleksleri yaratacaktır.

    Aşağılık duygusu <<Sentiment d’Inferiorite>> ilk insanların evrenin büyüklüğü ve ihtişamı, büyük doğal felaketler karşısında duydukları güvensizlik, yetersizlik, korku ve nihayet kendi cılız ve çıplak bedenleri ve imkanlarını bunlar ile mukayese etmekle başlamıştır.

    Bireylerde olduğu gibi bazen topluluklarda ve bilhassa felaketlere uğramış olan toplumlarda veya azınlık toplumlarında da sosyal aşağılık duyguları söz konusudur (bu durum sınıfsal uçurumların belirgin ölçüde yer aldığı toplumların iç yapılarında da görülür). Örneğin 1.Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgelerinden de mahrum edilmiş bulunan Alman toplumu kolektif bir aşağılık duygusu ve bunun aşırı telafileri psikologlar tarafından incelenmiştir.

    ‘Ego içinde bir şey ego ülküsüyle örtüşürse her zaman bir zafer duygusu bulunur. Suçluluk duygusu (ve aynı zamanda aşağılık duygusu da) ego ile ego ülküsü arasında bir gerilimin ifadesi olarak anlaşılabilir.’

    Narsizm ise çoğunlukla egoizmle karıştırılır. Egoist bir insan, dünyayı tam olduğu gibi, kafasında kendine göre çarpıtmadan pekala kavrayabilir. Kendi düşünce ve duygularına bazı durumlarda gerekenden daha büyük bir önem vermeyebilir… Egoist insan her şeyi kendi için isteyendir ve egoizm açgözlülüktür. Narsizm, kişinin kendisini sevmesinden öte kendisine tapmasıdır.

    Narsist bir insan için ona gerçek gelen tek alan kendi kişiliğidir… Duyguları, düşünceleri, ihtiyaçları, istekleri, bedeni, ailesi, yani kısaca kendisi ve kendisine ait olan her şey… Her inandığı şey, o inandığı için doğrudur! Narsist bir insanın sevgisi ise eksik ve tek yanlıdır; ama hiç değilse sevgisiz, sevgi yoksunu ve düşmanı değildir; sevilen tek kişi vardır: Narsistin kendisi!

    <<Kendine aşık olmak>> diye de tanımlanabilen narsizm, gerçek sevginin karşıtı olduğunu belirtmek gerek! Çünkü biz gerçek sevgi denildiğinde, kuşkusuz insanın kendisini unutup, sevdiği insana kendisinden çok önem vermesini anlıyoruz.

    Narsizmin derecesine göre kişi kendisini yüceltir ve kendi yanlışları ile sınırlarını göremez olur. Mükemmel bir insan olduğuna kendini inandırmıştır ve bundan şüphelenmek için hiçbir nedeni yoktur.

    Narsist bir insan başkalarını kendisine hayran bırakmayı becerdiği zaman mutludur ve ‘ego’su tatmin bulmuştur. Bunlar yalnızca narsizmlerini gizlemekle kalmazlar, aynı zamanda kendi alçakgönüllülükleri ve arkadaşcanlılıklarıyla gurur duyarak, dolaylı bir yoldan narsist tatmin sağlamaya da yönelirler.

    Narsizm adını Yunan mitolojisindeki Narcissus’tan alır. Narcissus bir gün suda kendi yansımasını görmüş, ve kendi güzelliğine aşık olmuş. Sonrasında, gölde kendi güzelliğine bakarken boğulmuştur.

    “Kibirli insan kendini öne geçirseler bile küskünlük duyar: O zaman da arabasının atlarına bakar ters ters.”
  • Modern insan mutluluğu arıyor. Bu arayışın göstergelerinden biri de kitapçı raflarında çoğalan kişisel gelişim kitapları. Bunlara ilaveten dolaşıma giren alternatif terapiler, bitkisel ürünler, bazı sahte manevi sistemler de cabası. Bu çözümlerin pek çoğu denenmemiş ve asla denenemeyecek yöntemlerden oluşuyor. Bunların bir kısmı zararsız plasebo etkisiyle yarar sağlayabilen yöntemler olduğu gibi, istismar ve şarlatanlığın tabiri caizse dibini bulan yöntemler de var. Bu kitap ve yöntemler insanlarda gerçekçi olmayan beklentiler uyandırıyor. Pek çoğu da süper kadın veya erkekler olabileceğimizi, hiç sorunsuz, bütünüyle mutlu, sınırsız servet ve enerji içinde bir hayatımızın olabileceğini telkin ediyor.