• 383 syf.
    ·7 günde·10/10
    Köygöçüren , Eşekli Kütüphaneci , Onuncu Köy ve şimdi de Tırpan . Her romanında, ayrı bir Türkiye yarasını ele alan Fakir Baykurt , Tirpan'da da yazarliginin bütün hünerlerini sergiliyor. Tırpan'a birazdan geleceğiz, ama önce biraz Fakir Dede'yi tanıyalım.

    Daha önceki Fakir Baykurt incelemelerimde değinmişimdir mutlaka, tekrara kaçarsa affeyleyin. Yazarımız, çok çocuklu bir ailenin ferdi olarak Burdur'da doğmuş. Bütün yaşamı büyük sıkıntılarla geçmiş. Çocukluğundaki sıkıntılar doğuştan. Yoksulluk, garibanlik bükmüş bellerini. Küçük yaşta çalışmaya başlamış. İrgatlik, dokumacılık... Kendilerine bakan dayısı 2. Dünya Savaşı sebebiyle askere alınınca hepten perişan olur. Aslında köy enstitüsü hayat olur onun için. Gönen köy enstitüsüne girer, hayatı değişir. Öğrenciliginde Nazım Hikmet Ran 'le tanışır. Hastası olur. Nazım Hikmet yasaklı olduğu için, kitaplarini kaçak gocek bulur, ezberler. Çünkü Nazım sesi olmuştur onun. Tüm ezilenlerin sesidir Nazım.

    Sonraki sıkıntıları ise insanlığındandir. Öğretmen olarak köy köy dolaşır Anadolu'nun kuş uçmaz yerlerinde. Köylülerin, sorunlarını,sıkıntılarını dile getirir. Çözüm yolu bulmaya çalışır. Çünkü köylüler perişandir, dönem ağaların beylerin devridir. Ağaların beylerin tekerlerine çomak sokmak mangal gibi yürek gerektirir o dönem. Yaptıkları birilerinin hoşuna gitmez. Soruşturmalar, kovuşturmalar, tehditler, sürgünler. Üstüne sen bı de git öğretmenleri tek bir çatı altında birleştir. Türkiye öğretmenler sendikasını kur. (TOS) Hoppala... Al başına derdi, belayı. Sıkıntısı daha da artar. Ama bildiğinden geri kalmaz. Bütün derdi köylü çocuklarıni da okutmaktir. Köylüleri bilinçlendirmektir. Ağaların beylerin saltanatına son vermektir.

    Fakir Baykurt, çok iyi bir eğitimci olduğu kadar çok da iyi bir yazar. Romanları insanın içine o kadar işliyor ki, sormayın gitsin. Her roman ayrı bir yara, ayrı bir tat.

    Tırpan, tam da böyle bir Türkiye gerçeği, yarası. Onüçündeki bir kızın, altmisindaki bir ağaya zorla verilmesi. Sevginin değil, paranın konuştuğu bir olay. Kimse sormuyor gönlü var mı, yok mu? Babası verdi ya tamamdır. Hemen kusatin çevresini. Baskılı alan savunması. Nasılsa her yerde ağa ' bokyidicileri' de vardır. Üstüne bir de karakol desteği. Mis. Oldu , bitti.

    Benden ne zaman kitap önerisi isteseler, ben onlara Fakir Baykurt, Aziz Nesin , Rıfat Ilgaz , okuyun derim. Önce kendi ülkemizde neler olmuş,bitmiş, bunu öğrenin derim. Kendi kulturunuzu öğrenin derim. Tam da bu konuyla ilgili, iki çift laf da Fakir Baykurt yayıncısı literatür yayınlarına gelelim. Ey yayıncı, kitaplarin arasına çeyrek altın mı koyuyorsunuz mübarek. Nedir bu fiyatlar. Kitaplar pahalı ,sende daha pahalı. Acık da sen gayret et de millet Fakir Baykurt okusun. İnsaf. Zannedersin kuşe kağıt,ciltli basıyorsun kitaplari. Sahaf sahaf gezip eski yayınları bulmak daha işime geliyor benim. Buldum mu da benden mutlusu yok. Yoksa gerçekten literatür yayıncılık ağaların,beylerin işi.

    Son olarak, etkinlik için Ebru Ince bir teşekkür. Kalabalık bir grupla beraber, Fakir Baykurt okumak çok keyifli oldu bir kez daha.
  • ''Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;.
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar..
    İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;.
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim..
    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;.
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur..
    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,.
    Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale..

    İstanbul benim canım;.
    Vatanım da vatanım....
    İstanbul,.
    İstanbul....

    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;.
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik....
    Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;.
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat....
    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;.
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? ...
    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;.
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet....

    O manayı bul da bul!.
    İlle İstanbul'da bul!.
    İstanbul,.
    İstanbul....

    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;.
    Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği..
    Oynak sular yalının alt katına misafir;.
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir..
    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,.
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar....
    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?.
    Cumbalı odalarda inletir ' Katibim'i....

    Kadını keskin bıçak,.
    Taze kan gibi sıcak..
    İstanbul,.
    İstanbul....

    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!.
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler....
    Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,.
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu..
    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından.
    Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından..
    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;.
    Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar....

    Gecesi sünbül kokan.
    Türkçesi bülbül kokan,.
    İstanbul,.
    İstanbul...''
  • Gelin, benim dostlarım,
    Çok geç değildir henüz yeni bir dünya aramak için...
    Ölünceye kadar yelken açmaktır ötesine gün batımının... ve
    Eski günlerdeki gücümüz olmasa da artık
    O yeri göğü titreten, biz yine de biziz;
    Hala mangal gibi yüreğimiz var,
    Zaman ve kader yıpratsa da bizi, irademiz kuvvetli
    Çabalamak, araştırmak, bulmak ve pes etmemek için.
  • Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım...
    İstanbul,
    İstanbul...

    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
    Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at;
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? ..
    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

    O manayı bul da bul!
    İlle İstanbul`da bul!
    İstanbul,
    İstanbul...

    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
    Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği.
    Oynak sular yalının alt katına misafir;
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbalı odalarda inletir ` Katibim`i...

    Kadını keskin bıçak,
    Taze kan gibi sıcak.
    İstanbul,
    İstanbul...

    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
    Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
    Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

    Gecesi sünbül kokan
    Türkçesi bülbül kokan,
    İstanbul,
    İstanbul...
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 314 - Büyük doğu yayınları
  • Canım İstanbul

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
    Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
    Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
    Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
    Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

    İstanbul benim canım;
    Vatanım da vatanım...
    İstanbul,
    İstanbul...

    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
    Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
    Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? ..
    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

    O manayı bul da bul!
    İlle İstanbul'da bul!
    İstanbul,
    İstanbul...

    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
    Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
    Oynak sular yalının alt katına misafir;
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbalı odalarda inletir ' Katibim'i...

    Kadını keskin bıçak,
    Taze kan gibi sıcak.
    İstanbul,
    İstanbul...

    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
    Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
    Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
    Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
    Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
    Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

    Gecesi sünbül kokan
    Türkçesi bülbül kokan,
    İstanbul,
  • Uzun süre Şirin'den bir işaret bekledim. Ama hiç gelmedi bu işaret. Bana yazmadı da. Bir daha kimse benim yanımda onun adını anmadı.

    Bugün kendime soruyorum : Böyle biri var oldu mu gerçekten? Yoksa benim Doğu saplantılarımın bir ürünü müydü sadece? Geceleri, fazlasıyla geniş odamın yalnızlığında içimde bir kuşku uyanıp aklım gidip gelmeye başlayınca, kalkıp tüm ışıkları yakıyor, bir zamanlar bana gönderdiği mektupları bulup çıkarıyor, sanki onları yeni almışım da mühürlerini ilk kez açıyormuşum gibi yapıyor, kokularını içime çekiyor, birkaç sayfalarını okuyorum yeniden ; üsluptaki soğukluk bile içimi rahatlatıyor,içimde yeni doğan bir aşkı yaşıyormuşum izlenimine kapılıyorum. Ancak o zaman yatışıp mektupları yerine kaldırıyor ve yeniden karanlığa gömülüp kendimi korkmadan geçmişin göz kamaştırıcı anılarına bırakıyorum: İstanbul'daki salonda söylenen bir cümle, Tebriz'de geçirilen iki uykusuz gece, kış vakti Zarganda'da bir mangal. Ve son yolculuğumuzda şu sahne : Gezinti güvertesine çıkmış, loş ve ıssız bir köşede uzun uzun öpüşmüştük.
  • EV
    YAPTIRACAKTI
    Çocukluğundan beri kira evinin ne demek olduğunu bildiği için, ne olursa olsun başını sokacak bir ev sahibi olmak istiyordu. Çocukluğunun en büyük, en derin anıları bir kira evinden başka bir kira evine taşınmalarıydı- Her taşınmada, ille annesiyle babası kavga ederler, darılırlardı. Kırılacak eşyalar, tabak, çanak, şiltelerin arasına, yumuşak yerlere konur, denkler yapılırdı. Annesi sacayağından, mangal borusuna, gazete kâğıtlarına sarıp sarmaladığı balık ızgarasına kadar bütün ufaktefeği denklerin bir yerine tıkıştırırdı.
    Eşyalar, çift atlı arabaya yüklenir, annesi hâlâ, arabanın şurasına, burasına, dibi delinmiş konserve kutularından saksılara dikilmiş sardunyeleri, karanfilleri, haseki-küpelerini, ıtırları yerleştirmeye çalışırdı.
    Çocukluk günlerinin, eşya taşıyan, bir yerinden küp görünen, bir yanma iple tel dolabı bağlı arabalarını hiç unutamamıştı.
    Eşyalar yeni eve gelince birkaç tabakla lâmbanın, bardağın kırıldığı, zeytinyağı, sirke, yada, annesinin yaptığı gelincik şurubunun, kantaron yağının mantarı açılan şişeden döküldüğü, çamaşırları berbat ettiği görülürdü. Babası,

    — Fakirlik rezillik be!... diye bağırırdı. Hep bunlar babasıyla annesinin yeni baştan kavgalarına sebep olurdu.
    Yeni eve yerleşmek de ayrı bir dertti. Tam yerleşirler, rahat edecekleri sıra, ya kirayı veremezler, mahkemelere, icralara düşerler, polisle, karakolla eşyalar sokağa dökülür, ya da ev sahibi, «Ben oturacağım, evi tamir ettireceğim» gibilerden bir bahaneyle onları evden çıkarırdı, îsanbul'un hemen her semtinde oturmuşlardı, ilk çocukluğu Kasımpaşa'da sonra Üsküdar'da geçmişti, ilkokula Süleymaniye'de başlamıştı. Üçüncü sınıfı, Aksaray, Cerrahpaşa, Şehremini'nde, üç ayrı okulda okumuştu.
    istanbul'da nereye, hangi mahalleye gitse, ille oradaki evlerden birinde bir anısı bulunurdu.
    Babasının şu sözü kulağına küpe olmuştu:
    — Dünyada mekân, âhirette iman!...
    1930 da liseyi bitirip hayata atıldığı zaman artık ne annesi vardı, ne babası... Kiracılık derdini bildiği için bir ev sahibi olmadan evlenmiyecekti. Beş yıl bir kat elbiseyle yetindi; cıgaraya, rakıya alışmadı; sinemaya, tiyatroya, gitmedi, gezip tozmadı, bir keşiş, bir Hint fakiri gibi yaşadı.
    Beş yılın sonunda dişinden, tırnağından ikibin lira arttırabildi. Onun gibiler için ikibin lira çok para sayılırdı. Parasına göre, hattâ bin liraya bile satılık evler vardı ama, onun isteğince değildi. Çürük, çarık şeylerdi.
    «Bir arsa alıp, üstüne kendim bir ev yaptırayım» diye düşündü.
    Deniz kıyısında, güzel görüntülü geniş bahçeli, caddeye yakın bir ev istiyordu. Olunca olmalı... istediği yerde, aradığı şartlarda iki arsa buldu. Birine üçbin, öbünü-ne üçbinbeşyüz istiyorlardı. Bin liraya bile daha geniş arsalar vardı ama, isteğine uygun değildi.
    Daha bir zaman para biriktirmeliydi.

    1937 yılında toplanan dörtbin lirasını cebine koydu. Artık istediğinden güzel bir arsa alacağına güvenli, araştırmaya başladı.
    Üçbinbeşyüz lira istedikleri arsaya gitti. Bu arsanın yarısı satılmış, üstüne bir villâ yapılmıştı. Öbür yarısına beş bin lira istiyorlardı.
    Eskiden üçbin lira dedikleri arsaya gitti. Buraya altıbin lira istiyorlardı.
    En beğenmediği, eskiden bin Ura dedikleri arsaya şimdi dörtbinbeşyüz diyorlardı.
    Parasını bankaya yatırdı. Eskisinden daha tutumlu oldu.
    Pençe pençe üstüne kundura, yama yama üstüne elbise giydi. Artık deniz kenarında arsadan vazgeçmişti. Şehrin iyice bir yerinde arsa arıyordu. Arsayı alacak, ev yaptıracak, eşya alacak, evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacaktı.
    1943 yılında ancak beşbin lirası toplanabilmişti. Ne kadar elini sıktıysa da pahalılık yüzünden daha çok para biriktirememişti-
    Dört bin lira dedikleri arsanın üstüne dört ev yapılmış, geriye bir parça boş yer kalmıştı. Buraya da altıbin istiyorlardı.
    Artık çoktaan, şehir içinde arsa almaktan vazgeçmişti. Şehrin kenarındakine bile razıydı. Ama nerde?
    Artık tutumlu değil de cimrinin, pintinin biri olmuştu. Yemiyor, içmiyor, ha babam para biriktiriyordu.
    Terfi etmişti. Aylığı da yükselmişti. Şimdi eline eskisinden daha çok para geçiyordu ama, 1950 yılına kadar ancak yedibin lirası olabildi.
    Yedibin liraya arsa mı? Gülüyorlardı. Şehrin dışının dışında bir evlik değil, bir kulübelik arsalar bile bu pa' raya satılmıyordu.
    Taa eskiden baktığı ikibin liraya satılan arsanın yir-

    mide bir parçası boş, satılıktı. Buraya kırkbin lira istiyorlardı.
    Arsa alabilmek için daha çok para biriktirmekten başka yol yoktu. Yeni bir hızla para biriktirmeye başladı. Evinin plânını bile yapmıştı, içinde hem alaturka, hem alafranga helası olacaktı. Bir yatak odası, bir misafir odası, bir yemek odası, bir salon, bir oda da doğacak çocuklarına... Beş oda istiyordu. Eskiden evini iki kat üzerine isterken şimdi plânını değiştirmişti. Artık yaşlanmıştı, düzayak istiyordu.
    1954 yılında onbin lirası olmuştu. İstanbul kazan o kepçe, arsa aradı. Bu kadar paraya ancak Çekmece, yahut Kartal sırtlarında yer bulabiliyordu.
    Biraz daha dişini sıkıp, biraz daha kemeri sıkıp para biriktirmeliydi.
    Hele bir arsayı alsa, bir de üstüne ev... Beş odadan vazgeçti, bir alaturka, bir alafranga heladan vazgeçti. Tek bir oda, yeter ki başını sokabilsin... Evini,yaptırır yaptırmaz ilk iş evlencekti.
    1956 da emekliye ayrıldı. Artık emekli maaşıyla ne kadar az yese içse para biriktiremezdi. Yirmi altı yıllık çalışmasının kuruş kuruş biriktirerek verdiği sonuç işte onikibin liraydı.
    Ne şehrin içinde, ne şehrin dışında, ne deniz kenarında, ne dağ başında bu paraya arsa yoktu.
    Arsa aramaktan sanki yirmi yıl daha yaşlanmıştı. Babasının sözleri kulağında çınlıyordu:
    — Dünyada mekân, âhirette iman!...
    Bu dünyada mekân kalmamıştı. Öbür dünyaya bakmalıydı.
    Arsa aramaktan yorgun argın döndüğü bir akşam yolunun üstünde bir mezarlık gördü, içeri girdi. Burası ne kadar da güzeldi. Tıpkı hayalindeki evin bahçesi gibi güzel bir bahçe, çiçekler, çayırlık, çimen... Temiz yeşillik

    ve renk renk çiçekler, güller arasında mermer mezarları görünce,
    — İnsanın hemen şu güzel mezarların içine gireceği geliyor! diye söylendi.
    Nasıl olsa ölecek değil miydi? işte buradan bir mezar yeri satın almalı, sağlığında, istediği gibi bir mezar yaptırmalıydı.
    Mezarlık bir tepede, denize karşıydı. Serin selvi gölgeleri arasında sonsuz uykuya yatmak, yaşamaktan daha iyiydi.
    Ertesi gün hemen Mezarlıklar Müdürlüğüne koştu-Kendisi için bir mezar yeri satın alacaktı.
    — Sizin istediğiniz mezarlıkta boş yer yok! dediler. Ama eğer isterse başka bir mezarlıkta, yirmi bin liraya iyi manzaralı bir mezar yeri satın alabilirdi.
    Utanarak,
    — Daha ucuzu, bana göre bir yer yok mu? dedi. Vardı, onbeşbine, onikibine, onbine de vardı. Düşündü... Arsa işinden tecrübesi vardı. Ertesi güne
    mezarlar da fırlar, bu paraya, mezar yeri de bulamazdı. Hemen o gün muameleyi yaptırdı, görmeden mezarım satın aldı.
    Sonra gidip gördü. Kapalı, manzarasız, kırık dökük mezar taşları arasında bir yerdi. Ama o sevindi. Göz bebekleri parlıyarak,
    ¦— Ooooh, burası benim! Benim! dedi.
    Şimdi her gün, eskiden işine gittiği gibi sabah erkenden mezarına geliyor, en sonunda bir, toprak sahibi elmanın kıvancıyla burada oturuyor, yabani otları temizliyor, getirdiği çiçekleri dikiyor ve sanki mekânına kavuşacağı günü özlemle bekliyor.