• 157 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Yine ötekileştirilenlerin, dışlananların hikayesi... Toplumun sadece farklılar diye kabul edemedikleri insanları sürüklediği yalnızlık işlenmiş. Bu yalnızlığın her geçen gün büyümesi ve sonunda insanın kendine bile yabancı olması, başkalaşması, kabuk bağlaması... Kucağında bir melek taşımasına rağmen bir insanın yüzüne kapıların kapanması ya da o kapıların hiç açılmaması ne acı.
    Doğumlarındaki sancıların, yaraların bir araya getirdiği İsrafil, Yusuf, Mavi, Marika ve Vasil arasındaki dostluk o kadar güzel işlenmiş ki. Bazen bir arkadaşlığın kurulabilmesi için aynı dili konuşmak gerekmez hatta konuşmadan da birbirine bağlanabilir gönüller. Kalpler birbirine açılırsa hisler birbirine ulaşırsa bu bağ daha da güçlenir.
    Okurken gerçekten etkilendiğim bir kitap oldu. İşlenen konu yüreğime dokundu bazen çok ağır geldi. Yazarın dili biraz ağır ama okudukça buna da alışıyor insan Severek okuduğum bir kitap oldu, tavsiye ederim.
  • İsraillinin tehdidi Oganyan’ın beyninde yankılanınca aklına karısı ve karnındaki çocuğu geldi, insanüstü bir güçle doğruldu. Marika için artık yapılabilecek bir şey yoktu ve KGB’nin görevi her şeyden önemliydi. Öyle şartlandırılmıştı bir kere…
  • AHRAZ
    ( ADİLE VE OĞLU İSRAFİL’İN HAYATI SUYLA BAŞLAYAN VE SUYLA BİTEN HİKAYE )

    İNSAN NEDİR ?
    iki eli, iki ayağı bulunan, iki ayak üzerinde dik bir biçimde dolaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan ve konuşabilen beş duyu organını en akıllı bir biçimde kullanabilen en gelişmiş canlı sayılan bir yaratıktır.
    Daha da mı ?
    İnsan nedir insan İnsan mıdır? Yoksa bu dünyaya fitne çıkarmak için mi gelmiş bir varlık mıdır ?
    Adem’in oğlu kabil midir insan denen yaratık. Merhametsiz vicdansız insaniyetten uzak, kapılarını iyiliğe hoşgörüye mutluluğa huzura kapatan canlı mıdır insan.
    İnsan insandır da duygular insan mı o muallak işte …
    İnsan kimdir. Kim olarak doğuyor o da farklı bir boyut . Kim olarak doğduğu bellide kim olacağı işte asıl gerçek o zaman başlıyor. Toplum seni hangi kefeye koyarsa osun işte isterse başının üstünde taşır isterse de ayaklarının altında ezer ve seni diğer insanlardan ötekileştirir. Kendi çizdikleri kaderi yaşattırırlar. Toplumsal acımasızlık vicdansızlık merhametsizlik ne yaparlarsa o olursun işte .
    Gelelim kitabımıza
    Kimliksiz, gölgesiz, dilsiz, derisi kabuk bağlamış Adile. Hayatta hiçbir şey istemeyen, beklemeyen, ucube bir yaratık, ifrit Adile. Kasabasında yalnızlığa itilmiş terkedilmiş ötekileştirilmiş dışlanmış taşlanmış iğrenilerek bakılan onu görüpte yolunu değiştiren adile . olanları kabul etmiş ve kabuğuna çekilmiş. Ta ki bir gece oğlu İsrafil’in ateşi yükselir de tüm gururunu ayaklar altına alarak kapı kapı bir yudum süt için kasaba ahalisinin kapısını çalana denk. O gecede ahali kapıyı açmaz. Suratına kapılar kapanır dışlanır kovulur. İşte adile o gece kasabaya lanet yağdırır ve herkesi düşman beller. Adilenin nefreti o gece başlar .

    İsrafil…
    Beş duyu organın ne olduğunu öğretiyor bize . anlamak için bir çift kulağa ihtiyacın olmadığı, bakarak hissederek hayatı anlayabileceğini insanları hissederek te duyabileceğini öğretiyor. Koku almanın , tat almanın , dokunmanın , görmenin de kulak yerine geçebileceğini öğretiyor.
    Melek gibi bir yüzü de olsa annesinin yaşamının ortağı olduğu ve bu lanet yaşamın içinde her gün yanıp tutuşmanın dışlanmanın ne demek olduğunu öğreniyor. Ve İsrafil annesinin tersine doğuştan tüm insanları affetmiş. Sinirlerini de ahraz olduğu gece kaybetmişti belki de…
    Ve Yusuf, Marika ve papaz Vasil ‘in hayatları hepsi edebi bir anlatımla bu kitapta yer alıyor. Bir ötekileşme hikayesi okumak istiyorsanız ahraz’ı okuyun önerimdir.
  • Marika reçel yapımı insan ruhuna iyi geldiğine inanırmış. Üstelik kadıncağız şeker hastasıymış, kendi elleriyle yaptığı reçelleri ağız tadıyla yiyemezmiş bile. Ama hiçbir zaman reçel yapmaktan da vazgeçmemiş.
  • Bir gün Marika'yla buluşup Boğaziçi'ne gidecektik... Gene bizimkine beni yemeğe bekleme sakın, dedim, Paris'le direk buluşacağız. Kumandan da başımızda... Bizim Hatun, hiç beni üzmeden, kalktı kolalı gömleğimi getirdi... Ütülü pantalonumu serdi yatağın üstüne... Suyumu ısıttı. Sinek kaydı bir traştan sonra giyinip çıktım. Beni kapıya kadar da geçirince içimde bir sıcaklık hop hop etti. Ben öyle hanım hanımcık karıyı bırakayım da, elin şırfıntılarıyla gönül eğlendirmeye kalkışayım, yazık, diye söylene söylene gittim randevu yerine...
  • İstanbul deyince aklıma martı gelir.
    Yarısı gümüş, yarısı köpük
    Yarısı balık, yarısı kuş.
    İstanbul deyince aklıma bir masal gelir,
    bir varmış, bir yokmuş.

    İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir,
    Anadolu`da, toprak damlı bir evde,
    Gülcemal üstüne türküler söylenir.
    Süt akar cümle musluklarından,
    direklerinde güller tomurcuklanır.
    Anadolu`da, toprak damlı bir evde çocukluğum,
    Gülcemel`le gider İstanbul`a,
    Gülcemal`le gelir.

    İstanbul deyince aklıma,
    bir sepet kınalı yapıncak gelir.
    Şehzadebaşı`nda akşam üstü,
    sepetin üstünde üç tane mum.
    Bir kız yanaşır, insafsızca dişi,
    boyuna, posuna kurban olduğum.
    Kalın dudaklarında yapıncağın balı,
    tepeden tırnağa arzu dolu.
    Sam yeli, söğüt dalı, harmandalı,
    bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı.
    Şehzadebaşı`nda akşam üstü,
    yine zevrak-i derunum,
    kırılıp kenara düştü.

    İstanbul deyince aklıma Kapalıçarşı gelir.
    Dokuzuncu senfoniyle kol kola,
    Cezayir marşı gelir.
    Dört başı mamur bir gelin odası;
    haraç mezat satılmakta.
    Bir gelinle güvey eksik yatakda.
    Köşede sedef kakmalı tombul bit ut,
    Tamburi Cemil bey çalıyor eski plakta.
    Sonra ellerinde şamdanlar, nargileler,
    paslı Acem kılıçları.
    Amerikan kovboyları,
    eller yukarı...

    Ne kadar da beyaz elbiseleri,
    Amerikan deniz erleri.
    Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi.
    Sütden duru, buluttan beyaz.
    Beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin?
    Yakışmaz.
    Ama harbederken onlara
    Bambaşka elbiseler giydirirler.
    Kan rengi, barut rengi, duman rengi.
    Kin tutar, kir tutmaz.

    İstanbul deyince aklıma
    Kocaman bir dalyan gelir.
    Kimi paslı bir örümcek ağı gibi
    Gerinir Beykoz`da
    Kimi Fenerbahçe`de yan gelir.
    Dalyanda kırk tane Orkinos
    Kırk değirmen taşı gibi dönmektedir.

    Orkinos dediğin balıkların şahı
    Orkinoz mavzerle gözünden vurulur.
    Denizin içinde ağaçlar devrilir.
    Kan çanağına döner Dalyan`ın yüzü
    Camgöbeği yeşili bulanır
    Bir çırpıda kırk Orkinos.
    Reisin sevinten dili dolanır.
    Bir martı gelir konar direğe
    Atılan Kolyos`u havada yutar.
    Bir başkasını beklemez gider.
    Balıkcı gülümser tatlı tatlı
    Adı Marika dır bu martı`nın der,
    Her zaman böyle gelir, böyle gider.

    İstanbul deyince aklıma Adalar gelir.
    Dünya`nın en kötü Fransızcası orda harcanır.
    Çalımından geçilmez altmışlık Madamların
    Ağzı dili olsada tenhadaki çamların.
    Görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların.

    İstanbul deyince aklıma kuleler gelir.
    Ne zaman birinin resmini yapsam, öteki kıskanır.
    Ama şu Kızkulesi`nin aklı olsa
    Galata kulesine varır.
    Bir sürü çocukları olur.

    İstanbul deyince aklıma,
    Tophane`de küçücük bir sokak gelir.
    Her Allah`ın günü kahvelerine
    Anadolu`dan bir sürü fakir fukara gelir.
    Kimi dilenecek dilenmesine, utanır,
    Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
    Dudaklarında kirli, paslı bir tebessüm,
    Çöpcü olmuştur bugüne bugün.

    Kiminin sırtında perişan bir küfe,
    Kiminin sırtında nakışlı semer.
    Şehrin cümbüşüne katılır gider.
    Kalın yağlı bir kolona koşulur,
    Piyano taşırlar omuz omuza.
    Kendinden ağır yükün altında adamlar,
    Balmumu gibi erir dururlar.
    Sonra kan ter içinde soluk alırlar
    Nazik eşya nazik hammallar ister neylersin
    Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin?
    Nazdan nazik, çiniden bilezik eller.
    Derken;
    Karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
    Evlere şenlik üstat Sinir Zulmettin.
    Hacıyağına bulanmış sesiyle esner ;
    Gamı şadiyi felek,
    böyle gelir böyle gider.

    İstanbul deyince aklıma,
    Stadyum gelir.
    Güne, güneşe karşı yirmibeşbin kişi
    Hepsinin dudağında İstiklal marşı.
    Bulutlar atılır top top, pare pare
    Yirmibeşbin kişilik bir aydınlıkiçinde eririm
    Canım ağzıma gelir sevinçten hilafsız,
    İstaseler bir gelincik gibi koparır veririm.

    İstanbul deyince aklıma
    stadyum gelir.
    Kanımın karıştığını duyarım, ılık ılık.
    memleketimin insanlarına
    Daha fazla sokulmak isterim yanlarına.
    Ben de bağırırım birlikte
    Avazım çıktığı kadar.
    Göğsümü gere gere.
    Ver Lefter`e yaz deftere
    Stadyum gelir.

    İstanbul deyince aklıma
    Binlerce insanın aynı anda,
    Aynı şeyi duymasından doğan sevincin,
    Heybetini düşünürüm.
    Birbirine eklenir kafamda,
    Binler, yüzbinler, milyonlar.
    Sonra bir mısra havalanır ürkek,
    Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar.

    İstanbul deyince aklıma,
    Yahya Kemal gelirdi bir eyyam.
    Şimdi Orhan Veli gelir.
    Deminden beri dilimin ucundasın Orhan Veli.
    Deminden beri senin tadın senin tuzun.
    Senin şiirin senin yüzün.
    Yaralı bir güvercin misali
    Başımın üstünde dolanır durur.
    Gelir sessizce konar, bu şiirin bir yerine
    Neresine mi? arayan bulur.
    Erbabı bilir.
    Deli eder insanı bu şehir deli,
    Kadehlerin çınlasın Orhan Veli.
  • Marika reçel yapmanın insan ruhuna iyi geldiğine inanırmış.