• " Bilgiyi onun kadar bilgi'nin, mantığı onun kadar mantığın aleyhine kullanan bir demagog daha çıkmamıştır diyebilirim. "
    Tarık Buğra
    Sayfa 249 - Ötüken Yayınları
  • 96 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    "Üç şair,
    Üçü de yaşamda değil.
    Birini görmedim (Nazım Hikmet).
    Biriyle fakülte yıllarında arkadaş oldum.
    Biri, gece Ulus'a gelmiş, "Ben Ahmed Arif, kurban!" demişti."

    Ben şiir kitapları okumadan önce şairlerin hayatlarını, hangi akımdan veya şiirlerini yazarken neyden etkilendiklerini araştırdıktan sonra şiirlerini okumaya başlarım.

    Nazım Hikmet'ten üç kitap, Cemal Süreya'dan iki kitap okumuştum. Fakat Ahmet Arif ile tanışmam bu kitap sayesinde oldu.

    Bana göre bu kitabı diğerlerinden ayıran şey, Muzaffer İlhan Erdost'un Ahmet Arif'i ve Cemal Süreya'yı tanıması diyebilirim. Yazılarda onlarla yaşadığı anıları okuduğumda kendimi sofralarında onları dinlerken buldum. Okurken onları yaşadım. Bu yüzden bu kitabın benim için anlamı büyük oldu.

    "Nazım için yazmayı zaman zaman düşündüm. ama bir edebiyat tarihçisi, ya da eleştirmen/meleştirmen gibi değil. Olursa kendime özgü bir yazı olsun istedim. Gün olur yazarım belki derdim. Edebiyatçılar Derneği "Nazım Hikmet'in Şiirinde Devrim Kavrayışı"nı "bildiri" olarak hazırlamamı isteyince, konuyla çerçevelendim. Doğal ki yöntemim de, ancak genel bir yöntem olabilirdi."

    Nazım Hikmet ile ilgili yazısını şairin devrim ruhuna uygun olarak yazmayı seçmiş. İlk başta onun devrimini anlatmış. Neye karşı olduğunu, neden Türkiye'de sosyalizmin oluşmadığını anlatmak istemiş.

    "Yalnızca üç bilgin ve yalnızca üç devrimci değil,aynı zamanda çok büyük üç sanatkar olarak niteleyeceği Marx, Engels ve Lenin, ilk şiirlerinde daha çok "inkilap" ile özdeştirilen "ihtilal"ci özellkileriyle kucaklanır. Anti-Dühring, Kapital, Materyalizm ve Ampiryokritisizm de öyle. Çünkü, biri felsefe ve sosyalizm, biri kapitalist üretim sürecini tahlil, biri de idealist felsefenin eleştirisi açısından bu üç yapıt, bilimsel sosyalizmin bilgi teorisi en yüksek yapıtlarındandır."

    19 yaşım
    Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
    19 yaşım
    Sana anam gibi hürmet ediyorum
    edeceğim
    Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum
    gideceğim
    Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
    19 yaşım
    *
    Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
    Oturuyor 19 yaşım
    yatağımın başucunda
    ellerimin avucunda
    bana diyor ki;
    -- kafamızda getirelim geri
    o delikanlı günleri cancazım,
    o dehşetli güzel günleri...
    *
    Köpüklü şahlanışların dönüm yeri..
    Dünyanın altıda biri;
    kan içinde doğuran ana..
    İstasyondan istasyona
    yalınayak
    tankları kovalayarak
    açlıkla yarış...
    Şarkıların boyu kilometre
    ölümün boyu bir karış...
    *
    Kafkas;
    güneş
    Sibirya;
    kar
    Seslenebildiğiniz kadar ses-
    -lenin
    24 saatte 24 saat Lenin
    24 saat Marks
    24 saat Engels
    Yüz dirhem kara ekmek,
    20 ton kitap
    ve 20 dakika şey! ..
    *
    Ne günlerdi heheheeey
    onlar ne günlerdi ahbap! ! ..
    Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
    Duruyor karanlıkta 19 yaşım
    Lambayı yakıyorum
    ona hayretle
    muhabbetle
    hürmetle
    ve daha bilmem neyle bakıyorum
    bakışıyoruz
    *
    Yılların arkasında çırptı kanadını
    'Strasroy Ploşaat' ın saat kulesi
    Yaşıyor herhangi bir 24 saatini
    Vatandaş kavgasının darülfünun talebesi;
    Balık çorbası, tüfek talimi, tiyatro, balet
    KİTAP..
    Patetes kamyonu başında süngü tak bekle nöbet
    KİTAP... KİTAP...
    Madde, şuur, istismar, fazla kıymet
    KİTAP... KİTAP... KİTAP...
    Manikür;
    hayır,
    Diş fırçası;
    evet.
    KİTAP... KİTAP... KİTAP...
    Bu ne 24 saat
    bu ne 24 saattir ahbap! !
    *
    Aşk;
    yoldaş,
    Profesör;
    yoldaş,
    Zenci;
    coni,
    Alman;
    Telman,
    Çinli;
    Li
    Ve 19 yaşım
    yoldaş da yoldaş, yoldaş da yoldaş,
    yoldaşım...
    Yılların arkasında yuvarlanıyor başım
    başım yuvarlanıyor
    Uzun saçlarından tutuştu yıllar
    yıllar yanıyor
    yanıyor da yanıyor...
    *
    Oku
    Yaz
    Boz
    Bağır
    Çağır!
    Bütün kuvvetinle nefes al...
    KaFanda, kalbinde
    etinde
    iskeletinde ihtilal...
    İhtilal;
    gündüz-gece
    Gece ormanda çam dalları yakarak,
    bembeyaz
    yusyuvarlak aya bakarak,
    hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor..
    Ve bu anda
    kuvvetli dinç
    bir ağrıdan gelen deli bir sevinç
    sıçrar atlar köpüklenir çatlar
    kafanda...
    *
    Haaayydaa,
    beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan
    bir kızıl süvarisin,
    bir kızıl süvariyim,
    bir kızıl süvariyiz,
    bir kızıl, , , , ,
    Geçti üç yıl
    Ey benim 19 yaşım,
    Ormanda çam dalları yaktığımız
    hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek aya baktığımız
    gecelerin üstünden........
    Ben yine söylüyorum aynı şarkıları
    Döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa,
    ben kattım önüme rüzgarı...
    Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin,
    gözüme bakabilir
    elimi sıkabilirsin...
    Ve sen ki...
    Sen,
    BENİM İLK ÇOCUĞUM, İLK HOCAM, İLK YOLDAŞIM
    19 YAŞIM

    Devrim tutkusu ile harmanlanmıştır şiirleri ve devrim tutkusu ile bağırmıştır şiirleri. O ruhunu ve kendini devrimine teslim etmiştir tıpkı şiirleri gibi.

    "Teokratik feodal devlet sisteminden yana lan ve dolayısıyla hilafetin ve padişahlığın kaldırılmasını istemeyen gericilik karşısında demokratik (ulusal) kurumlar oluşturulurken, emekçilerin ekonomik örgütlenme özgürlüğü istemleri de sosyalizmle özdeşleştirilir. Demokratik bir yönetim olan Cumhuriyet, gericiliğin saldırısından genel düzenlemelerle korunurken, emekçilerin demokratik istemlerinin yasal baskı altına alınması, demokratikleşmeyi bir yanıyla engelleyecek ve yönetici kadronun bürokratikleşmesine ve bürokratik egemenliğine neden olacaktır.
    Dolayısıyla, sosyalizm/komünizmin, bir sistem olarak özlenmesi/istenmesi kadar, demokratikleşme özlemi de, kendi söylemini, emekçiler açısından, sosyalizm/komünizmin ideoloji olarak özgürleşmesinde bulunacaktır.
    Bu nedenle de, Nazım'ın 28 yıl ağır hapis cezasıyla Bursa Cezaevinde yattığı yıllarda, ona, içten içe duyulan yakınlığın nedenini, yalnızca sosyalizm özlemiyle değil, kimileri açısından da özgürleşme özlemiyle açıklamak daha doğru olur sanırım."

    Sosyalizm
    Yani şu demek ki dayı kızı
    Sosyalizm
    Senin anlayacağın yani
    El kapısının yokluğu sende
    İmkansızlığı
    Ekmeğimizde tuz
    Kitabımızda söz
    Ocağımızda ateş oluşu hürriyetin
    yahut, başkası yelde
    sen yaprakmışsın gibi titrememek
    bunun tersi yahut
    sosyalizm
    devirmek dağları el birliğiyle
    ama elimizin öz biçimi
    öz sıcaklığı kaybetmeden
    yahut sevgilimizin bizden ne şan ne para
    vefadan başka bir şey beklemeyişi
    sosyalizm
    yani yurttaş ödevi sayılması ihtiyarlığın
    yahut mesela
    esefsiz
    güvenle
    emniyetle
    gölgeli bir bahçeye girer gibi
    girebilmek usulcacık ihtiyarlığa
    ve hepsinden önemlisi
    çocukların ama bütün çocukların
    kırmızı elmalar gibi gülüşü

    Arkadaşı Cemal Süreya'yı ise kendi anıları ile birleştirerek onun sanatından bahsetmiştir. Sürgün ve Göçebe, Sosyalizm, Erotizm, İkinci Yeni alt başlıklarıyla anlatmış ve ölümünde ve ölümünden sonra yaşadıklarından bahsederek kendi için Cemal Süreya'nın önemine değinmiştir.

    "Okuyup irdelemeyi değil, daha çok konuşmayı sevmiş olamlı Cemal. Konuşmaya benzer bir ilişkidir kitaplarla kurduğu ilişki de. Birleştirmeyi değil, ayrıştırmayı; toplamayı değil, dağıtmayı; biriktirmeyi değil, harcamayı sever gibi. Kendisini bulmayı değil, kimi gülüşlerin ardına kendini serperek gizlemeyi sever gibidir de."

    1938 yılında yaşanan Dersim isyanından sonra Cemal Süreya ve ailesini Bilecik'e sürgün etmişlerdir. Fakat o sürgün olduğunu hep saklamak ister. O kendisine sürgün denilmesini değil göçmen denilmesini istemektedir. Çünkü ikisi de aynı kapıya çıkar. Yurdundan başka bir yerde olmak.

    "Cemal 'in (Süreya), Kürtler yalan söylemek zorunda / Arnavutlar doğru dizelerini, şöyle söylemek de olanaklı: "Arnavutlar doğru söylemek zorunda / Kürtler yalan."

    Belli ki Arnavutluğunu her yerde çığlıklamış olan (Cemal 'in deyişiyle "edebiyatımızın mareşalı") Buyrukçu 'ya (Muzaffer) karşı kendi haklı nedenlerini bu iki dizede dile getiriyor. Cemal 'in, Buyrukçu 'ya şöyle dediğini duyar gibiyim: Ben sürgün olduğumu saklamak zorundaydım, Kürt olmak nedir bilincine varmadan daha. Sen ise Arnavut olduğunu saklayamazdın da. Arnavut olduğunu çığlıklamaman için bir neden de yoktu. Çünkü Arnavutlar bu ülkede "göçebe" dir, ama Kürtler değil. Ya da bu ülkede "sürgün" olan Kürtlerdir, Arnavutlar göçebe.

    Hemen burada söylemek bir paradoks gibi algılanabilir. Cemal, kendini "göçebe" olarak algılar. Öyle gezgin anlamında, yani coğrafya göçgünü göçebe değil. Bu, kendini bir yere oturtamamış olmaktan kaynaklanan göçebeliktir: "... ben hangi şehirdeysem / yalnızlığın başkenti orası".

    Cemal için "Gurbet garba düğşmektir" aynı zamanda ve kendisi her zaman bu "gurbet" dediği Garpta olacaktır. Bilecik 'te, İstanbul 'da, Ankara 'da, Paris 'te. Hepsi onun Doğusuna (Şark 'ına) göre, gurbettir."

    Bu yüzden onun ülkesi Türkçe. Başkenti de şiir oldu.

    Ahmet Arif ise çocukluğu Diyarbakır'da gençliği ise Ankara'da geçmiş aşiret ile kentleşme arasında sıkışık kalmıştır. Kendi kendine çözüm bulmaya çalışır. İkilemde kalması belki de onun şiirlerinin de ikilemde kalmasına neden olmuştur. Devrimci düşünüşünü geleneksel söylemle birleştirmiştir. Kendini anlatmanın yolu olarak şiiri seçmiştir.

    "Bu arada, kente indiği zaman, bir ayağı tarlada, bir ayağı maden kuyusunda olan yarı-köylünün, bir kolu pamuk tarlasında, bir kolu fabrikada olan yarı-proleterin, düzen içinde değerini, yerini bulamadığını belirten devrimci teoriye övgü, Ahmed Arif 'te vurgulanır: sevmenin kusursuz felsefesi, sisli bir dağın ardından ışır gibidir.

    Işır gibidir, çünkü kapitalistleşme yaygın bir biçimde uç vermiş, ve artık, "Çukurova / kundağımız, kefen bezimiz" dir ve Kastamonu 'nun ünlü Sepetçioğlu 'su bir kömür işçisidir, Urfa 'da Fransız 'a kurşun atan Urfalı Nazif mavzer değil, kürek tutmaktadır. Bu kürek, kendi avlusunda, kendi küçük tarlasındaki kürek değil, kör boğaz nafaka uğruna, halden düşmüş tebdil gezen can pazarındaki kürektir, yani ücretli işçidir artık. O geçmişin ayaklanan adamı, düşmana silah çeken adamı, ücretli işçi olmakla birlikte, henüz büyük sanayi işçisi değil, pamuk işçisidir, kömür işçisidir. Çünkü birkaç işletme dışında, işçi sınıfı, kendi sınıfının kurtuluşunun, kendi sınıfıyla insanlığın kurtuluşunun savaşımını başlatacak bir güçte değildir henüz. Ahmed Arif, teoriyi kendi toplumunun gerçeğiyle uzlaştırdığı içindir ki, onda, toplumun ilerici ve devrimci öğeleri, çeşitli kesimleriyle yansır, ama olduğu kadarıyla, o gün olduğu gibi."

    Ahmet Arif Anadolu şiirinde gurur ve nefretin tablosunu iç içe çizer.

    ANADOLU

    Beşikler vermişim Nuh'a
    Salıncaklar, hamaklar,
    Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
    Anadoluyum ben,
    Tanıyor musun ?

    Utanırım,
    Utanırım fıkaralıktan,
    Ele, güne karşı çıplak...
    Üşür fidelerim,
    Harmanım kesat.
    Kardeşliğin, çalışmanın,
    Beraberliğin,
    Atom güllerinin katmer açtığı,
    Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
    Kalmışım bir başıma,
    Bir başıma ve uzak.
    Biliyor musun ?

    Binlerce yıl sağılmışım,
    Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
    Nazlı, seher-sabah uykularımı
    Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
    Haraç salmışlar üstüme.
    Ne İskender takmışım,
    Ne şah ne sultan
    Göçüp gitmişler, gölgesiz!
    Selam etmişim dostuma
    Ve dayatmışım...
    Görüyor musun ?

    Nasıl severim bir bilsen.
    Köroğlu'yu,
    Karayılanı,
    Meçhul Askeri...
    Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
    Sonra kalem yazmaz,
    Bir nice sevda...
    Bir bilsen,
    Onlar beni nasıl severdi.
    Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
    Minareden, barikattan,
    Selvi dalından,
    Ölüme nasıl gülerdi.
    Bilmeni mutlak isterim,
    Duyuyor musun ?

    Öyle yıkma kendini,
    Öyle mahzun, öyle garip...
    Nerede olursan ol,
    İçerde, dışarda, derste, sırada,
    Yürü üstüne - üstüne,
    Tükür yüzüne celladın,
    Fırsatçının, fesatçının, hayının...
    Dayan kitap ile
    Dayan iş ile.
    Tırnak ile, diş ile,
    Umut ile, sevda ile, düş ile
    Dayan rüsva etme beni.

    Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
    Namuslu, genç ellerinle.
    Kızlarım,
    Oğullarım var gelecekte,
    Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
    Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
    Gözlerinden,
    Gözlerinden öperim,
    Bir umudum sende,
    Anlıyor musun ?
  • SİNESTEZİ: RENKLERİ DUYMAK,ŞEKİLLERİ TATMAK...

    Uyandıkları her sabah kendine has ve değişik. Basitçe gazete okurken bile okudukları her bir kelimede gözlerinin önünde bambaşka renkler parlıyor. Beethoven'ın konçertolarından birini dinlemek onlar için bir havai fişek gösterisine dönüşüyor. Kapı çaldığında çevrelerinde farklı büyüklükte üçgenler görüp, gökkuşağına baktıklarında çeşit çeşit sesler duyuyorlar. İşte tüm bunlar sanrılar gören birinin değil, sinestezi hastalığına sahip bireylerin yaşadıkları.

    Sinestezi Yunanca kökenli bir kelime olup birleşik duyu anlamına geliyor. Sinestezi hastalarında herhangi bir duyunun uyarımı otomatik olarak başka bir duyu algısını tetikliyor. Daha açık bir deyişle, renkleri duyup, şekilleri tadıp, sesleri koklayabiliyorlar. İki çeşit sinestezi bulunuyor: Sonradan kazanılan ve nedeni çözülemeyen sinestezi. Sonradan kazanılan sinestezi başka bir hastalığın varlığında ortaya çıkıyor. Örneğin, epilepsi hastalarında bu tür duyular (koklama, görme, işitme, duyma, dokunma) arası geçişler de gözlenebiliyor. Nedeni henüz çözülemeyen sinesteziyse her 25.000 kişiden birinde görülen, ender bir durum. Kafadan alınan darbeler, bir takım kimyasalların kullanımı ya da beyindeki orta temporal lobun hasarı da geçici sinestezik durumlara neden olabiliyor. Her ne kadar sinestezi hastalarının deneyimleri farklı duyular içerdiğinden çeşitlilik gösterse de Yale Üniversitesi'nde profesör olan Lawrence Marks bu hastaların çocukluk ve yetişkinlik dönemlerinde sergiledikleri davranışların benzer olduğuna dikkat çekiyor. Birçok çocuğun ceza alma korkusuyla durumunu saklamaya çalıştığını, ancak yetişkinlikte doktorlarca bu duruma bir ad konulduğunda kendilerini daha iyi anlayabildiklerine vurgu yapıyor. Sinesteziye yatkın belli bir insan tipi yok. Ancak eldeki takım istatistiksel verilere göre kadınlar erkeklere oranla bu hastalığa daha yatkın. Hastalığın kadınlarda daha sık görülüyor oluşu hastalık geninin X cinsiyet kromozomu üzerinde taşınıyor olabileceği olasılığını doğuruyor. Nitekim sinestezinin babadan kıza, anneden oğula ve anneden kıza geçtiği durumlara örnekler çokken, bugüne kadar hiç babadan oğula geçtiği gözlenmemiş.

    Sinestezi hastalarının uzamsal ve matematiksel zekâlarının düşük oluşu hastalığın beynin sol yarım küresiyle ilişkili olabileceğini düşündürüyor. Yapılan beyin görüntüleme çalışmalarıysa sinestezik hastalarda limbik korteks ve hipokampüsün normal bireylere göre daha etkin olduğunu ortaya koyuyor. Her ne kadar araştırmacılar sinestezi hakkında henüz aydınlatılmamış gerçekleri açığa çıkarmaya çalışıyor olsa da, birçok sinestezi hastası özel durumunu bir tür hediye gibi görerek sanatsal alanlarda başarının kapılarını zorluyor. Öyle ki dünyanın saygın heykeltıraş, müzisyen, ressam ve şairleri arasında da bu hastalıkla yaşamış pek çok örnek bulunuyor. Bunlardan biri olan ünlü Fransız şairi Arthur Rimbaud'nun hastalığını ilk olarak çocukluğunda kitaplardaki harflere bakarken nasıl da renkler gördüğünü fark ettiğinde anladığı söyleniyor. Benzer şekilde ünlü roman yazarı Vladimir Nabokov, klasik müzik bestekârı Scriabin, ressam Kandinsky'nin de sinestezik deneyimler yaşadığı biliniyor. Sinir bilim ve psikolojideki tüm gelişmelere rağmen, bugün, sinestezi halen nörolojik bir hastalık olarak gizemini koruyor. Araştırmacılar, bu hastalığın gizemi çözüldüğünde sinir sistemi ve algı arasındaki ilişkinin ortaya çıkarılmasında da büyük bir adım atılmış olacağını söylüyorlar.


    Kaynak: http://www.biltek.tubitak.gov.tr/...koloji/biyopsiko.htm

    Biyoloji çalışırken bu hastalığın ismiyle karşılaştım ve gerçekten çok garip geldi. Sizlerle de paylaşmak istedim. Renkleri duymak, şekilleri tatmak sizce de çok garip değil mi?