• "...insan, her gün bir 24 saat daha ölür."
  • Shakespeare paranın iki özelliğini öncelikle vurguluyor:
    (1) Bütün insanı ve doğal nitelikleri karşıtına çevirebilen göze görünür Tanrı, nesnelerin evrensel dönüştürücüsü ve değiştiricisidir; "olmayacakları birbirine yakıştırır."
    (2) Evrensel orospu, insanların ve ulusların pezevengidir.
    Karl Marx
    Sayfa 150 - Birikim Yayınları
  • 240 syf.
    Kemikler dayanıyor sırtıma, Karbon14 metoduyla kaç yıllık olduğumu öğreniyor ismini telaffuzunda zorlanacağım ecnebiler. Bir karbon olmasa kıymeti bilinmeyecek tamtur yüzükler takmışlar parmaklarıma boğumları kalın, modern ve belki milenyum çağı zevklerini mesned edinince. Milenyum çağına bir şiir sermişler, sahibini sorunca biri Allah demiş öteki Nazım Hikmet Ran! Nazım Hikmet Ran'ı mülahaza içinde bulundurmaktan imtina ile uzaklaşmışım, zaten Büyük İnsanlık için yazdıklarını da sevmemişim, içim almamış. Büyük insanlığa da inancım kalmamış, şiire ki kendisi büyük bir şuursuzluktan başka bir şey değil diyerek mecnunluğa itibardan kendimi alıkoymuşum.

    Ben bir kitap okudum, annem buna "kitêb" der. Hakikatli olan her kitaba öyle isim verir, kendi Mezopotamya kültürünün getirisiyle. Bir de medresede okuduğu kitaplara "kitêb" dediğini dikkat-i nazara alınca hakikatinin menbaını idrake başlıyorum. Yeni Hayat'ta diyordu ki Orhan Pamuk, "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." Oradaki kitaptan kasıt, belki de "kitêb"di, bir analoji ile başlamıştır Pamuk... Hem Pamuk, Sessiz Ev'de Doktor Selahattin ile Abdullah Cevdet'ten bahsetmiyor muydu yani? Hep imgelerle ilerlemiyor muydu? Bunları ideolojilerden soyunmuş çırılçıplak bir zihinle konuşmak biraz erotik biraz Eros okuyla isabet ettirmek isterdim. Şimdi herkes hicap ediyor çıplaklıktan, ancak hayanın sebebi normlar, yoksa Allah'la yalnız kalmak da değil.

    Erbain, kırk gün manasına geliyor. Arabî lisanında kırk böyle okunur. Kırk yılın şiirlerini topladığı bu kitapta -kitêb, kaç defa tekerrür ile hafızada diri kalır bu kelime?- 54 şiiri yer alıyor. Kronolojik bir sıralama ile ilerlediği bu harikulade şiir kitabının 16. basımını edindim- Tabii, bundan size ne değil mi? Öyle değil, 16. basım önemli çünkü her şey ben okurken oldu, bunu bilsin insanlar!- ve kaçıncı kez okuduğumu şu an ayırt edemiyorum. Şeyi - eşyaları- kaçıncı kez okuyunca anlaşılır der Bandura? Sosyal Öğrenme Kuramı ya da bilişselci ağabeyler hanımefendi ablalar ne der buna? Söz konusu İsmet Özel şiiriyse, Marx da okumalı insan, şizofreni olan Rus balet Vaclav Nijinski'yi, Fransız şair Arthur Rimbaud'u da bilmeliyiz. Avusturyalı besteci Gustav Mahler'i, Valentina Tereşkova'yı bilmeden İsmet Özel'i anlamak mümkün değil. Okumadan Kitab-ı Azimüşşan'ı hele hiç mümkün değil. Mümkün olmayan şeylerden başladım anlatmaya oysa hata ettim. Mümkün olanlardan başlasaydım daha kısa sürecekti. Daha kısa süreceği için de belki daha anlaşılmaz. Belki derken, "kesinlikle" manasını veriyorum kurduğum cümlelerde. Zira belki kelimesinin bile kökü bal ki'den gelir, bal gibi lafzına mana olarak benzetebiliriz de, kökeni de Farsî. Farsî derken aklıma Selman-ı Farisî geldi. –teda-i efkar- Selman'ül Hayr lakabına mazhar olmuş, şu lakabın güzelliğine bakıp gıpta etmemek olur mu? Gıpta etmek iyi bir şey mi? Şuhla varıyorsa hayır, sehavete eriyorsa evet.

    Erbain kitabının önsözü mahiyetinde 9-10 yaşlarında yazdığı bir şiirle giriş yapıyor. Söz konusu şair İsmet Özel olunca diyorum ki - çünkü şiirler, onu söyleyenle biraz daha anlam kazanıyor yahut kaybediyor- ne büyük bir idrak. Henüz somut işlemler dönemini yeni bitirmiş biriyken üstelik, bunu Piaget ağabey diyor. Kitapta 1953 ile 1984 arasındaki şiirler yer alıyor. Hangi birinden başlamalı? Ben de kronoloik bir sıralamayla mı ilerlemeliyim? Zamanı kim parselliyor? Devlet-i Aliyye-i Muhammediye devrini de kurulma, ilerleme, dağılma, gerileme ve duraklama ve hatta çöküş (!) olarak isimlendirenler mi? İsimlendirme yetkisi kimin ve isimlendirmek ne demek anlamına gelir?
    Evet, konu dağıldı, konu ufalandı;
    "dağılmak eskilerin dilinde ufalanmak anlamına gelirdi
    iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    korkarız kaybolmaktan çokluk içinde. " -Şivekârın yolculuğudur, Bir Yusuf Masalı-

    İsimlendirmek, bir güç olduğunu kanıtlamanın en temel yoludur. Orta Çağ örneğin, ecnebiler için Karanlık Çağ'dır. Biz ne demişiz buna? Biz de "belî, karanlık çağ" diyerek üstünü yasemin kokulu şiltelerle küfre bulamışız. Setretmek de değil ki bu, zira ziynet olan setredilir, kötü olan küfre bulanır. Bir çocuk doğduğunda kulağına ezanı okuyan evde iktidar sahibidir, çocuğa isim veren bir kudret göstermiştir. Biri kalkıp Devlet-i Aliyye-i Muhammediye'ye Osmanlı İmparatorluğu demiş, öteki "hasta adam" –seni hain Kostok Rus çarı 1. Nikolay!- hepsini baş üstüne koymuş, kabul etmişiz. Şimdi Devlet-i Aliyye konusunu anlatmadan devam edeyim.

    1962 yılının şiirleri içerisinde bulunan -kendisi o zaman 18 yaşında- Bakır Tenli Yapraklar şiiri beni inanılmaz etkiledi. Biraz bunu irdelemek istiyorum ve bunun için evvela bir Hadis-i Şerifle başlamak istiyorum;
    “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır."

    Bu hadis-i şerifin ilk cümlesine odaklanmak istiyorum. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Altın her daim kıymetli, peki gümüş? Altına kıyasla biraz daha az. Kıyası artıralım, peki bakır? Bakır kendi içinde bir değere sahip. Altın olabilir mi hiç bakır? Olamazsa ne yapmalı? En iyi bakır olmalı. İnsanların kimi bakır tenlidir. İnsan, topraktan gelmedir. Öyleyse toprak tenli desek bir insan için hiç yanlış değil. Bakır özü için göndermedir. Belki altın olamamış ve dahi gümüş olamamışlara göndermedir? Bakır, kalaylanınca kiri çıkar. Kalaylanması için yanması lazım, yanması için ustası. Yandıktan sonra temizlenmesi lazım bir kumaşla. Parıldaması çok sürmez, yine dünyanın kiriyle haşır neşir olunca döner kararmış bir madene. Aksi takdirde saf denmesi de işe yaramaz olur.

    Zaman zaman şiirleri anladığım ölçüde şerh ediyorum, şerh çok iddialı oldu belki ama kendimce anlamını bulmaya çalışıyorum. Kendi penceremden bakıyorum Amentü'ye, Münacaat'a ve Muş'ta Bir Güz İçin Prelüdler'e.

    Caravaggio'nun The Sacrifice of İsaac'ten uzattığı eli tutarız İsmet Özel'in şiirlerinde. Şiirlerinde tuttuğumuz el nefsimizin elidir. Tabloda resmedilen Hz. İbrahim aleyhisselamın Allah'a kurban etmek üzere olduğu anda Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gelen koçu resmeder. Nefsimizin elidir bu el, zira nefsin türlü mertebesi vardır. İlk basamakta nefs-i emmareye giydirir İsmet ağabey. Kendisiyle kavgalıdır, henüz 73'e ermeden, 74'e varmadan evvel de bu kavganın ilk muhatabıdır kendisi.

    "çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi."
    diyen İsmet ağabey, kırgın aksiyle bana öyle geliyor ki narkissos'a da gönderme yapmıştır ve bu konuya ve isme sahip bir Ovidius şiirine de. Kendi avucunda kırgın aksini insan nasıl seyreder başka? Belki el falıyla. Elfabeyle yahut. Sadece şu dizelerle dahi mite, fala gönderme yapan bir şair var karşımızda. Üstelik kendisini cesur bulmayan bir isim olarak. -"yazık, şairler kadar cesur değilim" Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak-

    "vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!"
    Bu dizede geçen leylak, şehirde sık sık görülen bir çiçek. Oysa çevgen -kimi yörelerde çevgan denir- öyle değil, dağlarda yetişir. İsmet ağabey, şehirden dağlara göçüşünü anlatıyor.
    Arasta, aynı çeşit ürünlerin satıldığı bir çeşit çarşı. Aynılıktan dem vuruyor. Irmaklara çark ediş; değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu en çok bu metaforla anlatırız. Suyun akışıyla bir değişim peyda olur, asla su bir önce nanosaniyedeki ırmakta değildir. İsmet ağabey, şiirinde bir itirafta bulunuyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan yüzünü dönüşünü anlatıyor. Allah'a bir yalvarışta bulunuyor. Zaten bu şiirini de İslam'a girdikten sonra yazıyor.

    "bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dıştan sarmalandığı günlerde"
    Yani eski inanç ve anlayışıyla göçüp gitmeden, şehirden dağa göçünü anlatır, itiraflarını anlatır bu şiirde.
    Akla bir soru geliyor, İsmet ağabey için şehir, medeniyet nasıl bir anlama sahip? Şehir onun için özden uzaklaşmaya tekabül ediyor. Kentleşme, medenileşme -Medinelilik, medenilik kavramına denk düşüyor.- Aslında sonradan türeyen, tamahkârların yamadığı bir kavram olarak bakan İsmet ağabey, Batı medeniyetiyle birlikte tüm uydurulmuş medeniyetlere karşı duruş sergiliyor. İslam bir medeniyete ihtiyaç duymaz diyerek, zaten sünnetin ve vahyin yeterince şumüllü olduğuna vurgu yapıyor. Medeniyet, kentleşme adı altında çarpık algıların sövgüsünü yaparak İslam'ın da medeniyet denen tek dişi kalmış canavarla mücadelesini de kâfi bulur; bulmamak namümkün, amümkün ve hatta imümkün.

    Baştan sona bir şiirini şerh etmek sayfalar süreceği için buna yeltenmeden sözlerimi sonlandırmaya niyetleniyorum. Umarım hakkıyla okuyup anlarız beyefendiyi, anladığımın onda birini dahi söylememiş vaziyetteyim. Aklıma takılan şeyler de var elbette. Örneğin erbain kavramı, kırk güne işarettir. Ancak bu kırk gün kışın ilk kırk günü müdür yoksa yazın mı? Söz konusu İsmet ağabeyken ona kışın kırk günü diyerek klasik bir açı getirmek yeterli gelmiyor. Kürtçede kışın ilk kırk günü için “çilê zivistanê” yazın ilk kırk günü içinse “çile havînê” deniyor. Sanki yazın ilk kırk günü, onun yakıcılığına bir gönderme var, ben hiç değilse böyle anlamak istiyorum.

    Son olarak İsmet ağabeye, özellikle ağabey hitabını uygun görüyorum ki; kendisinin de ilkokuldan bu yana yazımı konusunda tembihlerle öğretildiği biçimiyle “ağabey” yazdığını ve buna bir titizlikle yaklaştığını öğrendim. Öyleyse var ol İsmet ağabey, muhabbetle.
  • İNSAN KALİTESİ

    Yıllarca bana neden siyasi konularda yazı yazmıyorsun diye sitem eden takipçiler oldu. O konuyu yazarsam asıl yazmak istediğim konuya yer kalmaz ama iki geçerli sebebim var:
    1- Bizde, dinci dinci değil, solcu solcu değil, sağcı sağcı değil ki, kuranı okumadan Müslüman olandan tutun, karl Marx okumadan komünist olandan tutun, Adam Smith okuman liberal olana kadar.
    2- Tartışma metodolojisini bilmiyoruz, sürekli haklı çıkmak için tartışıyoruz, hiçbir konuda kalıcı çözümümüz yok, TV lerde on yıllarca aynı konuları “havanda su dövercesine” anlatıp dururuz.
    Bu iki özellikten dolayı burada siyaset tartışılmaz, çünkü “siyasetin bayatlığı” bir sonuçtur, asıl sebebi bulmak lazım. Eğer bir ülkenin yöneticileri kadın cinayetleri veya çocuk istismarı arttığında buna çözümü olarak “ gereğini yapacağız…en ağır şekilde cezalandıracağız” diyorsa o konunuda uzmanı olmadıkları aşikar, bir erkeğin çocukları istismar etmesinin çözümü, vücuduna acı çektirmek değildir, “zihniyetini değiştirmektir”…ama kimse bundan bahsetmiyor, niye? İki olasılık var: 1- kimse zihniyet nasıl değişir bilmiyor (cahillik): bunun yapan, yetkilendirilmemelidir. 2-biliyor ama dillendirmiyor ( ahlaksız): bunun yapan, yine yetkilendirilmemelidir.
    Bu yüzden size başka bir bilgi vermek istiyorum:
    - Kara yollarda son 15 yıldaki olağanüstü başarımız sonucunda dünyada 9. sıradayız, peki insan kalitesinde kaçıncı sıradayız? Kaldı ki ülkelerin kalkınmışlığı kara yolu ile değil demir yolu ile ölçülür ki Türkiye 23. sıradadır ( işine gelen tarafını anlat, işine gelmeyen tarafını anlatma safsatası bizde boldur, ihracat %10 arttı der ama ithalat %30 arttı demez, işine gelmiyordur! Maşallah!)
    - Ha yukarda sorduğum soruya cevap vereyim İnsani kalkılmışlık İndeksinde (Human Development Index) dünyada 71. sıradayız… peki dünya 5 den büyüktür bundan bize ne? Sanki 6. bizi miyiz? Değiliz, 7. Miyiz? Değiliz…hele 8. Hiç değiliz….8.5 değiliz…git..git…baya git…he git…hele git…o tepeyi aş..hee…hee..onun arkasına bak 71. sıradasın. Şimdi 71. Sıradaki biri 5. Sıradaymış gibi konuşursa ne olur, ben söyleyim…o 71, 5 olmaz ama 80 e düşer…çünkü bu “içi boş aşırı özgüven” sendeki “gerçek sorunu çözmeyi engeller.”
    - Bilimsel makale sayısında (Scimago Journal & Country Rank) dünyada 20. Sıradayız ama dergi kalitesinde göre (Journal h-index ) 36. sırada. Pek bunca bilim nereye gidiyor ne işe yarıyor diyorsanız söyleyeyim, ülkelerin dönem başındaki ihracatlarının ortalama niteliğini ve üretime yönelik ortalama bilgi birikimlerini yansıtan (Economic Complexity Index ) 43. Sıradayız, yani kâğıda yazdığımızı uygulamakta zorluk çekiyoruz.
    - Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu Türkiye ise 144 ülkenin değerlendirildiği raporda 130’uncu sırada, ki bana sorarsanız “kadın hakları” olmayan yerde “medeniyet” olmaz. Gelişmiş bir ülke bu seviyeye düşseydi, en az 3-5 bakan istifa etmişti, Japonya’da olsaydı harakiri yapardı, ama Allahtan biz gâvur değiliz!
    - Hani her fırsattı namus vurgusu yapıyoruz yap, ekonomik namus vurgusu yani Yolsuzluk Algıları Endeksi (Corruption Perceptions Index) dünyada 81. Sıradayız ve her sene bu sıralama geriliyor, yani yiyen yiyene. İhalede fesattan tutun, her konuda fiyat şişirmeye ( bizim memur işini bilir, bizim işadamı da işini bilir.) sen burada çalarak zengin olabilirsin ama dünyadaki yerin saygın değildir, Birleşik Milletlere gittiğinde boyuna göre konuş derler.
    - Çocuk hakları (Rights of the Child) 97. sıradayız, maşallah, Allahtan %99 dindarız, bir de bizim %60 dindar olduğumuz halimizi düşünün.
    - Hayvan hakları Korunmasında (Animal Protection Index) A/B/C/D/E/F/G kategorisinde E ( yani vasat altıyız). İnsanların risk altında olduğu yerde hayvanları düşünen 3-5 hayırseverin dışında kim ne bekler ki?!
    - Eğitimde en çok parayı en kötü harcan ülkeyiz, yani resmen parayı sobada yakıyoruz, PISA testinde Türkiye 72 ülke içinde 50'nci sırada. Ha bunu beğenmeye bilirsiniz, o zaman siz bir sınav yaparsanız dünya gelir o sınava girer sonra siz bir sıralama yaparsanız millet de sizi alkışlar ama siz onu yapacak bilgelikte misiniz? değilsiniz, niye? Çünkü bir fikriniz yok.
    Şu 3-5 rakamı bulup yazmak için 2 saatimi verdim, üzüldüm mü derseniz üzülmedim, niye çünkü biz ısrarla 5 e 10 demek istiyoruz, ya bu 5. Dünyayı evren kafamıza göre şekillendirmek istiyoruz, abesle iştigal etmeye bayılıyoruz.
    Alman arabasıyla Almana hava atmayacaksın! Amerikan uçağıyla Amerikalıya hava atmayacaksın! az konuş, önce düşünmeyi öğren, sonra kafandaki önyargılar, safsatalar ve mantık hatalarından kurtul…senin bir özelliğin yoktur ( dünyada kim hangi karmaşık problemin çözümü için bizden akıl istiyor ki), bunu anlarsan ileride bir özelliğin olabilir ama dünyanın tüm özellikleri bende toplanmıştır dersen zaten yeni bir şey öğrenemezsin ki.
    Bir de itibar kelimesini çok severiz, itibarımız şu bina itibarımız şu köprümüz. Bakın bir ülkenin itibarı pasaportudur, gittiği ülkede gördüğü saygınlık, kolaylık, vize muafiyet ve filan…Türkiye Pasaport İtibar Sıralamasında ( Passport Index) dünyada, sıkı durun 87. sırada, niye? e niyesini anlattım, kendini olduğun kadar görmeyi öğrenmedikçe bu sayılar böyle.
    200 kelime ile düşünen 2000 kelime ile düşünen birin anlamaz demiştim, 2000 kelime ile düşünme seviyesine çıkmalıyız, ağlayarak sızlayarak değil, sorgulayarak ve kafamızdaki paslanmış çivileri (önyargıları) sökerek.
  • 181 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    güncel olayların tarihini yazmak çok zordur. bir çok -ve bir kısmı da manipülatif olma ihtimali yüksek- farklı parametreyi doğru bakış açısı ile birleştirmeyi gerektirir.

    marks'ın fransada sınıf mücadelelerini anlattığı 3 kitaplık serisinin ilk kitabı.

    ktiabın önemi, marks'ın tarihsel materyalizm adını verdiği tarih felsefesi yönteminin, ilk defa tarihsel bir olaya uygulanmasından kaynaklanıyor. kitap bir dergide fasiküller halinde olaylar yaşanmakta oluyorken yazılıyor. marks bu esnada fransa'da bile değil!

    almanyadaki sınıf savaşı hareketlenince engels ile birlikte 1 haziran 1848'te Köln'e gidiyorlar. ve marks Köln'e gittikten sonra fransadaki 1848-50 devrim dönemini anlatıyor. o zaman her olayın twittertan atıldığı, google internet gibi imkanların olmadığını :) düşünürseniz marks'ın olayların altyapısına ne kadar hakim olduğunu, güncel gelişmeleri nasıl takip etmesi gerektiğinin bilincinde olduğunu fark edersiniz. bu kitap, marksın aynı zamanda "salt" "filozofik" olmadığını, olayları sokak sokak, insan insan bildiğini gösteriyor; bir nevi devrimci kimliğinin tasdiki...

    belki ileride daha detaylı yazarım. şaşırtıcı tahlillerle dolu bir kitap...
  • ''Özel mülkiyet bizi öylesine aptal ve tek yanlı yapmış ki, bir şeye ancak tümüyle sahip olabildikten, yani onu bizim için bir sermaye öğesi kıldıktan sonra, ''bizimdir'' diyebiliyoruz. Ya da yiyip içtikten ve ele geçirdikten veya üzerimizde taşıyıp, içinde oturduktan, kısaca kullandıktan sonra bizim oldu sanıyoruz... Böylece duygusal ve ruhsal olanlar, yerlerini ''sahip olmak'' ın o yabancılaşmış anlamına bırakmış oluyorlar. İnsanların içlerinde gizli olan hazinelerin ortaya çıkabilmesi için, dışsal bir fakirlik düzeyine indirgenmeleri gerekecektir.''
  • İnsanlığın toprağına bağlı,
    effektif edilgenliğin eleştirisinin bilimi olmak ister. İnsan ölümlü olduğu için ölmez (yalancı olduğundan dolayı da yalan söylemez) ne de «Sevgi» olduğu için aşık olur: İnsan ölür, çünkü hayvan yerine konulur; çünkü öldürülür. Tarihi materyalizm bu olguları bize animsatır ve Marx Kapital'de belli bir dönemde -ayrica çok belirgin bir dönemde- edilgenliğin olgusunu veren
    bir dönemde yönden çözümleme mekanizmalarını sağlayan yöntemin belli ana hatlarını ortaya çıkarmıştır,,
    Gilles Deleuze
    Sayfa 12 - Baglam yay.(pdf)