• Tüketiyoruz, Tükeniyoruz
    Tüketiyoruz, tükettikçe tükeniyoruz.

    Dostluğu, sevgiyi, paylaşmayı, sevmeyi, sevişmeyi, acıyı, hüznü, aşkı ve dahasını... hepsini tüketiyoruz. Tükettikçe yenilerini arıyoruz, aradıkça daha fazla tükeniyoruz, ararken çok yoruluyoruz, bulduğumuzda ise aradığımıza değecek kadar sevinemiyoruz bile. Biliyoruz, onu da tüketeceğiz ve yenilerini arayacağız. Eskilerin yerine yenilerini koyuyoruz. Eskileri umursamıyoruz bile. Yayılmacı politika izliyoruz hisler üzerinde. Aşkımızın ipini kendi ellerimizle çekiyoruz, umursamıyoruz bile karşımızdakini. Yeri geliyor timsah misali ağlıyoruz, sonra mendilimizle gözümüzü silip çöpe atıyoruz. Evet, gözyaşlarımızı da tüketiyoruz.

    İki şişe ucuz şarapla, bir fincan kahveyle veyahut bir içten sarılmayla düzelebilecek şeyleri o kadar çok büyütüyoruz ki, tüketiyoruz arkadaşlıklarımızı. Neye gücendiğimizi bile bilmiyoruz. Birbirimizin ardından türlü oyunlar çeviriyoruz. Yüze gülerken, bir yandan da oluklu hançerimizi zehire batırıyoruz kınından çıkarıp. Kandırıyoruz sevdiklerimizi, onlara karşı ikiyüzlü bile olabiliyoruz. Sahte gülücükler ve sözcükler diziyoruz utanmadan, kızarmadan. Evet, samimiyeti ve sözcükleri de tüketiyoruz. Kendi dalımızı kendimiz kesiyoruz elimizle, hem de ta kökünden; budamak yerine. Suyunu kurutuyoruz sevdaların, sonra susuyoruz, bir damla suya muhtaç kalıyoruz, susuzluktan kuruyoruz, evet, suyumuzu da tüketiyoruz.

    Varlığını unutuyoruz evvela, sonra elini, yüzünü, gözünü, yaşmağını, kokusunu. Özlüyoruz haliyle, en çok da unuttuklarımızı, sesini dahi hatırlayamadıklarımızı. Unutmak bir lütuftur derler, kimine göre lütuf, kimine göre ise azap; belki de günahlarımızın kefaretidir kim bilir? Acaba buna eşdeğer bir günah işlemiş midir insan; unutmaya değecek kadar? Evet, insan sevdiklerini de tüketiyor, anılarını da.

    Saklıyoruz affettiğimiz şeyleri zihnimizin en karanlık ve soğuk dehlizlerine, asla ama asla unutmuyoruz yaptığımız iyilikleri ve bize yapılan kötülükleri. Affettiğimiz hatalarını insanların, yüzlerine çarpmak için en uygun zamanı kolluyoruz. Zamanı gelince nasıl da acımasızca vuruyoruz yüzüne karşımızdakinin. Bir damla mürekkep gibi, suyumuzu bulandırıyor ve saflığına karalar çalıyor öfkemiz, yerle bir ediyor kurduğumuz sevgiyi ve bağı. Asla ama asla öncesini düşünmüyoruz, ilk bakıştaki aşk gibi son bakıştaki nefret peydah oluyor. İçini dolduramıyoruz kazdığımız kuyuların. Nerede kalıyor merhamet, hangi dala takılıyor anlayış? Nasıl da olağan karşılıyoruz aldatmayı, kandırmayı? Sonra neden kimseye güvenemiyoruz? Çünkü onu da tüketiyoruz. Evet güveni de tüketiyoruz, tükeniyoruz.
    Bazı temel şeylerin içi boşalınca, ona bağlı geri kalan şeylerin de pek bir manası kalmıyor. İhanete uğradıkça hatayı kendimizde arıyoruz. Onların adi olabileceğini düşünmek istemiyoruz asla. Sevdiklerimizin her yalanında bir doğru, sevmediklerimizin her doğrusunda bir yalan arıyoruz. İnanamıyoruz ama en beklenmedik şeyler en beklenmedik anlarda en beklemediklerimizden gelmez mi ki?

    İnsanların sürekli kendilerini anlatmasına artık tahammül gösteremiyoruz. Anlaşılmak mı istemiyoruz yoksa anlaşılmaktan mı korkuyoruz? Herkesler her şey hakkında nasıl da herkesten çok her şeyi biliyor be! Kendimize çekiliyoruz, konuşmak artık güç geliyor, nefesimizi yakıyor buhar olup ciğerlerimize inerken alevden dövülen sözcükler.

    Tüm bunlar olup biterken kendimizi dünyanın en değersiz ve suçlu kişisi olarak yargılıyoruz. En ağır mahkemeleri kendi ellerimizle kurup en ağır cezaları kendimize biz, kendi elimizle veriyoruz. Kimseye yakıştıramıyoruz hainliği, alçaklığı. Biz kötü oluyoruz onlarsa iyi. İyi olmak için rol yapıyoruz bazen, maskeler çekiyoruz gözlerimize. İyi görünmek istiyoruz, ama çoğu kez yalan söylüyoruz, evvela kendimize. Kandırıyoruz onları belki; evet ama kanıyoruz en çok da kendimize. Onlar dışarıda ellerini kollarını sallarken, biz bir başımıza kendimizi infaz ediyoruz. Çünkü adaleti de tüketiyoruz, tükeniyoruz.

    Bazen de sorunu etrafımızda arıyoruz, kendimizde olduğunu bile bile. Kandırdığımızı sanıyoruz herkesi, belki kandırıyoruz da ama en çok da kendimizi. İnanmak istiyoruz hala bir şeylere her şeye rağmen; sevmeye ve güvenmeye değer, en çok da kendimize, herkesten önce. Umut etmek istiyoruz, güneşin yeniden istediğimiz gibi doğmasını bekliyoruz.

    Şarkı okuyan kuşları öldürüyoruz. Ava giderken avlanıyoruz aslında. Sırtımızda kürkümüzle, elimizde tavuk dürümle "hayvan hakları" diyoruz. Bunu derken de yüzümüz hiç mi hiç kızarmıyor ha!. Daha da sinirleniyoruz üstelik bunu diyenlere. Ağzından salyalar akan kuduz itleri kıskıslıyoruz doğruyu söyleyenlerin üzerlerine! Kire, boka batmış işaret parmağımız kendimizi gösterecek yerde mazlumu, garibi, haklıyı, hak arayanı gösteriyor. Tüketiyoruz dürüstlüğü, ikiyüzlülük koyuyoruz yerine. Bir zamanlar iğrendiğimiz şeylere dönüşüyoruz, sevmediğimiz fikirler geçiyor aklımızdan. Ve bu giderek olağanlaşıyor. Tüketiyoruz nefesimizi, çoğu zaman beş para etmez insanlara harcıyoruz, havamız bitiyor nefessiz kalıyoruz. Köpürüyor ağzımız, gıcırdıyor dişlerimiz... tüketiyoruz, tükeniyoruz. Kalemimizdeki mürekkep, daktilomuzdaki şerit, lüküsümüzdeki gaz yağı.... anamızın şefkati... hepsi.... tükeniyor, tükeniyoruz.

    Ne büsbütün sıyrılabiliyoruz acılarımızdan, ne de sırtlayıp götürebiliyoruz. Yanından yöresinden dolanıyoruz, bazen ağrısa bile dişimiz, dilimizle yokluyoruz. Ne dişten vazgeçebiliyoruz ne yoklamaktan.

    Onu son görmemde elindeki köpek öldüren diye tabir edilen ucuz şaraptan içiyordu. Sonuna gelince şişenin, bana çevirdi kirlenmiş eski yüzünü. “Acı” dedi, “en güçlüsüdür içlerinde ve de en gizemlisi, hatta en temel duygudur acı. En güçlüsüdür çünkü acının nereye evrileceğini kestirmek zordur. Sevgiye mi, umuda mı, aşka mı, öfkeye mi, özleme mi yoksa başka duygulara veya durumlara mı? Onun gücü buradan geliyor işte; öngörülemezliğinden. En gizemlisidir çünkü acının önünü görmek zordur, gözümüzü bağlar, karartır, fevri yapar bizi. Öte yandan pişirir de. İnsan acısı kadardır, acılarımız kadarız”. Ona göre dipte dururmuş insanın acısı, şarap şişesindeki tortu misali. Şişeye karışınca belli olmazmış ama öylece kalakaldığında insan bir başına, ilk dibe çöken şey acısı olurmuş. Çünkü diğer hepsi zamanlar unutulur gidermiş. Acı da gidermiş gitmeye ama geriye kalırmış biraz biraz, tükenmezmiş sonuna kadar asla. Bekledikçe dipte daha da acırmış tadı, kekre olurmuş. Tortu da öyle ha deyince olmazmış ha, zaman gerekirmiş. Tortulu şarap en kalitelisiymiş ona göre, acılı insan da öyle. Ne kadar tortumuz varsa, aslında o kadarmışız.

    “Öyle yaaa, tortun kadarsın işte” demişti onu son görüşümde, “tortun kadarsın, acını sev, acından sakın”. Sonra ne oldu ona bilmiyorum, belki o da acısı da tükendi gitti, kim bilir? Veda bile edemedim, evet, vedaları bile tüketiyoruz. Doya doya yaşayamıyoruz acımızı, ayrılıklarımızı. Onu bile tüketiyoruz; yenilerini yaşamak üzere. Veda edemiyoruz bile giderken, elimiz çıkmıyor trenin camından dışarı. Vedamız tükeniyor, sözümüz tükeniyor. Söylemek istediklerimiz boğazımızda düğüm haline geliyor, ne yutuluyor ne de tükürülüyor, bu söyleyeceklerimizi söylemek istediğimiz insanları kaybedince; dibe tortular çöküyor. Neden söyleyemiyoruz sevdiğimizi? Kötü bir şey mi yapıyoruz acaba? Pişmanlık mı ağır basar kefelere konulunca yoksa çekince mi?

    Eskiden insanlar misafirleri uzun uzadıya kalınca esnerlermiş, söylenirlermiş şaka yollu. Uyumak isterlermiş haliyle. Bazıları da şu maniyi okurmuş, misafirliği tüketmek için:

    Mangalda bitti köz,
    Dilimizde bitti söz.
    Gideceğseniz gidin siz,
    Uyuyacağız artık biz..

    Evet, misafirlerimizi de tüketiyoruz, bir ömürlük misafirliğimizi de. Askıda yaşıyoruz Kazım Koyuncu’nun dediği gibi. Biz sadece biz olmak istiyoruz. Boynumuza sarıyoruz o yeşil fuları, gece trenlerine biniyoruz kaybolmak için, sokaklarda mızıka çalıyoruz, vuruluyoruz.

    Tüketiyoruz, tükendiğimizi görmeden; kum saatinin akan kısmını görüyoruz sadece, kalan kısmını değil. Son kum tanesi de başımızdan aşağı düştüğünde göreceğiz saatin boyunu, çayın suyunu, kim bilir belki de o zaman gözümüzü açacağız güzel bir bayramda şeker sırasında, belki de Andromeda'da.

    Yine aşınca çayın suyu boyunu
    Belki yeniden karşıma çıkacaksın.

    Göz göze durup bakınca
    Göreceğiz,
    Neyiz ve nerelerdeyiz,
    Bilemiyoruz
    Şimdi...
  • Tek bir defa bütün maskeleri kenara bıraksaksam, kendimi kollamadan. Nasılsam neysem ne kadarsam o işte, kıvrılsam yanına...
  • Özgürlüğü kısıtlamaya çalıştıkları ve tutukluluğunun gerçekten ciddiyet kazandığı duygusuna kapılan K. bir sıçrayışta setten aşağı atladı. Şimdi kalabalıkla yüz yüzeydi. İnsanları yanlış mı değerlendirmişti? Konuşmasına çok mu umut bağlamıştı? Konuştuğu süre boyunca yüzlerini saklamışlardı da, şimdi sıra harekete geldiğinde maskeler düşüyor muydu? Çevresindekiler ne biçim insanlardı!
  • 140 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yine bir DOSTOYEVSKİ kaçamağı yaptım ve her zaman ki DOSTOYEVSKİ bana karışık duygular hissettirdi ama bu konuda en anlamlı söz NABOKOV'UN ''Aynı şekilde,doktor Lujin'e Dostoyevski'den herhangi bir şey verilmesini yasakladı,zira Dostoyevski,doktorun deyimiyle,çağdaş insanın ruhunda baskılı bir etki yaratıyordu,sanki korkunç bir aynaymış gibi- '' (Lujin Savunması) dediği gibi aynaya bakmamı ve kendi yaşamımı gözden geçirmemi sağladı.

    Yeraltından Notlar'ı yaşamımın belirli safhalarında birçok kez okudum;4 mü 5 mi sayısını bile hatırlamıyorum,ama her okuyuşta (18 yaşında okumak farklı bir anlam katar 30 yaşında okumak farklı bir anlam katar ) birbirnden farklı şeyler çıkardım,değişmeyen tek şey ise ; DOSTOYEVSKİ'NİN en çok sevdiğim yazar olması.

    DOSTOYEVSKİ

    Her konuda birbiri ile çelişen ve zamanla değişen fikirler(Siyaset,din...),çalkantılı bir yaşam( fikirlerinin sabit kalmayıp sürekli gel-git içinde olmasında büyük bir etken),sara nöbetleri,son anda ölümden kurtuluş(Kurşuna dizilecekken Çar'ın mektubu idam yerine ulaşır ve ölümden kıl payı döner) delilik ile dahilik arasında gidip gelen yaşantılar...

    Sonuç:İnsan ruhunun en derinine inen , yazarlar arasında psikolojinin babası,yaşadığı dönemi en gerçekçi ve en ince işleyen,sistem eleştirisini yani Çarlık döneminin halk üzerinde yaptığı sömürüyü,kısaca ezilen ve sömürülünleri anlatan bir deha.Hümanist bir aydın,yazdığı evrensel değerlerle bütünleşen söylemleri ile günümüzde bile en değerli yazarlardan biri olarak gösterilen(sadece günümüz değil gelecekte de etkisi devam edecek bence) bir ışık...DOSTOYEVSKİ övgüsü için kelimeler yetersiz kalıyor...

    YERALTINDAN NOTLAR
    İlk bölüme baktığımızda oldukça karışık açıklamalar görülüyoruz,yazar,kendi gibi bizi de kendi yeraltısına çekmek istiyor bunun için yazarın bakış açısıyla(daha doğrusu kitabı anladığım kadarı ile ) size YERALTI'NIN anlamını irdelemeye çalışacağım:

    YERALTI:Her kişinin hiç kimseye açamadığı en gizli sırları,tutkuları,arzuları...barındıran duygusal bir kaledir.Yani her bireyin yeraltısı kendi kendinin kendine ait olduğu yerdir,orada maskeler yok.Dış dünyaya karşı sığınılacak bir yerdir (Hepimizin kendine ait yeraltısı var,yaşam savaşında ıstıraplarımızı düşündüğümzüde ve yaşam muhasebeimizi yaptığımızda her daim kendi kendimizle baş başa kalmıyor muyuz ? İç sıkıntılarımız,üzüntülerimiz,hastalıklarımız...hep içimize işlemiyor mu ? )Şimdi diyeceksiniz ki YERALTINDA YAŞAMAK sözünü övüyor.Hiç de değil.Zaten herkesin yeraltısı kişiden kişiye göre değişir ki;İçe dönük insanlarda bu yeraltı daha geniş ve derinken dışa dönük insanlarda ise dar bir hacim kaplar .Dışa dönük insanlar aşırı sosyalleştikleri için (Doğan Cüceloğlu aşırı sosyalleşen insanların öz benliklerini yitirip persona(maske ) takıp kendi özünü kaybettiğine vurgu yapar) duygularından içe dönük insanlara karşı daha az etkilenirler.

    İşte bizim ana karakterimiz de içe dönük yani duygusal patlamaları daha yoğun yaşayanlardan biri.Bir nevi Tutunamayan(Oğuz ATAY romanlardaki gibi).İlk bölümde kendi kendi ile çelişen daha doğrusu kendini küçümseyip açıklamalar yapan biri karşımıza çıkıyor.Bu hepimizden biri olabilir...Belki de karakterini ele vermek istemiyordur(o yüzden ikide bir sözünü değiştirip yalan söyledim diyebiliyor) belki de okuyucular ile tüm hissetiklerini paylaşmak istiyordur (yeraltı insanı yerüstüne çıkınca yani dünyaya açılınca gevezeleşir diyor yazar) tüm çelişkili düşüncelerini,ıstıraplarını...böyle yapıp konuşarak rahatlamak istiyordur,(Bence bu karakterimizin DOSTOYEVSKİ'NİN ruhu ile çok bağı var) bilemeyiz.

    Bu açıklamalar da şu ipuçlarını yakalıyoruz,ana karakterimiz yeraltında yaşamayı kendi iç kulesinde yaşamaya devam etmeyi dış dünya ile irtibatı kesmeyi kendi seçmiştir(dış dünyanın olumsuz şartları da buna bir etken bence ),kendine göre sebepleri vardır en azından dış dünyadan ilgi bekliyordur,önemsenmek isitiyordur.(kitaptaki karakterimiz dayak yemeye bile razıyım diyor yeter ki dikkate alınayım diyor)

    Dış dünyada alaya alınmasına,orada tutunamasına karşın(Tutunamayanlar kitabında bize yaşamayı öğretmediler diyor Oğuz ATAY) savunma mekanizması olarak kendi içinde bir gurur(dış dünya insanlarını küçümseme ) geliştirmiştir karakterimiz.Karakterimizin kendisi alıngan olduğundandolayı olayları fazla büyüttüğünden söz ediyor.Öç almaktan ama dışa dönük(yaşamayı bilen insanların) intikam için bir duvar karşısına çıktığı (yaşamında kaybetmek istemediği şeyleri olduğu için) söz edip kendi gibi insanlarda duvarların söz konusu olmadığını söylüyor.Kendi kendine acımanın zevklerinden(diş ağırsı göndermesi),çoğu kez yaşamda mantığın değil duyguların baskın olduğunu,insanların gayeden çok gayeye giden yolda zevk aldıklarını,uğraştıklarını,bireylerin kendi duygusal tutkularının esiri olduklarını...hayata,duygu-mantık çatışmasına,insanların tutkularının esiri olduklarına,tutunan ve tutunamayan dünyasına,kibirden kendini aşağılayamaya,kötülük kavramına...birçok şeyden söz ediyor bu bölümü iki kez okudum ama yine de çözümlenmesi oldukça güç (zaten yazar da yazdıklarımdan birşey anlamazsınız diyor).


    İKİNCİ BÖLÜM

    Kahramanımız dış dünyaya açılıyor daha doğrusu eski anılarını anlatmaya başlıyor.Çocukluğundan beri yeraltı sığınağına sarıldığını belirtip yaşamındaki üzücü olaylar anlatıyor.İkinci bölümü okumak ve anlamak ilk bölüme göre daha kolay.


    İlk olarak kahramanımınız kaldırımda yol verme-vermeme hadisesini anlatıyor(Hepimiz buna benzer olay yaşamışızdır.Buna verilen tepkiler,içe atmalar kişinin duygularından ne kadar etkilenip etkilenmediğine göre değişir,kahramanımız duygusal olduğu için bunu gurur meselesi yapmıştır(İçe dönük insanların böyle davranmaları gayet normal)Ama burada iki şey dikkatimi çekti;ilki takıntılı insanların buluttan nem kapan alınganlıkları ve en basit bir olayın iç huzurunu etkilemeleri...Ama diğer yandan ise bu kısımda büyük bir sınıf eleştirisi var(kaldırımda sosyal sınıf bakımından daha güçlü insanlara hep yol veriliyor)


    İkinci olay ise arkadaşları ile aralarında geçen bir aşağılama hikayesi.Dikkate alınmamak,önemsenmemek,yaşamda başarılı olan arkadaşların başarısız arkadaşlarına karşı kibirli bakışı(onları aşağı görmek),gurur ve öz saygı...ikinci olay ise daha ibretlik bu kısımda çocukluk arkadaşlarımız arasında birbirimizi nasıl görürüz(maalesef çoğu kez yaşamda daha başarılı arkadaşlar,yaşamda başarısız ve daha düşük sınıfta arkadaşlarını küçümsüyor,yazarın yazdıkları hala güncelliğini koruyor) cevabını veriyor özellikle sınıfsal farklara gönderme dikkat çekici.


    Üçüncü olay ise yeni tanıştığı bir bayanla yaşadıkları...İlk önce etkili yani ''kitap gibi konuşup '' onu etkileme ve ''yüksek şeyler '' den söz edip ona yol gösterme.(Karakterimiz ikinci olayda gururu kırıldığı için üçüncü olayda öç almak daha doğurusu yaşama karşı içinde biriken öfkesini kusmak için güç savaşına giriyor)Ama beklenmedik bir zamanda gelen ziyaret persona(maskelerin ) atılması ile kahramanımınızın gerçek yüzü ortaya çıkıyor.Bu olayda da yaşama dair ibret alınacak göndermeler mevcut !

    SONUÇ

    Kendi iç dünyasında yaşayan bir adamın dış dünyaya adım attığında bozguna uğramasına şahit oluyoruz.


    Tıpkı ;Tutunamayanlar,Tehlkeli Oyunlar,Korkuyu Beklerken,Oyunlarla Yaşayanlar (Oğuz ATAY),Huzur,Saatleri Ayarlama Enstitüsü(A.Hamdi TANPINAR),Kürk Mantolu Madonna,İçimizdeki Şeytan(Sabahattin ALİ),Körleşme(Elias CANETTİ),Demian,Bozkırkurdu(Hermann Hesse),Budala(Dostoytevski)...gibi değerli kitaplarda yazılanlar gibi...

    Aynı zamanda;Dostoyevski'nin bu romanında da toplum tarafından dışlanmış ve sistem tarafından ezilmiş bir bireyin umutsuz yakarışlarını dinlemek ve onun kendi kendi ile iç hesaplaşmasını okumak,bize birbirinden farklı duyguları hissettiriyor.


    Bazıları bu kitabı anlamsız ve mantıksız bulabilir (dışa dönükler ve aşırı sosyalleşen insanlar) ama duygulara önem veren insanlar bu şaheserin değerini kolayca anlayabilir.Teknik olarak da çok değerli bir kitap ilk bölüm deneme türünde ikinci bölüm ise roman türünde ,kitabın tümüne baktığımızda ise felsefe+psikoloji+siyaset(yaşadığı döneme satır aralarında göndermeler dikkat çekiyor) görüyoruz bence bu kitap Karamazov Kardeşler,Cinler,Budala,Suç ve Ceza...gibi diğer DOSTOYEVSKİ şaheseleri kadar değerlidir.(gerçi her DOSTOYEVSKİ kitabı değerli bana göre ! )