• “O gece oturup düşündüm. Oğlum Bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin.”

    Masumiyet (1997) / Zeki Demirkubuz
  • 251 syf.
    30 Mayıs 2020 Cumartesi
    14:57

    "Ölüm, bir insanın yaşamına son verebiliyor; ama bir ilişkiye son veremiyor..."

    Kitaba adını veren Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor adlı denemeye böyle başlıyor Ahmet Cemal. Şeref Bey onun en yakın iki arkadaşının babasıdır. Sonra onun da en yakın arkadaşlarından biri olacak olan kişidir.

    Ölüm gerçekten de bir ilişkiye son veremiyor. Ahmet Cemal'i 2017 yılında kaybettik. Ben ilk olarak onun kitaplarından İnsana Dönmek ile 10.10.2019 tarihinde tanıştım. O tarihten önce Türk edebiyatının içinde bocaladığım bir konu vardı. "Aydın sorunu" bulamıyordum, yakın bir zamanda yaşayıp Türkçe dilinde aynı düşüncelerde buluşacağım bir yazar bir düşünür bulabileceğim konusunda umutsuzdum. Ahmet Cemal'le tanıştıktan sonra bu sorunun benden kaynaklı olduğunu anladım. Yeterince aramamış, yeterince araştırmamıştım ki onunla ancak 9 ay öncesinde buluşabilmiştim. Tabii ki çok geç Artık Ahmet Cemal burada yaşamıyor. Ahmet Cemal'in de kaybettikten sonra özlem duyduğu Şeref Bey de artık beden olarak yaşamıyor. Lakin bu onların ölümlerinden sonra sona erecekleri anlamına gelmiyor zira ölüm düşünce ilişkisine son veremiyor...

    Ahmet Cemal'in eserleri genellikle Can Yayınlarından çıkmıştır. Çünkü Erdal Öz ile yakın bir arkadaşlığı vardır. Bu kitabı da kendi seçtiği yazılardan oluşmaktadır. Bunu yapmasını da Erdal Öz istemiştir. Can Yayınlarından çıkan 10 tane eseri vardır. 8 tanesi deneme kitabı olmakla beraber 1 öykü 1 de yaşam öyküsü vardır basılan. Sanat Üzerine Denemeler'i sipariş ettim iki gün sonra elimde olacak kalanları da burada.
    https://imgyukle.com/i/yDZwAv

    Benim Ahmet Cemal'e olan sevgim ve hayranlığımı beni takip eden birkaç kişi gerçek anlamda biliyor. O yüzden onlar bu satırları okurken beni daha iyi anlayacaktır. Onun ne kadar değerli bir "aydın" olduğunu bilen (bir avuç da olsa) insanlar var.

    Deneme kitapları az okunan kitaplardır. Ahmet Cemal ile beraber benim tür sıralamam da değişti. Artık ilk iki sırada Deneme ve Tiyatro var. Ve bu durumdan çok memnunum.

    Daha önce değindiğim kitaplarını da bir incelemede biriktireyim.

    İnsana Dönmek
    #55135812

    Kıyıda Yaşamak
    #58350559

    Lanetlenmiş Ağustosböcekleri
    #59683686

    Giderayak
    #65653634


    Sizin adınıza üzgünüm. Üzgünüm çünkü deneme kitapları tükendikten en az üç beş yıl sonra ve biner biner basılır. Şuan çok az kitabının satışı var ve onlarda sadece onlarca kalanlar.. Ben külliyatını tamamladığım için mutluyum. Tüm kitaplarını alma takıntısına girdiğim üç yerli yazar var. Oğuz Atay, Sevim Burak ve Ahmet Cemal. Sevim Burak'ın bir iki eksiği kaldı ama genel anlamda bu üç yazarın külliyatını edindim...


    Hepinizin hayatına Ahmet Cemal'in dokunuşu var lakin hiçbiriniz bu dokunuşu alıp sahiplenmediği için Ahmet Cemal kıyıda köşede yaşadı ve bu şekilde kıyıda köşede bir hastane odasında ölmeyi arzuladı. Kafka, Stefan Zweig, Elias Canetti, Robert Musil, Bertolt Brecht, Paul Celan, Heinrich Böll, İngeborg Bachmann, Friedrich Nietzsche, R.M. Rilke, Ernst Ficher... Ve daha nice yazarların kitaplarını çevirdi. Bu yazarların kitaplarının en az bir tanesi mutlaka ülkenin yarısında vardır. Ama kendi kitapları 1000 1000 basılan kalabalığın ortasındaki yalnız adamdır Ahmet Cemal.

    "Yaşamı savunmayı birincil görev saymayan bir canlılar topluluğu, kendine insanlık demek hakkına da sahip değildir." Der Ahmet Cemal. Ve bu ifade kitaplarında sık sık tekrarlayan bir ifadedir. Onun için çok önemlidir tüm yaşamları savunmak ve bu kelimelerin gerçekten hakkını veren bir aydındır. Kuşadası'nın Kimsesiz Ölüleri adlı denemesinde 1997 yılında botla bir özgürlük yolculuğu yapan Türkmen göçmenlerin ölümü üzerine de bu ifadeyi kullanmıştı:

    "Yaşamı savunmayı birincil görev saymayan bir canlılar topluluğu, kendine insanlık demek hakkına da sahip değildir."

    "Son olayda ölenler Türkmen, öldükleri yer de Kuşadası yakınlarıydı. Ama onlar Yahudi, Japon, Arnavut, Afrikalı, Hırvat, Boşnak. Sırp vb. de olabilirdi; öldükleri yerler de Auschvvitz, Bergen- Belsen, Dachau, Bırkenau, Hiroşima, Nagazaki, Ruanda, Adriyatik, Gorajde vb. gibi adlar da taşıyabilirdi. Önemli olan, ölenlerin ırkları, milliyetleri, soyları değil; öldükleri yerlerin adları da değil. Önemli olan, "Dünya" adlı gezegende "insan" soyundan olan kimilerinin kendilerine ötekı "insanlarca" yaşama hakkı tanınmayışından ötürü ölebilmeleri! Ve elbet bir de geride kalan "insanların" bütün bu ölümlerin ardından kendilerini hâlâ "insan" adıyla yaşamaya layık bulabilmeleri! Kimileri başkaca nedenlerle değil, yalnızca yaşayacak yer bulamadıkları için ölürlerken, böylece de en doğal hak olan yaşama hakları tanınmazken ötekilerin, geride kalanların -ya da: İnsan kalıntılarının!- insan haklarını ağızlarına alma hakkını kendilerinde bulabilmeleri.."


    Evet evrensel insan haklarının ihlali üzerine çok sert ve sarsıcı yazıları vardır. Yerel politikamızın Din, Adalet, Eğitim istismarını da sert dille eleştiren, gördüğü aksaklıkları dile getirmekten çekinmeyen cesur bir insan hakları savunucusudur Ahmet Cemal.


    "Eğer bir devlet, adaletin uygulanması bağlamındaki tutum ve davranışlarıyla insan yaşamının kendisi için bir ölçüt sayılmadığını ortaya koyuyorsa ve genelde hukuktan, yalnızca kendine bir dokunulmazlık zırhı sağlamak için yararlanıyorsa, o devlet düşünülebilecek en korkunç uçurumun da kenarına gelmiş demektir."

    Bu Türkiye olarak uçurumun neresinde yer alıyoruz? "Korkunun etkilerinden biri, duyuları bulandırmak ve nesneleri olduğundan farklı göstermektir..." Diye bir cümle geçiyor Don Quijote kitabında. Duyuları bulandırmak bizim ülkemizde adalet sisteminin yanlış kararları sayesinde uygulanan bir yol değil midir? Daha dün Cumhurbaşkanı tüm kanallarda konuşurken yayını kesilen Muharrem İnce'nin yayını bırakıp ettiği isyanı işittik. Hemen ardından Cumhurbaşkanı danışmanı şu sözleri sarf etti:
    "Türkiye Cumhuriyeti'nde faaliyet gösteren her bir medya kuruluşu özgürce görüşlerini ve yayın tercihlerini yansıtmakta, yasal çerçeve içerisinde faaliyetlerine bir kısıtlama olmaksızın devam edebilmektedir. Sayın İnce'nin bu tavrı medya camiamıza da iftira mahiyeti taşımaktadır."

    Hangi medya? Hangi özgürlük? Duyguları bulandırma konusunda da epey iyiyiz. Bir ülkede özgür medya varsa şayet tüm televizyonlar aynı anda bir siyasinin konuşmasını vermez. Resmi devlet televizyonu bu iş için vardır. Yani medya özgürlüğü olmadığını biliyoruz lakin bunu neden inkar ediyoruz? Don Quijote kitabında geçtiği gibi "Korkunun etkilerinden biri, duyuları bulandırmak ve nesneleri olduğundan farklı göstermektir..."

    Ben yaklaşık olarak üç yıldır televizyon izlemiyorum. Bir yıldır da hiçbir haber kanalının programını izlemiyorum. Medya özgürlüğüne inandırılabilmış olsaydım izlerdim diye düşünüyorum.

    Atatürk ve Cumhuriyet değerleri üzerine her kitabında birçok deneme yer almaktadır. Cumhuriyetin Çizgileri adlı denemesinde de şöyle diyecek bizlere:

    "Hep Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘kurtarıcılığı’ ile yetinmek…Bugün Atatürk, hem düşünce hem eylem bağlamında hâlâ sadece bir kurtarıcı olarak özlenmemeliydi! Çünkü o, daha yaşarken kurtarıcılık misyonunu tamamlamış, onun ardından da hep düşünceleriyle yorumlanmasını ve hatırlanmasını vasiyet etmişti.10 Kasım 1938’de ölen Atatürk’e bugün hâlâ kurtarıcı olarak ihtiyaç duymamız, onun ardından bu ülkeden gelip geçmiş kuşaklara, özünü 1938’den bu yana geçen zamanın hesabını verememekten kaynaklanan çok vahim bir iflasın gölgesini düşürür.Bugün Atatürk’ün düşüncelerinden çok kurtarıcılığına duyulan özlem, onun çok sağlam temeller üzerine inşa ettiği, kalıcılığı için de kendisi yaşarken düşünülebilecek hemen bütün önlemleri aldığı bir Cumhuriyeti sonradan ne ölçüde taşıyabilmiş olduğumuzu ciddi biçimde sorgulamamızı gerektiren bir nedendir."
    ...
    Onun ardından biz, zaman içersinde önce özgür düşünebilmenin yollarını tıkadık. Atatürk’ü bile genç kuşaklara anlatmak yerine ezberletmeyi yeğledik! Köy Enstitüleri’ni kapatmakla, Anadolu İhtilâli’nin ilim, irfan ve özgürlük damarlarını daha en baştan tıkadık.
    Bu, topluma karşı işlenmiş kolektif bir suçtu – ve herhangi bir toplumda böyle bir suç işlenmiş ise eğer, o toplumda hiçbir birey sorumluluğu sadece tek tek partilere, kişilere yükleyerek masumiyet iddiasında bulunamaz!"


    İlim, irfan ve özgürlük damarını daha en baştan tıkadık.. Önemli gün ve haftalarda anılması zorunlu bir lider olarak aktardık Mustafa Kemal'i onunla korkuttuk onun yaptığı devrimleri yazılı soruları haline getirerek en büyük Atatürkçünün en başarılı olan olarak yansıyor olmasını sağladık. Bize gerçek Atatürk'ü tanıtmadılar. Biz de tanıtmak için pek fazla uğraş vermedik.. 1938 yılından sonra geçen zamanda Cumhuriyet'e karşı bu ülkede yaşayan insanların ne kadar ihanette bulunduğunun bir ölçüsü olamaz sanırım. Bir başka denemsinde şöyle diyordu Ahmet Cemal:
    "Ümmet'likten kurtulup millet olabilmek için bütün dünyaya örnek bir Kurtuluş Savaşı'ndan galip çıkmış bir toplumun sonraki yazgısı, bu kadar hazin olmamalıydı." Daha çok şey yazmak istiyordum Ahmet Cemal ve onun sanat dünyası üzerine ama bu konuya gelince daima boğazımda bir şeyler düğümleniyor ve orada kalıyor artık kelimeler.. Geldiğimiz noktayı da çok iyi özetleyen bir alıntısı var bu kitapta:
    "Ülkenin yönetimine gelenler, on yıllar boyunca başarıyı tarihsel gerçeklere sırt çevirip toplumu ve bireyleri bir yanılsamalar dünyasına sürüklemekte aradılar. Bunun sonucunda gerçekler tehlike, yapay yapılaşmalar ise erdem diye belletildi."

    Yapay yapılaşmalar. Cumhuriyet ve Atatürk değerini yok sayıp ilahlaştırıldı. Bunun karşılığında ise Atatürk'ün sözde savunucuları hâlâ bir Atatürk kurtarıcılığına olan özlemi dile getirdi...

    İncelememi Ahmet Cemal'in sürü içerisinde yer alan diplomalılara getirdiği eleştiri paragrafı ile noktalayacağım. Okuyanlara teşekkür ederim. Ve Ahmet Cemal kitaplarının elden ele dolaştığı günlerin gelmesini de çok isterdim fakat pek mümkün görünmüyor..

    *Türkiye'nin geleceğine gerçek anlamda sahip çıkıp o geleceği yönlendirebilecek tek kesim, ancak gençliğin "bilmeyi sorun edinen" kesimidir; ve yine çünkü, gençliğin bunun dışında kalan kısmı, "diploma" adı altında aldığı resmi belgeleri ne denli gösterişli olursa olsun, ancak zaten var olan ve hiçbir şeyi değiştiremeyen, değiştirmeye de pek niyetli olmayan sürüden biri olmaya adaydır."
  • https://youtu.be/GVz1UJ0SEa0

    Buralarda yaşanmıyor
    Kimse beni anlamıyor
    Dersim’e hiç benzemiyor
    Çok özledim Dersim seni
  • "Hep denedin, hep yenildin. Olsun, yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil."

    Samuel Beckett
  • -Tüh be!
    -Film bu, Memet abi, film.. Milleti ağlatmak için yalandan yapıyorlar.
    -Yalan malan.. Böyle de olmaz ki kardeşim..

    Masumiyet - 1997/Zeki Demirkubuz
  • Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. Bi de zagor vardı.Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filimciydi.

    Masumiyet (1997) Zeki Demirkubuz
  • Hep denedin.
    Hep yenildin.
    Olsun.
    Yine dene.
    Yine yenil.
    Daha iyi yenil..

    Samuel Beckett