• Bazı çocukların özgürlüğe ihtiyacı vardır ,bazılarının ise zorlanmaya,teşvik edilmeye ,baskıya ...
  • Matematiğin Oscar ödülünü almış bir adamdan bahsediyoruz. İzmir'in kıyamet kopmayacak dendiği yerde, en eski Uygarlıklara yuva olmuş bir konumda Şirince 'de Matematik köyü kurmuş bir adamdan. 7 den 70 e bir çok insana matematiğin aslında ezber olmadığını anlatmaya çalışan, matematiğin hayatın ta kendisi olduğunu çoktan ispatlamış bir Nesin'den. Eğer matematikten korkuyorsaniz ve 'Efendim Nerede kullanacagiz bunları Allah aşkına ' diyenlerdenseniz sıkı durun. Matematik öyle bir şey değil.
  • Nesin Köyü'nü duymuştum. İnternetten bakıyorum: "Köyde Yaşam". Okuyorum: “ Nesin Köyü alabildiğine özgür bir ortamdır. Köyün amacı çalışmak ve düşünmektir. Kimse kimsenin özgürlüğünü kısıtlayamaz, inancına düşüncesine karışamaz, çalışan kimseyi rahatsız edemez.” Ne güzel… Nesin Matematik, Sanat, Felsefe Köyleri var. Bilgisayar programlama dersi bana gayet uygun. Köye gitmek isteyenler için ihtiyacı varsa burs veriliyor. İstersek Şirince’den kendileri gelip bizi alıyor. Yani köye gitmeyi ellerinden geldiğince kolaylaştırıyorlar. Oraya gitmeyi çok istiyorum. Sırada aileye söylemek var. Babama köyden bahsediyorum. “Hadi ama baba, akıllı telefon falan bekleyebilir. Ben oraya gitmeyi çok istiyorum.” Neyse ki babam konu eğitim olduğunda daha hassas davranıyor. Belki de kendisi okuyamamış ve eğitimden hevesini alamamış olduğundan.
    İnternetten kaydoluyorum. Kaydolurken hedeflerime, neden köye gitmek istediğime dair sorular sormuşlar. Bunlar köye kabul edilebilmek için. Fark ettim de bunlar ne bildiğime değil, ne istediğime yönelik sorular. Daha önce matematik kursuna gitmiş olanlar, oraya sınava çalışmak, inekleyip ezberlemek isteyenlerin değil; kanıtlarıyla mantığıyla gerçekten matematik öğrenmek isteyenlerin gitmesi gerektiğini söylüyorlar (bkz. eğitim sisteminde eksik olan her şey  ). Kayıt süresinde öğrencileri seçiyorlar. Kabul edildiğimi öğrenince gitmek kalıyor geriye. Annemle, İzmir’e doğru yola çıkıyoruz. Annem beni bırakıp geri dönecek. ‘Kız başıma’ orada kaldığımı duysalar çok karşı çıkacakları için akrabalara söylemiyoruz. Oranın güvenli bir yer olduğunu nasıl anlatabilirsin ki onlara?..
    Yol uzun… Okuyor olduğum kitabı bitirip Mustafa Kemal’in Romanı-3’e başlıyorum. Mustafa Kemal’in Romanı-1’de bahsedilen Yorgo’nun mahzeni bu kitapta da anılmış.
    Şirince’ye vardık, aç ve yorgunuz. İlk gördüğümüz yerde yemek yiyoruz.

    Mustafa Kemal'in Romanı-1’de henüz Mustafa Kemal’in doğmadığı, Zübeyde Hanım’ın genç bir kız olduğu zamanlar… O zamanlar Osmanlı’nın durumundan, çetelerin yaptıklarından bahsediyor yazar. Yorgo’nun Mahzeni ismi sık sık geçiyor. Hikaye şöyle: Yorgo’nun Mahzeni, ticaret malları da satan bir şarap mahzenidir. Orada küçükken öksüz kalan, sonra köle olarak satılan bir Rum kadın çalışmaktadır. Kadın artık hayattan bıkmıştır. Oradan ticaret için Anadolu’dan Selanik’e gelen bir adam alışveriş yapmaktadır. Zübeyde Hanım’ın annesi ve komşusu, adamın sık müşterisidir. Rum kadın adamın iyi niyetli biri olduğunu görür. Artık yaşamını değiştirmek istemektedir ve mahzene bir dahaki gelişinde yardım ister. Onunla evlenirse mutlu olacağını söyler. Adam da Müslüman olması şartıyla kabul eder ve evlenirler. Ancak adamın kalacak yeri yoktur. Zübeyde Hanımların komşusu bahçesindeki bir odayı verir onlara. Genç Zübeyde o kadınla çok iyi anlaşır, ona Müslümanlığı öğretir. Rum Çeteciler , Yorgo’nun Mahzeni’nde çalışan kadının Müslüman olup kaçtığını ve evlendiğini duyunca onun ve kocasının peşine düşerler…

    Yolculuk yüzünden o kadar yorgundum ki yemek yediğimiz yerin isminin Yorgo’nun Mahzeni olduğuna dikkat etmemiştim! Çıkarken gözüme takıldı ama ‘belki isim benzerliğidir, belki de ben yanlış hatırlıyorum’ diye düşündüm. Oradan köye gittik. Kayıt işleri falan bittikten sonra annemle biraz köyü gezdik. Köyde göze en yoğun çarpan renk yeşildi. Koğuşlar, derslikler gibi bütün yapılar taştandı. Alıştığımız o binaların arasından çıkan birkaç ağaç görüntüsünün aksine sanki taş evler iğreti duruyordu. Tam bir şirin köy ortamıydı. Annemin gitmesi gerekiyordu. Annem gittikten sonra boşlukta hissetmiştim kendimi… Koğuş temizleniyordu ve etrafta hiç tanıdık yüz yoktu. Bir süre ortalıkta boş boş dolandım. Kütüphaneyi gördüm, kapıda “ziyarete kapalıdır” yazdığı için girmedim. O yazının dışarıdan gelen misafirler için olduğunu henüz bilmiyordum. Boş boş dolanmam, koğuşun önünde koğuş arkadaşlarım olacakların oluşturduğu küçük kalabalığı görmemle bitti. Onlarla tanıştım. Hepsi çok iyiydi. Hani, 1K buluşmalarına “sanattan, bilimden konuşan beni dinleyen insanlar vardı” yazıyorsunuz ya… İşte o türden insanlardı.
    İlk dersime girdim. Köyde çalışanlar, öğretmenler, asistanlar herkes gönüllü. Bir çıkar için gelmemişler buraya. Bunu bildiği için çalışası geliyor insanın. Okulda falan dersten kaçabilirdiniz, ama sırf size bir şeyler öğretmek için çıkar gözetmeden bu kadar zahmete katlanmış birileri varsa karşınızda, o daha farklı oluyor. Bunu anlayacak olgunluğa erişmemiş olanlar ve ciddiye almayanlar köyde daha fazla kalamıyor. Bu yüzden bu köy öyle herkese göre değil. Sana şuraya git, şunu yap diyen kimse yok. Ne yapmamız gerektiğine kendimiz karar veriyoruz. Köyde Gönüllü çalışanlardan başka kimse yok. Bu yüzden çoğu işi öğrenciler yapıyor. Örneğin koğuşların temizliği, tuvalet temizliği, bulaşık yıkama gibi. Şunu da ekleyeyim ki en kolay iş çöp toplama. Çünkü çöp atan yok ve yerde çöp gören küçük çocuk da olsa, Ali Nesin de olsa -Ali Nesin’i yerden çöp çekerken gördüm- eğilip alıyor o çöpü.
    Sınıflar açık havada ve kara tahta kullanılıyor. Oraya kadar gitmişken Ali Nesin’le de biraz konuşmak istiyordum. Bazen bizim koğuşun önündeki sınıfta ders veriyordu. Birkaç gün sonra dersten ne zaman ve hangi taraftan çıktığını öğrenmiştim. Bir gün onunla konuşmak için dersten çıkmasını bekledim. Çekinirim, utanırım gibi şeyleri bir kenara bırakmıştım. Dersten çıkınca yaklaşıp “merhaba” dedim. Karşılığını aldıktan sonra yürürken konuşmaya başladım. Bilimi ve matematiği sevdiğimden, dünyaya yararımın olmasını, kendimi daha çok geliştirmeye başlamak ve sevdiğim şeyi yapmak istediğimden, kuantum fiziğinin ilgimi çektiğinden ama bir yandan da çevremin işsiz kalacağımı bu yüzden mantıksız olacağını vs. söylediğinden yani Türkiye’deki tipik aile kaygısını taşıdıklarından ve şimdiden hevesimi kırıcı şeyler söylediklerinden bahsetmiştim hızlıca. Bana “Fizik istiyorsan önce matematik oku” demişti. “Çok çok oku, çok çok çalış zaten yararlı olursun. Mesleği şimdi düşünme, sonra düşünürsün mesleği” demişti “Başkalarını bırak, sen yeter ki kendini geliştirmeye odaklan”. Sonra yolunu değiştireceğinden, teşekkür edip ayrıldım. Oradaki arkadaşlarıma anlattım bunu. Sonra düşündüm, çevrem bana kendi düşüncelerini aşılayabilmişti. Daha şimdiden bir gelecek kaygısı oluşturmuşlardı ve bunda eğitim sisteminin de etkisi vardı. Ali Nesin’in dediği gibi çalışmalarım, öğrendiklerim sınava, mesleğe yönelik değil, kendimi geliştirmeye yönelik olmalıydı.
    Köye geldikten sonra kitapta Yorgo’nun Mahzeni’ni görünce ismin benzemediğini, tıpatıp aynısı olduğunu gördüm. Köyden gitmeden oraya gidip sormak istiyordum. Köyden gitmeme 2 gün kala temizlik görevimin akşama olduğunun öğrenince tam zamanı dedim. Koğuş ablamdan izin alıp fırladım Şirince’ye. Yorgo’nun Mahzeni’ne girdim. Yaşlıca bir adam yemek yiyeceğimi düşünüp yer göstermek için geldi. Ona bir şey sormak istediğimi söyledim. “Sor, tabii.” “Bir kitap okuyordum, içinde Yorgo’nun Mahzeni geçiyordu. Buraya geldiğimde Yorgo’nun Mahzeni ile karşılaşınca çok şaşırdım ve bir alakası var mı diye çok merak ettim.” “Hımm” dedi. “Onu git Çeşmeci Ahmet’e sor, o bilir bunu. Şurdan çık dışarı, şapkalı bir adam görmezsen aşağıdakilere sor.” Neyse işte, buldum Çeşmeci Ahmet’i. Yolun karşısında durmuş, trafikte sıkışan arabaları el kol hareketiyle yönlendirmeye çalışıyor. Başında, çenesinin altından iple bağladığı bir şapka; gözlerinde güneş gözlüğü, bıyıkları da var. Yanına gittim,“Merhaba”. O da merhaba dedi ama fazla takmadı beni. Meşguldü çünkü. Hem azcık sinirliydi de. Bir an ne cevap verir diye düşündüm: “Napiyim senin kitabını ben? İşim başımdan aşkın…” Yok canııım, öyle cevap vermezdi herhalde. Hem İzmir’e geldiğimden beri insanların nazik ve samimi konuşmaları, rahatlıkları dikkatimi çekmişti. Şoföründen esnafına çok sıcak insanlardı. Trafik rahatlamıştı. Çeşmeci Ahmet yolun kenarındaki sandalyeye oturdu. Belli o koymuştu sandalyeyi oraya. Şapkasını biraz kaldırıp koluyla alnındaki teri sildi. Tekrar yaklaşıp yaşlı adama söylediğim şeyi söyledim. Az önceki stresi geçmişti. Anlattı: “Yorgo’nun Mahzeni çok eskiden beri kurulmuştur.” Kapandığından ve sonra dede ismiyle tekrar açtıklarından bahsetti. Kitaptaki olayları anlattım. Atatürk’ün henüz doğmadığı dönemlerde geçtiğini, Rumların kurduğunu söyledim. “Aynen öyle” dedi. “Rumlar kurdu. Taa o zamanlardan beri vardı ama kapandı. Burası 20 yıllık” dedi. Rum kadını da sordum. Yorgo’nun Mahzeni’nin bir sürü kitapta geçtiğini söyledi. “Olaylar öyle olmayabilir” dedi. Çeşmeci Ahmet amcaya teşekkür ettim. “Ne demek, çayımızı içmeye de bekleriz” Bu sohbet çok hoşuma gitmişti. Tekrar gitmek isterdim ama ertesi gün hava yağmurlu gibiydi. Son gün de yaptığımız bilgisayar oyununu Ali Nesin’e sunmak için bitirmemiz gerekiyordu. Bu yüzden köyde kalıp çalıştım. Ama köyden ayrılırken bir ‘kolay gelsin’ demeyi ihmal etmedim.
    Nesin Köyü’nde birçok deneyim yaşadım. İlk defa ailemden bu kadar uzak kalıyordum. Akıllı telefonum olmadığı için 2 hafta internete girememiştim. İnternetten uzak, doğayla iç içe, arkadaşlarımla eğlendiğim, bol düşünmeli, bol çalışmalı 2 hafta olmuştu. Köy, öğrencilerin dikkatini dağıtacak şeylerden, şehrin gürültüsünden uzaktı.
    Dersler dışında vakit geçirmek için etkinlikleri öğrenciler düzenliyordu. İlk defa gerçek bir münazara izlemiştim. Şiir okuma etkinliği düzenlemişlerdi. Çok güzel şiirler dinledim. Köyün hemen yanında Tiyatro Medresesi diye bir yer vardı. Zamanımız varsa ve ücretsizse arkadaşlarla dinleti ya da konsere gidebiliyorduk. Bir keresinde arkadaşlarla Kürtçe müzik dinletisine gitmiştik.
    Eve dönünce, eski rutinime döndüm. Ama fark ettim ki köy bana gerek sorumluluk, gerek düşünce, gerek sosyalleşme açısından çok şey katmış. Daha liseye yeni başlıyorken üniversite ortamını yaşamıştım…
    Okuduğunuz için teşekkür ederim.
  • Dikkat spoiler içerir.
    Şirince'deki matematik köyünün kurucusu olan meşhur matematikçi ve Aziz Nesin'in oğlu Ali Nesin'in hayat hikâyesinin yazarla yapılan röportajlar kapsamında anlatıldığı hali. Oldukça güzel bir kitap. Çocukluğunda babasının Kemal Tahir, Mehmet Ali Aybar gibi isimlerle yaptığı sohbetlerle başlayan kitapta üvey kardeşleri ile olan ilişkileri, kardeşleri ile yaşadığı miras sıkıntısı, anne ve babasının kavgaları gibi pek çok konu anlatılıyor. Sonra matematik sevdası, okuldan kaçıp en sonunda yurt dışında özel matematik okullarında okumaya başlaması, ülkeye dönüp Bilgi Üniversitesinde Matematik bölümünü kurması, bir arkadaşı ile beraber Matematik Köyünün inşasına başlaması, maddi anlamda yaşadığı sıkıntılar, özel hayatında sevgilileri eşleri ve çocukları olmak üzere pek çok konu da detaylıca irdeleniyor. Sarma sigara bağımlılığı, unutkanlığı, sevdiği müzikler, yaptığı portre resimler, arkadaşları ve kişiliğine dair pek çok şeyin anlatıldığı bu kitap Aziz Nesin ve ailesini merak edenler için bulunmaz bir nimet. Mutlaka okunması gereken kitaplardan biri.
  • Roman okumak çok önemlidir bana göre. Roman okumak insanın yaşam kalitesini artırır.
  • Sevmeyince iyi öğretmen olamazsın. İyi öğretmen olmak için çocukları çok sevmek lazım.