• Albert Einstein
    “Sadece iki şey sonsuzdur, evren ve insan ahmaklığı, ilkinden o kadar da emin değilim.” Albert Einstein

    TIME - Person of The CenturyAlbert Einstein, Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi. 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelenen Albert Einstein, Görelilik kuramını (diğer adları ile İzafiyet Teorisi ya da Rölativite Kuramı) geliştirmiş, kuantum mekaniği, istatistiksel mekanik ve kozmoloji dallarına önemli katkılar sağlamıştır. Kuramsal fiziğine katkılarından ve fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklamadan dolayı 1921 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür.[1]



    Modern fiziğin kuramlarının oluşmasında büyük katkıları olan Albert Einstein'in en bilinen teorilerinden biri, İzafiyet Teorisi'dir. Döneminde tartışmalara sebebiyet vermiş bu kuram ile uzay-zaman kavramları yeni şeklini almıştır. Avrupa ve Amerika'da birçok üniversitede fizik, tıp ve felsefe alanlarında onursal doktora almaya hak kazanmıştır. 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü alan Einstein, bunun dışında birçok ödül ve nişan almıştır. Bunlar arasında Copley Nişanı ve Franklin Nişanı da bulunmaktadır. Ayrıca "Time" dergisinde yapılan "Yüzyılın İnsanı" adlı ankette "Yüzyılın İnsanı" seçilmiştir.[2]

    Elsa & Einstein

    Hayatı
    Einstein, 14 Mart 1879'da Güney Almanya'nın Ulm kasabasında dünyaya geldi. Babası küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi; annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı. Konuşmaya geç başlaması ve içine kapanık bir çocuk olması, ailesini tedirginliğe düşürmüşse de, sonraki yıllarda bu korkularının gereksizliği anlaşılacaktı. Giderek meraklı, hayal gücü zengin bir çocuk olarak büyüyordu.[1] 1884 yılında eğitimi için özel dersler ve 1885 yılında da keman dersleri aldı. Aynı yıl Yahudi olduğu halde Munich'deki Katolik Okulu'nda eğitimine başladı. 1888'de yine bu şehirdeki Luitpold Gymnasium'a geçerek eğitimine devam etti. Eğitim hayatından hoşlanmıyordu. 1894 yılında ailesinin iflası sonucu İtalya'ya yerleştiler.[2]



    Okulu hiçbir zaman sevemedi. Gerçekten de, genç Einstein'ın ileride ortaya çıkacak dehasının temelleri, kendisinin de sonradan belirttiği gibi, okulda değil başka yerlerde atılmıştı: “Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşında iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklid geometrisi. Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne kapılmayan bir kimsenin, ileride kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!”

    Lise öğrenimini 1894'te İsviçre'de tamamladı ve 1896'da [1] bugünkü adı "ETH Zürich" olan "Swiss Federal Polytechnic Enstitüsü'ne gitmek için başvurdu; ancak giriş sınavında başarısız olduğu için, İsviçre'de Aarau'da eğitimine devam etti. Babasının istediği gibi elektrik mühendisi olamayacağını anladı. İki yıl sonra 1896'da "Swiss Federal Polytechnic Enstitüsü'ne matematik ve fizik öğretmeni olmak için gitti. Maxwell'in "Elektromanyetik Teorisi" üzerinde çalıştı. Bu okulda tek kadın öğrenci olan Mileva Maric ile tanıştı. Evlenmek için ailesiyle tanıştırdı ancak Mileva'nın yaşının büyük olması ve Yahudi olmamasından dolayı annesi evliliğe karşı geldi. Mileva'nın evlilik dışı hamile kalmasıyla doğan kızlarını evlatlık olarak vermek zorunda kaldılar.

    1900 yılının Haziran ayında mezun oldu. Ardından 21 Şubat 1901'de İsviçre vatandaşlığına başvurdu ve kabul edildi.[2] Öğretmen olarak iş bulamadığı için Isviçre Patent Ofisinde teknik asistan olarak göreve başladı.[3] Mayıs 1901'den, Temmuz 1902'ye kadar Winterthur ve Achaffhausen'de özel ders verdi. Öğretmenlik için başvurduğu yerlerden çok genç olması nedeniyle olumlu cevap alamıyordu. Sonra İsviçre'nin başkenti Bern'e gitti. Geçimini sağlamak için matematik ve fizik dersleri vermeye devam ediyordu. Bernese'deki "Akademie Olypia'ya katıldı. Bu sırada birçok bilim insanıyla tanışma fırsatı buldu. Kariyeri için önemli bir adımdı. Ardından teknik asistan olarak İsviçre Patent Ofisi'nde işe başladı. Einstein, mucitlerin patent alabilmesi için yaptıkları aletleri inceliyor ve elektromanyetik cihazların denetimini yapıyordu. Cihazların farklılıklarını ve zayıf yönlerini görerek, nasıl düzeltebileceği üstünde çalışıyordu. Bazen o kadar çok değişiklik yapması gerekiyordu ki; alet, artık onun tasarımı haline bile gelebiliyordu.

    6 Ocak 1903 tarihinde ailesinin tüm karşı gelmelerine rağmen okul yıllarında tanıştığı Mileva Maric ile evlendi. Kendisi de bir matematikçi olan Milena Maric ile birçok ortak noktaya sahipti. Artık İsviçre Patent Ofisi'deki işinde ilerlemeye başlamıştı. Makina Teknolojisine hakim bir duruma gelmişti. Bir yandan Max Planck'ın kuantum teorisi üzerinde çalışıyordu. 1904 yılında ilk oğlu Hans Albert dünyaya geldi.[2]

    Einstein, Sırp asıllı Mileva Maric adlı bir fizik öğrencisi ile evlendi. Mileva, Einstein'in 1905'te çıkardığı araştırmanın matematik hesaplarında yardımcı olmuştur.




    1955'te hayata gözlerini yumana kadar bilim dünyasına çok şey kattı. 1916'da yayımladığı "Genel Görelilik Kuramı", 1921'de "fotoelektrik etki ve kuramsal fizik" alanında çalışmalarıyla aldığı Nobel Fizik Ödülü, dahinin en önemli başarılarından sadece ikisi ya bilinmeyen dünyası. Bern'de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde düşünme fırsatı buldu. Önce atomun yapısı ve Max Planck'ın kuantum teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini hesaplayarak teorisini test etti. Kuantum teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da onun, ışık tanecikleri ya da fotonlar hipotezini kurmasını ve fotoelektrik olayını açıklayabilmesini sağladı.[1]

    1905'te doktorasını aldı. Patent ofisinde çalıştığı sürede önemli çalışmalar yaptı.[3] “Annalen der Physik” dergisinde bu çalışmalarını açıklayan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda görecelik teorisinin temelini attı. Teorileri, sert tartışmalara yol açtı.[1] 1908 yılında Bern -Privatdozent'te okutman olarak göreve geldi.[2] 1909'da Zürih Üniversitesi'nde öğretim görevlisi oldu. Prag'da bir yıl kaldıktan sonra, Zürih Politeknik Enstitüsü'nde profesör oldu.[1] 1910 yılında da ikinci oğlu Edward doğdu. İleriki yıllarda Edward, şizofreni teşhisiyle Zürich'deki bir akıl hastanesine yatırıldı ve hayatını da burada kaybetti. Albert ise ileriki hayatında California Üniversitesi'nde profesörlük yaptı.[2] 1913'te Berlin Kaiser-Wilhelm Enstitüsü'nde ders verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi. Bir bilim insanı olarak 1. Dünya Savaşı'nda tarafsız kaldı. İlk eşinden Hans ve Edward isminde iki erkek çocuk sahibi olan bilim insanını 1914 yılında eşi terk etti. 1. Dünya Savaşı nedeniyle yiyecek kıtlığı sırasında mide ağrıları çeken bilim insanına kuzeni Elsa bakmış ve ikinci defa kuzeni Elsa ile evlenmiştir.[1]



    1915 yılında Prusya'da "Academy of Science'de bulunduğu sırada genel izafiyet kuramını oluşturdu. Newton'un çekim yasalarından yararlanarak kendi teorisini oluşturdu. 2. Dünya Savaşı'ndan dolayı yayımları Almanya'dan dışarıya ulaşamadı. Einstein'nın bu yeni teorisi Hendrik Antoon Lorentz ve Paul Ehrenfest tarafından keşfedildi. İngiltere'deki birçok astronom bu teoriyi inandırıcı bulmadı.

    1917 yılındaki Güneş tutulmasındaki gözlemler ile teorinin gerçekliği ortaya çıkacaktı. Ertesi yıl güneş tutulmasına ait fotoğraflar incelendi. Einstein, kütlenin uzay- zamanı geometrik olarak eğmesi, uzak yıldızlardan gelen ışıkların eğrilmesine neden olduğu savunuyordu. Bu eğrilik iç bükey olmalıydı. Bu teori bilim dünyasında büyük bir yankı uyandırdı. Aynı yıl, "On the Quantum Mechanics of Radiation" (Radyasyonun Quantum Mekaniği Üzerine) adlı makalesini yayımladı.

    Albert Einstein ve Elsa Löwenthal1919 yılında Mileva'dan boşandı, ardından kuzeni Elsa Löwenthal ile evlendi. Elsa, Einstein'nın yaşlılık yıllarında yanında oldu ancak hiç çocuk yapmadılar.[2]

    Birçok özlü inceleme yazısı yayımladı ve bunlarda teorilerini geliştirdi. 1921'de Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı.

    1921 yılında Einstein teorisi üzerinde çalışmak için New York'a gitti. 1933 yılında Hitler'in ırkçı politikasından dolayı Alman vatandaşlığından çıkarak Amerika'ya geçti ve buranın vatandaşlığına geçti. Amerika Birleşik Devletleri'nde Princeton Üniversitesi'nde Institute of Advanced Study'de profesörlük hayatına ve çalışmalarına devam etti.[1] 1926'da, Leo Szilard ile zehirli gaz çıkarmayan buzdolabı projesi üzerinde çalıştı.[2]

    Yabancı ülkelere birçok gezi yapmakla birlikte 1933'e kadar Berlin'de yaşadı.[1]

    1933 yılında Almanya'da Nasyonal Sosyalist Partisi'nin iktidara gelmesiyle yasalar yüzünden çalışmalarına izin verilmeyen 40 bilim insanı adına Mustafa Kemal Atatürk'e bir mektup yazarak onların Türkiye'de çalışmalarına devam etmelerini istemişti. Atatürk bu isteği kabul ederek İstanbul Üniversitesi'nde çalışma imkanı tanımıştı.[2]



    Nasyonal Sosyalist (Nazi) rejimin ırkçı tutumu dolayısıyla, pek çok Musevi asıllı bilim insanı gibi o da Almanya'dan ayrıldı. Paris'te College'de France'de ders verdi; buradan Belçika'ya oradan da İngiltere'ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Princeton Üniversitesi kampüsünde etkinlik gösteren Institute for Advanced Study'de (İleri Araştırma Enstitüsü) profesör oldu. 1940 yılında Amerikan yurttaşlığına geçti.[1]

    Bu dönem Einstein'a İsrail Başbakanlığı teklif edildi; ancak Einstein, teklifi kabul etmedi. Dr. Chaim Weizmann ile Jerusalem Hebrew (Musevi) Üniversitesi'ni kurdu.[2] Einstein bilimsel çalışmalarının daha başında Newton mekaniğinin yetersizliğini anladı. Onun özel görecelik kuramı mekaniğin kuralları ile elektromanyetiğin kurallarını bağdaştırmaya çalışmasından doğmuştur. Statik mekaniğin klasik problemlerine, quantum mekaniği ile açıklamalar getirmeye çalıştı. Bu yaklaşım moleküllerin Brownian hareketine açıklık getirdi. Düşük radyasyonlu ışığın ısısal özelliklerini inceledi ve onun bu gözlemleri, "photon teorisi'ni yarattı.[3]

    1945 yılında Roosvelt'e yazdığı mektupta nükleer silahların yapılabileceğinden bahsetti. Daha sonra nükleer silahların oluşumuna ve kullanılmasına neden olduğu için büyük pişmanlık duyduğunu hep dile getirdi. Hayatının geri kalanında da Atom Bombası'nın kullanım şeklinden rahatsızlığını dile getirerek, buna karşı bir tutum izledi. Yine aynı yılda Princeton Üniversitesi'nden emekli oldu.

    1948 yılında Brendeis Üniversitesi'nin komitesinde görev aldı.[2] Küçük oğlu Edward akıl hastalığı nedeni ile Zürih yakınlarında bir bakım evinde hayatını geçirmiş; büyük oğlu Hans, babası ve annesinin karşılaştığı Zürih Polytecnic'te mühendislik okumuş ve daha sonra University of California, Berkley'de profesörlük yapmıştır.[1] 18 Nisan 1955'te Princeton - Princeton - New Jerse'de 76 yaşındayken iç kanama sonucu hayatını kaybetti; son nefesini verirken oğlu Hans da yanında bulunmuştur. Ölümünden dolayı "Generalized Theory of Gravitation" adlı çalışması da yarım kaldı.[1/2]

    Üvey kızı Margot Einstein, bilim insanının kişisel mektuplarını özenle herkesten saklamış ve kendisinin ölümünden 20 yıl sonra daha saklı kalmasını vasiyet etmişti. Günümüzde Princeton Üniversitesi tarafından basılan bu mektuplar bilim insanının gizli kalmış özel yaşamı hakkında ilginç bilgiler sunmaktaydı.[1]



    Ölümünden sonra otopsisini yapan Dr. Thomas Stoltz Harvey, Einstein'in beynindeki anormalliği fark etti. Paryetal lobunun normal insanlarınkinden  daha büyük olduğunu keşfetti. Beynin bu bölgesi, matematik ve görsel yetenekle ilgili becerilerinin geliştiği bölgeydi. Ayrıca Einstein'in beyninin normal insanlardan s daha kıvrımlı olduğu gözlemlendi.[2]

    Albert Einstein

    Buluşları
    Einstein'in fizik alanındaki çalışmaları, modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Bu teori, üç bölüme ayrılır:

    Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren Özel Görelilik;
    Eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren Genel Görelilik;
    Elektro-manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren daha geniş kapsamlı teori denemeleri.
    İlk iki teorinin geçerliliği atom fiziği ve astronomi alanında yapılan deneylerle çok başarılı bir biçimde sınanmıştır; çağdaş fiziğin temel taşları arasında yer alırlar. Einstein atom ile ilgili olarak: "Ben atomu iyi bir şey için keşfettim, ama insanlar atomla birbirlerini öldürüyorlar." demiştir. Ayrıca birçok kişinin ilgisini çeken "Neden Sosyalizm?" adlı yazısı, "Monthly Review" adlı aylık dergisinin, ilk sayısının, ilk yazısıdır.[1]

    Einstein'in araştırmaları (kronolojik sıra ile); "Özel Görelilik Teorisi", "Görelilik" (İngilizce çevirileri 1920 ve 1950), "Genel Görelilik Teorisi", "Brown Devinimi Teorisi Üzerine Araştırmalar" ve "Fiziğin Evrimi". Bilimdışı çalışmaları arasında "Siyonism Hakkında", "Neden Savaş?", "Benim Felsefem" en önemlileridir.[2]
  • BİLİNÇALTINI KONTROL TEKNİKLERİ​

    Bilinçaltının temelinde bağlantı kurma vardır. Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Yani ne kadar çok bağlantı, o kadar çok zekâ. Bilinçaltımızın derinliklerinde sınırsız bilgelik, engin bir güç ve bize gerekli her şeyin olduğunu biliyor muydunuz? Bilinçaltımızı geliştirip kontrol ederek hayattaki olumsuzlukları değiştirmek mümkün. Profesyonel “zihin koçu” fizik öğretmeni Zafer Akıncı anlatıyor:

    Yıllardır öğrencilerin öğrenme modelleri üzerinde çalışıyorum. Önceden öğrencilerin ya zeki ya da geri zekâlı olduklarını düşünüyordum. 1998’de çoklu zekâ uygulamalarıyla tanıştıktan sonra her şey değişti. O yıl hafıza eğitimi aldım. Öğrencilerle yaptığım çalışmalarda gördüm ki; bu çocuklarda anlayış, öğrenme, hafıza sıkıntısı yok. Anladım ki, öğrenmeyi etkileyen hafıza ve zekânın dışında bir unsur daha var. Onun da bilinçaltı olduğunu keşfettim.

    Amerika’da bilinçaltı konusunda uzmanlardan biri “Bir gemi düşünün, bütün tayfaları bilinçaltıdır. Her şeyi yapan onlardır. Bilinç de kaptandır. Kaptan emir verir, duygularıyla ‘Şunu yapma!’ derse bilinçaltı ona itaat eder. Çünkü gemiyi kontrol eden esas işi yapan bilinçaltıdır!” diyor. Kaptanı, yani bilinci etkileyen unsurlar vardır. Bunlar ana-baba, kardeşler, arkadaş çevresi, medya vs. Bir çocuk doğduğunda en az 400 defa “Yapamazsın, edemezsin!” sözünü işitiyor. Bilinç bunu hemen algılıyor ve bilinçaltına kaydediyor. Psikolojide buna “kendini gerçekleştiren kehanet” deniyor.

    Aslında bütün öğrenmelerimiz bilinçaltında olur. Bilinçaltı bağlantılarla çalışır. Bana getirilen bir öğrencinin ebeveyni “Hocam! Bu çocuk matematiği sevmiyor!” demişti. Çocukla matematiği neden sevmediğini bulmak için konuştuk. Konuşurken ilkokul döneminde yaşadığı bir hatırasını anlattı.

    Matematik öğretmeni derste soru çözerken yanlış cevap verdiği için **Küfürbaz** öğrenciler arasında küçük düşürmüş. Çocuk bilinçaltında bağlantı kurmuş, matematik işlemlerini görünce kendisini aşağılanmış hissediyor. Öğrenciyle bir bilinçaltı çalışması yaptık. “Çok güzel bir hatıranı düşün!” dedim. Kendini çok iyi hissettiği sırada - tabii gevşemiş halde, alfa konumunda, duyusal yoğunluk yaşayarak- tahtaya matematik dersinden uzun formüllerden birini yazdım. “Şimdi gözünü aç!” dedim. Gözünü açınca formülü gördü. “Şimdi gözünü kapat!” dedim.

    Bir iki kere da ha bunu uyguladık. Yaptığım şey şu: Matematik formülleriyle çocuğun güzel hatıraları arasında bağlantılar kurduruyorum. Çocuk sene sonunda takdirname aldı. Matematiği 5 oldu. Velilerimizin çok kullandığı bir şey var: Çocuk matematik dersinden ödevini yapmaya çalışıyor, fakat yapamıyor. Veli de sinirlerine hâkim olamayıp çocuk anlamadı diye bağırıp çağırıyor veya tokadı yapıştırıyor. Farkında olmadan çocuğun bilinçaltında matematik dersiyle azar ve tokat arasında bağlantı kurduruyor. Bu da ileride onun matematik dersini sevmemesine ve yapamamasına sebep oluyor.

    Antony Robbins diyor ki: “Annem bana sigaradan nefret ettiren kadındır. Birgün ‘Oğlum sigara içmek ister misin?’ diye sordu. Ben de ‘Evet!’ dedim. Bir hafta kavanozun içinde beklemiş, ıslanmış, iğrenç kokan sigarayı verdi ve ‘İçeceğin şeyin kokusunu al!’ dedi. İçimde öyle bir bağlantı oluştu ki, ne zaman sigara görsem midem bulanıyor.” Bilinçaltı çok güçlüdür. Bağlantılarını yapar ve sizin fizyolojinizi ona göre ayarlar. Farkında olmasanız bile bilinçaltı bağlantıları eğitimde, ailede, her türlü ilişkide kullanılır. Ne yapmanız gerektiğini bağlantılar kurarak ayarlar. Bu eğitimde çok daha önemlidir. Bir şeyi başaramayacağınıza inanırsanız onu başaramazsınız.

    BİLİNÇALTIYLA ÖĞRENME TEKNİKLERİ​

    Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Hafızası zayıf bir çocukla görüşüyorum. Atari oyunlarında muhteşem! Labirent tipi oyunlarda bütün labirentleri sayabiliyor. “Nasıl tutuyorsun bunu aklında?” dedim. “Hocam, çok zevkli!” dedi. Labirent isimleriyle bilinçaltı arasında zevkle bağlantı kurmuş.

    Hafıza teknikleri, çoklu zekâ uygulamaları, konsantrasyon eğitimi, hızlı okuma teknikleri, hepsi bilinçaltı bağlantı tekniğiyle öğretilir. Zaten fizyolojik olarak da böyle. Beynimizde nöronlar var. Bütün nöronların arasında bağlantı kurduğunuzda zekâ oluşuyor. Ne kadar çok Ne kadar çok bağlantı, o kadar çok zekâ. Herkeste yaklaşık bağlantı, o kadar çok zekâ. 100 milyar nöron var ama nöronlar arasındaki bağlantı kombinasyonu sınırsız!

    Ders anlatırken asla konunun ismini önceden söylemem. Her konuya hazırladığım küçük hikâyelerle başlarım. “Nişanlı bir bayan laborant deney yaparken birden parmağındaki yüzük deney sıvısının içine düşüyor. Ağlayarak profesörün yanına koşup diyor ki:

    Ben mahvoldum! Alçak adam! Bütün her şey yalanmış!’ Profesör soruyor ‘Ne oldu kızım?’ diye. ‘Bu adamın sevgisi yalanmış!’ diyor. Profesör ‘Nerden anladın?’ deyince o da ‘Yüzüğüm sıvının içine düştü ama dibe batmadı, sıvının öz kütlesi altının öz kütlesinden küçük olduğundan batması gerekirken yüzüğüm batmadı. Demek ki altın değilmiş, bunun her şeyi yalan!”

    Böylece güzel bir duygu oluşuyor konu hakkında. Şimdi ben ne anlatırsam anlatayım onlar anlayacaklar. Bu yöntem dersin başında 5 dakikamı alıyor. Sonra “Hocam! Ne kadar kolay bir konuymuş!” diyorlar. Psikolojide buna “çapa” denir. Mizah yaparak çocukların kafasına çapalar atıyorum. “Çocuklar! Şimdi çok zor bir soru soracağım, bunu yapan her soruyu çözer!” diyorum. Hâlbuki soru çok basit. Tabii çözüyorlar. “Hocam! Hani zordu?” diyorlar. “Aslında zor da size kolay geldi, işte bir zor soru daha!” diyorum, gülmeye başlıyorlar. Beyinlerinde bağlantı kuruyorum.

    Zor soru deyince mizah anlıyorlar. Bağlantıyı güçlü kurduğumuzda %95 başarı alıyoruz. 14 kişilik sınıfta yaptığım çalışmalar sonunda 11’i Milli Eğitim başarı sınavında ilk 50’ye girdi. Bu bütün derslerde uygulanabilir. Bilinç ve bağlantı tekniği artı mizah. Meselâ gazlarda kaldırma kuvvetiyle ilgili bir formül vardır. P.V=N.R.T çocuklara ben “Palavracı Nurettin!” deyince gülüyorlar. Formül komik geliyor. Eğitimde bu tekniklerin uygulanması gerekir. Bu bakış açısını kazandırmak lazım.

    Bir öğrencim var. Psikologa götürmüşler, IQ testinde geri zekâlı olduğu tespit edilmiş. Hâlbuki IQ testi zekânın bütünü için yapılan bir test değil, sadece sayısal ve sözel zekâyı ölçüyor ve her insanda 20’ye yakın zekâ türü var. IQ testi sonucu geri zekâlı olduğu söylenen çocukla çalışmaya başladık. Ona 10 tane kelime verip “Say!” dedim. “Hocam! Biliyorsunuz bunu sayamam!” dedi. Perişan olmuş çocuk, ailesi de kendisi de geri zekâlı olduğuna ikna edilmiş. 2,5 ay özel bir çalışma yaptık. Şimdi bana diyor ki: “Hocam! Dünya hafıza şampiyonasına nasıl başvurabilirim?” Özgüven kazandı, çünkü yapabildiğini gördü.

    Bilinçaltıyla öğrenme teknikleri herkese uygulanabilir. Özel bir şart gerekmiyor. Bilinçaltı sadece psikologların tapusunda bir konu değil. En muazzam organımız olan beynin nasıl kullanılacağını öğrenmemiz gerekir. Eğitimciler özellikle bilinçaltını bilmediklerinden birçok **Küfürbaz** harcıyorlar. Öğretmenler! Verdiğimiz mesajlar çocuğun beynine ne olarak gidiyor, nasıl sonuçlar doğuruyor? Farkında mısınız? Ana-babaların da bilinçaltı konusunda etraflıca bilgi almaları gerekir. Çünkü her insan deha beyniyle doğar. “Bilinçaltımızın kapasitesi ne kadar?” Cevap: Beyni tanıdıkça bilim adamları şu tespiti yapıyorlar: “Gerçekten muazzam sınırsız bir yapı!”

    BİLİNÇALTI NEDİR?​

    Aslında sizin için önemli olan ama o an için bastırdığınız duyumların ve zayıf durumdayken ortaya çıkan bilgilerin saklandığı kayıt ortamına denir. Bilgisayar gibi bütün yaşadıklarımızı kaydeder. Yahut bir havuzdur, kişi bütün duygularının görünen yüzlerini burada toplar. Bilinçaltı bilinçdışıyla karıştırılır, ikisi farklı kavramlardır. Karanlık bir mağara, buzdağının görünmeyen kısmı gibi tabirlerin karşılığı bilinçdışıdır; bilinçaltı değil. Bilinçaltı, hem büyüklük bakımından bilinçdışından hayli küçüktür, hem de bilinçdışından farklı olarak kişinin kendi çabalarıyla hatırlayabileceği maziyi temsil eder.

    Bilinçaltı derken bilinç düzeyinin hemen altında, bilinçdışı kadar derin olmayan alan kastedilir. Sebepsiz ağlamanın asıl sebebi burada gizlidir. Bilinçaltı benzerliklere, sembollere, görüntülere, metafor veya mecazlara, beden hareketlerine, heyecanlara, duygulara duyarlıdır. Bilinçaltınız bütün duyumsallığınız ve duyarlılığınızla dışsal (beş duyu) ve içsel (beş duyunun algıladıklarının kendi üzerindeki etkisi) dünyamızla ilişki halindedir. Bilinçaltı aklın dilini konuşmaz akıl dili bilincin dilidir. Bilinçaltının kendine ait mantığı, aklı tutarlılığı vardır; kendince bilinçten kat kat akıllı ve zekidir.

    İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.
    Einstein
  • 280 syf.
    ·1 günde·9/10
    Kitabı
    Listen to Yedi Güzel Adam - Özlem - Entrümantal by Yedi Güzel Adam #np on #SoundCloud
    https://soundcloud.com/...edi-guzel-adam-ozlem
    müziği eşliğinde okumak ayrı bir huzur verdi.

    Ölümden korkanlar asla bu tip şiirler yazamaz ancak ölüme seranad yazanlar bu hislerle şiir yazıp okuruna hissettirir.

    46 yaşında hayatını yitirmiş. Otuz beş yaş yolun yarısı etmemiş onun hayatı için. Fakat Otuz Beş Yaş şiiri ile hayatını sonsuza çevirdiği kesin.

    Her bir şiirinde ayrı yaşlara geçtiğim, şairin ağlamasını hissettiğim ve ağladığım, bunalmışlığın arasında huzuru keşfettiğim bu şiir kitabını okumak ve okutmak gerek.

    Bazen diyorum. Lisede bize bu insanların hangi akıma mensup oldugunu anlatmak yerine kitaplarını okutup hislerimizi sorsalar, daha sonra hislerimizi alevlendiren yazar ve şairlerin hayatlarını merakla biz araştırsaydık edebiyata olan ilgimiz daha derin olurdu sanırım.

    Ne yazık ki Lys sınavinda edebiyat sınavına girecek öğrenciler mecburen ezbere bilgileri bilmek ve bıktırıcı soğuk testleri çözmek zorundalar.

    Bir öğrencim neredeyse edebi eserlerin çoğunu okumuştu, yazar ve şairlerin hayatını okuduğu kitaplara duyduğu ilgiden dolayı kendiliğinden öğrenmişti. Ben ona matematik çözerken "edebiyatı yetiştirebiliyor musun? Aran nasıl?" diye sorduğumda yukarda anlattıklarımı cevap olarak almıştım. Sonuç ne oldu: bu öğrencim edebiyat sınavından sadece bir boş bıraktı gerisi doğru idi.Bunları neden anlattım yaşayarak yaşatarak öğrenmenin önemini göstermek için.

    Kendi hayatıma bir göz atacak olursam bir öğretmenimin bize Sezai Karakoç'un "Mona Roza" şiirini okurken ki hislerini yaşatması, adeta kendi yazmışcasına hissettirmesi, sesinin tonundaki titremeler... Beni şiirle tanıştıran bu öğretmenimdi. Branşı edebiyat da değildi. Hayatımda bir yol çizmeme sebeptir bu olay. Demek ki edebiyata ilgili olmak için edebiyatçı olmak zorunlu değil. Ve yaşayan bir kitap olup öğrencilere anlatmak gerek.

    Keyifli okumalar.