O hâlâ benimdi. Nefretle, yalanlarla ve gerçeklerle bana aitti.
Mahvoluşum. Aşkım.
Ondan nefret ediyordum.
Ama ben de onu sevmiyor muydum? Kaçınılmaz olan tek şey bizdik.
Cyrus bana baktı, gözleri yeşilden daha yeşildi; sanki daha önce dilediği bir yıldızmışım gibi bakıyordu. Hayal ettiği bir kıza aşıktı; buzdan değil, altından bir kalbi olan bir kıza... Cesaretli biriydi, hilekâr değil. Göğsündeki delik asla onun istediği kişi olmayacağımın kanıtı olmalıydı. Ama yine de beni seviyordu. Bu onun gerçek lanetiydi.
Başkalarının Kaderlere neden bu kadar güvendiğini anlıyordum. Hepimiz -para veya şöhretin ötesinde- haklı olmayı dilemiyor muyduk? Bir otoritenin bize sahip olduğumuz hayatta elimizden gelenin en iyisini yaptığımızı kesin olarak söylemesini istemez miydik? Bu yüzden, gerçek niyetlerinin ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz olmasa bile bize ne yapacağımızı söyleyen kralları ve Tanrıları boş boş dinliyorduk. Tek istedikleri kan olsa bile.
Bunu kendi başımıza bulmamızdan daha kolaydı. Yapmamız gereken seçimleri yapmadığımızda pişmanlığı taşımaktan daha kolaydı. Bir kez olsun, hatalarımı onların üzerine atabilmek için kararlarımı başka birinin benim adıma vermesine seve seve izin verirdim. Yaptığım her seçimin bir hata olduğunu hissetmemek için...
Bir zamanlar rüyalarımda olduğu gibi kulemin alevler içinde kalmasını izledim.
Ve sonunda gözyaşlarına boğuldum.
Dokunarak bağlanmış, bunun emi sinde hiçbir şey bilmeyen iki çılgın âşıktık. Kendimi tanıyamıyordum. Kontrolü kaybetmekten korktuğumu sanıyordum. Bunu sevdiğimden daha çok ondan korkuyordum.