• 518 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Seni görmediğim için suçlu ben miyim?
    Yoksa sen misin?

    Bazılarımız kendimize körleşiriz.
    Bazılarımız dışarıya.
    Bazılarımız insanlara.
    Bazılarımız görmek, bilmek, yaşamak, anlamak, inanmak ve hatta düşünmek bile istemediğimiz her şeye..

    Kien de böyle.
    Kişiliğini cam bir fanusta saklarcasına koruma arzusu ,kendisini insanlardan uzaklaştırıp tek sevdası kitaplarla baş başa bırakan biri.
    Belleğindeki kütüphane en az gerçek kütüphanesi kadar dolu.

    Körlüğü ; bir silah, bir savunma mekanizması olarak kullanan, görmek istemediklerinin gözbebeklerinden ruhuna sızmasına izin vermeyen ,zamanı çiğneyip tüketen bir ayrıcalık olarak görmeye başlıyor.

    Aslında bu Kien için bir çeşit kaçma biçimi. Kendinden başka sığınmak isteyebileceği hiçbir şey yok.

    Ve var olmak algılamaktır diye düşünürsek kör olmak, yok etmek onun için. Konuşan kitaplar, dillenen filozoflar onun ruhunun çığlıklarına benziyor.

    Kitap üç bölümden oluşuyor.

    DÜNYASIZ BİR KAFA

    Gözlerini bilerek kapatıp, sorunları yok sayarak adım adım körlüğe koşan Kien, bir süre sonra kulaklarını da kapatmaya hatta heykel gibi davranmaya başlıyor.
    Körlük mü, yokluğu keşfetmek mi, arada kalıyorsunuz okurken. Körlükten korkarken bile isteye kör olmak..

    Her satırda biraz daha yaklaşıyoruz onun dünyasına. Dünyasız kafasına..


    KAFASIZ BİR DÜNYA

    Therese 'nin Kien 'i evden atmasıyla başlıyor. Ya da Kien 'in Therese 'yi eve hapsetmesiyle mi demeliyiz?

    Pek çok karakter, pek çok olay, uzun betimlemeler, detaylı anlatımlar, ruhu kötü olan insanlar, ruhsuz kalanlar, yoğun bir nefret ve bencillik, katran gibi yapışıyor satırlara. Ilk bölüme göre kesinlikle daha sıkıcı ve zor. Ama muazzam derecede vurucu.

    KAFADAKİ DÜNYA

    Bu kısımda artık Kien 'in fanusunda bir delik açabiliyorsunuz. Monologları ve kardeşiyle yaptığı konuşmaları sonucunda; onu, korkularını, saplantılarını, yaklaştığı uç noktaları, hatta delirmek üzere olmasını okuyoruz.
    Ama sorgulayarak. Deli kimdir, ya da sıradan insanla farkı nedir, diye düşünerek.

    Bu kısımda Havva 'dan Adem 'e, Buda 'dan Hint felsefesine ,Yunan mitolojisine kadının büyük bir tehlike olduğunu ifade eden uzun paragraflar mevcut.


    Bu, kendi parmak izlerimizi taşıyan bir dünyaya yabancı kalışımızın hikayesidir aynı zamanda. Betimlemeleriyle, kurgusuyla, karakterleriyle daha iyi nasıl olabilirdi ki diye düşündüren tarzıyla bir baş yapıt.

    İlk kısımda kullanılan çok temiz dil, ikinci bölümde büyük bir karmaşaya, karışıklığa ve zorlaşan bir okumaya bırakıyor yerini.
    Üçüncü kısım ise tam bir beyin yangını. Bence kitabın defalarca okunmasını gerekli kılan satırlar, yoğun olarak bu bölümde yer alıyor.

    Aslında bu bir aydının, bir bilim adamının hikayesi. Kendisiyle tüm diğerleri arasında akıl almaz bir uçurum var. Bu yüzden her şeyi, tüm hazinesi olan kitaplarını dört duvar arasına, sadece kendisine saklıyor. Romanı bir bütün olarak düşünürsek, aslında fazlasıyla haklı.

    Kendisini somutlayıp bir fanusun içine gönüllü olarak hapseden Kien, fanusun parçalanmasıyla darmaduman oluyor.

    Dışarısı cehennem kadar korkunç onun için. Oysa kendi kafasının içinde bir cennet gizli.

    Kien 'i çok sevdim. Çalışma azmine ve kütüphanesine tam anlamıyla hayran kaldım. Inanılmaz bir bellek muazzam bir güç ifade ediyor onun için.

    Ve Therese tam bir baş belası. Kurnaz, açgözlü, insanın sinirlerini hoplatan bir tip. Mavi ve kolalı etekleriyle çıkıp durdu bir yerlerden.
    Temiz kalpliliği hatta aşkı bile sorgulatan satırlarda kavramlar ve semboller büyük yer tutuyor.


    VE ELIAS CANETTI.

    1905'te Rusçuk 'ta dünyaya gelen bir İspanyol yahudisi. Dünya edebiyatında büyük bir yer tutan bu kitabı 26 yaşında yazdığını düşünürsek, ne kadar eşsiz bir kalemden bahsettiğimizi daha kolay anlarız belki de. Onun duygularını tetikleyen acıydı büyük ihtimalle. Ona bu eşsiz satırları yazdıran..





    Keyifli okumalar..:)
  • Dünyada aslında iki ırk vardır. Dolandırılanlar ve tecavüz edilenler. Beyazlar dolandırılır. Onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir, aynı beyazlar tarafından. Küçük boyutlu dolandırıcılıklar, ülkenin kadınlarından yeraltı ve yer üstü zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. Sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. Beyaz adamın,tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. Geri kalmaya mahkûm ülkenin insanı,beyazdan çarptığı parayla yetinir. Sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, kentin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. Uygarlığa köle olmanın maaşıdır. Kuzey Avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. Ve dolayısıyla turizmi, Üçüncü Dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. Irzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. Böylece rahat uyurlar geceleri.Vicdanları zencilerden, Kızılderililerden, Uzak doğululardan, Araplardan korunur böylece... Bu ufak kazıklamalar bir zırhtır, yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına. Kinyas ve Kayra

    Kelimeler taş, ağızlar sapan olduğunda sakin olmak şarttı

    Satmak için ortada bir malolması gerekmez. Satmak için bir alıcının olması yeter. Alıcı olduğunu bilmese bile.

    Ön cephenin balina grisirengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır.

    “Tevazu, iki kez iltifat almanın yoludur. Örnek: Ne kadar güzelsiniz! Hayır, değilim. Evet,öylesiniz. Etti iki!”

    İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur.

    Dünya üzerinde dört değerli ve yüzlerce yarı değerli taş vardır. Dört taşın değerli olmasının nedeni tabiî ki nadir oluşlarıdır. Sertlik oranı ve nadirlik açısından sıralarsak önce elmas gelir. Elması Güney Afrika’dan alır ve kesilmesi için Anvers’e yollarız. Dünyanın en iyi elmas kesim atölyeleri Anvers’tedir. Atölyelerimizde kullanılan taşların hepsini aracısız olarak madenlerden alırız.Dolayısıyla fiyat düşer. Kesilmiş taşlar buraya gelir ve önceden hazırlanmış modellerin üzerine mıhlanır. Kırmızı taş yakut Burma’dan, mavi taş safir Kaşmir’den, yeşil taş zümrütse Kolombiya’dan gelir.”

    Tezgâhtarlar, hayatlarındaki disiplinsizliği işlerine nadiren yansıtırlar. Bir planları vardır. Ancak planlarının tek kötü yanı kendi hayatlarına dair olmamasıdır. Müşteriyi görür ve tezgâhı kurarlar.Müşteri gittiğindeyse, hayatsız kalırlar. Çünkü tezgâhtar tezgâhsız yaşayamaz. Tezgâhtar başka hiçbiriş yapamaz. Bu yüzden Antalya, işsiz tezgâhtarlarla dolu bir kenttir. Tezgâhtarlık ilk değil, son iştir.Herkesin tezgâhtar olduğu bir dünyada hiçbir şeye şaşırmamak gerekir çünkü üreticilik dönemi sona ermiş, aracılık dönemi başlamıştır. Ancak aracılığın yan etkisiyse deliliktir

    Bir zamanlar Batı’yı Doğu’dan ayıran sadece Berlin Duvarı’yken artık ülke sayısı kadar duvar vardır. Ve o duvarlarda delik açmak için kime ne verilmesi gerektiği çok iyi bilinmelidir.

    Çünkü sosyal düzenin tembelleştirdiği halkın en büyük düşmanı çalışanlardır. Elleri ve terleriyle çalışanlar. Tembellikten aptallaşmış olanlar kendilerini sizinle kıyaslar ve her gece onların kabuslarındaki başrolü oynarsın

    Kontramanyak tezgâh bir gösteridir. Yüksek tezgâhtar elastikiyeti gerektirir. Çünkü insan,kendisine yöneltilmiş bir soruya yönlenmeye şartlanmıştı

    “Yolculuklar insana her şeyi öğretir. Bazen kendimizi o kadar hayatımıza kapatıyoruz ki dışarıda neler olup bittiğini unutuyoruz. Hatta dünyayı öğrenemeden ölüyoruz. Hayatımız çalışmakla,kazandıklarımızı biriktirmekle geçiyor. Peki ya sonra? Evet, çocuklarımız için yapıyoruz her şeyi.Bizden sonrası için. Ama para harcarken yaptığımız tercihler belirliyor kimliğimizi. Bazen durup düşünmek gerekiyor. Neden çalışıyorum? Rahat bir hayat için. Peki o rahat hayatı yaşayacak olan kişi yani kendim için ne yapıyorum? Hiçbir şey. İnsanın kendini şımartması ruhsal dengesini sağlaması için şart. Çünkü ancak ruhsal dengeye sahip biri her sabah kendisini sorgulamadan yatağından kalkıp çalışmaya gidebilir. Belki de burası, bunun için vardır. İnsanların kendilerini şımartmalarına yardımcı olmak için. Matematikle hesaplanan hayatlara biraz romantizm katmak için. Bu yüzden tatile çıkmıyor muyuz? Bu yüzden sinemaya gitmiyor muyuz? Bu yüzden birbirimize ‘Seni seviyorum!’demiyor muyuz

    “İnsanlar çoğu zaman gerçekleştiremeyecekleri hayaller kuruyorlar. Hayallerini gerçekleştirememelerinin nedeni, nasıl yapacaklarını bilememeleri ve karşılarına fırsatların çıkmaması. Ama her şey bir karşılaşmadan ibaret. Bir çok şeyin yan yana gelmesinden. Bu kolyeyi size neden gösteriyorum? Çünkü bir hikayesi var.”

    Geleceğe hazırlanmak için o kadar zaman harcanıyor ki bugün kaybolup gidiyor

    Mücevher gerekli bir emtia değildir. Ancak hayal, gerçeğe katlanmak için gereklidir. Temel gıda,giyinme ve barınma gibi bedene yönelik harcamalar eti, hayaller ruhu doyur

    Burası, karanlık bir gökyüzünün altına yayılmış vahşi ve işlenmesi zor bir toprak..

    Yeryüzündeki olanakların sınırlı oluşu ülkeleri doğal düşmanlar haline getirmiştir. Sıcak ya da soğuk savaşlar, insan kadar eskidir. Turizm, doğal düşmanlıklar arasında savaşsız var olmayı savunan bir ideolojidir. Çünkü savaşlarda güçlüler kazanır, oysa turizmde zayıfların da şansı vardı

    Her tezgâhtarın, kendisini tezgâhtar olma noktasına getirmiş bir günahı vardır: tembellik, suç,ihanet.

    Tezgâhtarlar bir mal için saatlerce pazarlık edebilen, ancak kendi çıkarlarını ancak bir çocuk kadar koruyabilen, gerçek hayata düşmüş hayal kahramanlarına benzerler.Mantığın hiçbir şey ifade etmediği romantik dünyalarında aşktan ölür, aşktan doğarlar. Gündüz o kadar çok yalan söylerler ki, gece her duyduklarına inanırlar. Beyaz lekeler taşıyan ruhları,umursamamak ve umursanmamaktan, kaynağı belirsiz radyasyon yemiş astronotlar kadar mesleki deformasyona uğramıştır

    Satma hastalığına yakalanmış insanların çalıştırılmasıysa suçtur. Ancak günümüz dünyasının hiçbir yasal düzeneğinde cezası yoktur. Defalarca düşüp defalarca kalkmaktan dizleri kan çanağına dönmüş tezgâhtarlar, bolluk ve boşluk içinde yaşar. Hayatlarındaki bütün farklar tek harfliktir. Satmak her şeyi herkese ve saçmak her şeyi her yere. O ve U harfleri Türk alfabesinde canlı olarak bilinir ve sesleri yakından geldiği için yazıldıkları gibi okunur. Diri diri gömüldükleri takdirde,üzerlerine atılan toprağı simgeleyen iki nokta vardır. Yerin altındaki O ve U harfleri Ö ve Ü diye okunur. Çünkü sesleri toprağın altından geldiği için incelmiştir. Buna göre: insan turist olur. İnsan tezgâhtar ölür. Tezgâhın hangi tarafında olduğunun da, hangi tarafında öldüğünün de bir önemi yoktur.Müşteri de orospu kadar öröspüdür

    Sokağın sahne,konunun hayat olduğu bir oyunda, sürekli konuşabilmek, dikkatlerini odaklamak ve saatlerce ayakta kalabilmek için pafküf ve pıt kullanan atıcılar kendilerini insanların yolunu değiştiren bir tanrı olarak görürler. Haklıdırlar. Turizmde tek kullu dinler, tanrı sayısı kadardır.

    “İnsanların foyası elbet çıkar. Bilir misin, foyanın nereden geldiğini? Sadece üst tabladan ibaret boktan elmasları mıhlamadan önce altlarına folyo kâğıdı yerleştirirler. Taşı mıhlarlar. Böylece sanki taş birinci kaliteymiş gibi parlar, oysa yarısı yoktur. Yansıyan ışık taştan değil, altındaki folyodan geliyordur. Ancak bir gün mal, bir kuyumcuya gider de taşı sökülürse, müşteri meterlendiğini anlar.Çünkü taşın altındaki folyo kâğıdı tabak gibi ortaya çıkar. Folyo, zaman içinde foya kelimesinedönüşmüştür. Elmasın da, insanın da ne mal olduğu elbet anlaşılır. Yeter ki taşı sök.

    Diplomasi ve turizm, insanlık olimpiyatının benzer kurallara göre oynanan iki disiplinidir. İkisinde de disiplinsizlik şarttır. Sonuç önemlidir. Sonuca varana kadar geçilen bütün yollar, arkeoloji karaştırmalara neden olacak kadar tarihe karışır. Yolların otoban ya da patika olmasının hiçbir önemi yoktur. Bireyler arasındaki diplomasi ve turizmde kazanan taraf, genellikle hayat şartlarının çarpıklığından ötürü tali yollar bulmak zorunda kalmış ülkelerin vatandaşlarıdır. Yol yoksa açılır.Greyder ya da tırnakla. Türkler, doğru bir örnektir. Bireysel çatışmaları zihinsel elastikiyetleriyle çözebilmeye alışmış yapıları, kartezyen mantığın anasını meterler. Ancak elastikiyetin fazla geliştiği bir toplumda sosyal ve siyasî ahenk yok olduğu için söz konusu toplumu yönetenler zayıf düşer ve mermer bir duvarı andıran kırık haçlı dünyaya çarpıp stratejik kazıklar yer.

    Çünkü pişmanlık ilk insandan torunlarına mirastı.

    İnsan her şeyi düşünebilir. Düşünce, zemini sonsuzluk olan bir oyundaki piyondur. İstediği yere gider. Hayal kırıklığı, varoluş uykusuzluğu ya da sadece merak kurbanı olan insan, yeryüzündeki benzerlerinin tamamını öldürüp Tanrı’yla yalnız kalmak isteyebilir. Eğer oralarda bir yerdeyse,Tanrı’yla konuşmak için en yüksek dağın zirvesine çıkıp “Neden?” diye sorabilir. “Artık yalnızız. Ne mucizelerinden korkacak yığınlar var, ne de cennet ve cehennemine yollayabileceğin iki ayaklı hesap makineleri. Sadece sen ve ben. Anlat şimdi. Neden?” Düşünce, insanın ölümsüz olan tek organıdır.Sonsuza kadar, yeryüzünün sırtında zıplayan tenis topları gibi, bir kafatasından diğerine çarpar.Çarpma anında, kişi aklına bir düşünce geldiğini sanır ancak kafatası tenis topunun içeri girmesine izin vermezse zıplama devam eder. Geçirgen bir kafatası bulana kadar düşünceler seker ve zıplar. Taki beyinlerine süzülecekleri insanları bulup, onlar tarafından uygulamaya geçirilene kadar. Ancak ozaman düşünce davranışa dönüşür

    Dışları dolu, içleri boş ahçikler, içleri dolu, dışları boş martları görünce sevgi doğururlar. Bir tür hastalık. Suçiçeği gibi.

    Çünkü aşk, Akdeniz’in tuzlu suyunda gözlerini açamayan geçici körlere sunulmuş bir deliliktir. Takım elbiseli hastabakıcılara tezgâhtar denir.“Yenge, bir çay daha alırsın, değil mi?”

    Başka bir yolu olmalı, diye düşündü. Kimsenin bilmediği bir yol. Ancak kimse bilmediği için o yol da yoktu

    Aklının korunması için Tanrı’ya ilk yalvaran insanın dileği yerine getirildi. O günden bu yana insanın aklı, Tanrı tarafından korundu. Belki bir kasada, belki de cennette. Çünkü aklın, insan bedeninden kaçabileceği beş delik ve akıl yoksunu bedende delilik vardı. Akıl, insandan korundu.İnsan, beş duyulu bir hayvan oldu. Bedeni ölümlü, aklı korunan, beş duyulu bir hayvan. Tanrı’nın insan olarak doğacağı güne kadar böyle sürecek. Aklı, insanla öldüğü gün öpüşecek. Hayattakilerse son ana kadar koklayacak, duyacak, görecek, tadacak, dokunacak ama asla düşünemeyecek. Çünkü aklı alınmış insana bırakılmış olan beyin, sahibine sadece hayal veren bir organdır. Var olanın üzerine kurulan hayaller. Oysa akıl, yoktan düşünce yaratır. Yoktan var etmek bir düşünce, yoktan var ettiğini düşünmek bir hayaldir. İnsan düşünmez, düşündüğünü hayal eder. Akıl sadece Tanrı, beyinse bir çocuk tarafından korunabilir. İnsanı koruyansa ölümdür. Bir hayal organıyla yaşadığı sürece kendine zarar verecek olan insanı sonsuz acıdan kurtaran ölüm, doğumdan üstündür.“Amin!”

    Tabiî ki bütün tezgâhtarlar ahlaksız ve suçlu değildir. Ancak tezgâhtarlık, ahlaksız ve suçluların,kişilik özelliklerini değiştirmeden, yasal olarak yapabilecekleri ender mesleklerdendir. Belki de bütün meslekler böyledir. Bütün insanların ahlaksız ve suçlu olabileceği gibi. Her şey bütün ihtimallere eşit uzaklıktadır. Yakınlaşıp uzaklaşmaları geçicidir.

    Bazı insanlar, inanması ne kadar güç olursa olsun, zihinlerini boşaltabilirler. Bilgiler, deneyimler,duygular, kişilik özellikleri buharlaşır. Unutmak, var olanı yok etmektir.

    İyiliğin ne olduğunu biliyoruz ama iyi olamıyoruz. Çünkü içimizde Tanrı’nın sadece küçük bir parçasını taşıyoruz. İyilik ve kötülük çelişkisi buradan geliyor.Gücümüzün asla yetmeyeceği hayallerimiz var: erdem, yüksek değerler, sonsuz kardeşlik, insanlık barışı gibi. Ama birleşmediğimiz sürece ne yazık ki hiçbiri gerçekleşmeyecek

    Zeki bir adamsın. Evet, düşünmek. Sevgili dostum, insanlar düşünmeyi unutmakla başlarlar hayvanlaşmaya. Neden ile sonucu eşleştirmeyi unutmakla başlarlar insanlıklarından uzaklaşmaya.Dürüstlükten vazgeçmenin tek nedeni düşünmeyi unutmaktır. Yalan söyleyerek gündelik sorunlarından kurtulan ve yüzeysel acılarını sonlandıran insanın ödeyeceği bedel, yalan söylediği için duyacağı pişmanlık acısıdır.

    İki milyon yıl. Bir elmasın oluşması için geçmesi gereken yıl sayısı. İki milyon yıl. Elimde,dünyanın tarihi var. Her şeyden ve herkesten eski..

    . İnsanlar ölür.Her şey ölür. Ama sadece iki şey ayakta kalır: aşk ve pırlanta. Sonsuza kadar parlarlar. Bir deniz feneri gibi. İnsanlara neyin değerli olduğunu anımsatırlar. İnsan âşık olunca, taş pırlanta olunca ölümsüzleşir.

    Kendinden ilham alan kişi her şeyi yapabilir. Eseriyle karışmıştır. Neyin kurgu neyin gerçek olduğu anlaşılamaz. Bir sanat eseri olarak yaşar ve kendinden eser kalmaz.


    Batı’da insanların kökü birdir. Dalları gelişir. Kökten bağlı olanlar, sosyal düzen tarafından birbirine benzer hallere sokulmuş insanlardır. Ancak bunlar büyüyüp gelişir ve ayakları sosyal güvenlik numaralarına saplanmışken elleriyle gidebildikleri kadar uzağa yükselirler. Oysa Doğu,kapalıdır. Kök ve dallar birlikte yaşar. Bunun nedeni, dalları koruyacak tarafsız bir sosyal düzeneğin olmamasıdır. Dal, ancak köküne yakınsa yaşar. Otuz beş kişilik aileler, tek evin içinde birlikte ölür.Evden kaçılmaz. Çünkü bu deliliktir. Evden kaçanı kimse koruyamaz. Batı’daysa evden kaçmak,gelişmenin tek yoludur. Aslında her ne kadar Doğu doğaya daha yakınmış gibi dursa da, hayvanların yavrularıyla ilişkileri düşünüldüğünde Batı toprağa çok daha yakındır. Toplumların bir el olduğunu düşünürsek, Batı’da eller açıktır. Avuç toplum, parmaklar bireydir. Doğu’daysa eller yumruk olmuştur. Bu yüzden, Doğulularla savaşmak için hepsini birden yok etmek gerekir. Yumruk bilekten kesilmelidir. Batılılarsa, parmak kırar gibi tek tek alt edilmelidir. Parmaklar teker teker kesilmelidir.Size, sen diyebilir miyim?

    Doğu, Batı’nın sırtıdır. Batı’nın zayıflığı, kendini sırtından bıçaklayabilecek kadar uzun kollara sahip ve kör olmasıdır. Dünya etrafında kovalamaca oynamanın sonu yorgunluktan ölmektir. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan ne kadar yaşayabilir? Yönler, sadece denizciler ve pilotlar içindir. Sorulması gereken dünyanın nerede olduğudur. Doğuda mı, batıda mı? Ve bu yönlerin merkezinde ne olduğu merak edilmelidir. Her şey matematiktir. Dünyadan ne çıkarsa sonuç sıfır olur?

    Nobel ödüllü Doktor Ferdinand Henri Moissan’ın, Arizona’daki Diablo Kanyonu’na düşmüş olan meteorda karşılaştığı dünya dışı mineral, 1905 yılında, kâşifinin adıyla tescillenmiştir: Moissan,moissanite, mosanit. Bu mineral, doğadaki elmasla benzer niteliklere sahiptir. Doksanların ikinci yarısında laboratuvarda üretilmiş ve termal denetleyiciler bile elmastan ayırt edememiştir. Uzayın,yeryüzündeki dolandırıcılara en büyük armağanıdır. Mosanit dedektörleri icat edilene kadar birçok kişiyi zengin etmiştir

    Kimin tezgâhtar olduğu tezgâhın sonunda belli olur
  • II

    Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten

    dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

    Girdim ki içeriye,

    iki eli yanına gelmiş

    yatıyor otel odasının

    dört topuzlu karyolasında.

    Ölü.

    Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

    gözleri açık...

    Çarşafın altında ayakları:

    acayip bir hayvanın dinleyen kulakları...

    Gözleri bakıyor

    ayakları arasından dolaba.

    Dolabın aynasında görüyorum:

    başını değil,

    yüzünü değil,

    kaşını değil,

    kapakları açık, içi örtülü gözlerini,

    yalnız ölü gözlerini...

    Gözleri bakıyor dolaba.

    Ehramda bir kapı

    açar gibi

    açtım

    dolabı.

    Alt katta bir kutu var.

    Kutuda ölünün hiç giymediği

    siyah kunduralar.

    Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

    asılmış dolabın içine

    Sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

    Bir şişe permanganat,

    yakalık,

    mendil, çorap.

    Bir kitap:

    çok eski günlerde beraber okuyup

    satırlarının altını beraber çizdiğimiz

    bir kavga kitabı.

    Kapadım dolabı.

    Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.

    Artık satılacak bir yürek,

    kiralık bir kafa bile yok.

    Roy Dranat, hoşça kal,

    mesele yok.

    YORGAN GİTTİ,

    KAVGA BİTTİ.

    İkinci Kısmın Sonu



    ÜÇÜNCÜ KISIM

    BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

    I

    Gözüme altın bir damla gibi akan

    yıldızın ışığı,

    ilk önce

    boşlukta

    deldiği zaman karanlığı,

    toprakta göğe bakan

    bir tek göz bile yoktu...

    Yıldızlar ihtiyardılar

    toprak çocuktu.

    Yıldızlar bizden uzaktır

    ama ne kadar uzak

    ne kadar uzak...

    Yıldızların arasında toprağımız ufaktır

    ama ne kadar ufak

    ne kadar ufak...

    Ve Asya ki

    toprakta beşte birdir.

    Ve Asya'da

    bir memlekettir Hindistan,

    Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,

    Benerci Kalküta'da bir insan...

    Ve ben

    haber veriyorum ki, size:

    Hindistan'ın

    Kalküta şehrinde bir insanın

    yolu üstünde durdular.

    Yürüyen bir insanı

    zincire vurdular...

    Ve ben

    tenezzül edip

    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.

    yıldızlar uzakmış

    toprak ufakmış

    umurumda değil,

    aldırmıyorum...

    Bilmiş olun ki, benim için

    daha hayret verici

    daha kudretli

    daha esrarlı ve kocamandır:

    yolu üstünde durulan

    zincire vurulan

    İ N S A N . . .



    II

    bu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan

    da anlayacağınız veçhi ile, Benerci mahpustur.

    Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif,

    Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir.

    Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...

    şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin

    öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda

    edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da

    hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

    (*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-

    Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

    III

    Güneş

    pencerede...

    Yanıyor

    demir bir çubuk..

    dışarda saat

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk,

    yedi..

    Gardiyan karyolayı

    duvara kilitledi.

    Adam

    demir iskemlede oturuyor

    oturuyor...

    Güneş

    düştü pencereden

    adamın başına vuruyor..

    dışarda saat

    belki on

    belki on iki..

    İçerdeki:

    yürüyor duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara...

    Gardiyan...

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Demek:

    öğle saatı çaldı

    öte yanda yaşayanlara..

    Ve adam yürüyor,

    duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara..

    Yanıp söndü demir çubuk..

    dışarda saat:

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk...

    dışarda adam...

    Adam

    demir iskemlede oturuyor...

    Oturuyor...

    Gardiyan.

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Gardiyan

    karyolayı indirince:

    içerde gece.

    Yatıyor adam.

    Gözleri düşünüyor,

    dişlerinin arasında bıyığı..

    dışarda ay ışığı....



    IV

    19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir

    adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplayan ve esen

    rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

    şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka

    cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı

    pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu

    suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

    Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir..

    Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi

    yapmak için gelmiş idi.

    Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası

    çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye

    girdi.

    Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye

    bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

    Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane

    hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın

    üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını

    kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet

    kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından

    tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta

    sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını

    çevirmeği talim etsin diye, bu İncil'i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün

    hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.

    İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:

    Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz

    kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar

    vardı.

    Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve

    bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.

    İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle

    meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

    Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.

    Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın

    en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı.

    Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için;

    emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına

    sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

    Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef

    vermekte idi........

    Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı

    ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini

    kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını

    akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır

    romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

    Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor.

    Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz

    dikkatlerine rağmen, dışarıdakilerin ellerine ulaştırıyor.

    NASIL?..

    Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine

    hizmet etmek istemem......

    V

    dışarda

    bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

    içerde

    O

    ihtiyarladı..

    Her gün biraz daha

    camları yaşarıyor

    iri

    bağa

    gözlüklerinin.

    Her gün biraz daha

    siliniyor çizgileri

    gördüklerinin.

    Küreyvatı hamra azalıyor.

    Tasallübü şerayin.

    Tansiyon 26.

    Baş dönmesi, bunaltı.

    Sinir...

    Bir

    senedir

    yazamadı bir

    satır

    bile..

    Yine fakat

    dışarda bir bayrak gibi

    dalgalanıyor adı.

    İçerde O

    ihtiyarladı....



    BU FASIL BENERCİ'NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

    «Kalküta şehrinin ufkunda güneş

    yükseliyordu.

    Atları ışıktan, miğferleri ateş

    bir ordu

    bozgun karanlığı katmış önüne

    geliyordu.

    Güneş yükseliyordu..

    Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

    Bunu beceremedik

    romantik kaçtı pek.

    Şöyle diyelim:

    «Baygın kokulu

    koskocaman

    masmavi bir çiçek

    şeklinde sema

    düştü fecrin altın kollarına...»

    Bu da olmadı,

    olacağı yok.

    Benden evvel gelenlerin hepsi,

    almışlar birer birer,

    tuluu şemsi, gurubu şemsi

    tasvir patentasını.

    Tuluu şemsin, gurubu şemsin

    okumuşlar canına..

    Bu hususta yapılacak iş,

    söylenecek söz

    kalmamış bana.

    Buna rağmen,

    tekrar ederim ki ben:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    güneş gibi

    yükseliyordu.

    Sokaktan bir sütçü beygirinin

    nal ve güğüm sesi geliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı...

    Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.

    􀀨ğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde

    sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.

    Benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci

    odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

    - Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

    Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her

    adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında

    yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

    - Otur bakalım, dedi.

    Oturdum.

    Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı􀀃ışığı beyazlanmağa başladı.

    Pencereden baktım:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    yükseliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı.

    - Âlâ.

    - Anlamadım.

    - Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların

    attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı

    yemedim.

    - Öyle.

    - Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini

    öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalı􀁅ı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?

    - Öyle...

    - Saat kaç?

    - Altı buçuk.

    - Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir,

    yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar

    senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.

    - Doğru.

    - Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

    Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı

    Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen

    gözleri gözlerimdedir.

    - Devam et, Benerci, dinliyorum.

    - Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynayan bir fert

    haline geldim.

    - Doğru.

    - Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti.

    Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale

    geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında,

    yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o

    beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin

    dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır.

    İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam

    için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye

    olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok...

    Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

    - Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana halt etmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?

    - Yedi.

    - Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete

    düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise şu senin tabancayı ver bakayım.

    Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci'ye uzattım. Aldı, masanın

    üstüne koydu.

    Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri

    gözlerimdedir.

    - Öyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

    Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin

    camlarında, Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli

    ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.

    Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde

    söndürdü.

    - Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.

    Kucaklaştık.

    Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

    - Çocuklara selam söyle, dedi.

    Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci

    kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

    Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

    BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . .

    «Kavgada

    kendi kendini öldüren

    lanetli bir

    cenazedir

    benim için:

    Ölüsüne

    ellerimiz

    dokunamaz.

    Arkasından

    matem marşı

    okunamaz.»

    Sen artık

    bu kitapta:

    noktaları

    virgülleri

    satırları taşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    koşmuyor

    bağırmıyor

    alnını kaşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    yaşamıyorsun.

    Ve Benerci sen

    bu kitapta:

    kendi kendini öldürmene rağmen

    benim ellerim senin

    kanlı delik

    şakağına dokunacaktır.

    Cenazende

    dosta düşmana karşı

    matem marşı

    okunacaktır:

    MATEM MARŞI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Giden

    o

    biten

    bir

    şarkı değildir...

    O

    büyük

    bir

    ışık

    gibi döğüştü.

    Kasketli

    bir güneş

    halinde düştü.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Bu

    giden

    bir

    biten

    şarkı değildir ...........

    S O N







    Ben İçeri Düştüğümden Beri

    Ben içeri düştüğümden beri

    güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’

    Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’

    Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

    Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

    Ona sorarsanız: ’Bütün bir hayat...’

    Bana sorarsanız: ‘Adam sende bir hafta...’

    Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

    Yedibuçuğu doldurup çıktı.

    Dolaştı dışarda bi vakit,

    Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

    Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

    Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

    Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

    Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

    Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...

    Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

    Sonra vesikaya bindi

    Bizim burda, içerde

    Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

    Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

    Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

    Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

    Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

    Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

    Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

    ‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

    Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

    Ve kahreden yaratan ki onlardır,

    şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    Ve gayrısı

    Mesela, benim on sene yatmam

    Laf’ı güzaf...





    Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,

    gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,

    iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış

    evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?

    Elâleme haset mi ediyoruz?

    Elâlemin babası İstanbulda hapiste,

    elâlemin oğlunu asmak istiyorlar

    yol ortasında

    güpegündüz.

    Bense burda rüzgâr gibi

    bir halk türküsü gibi hürüm,

    sen ordasın yavrum,

    ama asılamayacak kadar küçüksün henüz.

    Elâlemin oğlu katil olmasın,

    elâlemin babası ölmesin,

    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

    orda onlar aldı göze ipi.

    İnsanlar,

    iyi insanlar,

    seslenin dünyanın dört köşesinden

    dur deyin,

    cellât geçirmesin ipi.





    Ben Sen O

    O, yalnız ağaran tan yerini görüyor

    ben, geceyi de

    Sen, yalnız geceyi görüyorsun,

    ben ağaran tan yerini de.





    Ben Senden Önce Ölmek İsterim...

    Ben

    senden önce ölmek isterim.

    Gidenin arkasından gelen

    gideni bulacak mi zannediyorsun?

    Ben zannetmiyorum bunu.

    İyisi mi,

    beni yaktırırsın,

    odanda ocağın

    üstüne korsun

    içinde bir kavanozun.

    Kavanoz camdan olsun,

    şeffaf,

    beyaz camdan olsun

    ki içinde beni görebilesin

    Fedakârlığımı anlıyorsun :

    vazgeçtim toprak olmaktan,

    vazgeçtim çiçek olmaktan

    senin yanında kalabilmek için.

    Ve toz oluyorum

    yaşıyorum yanında senin.

    Sonra, sen de ölünce

    kavanozuma gelirsin.

    Ve orada beraber yaşarız

    külümün içinde külün

    ta ki bir savruk gelin

    yahut vefasız bir torun

    bizi oradan atana kadar...

    Ama

    biz

    o zamana kadar

    o kadar karışacağız ki birbirimize,

    atıldığımız çöplükte bile

    zerrelerimiz

    yan yana düşecek.

    Toprağa beraber dalacağız.

    Ve bir gün yabani bir çiçek

    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

    sapında muhakkak iki çiçek açacak :

    biri

    sen

    biri de

    ben.

    Ben

    daha olumlu düşünüyorum

    Ben daha bir çocuk doğuracağım

    Hayat taşıyor içimden.

    Kaynıyor kanım.

    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,

    ama sen de beraber.

    Ama ölüm de korkutmuyor beni.

    Yalnız pek sevimsiz buluyorum

    bizim cenaze şeklini.

    Ben ölünceye kadar da

    Bu düzelir herhalde.

    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?

    İçimden bir şey :

    belki diyor.





    Berkley...

    Behey

    Berkley!

    Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir.

    Behey

    Berkley,

    Behey Allahın

    Cebrail şeklindeki Ezraili,

    Behey on sekizinci asrın en filozof katili!

    Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde

    adımlarının sesi.

    Hâlâ uluyor adımlarının sesine

    tüyleri kanlı bir köpek.

    Hâlâ

    her gece titreyerek

    görüyor gölgeni İskoçya köylüleri

    evlerinin

    camlarında!

    Hâlâ

    kanlı beş parmağının izi var

    o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında!

    Behey

    Berkley!

    Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,

    Kıralın şövalyesi,

    sermayenin altın sesi,

    ve Allahın peskoposu!

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir!

    Her kelimen

    kelepçelerken

    bileklerimizi,

    kıvrılan

    bir yılan

    gibi satırların

    sokmak istiyor yüreklerimizi.

    Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.

    Sivriliyor kitaplarından ismin

    sivri yosunlu ucundan

    kızıl kan

    damlayan

    yeşil bir diş gibi.

    Her kitabın

    diz çökmüş önünde Rabbın

    kara kuşaklı bir keşiş gibi..

    Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,

    inandıracaktın?

    Biz İsanın vuslatını bekleyen

    bir rahibe değiliz ki!

    Behey

    Berkley!

    Behey tilkilerin şahı tilki!

    Çalarken satırların zafer düdüğü,

    küçük bir taş parçasının en küçüğü

    imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,

    hemen anlaşmak için

    bir kapı açıyorsun,

    binip Allahının sırtına

    soldan geri kaçıyorsun!

    Kaçma dur!

    Her yol Romaya gider,

    - bu belki doğrudur -

    fakat

    fikri evvel gören her felsefenin

    safsata iklimidir yelken açtığı yer!

    Bu bir hakikat

    - hem de mutlak cinsinden - !

    İşte sen

    işte senin felsefen:

    Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün

    cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün

    parlak

    yuvarlak

    elmaya:

    «Fikirlerin bir

    terkibidir,»

    diyorsun!

    dışımızda bize bağlanmadan

    var olan

    varlığı

    inkâr ediyorsun!

    şu mavi deniz

    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,

    kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi?

    Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,

    mademki kendi fikrindir umman,

    ne zaman var,

    ne mekân!

    Ne senin haricinde bir vücut

    ne senden evvel kimse mevcut,

    ne senden sonra kâinat baki

    bir sen

    bir de Allah hakikî.

    Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı!

    Senin dışında değil miydi

    kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?

    Yoksa kendi altında sen

    kendinle mi yattın?

    Diyelim ki senden evvel baban yok

    İsa gibi.

    Yine fakat bacakları arasından çıktığın

    Meryem gibi bir anan da mı yok!

    Diyelim ki yapayalnızsın

    Turu Sinada Musa gibi,

    ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok!

    Çok yalan söylemişsin çok.

    Sen emin ol ki Berkley

    - olmasan da zarar yok -

    bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:

    biraz alay

    biraz şaka

    ve birkaç tokat

    - eldivensiz cinsinden -

    Neyleyim?

    Neş'e kavganın musikisidir.

    Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz

    neşe

    enin çelik ahengini duymayan adam;

    neş'e ... iyi şeydir vesselam,

    - baş döndürmezse eğer -

    ve işte bizimkiler

    güldüler mi,

    ağız dolusu gülüyorlar.

    Kabahat onların kuvvetinde:

    yoksa ne sende

    ne de bende!

    Dinle Berkley!

    - dinlemesen de olur -

    Biz dinleyelim:

    Beynimiz bal yoğuran

    bir kovan.

    Ona balı dolduran

    arıdır hayat.

    Aldığımız hislerin

    sonsuz derin

    pınarıdır kâinat!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Biz onun parçaları,

    biz ondan doğan bir sürü bacaksız!

    Biz o bacaksızların

    - anasını inkâr etmeyen cinsi -

    Çünkü biz

    emredenlere emir verenlerden değiliz!

    Bağlıyız toprağa

    kalın halatlar gibi kollarımızla!

    Çelik dişleri şimşekli çarklılar

    koparırken kara toprağın esrarını,

    biz

    seyretmedeyiz

    cihan içinden cihanların

    doğuşunu;

    kehkeşanların

    gümüş aydınlığında!

    Görmüşüz,

    görmedeyiz

    yılların yollarında toprak oluşunu

    kızıl kadife dudaklı kızların!

    Çiziyor hareketi gözlerimize

    sonsuz maviliklerde

    kuyrukluyıldızların

    sırma saçlarından kalan izler.

    Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..

    şu denizler,

    şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,

    rüzgârların uğultusu.

    şu ipi kopmuş

    inci bir gerdanlık gibi damlayan su,

    şu bir damla su,

    uzaklaştıkça, yaklaşılan

    hakikati gizler..

    Her yeni ummanla beraber

    bir yeni imkân!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Behey!

    Berkley!

    Behey bir karış boyuna bakmadan

    Karpatları inkâr eden cüce!

    Ahrete gittiysen eğer

    oradan bir taç gönder,

    süslemek için Allahının kafasını!

    Fakat buradan

    topla hemen tarağını tasını,

    Haraç mezat!

    Haraç mezat!

    götür pazara bir pula sat:

    Topraktaki saltanatın

    göğe çıkan tahtını!

    Yok üstünde tabiatın

    tabiattan gayri kuvvet!..

    Tabiat geniş

    tabiat derin

    tabiat uçsuz bucaksız!..





    Beş Satırla...

    Annelerin ninnilerinden

    spikerin okuduğu habere kadar,

    yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

    anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

    anlamak gideni ve gelmekte olanı.



    Beyazıt Meydanındaki Ölü...

    Bir ölü yatıyor

    on dokuz yaşında bir delikanlı

    gündüzleri güneşte

    geceleri yıldızların altında

    İstanbul'da,

    Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    ders kitabı bir elinde

    bir elinde başlamadan biten rüyası

    bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    vurdular

    kurşun yarası

    kızıl karanfil gibi açmış alnında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatacak

    toprağa şıp şıp damlayacak kanı

    silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip

    zapt edene kadar

    büyük meydanı.



    Bir şehir

    Bir kaç yokuş tırmandım

    bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm

    burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm

    bir kapı açıldı girdim

    yitirdim kendimi kendi içimde

    bilmediğim bir şehir

    görmediğim biçimde evleri

    kimi karınca yuvası kimi bomboş

    kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

    bir sokağa saptım çamurlu dar eğri büğrü

    dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere

    asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası

    uzayıp gidiyor tan yerine kadar dosdoğru geniş

    bir mahallede yağmur yağıyor

    bitişinde güneş

    üçüncüsünde ayışığı

    bir köprü geçtim

    yarısında fenerler pırıl pırıl

    yarısı kapkaranlıktı

    yan yana iki ağaç gördüm

    yaprak kımıldamıyor birinde

    öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor

    bir şehirde bir birine benzemiyor hiçbir şey

    insanları bir yana

    onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu

    hepsi korkak

    hepsi yiğit

    hepsi aptal

    hepsi akıllıydı

    hepsi domuzdu

    hepsi melekti.



    Bir Acayip Duygu...

    «Mürdüm eriği

    çiçek açmıştır.

    - ilk önce zerdali çiçek açar

    mürdüm en sonra -

    Sevgilim,

    çimenin üzerine

    diz üstü oturalım

    karşı-be-karşı.

    Hava lezzetli ve aydınlık

    - fakat iyice ısınmadı daha -

    çağlanın kabuğu

    yemyeşil tüylüdür

    henüz yumuşacık...

    Bahtiyarız

    yaşayabildiğimiz için.

    Herhalde çoktan öldürülmüştük

    sen Londra'da olsaydın

    ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...

    Sevgilim,

    ellerini koy dizlerine

    - bileklerin kalın ve beyaz -

    sol avucunu çevir :

    gün ışığı avucunun içindedir

    kayısı gibi...

    Dünkü hava akınında ölenlerin

    yüz kadarı beş yaşından aşağı,

    yirmi dördü emzikte...

    Sevgilim,

    nar tanesinin rengine bayılırım

    - nar tanesi, nur tanesi -

    kavunda ıtrı severim

    mayhoşluğu erikte ..........»

    .......... yağmurlu bir gün

    yemişlerden ve senden uzak

    - daha bir tek ağaç bahar açmadı

    kar yağması ihtimali bile var -

    Bursa cezaevinde

    acayip bir duyguya kapılarak

    ve kahredici bir öfke içinde

    inadıma yazıyorum bunları,

    kendime ve sevgili insanlarıma inat.



    Bir Ayrılış Hikayesi...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

    parmaklarımı kanatarak

    kırasıya

    çıldırasıya...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    kilometrelerle derin,

    kilometrelerle dümdüz,

    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

    yüzde hudutsuz kere yüz...

    Kadın erkeğe dedi ki:

    -Baktım

    dudağımla, yüreğimle, kafamla;

    severek, korkarak, eğilerek,

    dudağına, yüreğine, kafana.

    şimdi ne söylüyorsam

    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..

    Ve ben artık

    biliyorum:

    Toprağın -

    yüzü güneşli bir ana gibi -

    en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..

    Fakat neyleyim

    saçlarım dolanmış

    ölmekte olan parmaklarına

    başımı kurtarmam kabil

    değil!

    Sen

    yürümelisin,

    yeni doğan çocuğun

    gözlerine bakarak..

    Sen

    yürümelisin,

    beni bırakarak...

    Kadın sustu.

    SARILDILAR

    Bir kitap düştü yere...

    Kapandı bir pencere...

    AYRILDILAR...



    Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları...

    1

    Senin adını

    kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

    Malum ya, bulunduğum yerde

    ne sapı sedefli bir çakı var,

    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),

    ne de başı bulutlarda bir çınar.

    Belki avluda bir ağaç bulunur ama

    gökyüzünü başımın üstünde görmek

    bana yasak...

    Burası benden başka kaç insanın evidir?

    Bilmiyorum.

    Ben bir başıma onlardan uzağım,

    hep birlikte onlar benden uzak.

    Bana kendimden başkasıyla konuşmak

    yasak.

    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.

    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

    şarkı söylüyorum karıcığım.

    Hem, ne dersin,

    o berbat, ayarsız sesim

    öyle bir dokunuyor ki içime

    yüreğim parçalanıyor.

    Ve tıpkı o eski

    acıklı hikâyelerdeki

    yalın ayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,

    mavi gözleri ıslak

    kırmızı, küçücük burnunu çekerek

    senin bağrına sokulmak istiyor.

    Yüzümü kızartmıyor benim

    onun bu an

    böyle zayıf

    böyle hodbin

    böyle sadece insan

    oluşu.

    Belki bu hâlin

    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.

    Belki de sebep buna

    bana aylardır

    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan

    bu demirli pencere

    bu toprak testi

    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.

    dışarda susuzluğu

    acayip fısıltısı

    toprak damı

    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran

    bir sakat ve sıska atıyla,

    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı

    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla

    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.

    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.

    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan

    bu ümitsiz tabiatın

    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.

    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,

    yani bugün de mükellef bir daüssıla için

    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.

    Ben,

    ben içerdeki adam

    yine mutad hünerimi göstereceğim

    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla

    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla

    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı

    seni böyle uzak,

    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi

    kafamın içinde duymak...

    2

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.

    dışarda, bozkırın üstünde birdenbire

    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,

    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...

    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,

    suyu donmayan testi

    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...

    Güneş,

    artık o her gün öğle vaktine kadar,

    bana yakın, benden uzak,

    sönerek, ışıldayarak

    yürür...

    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,

    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :

    dışarda akşam olur,

    bulutsuz bir bahar akşamı...

    İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.

    Velhasıl

    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle

    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı

    hürriyet denen ifrit...

    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,

    bittecrübe sabit...



    3

    Bugün pazar.

    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

    bu kadar mavi

    bu kadar geniş olduğuna şaşarak

    kımıldanmadan durdum.

    Sonra saygıyla toprağa oturdum,

    dayadım sırtımı duvara.

    Bu anda ne düşmek dalgalara,

    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

    Toprak, güneş ve ben...

    Bahtiyarım...



    Bir Dakika

    Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor

    Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,

    Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..

    Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

    Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya

    Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya

    Bazen uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor

    Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

    Yakın olayım diye bu gökten gelen ize

    Öyle eğilmişim ki kayalardan denize

    Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi

    Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

    Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an

    Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan

    Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim

    Doğruldum atılırken bir dakika titredim

    Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden

    Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.



    Bir Fotoğrafa

    Karşımdasın işte...

    Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.

    Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.

    Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.

    Tıkandığım o an,

    Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,

    Aklımdan o kadar çok sey geçti ki takip edemedim.

    Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.

    Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

    Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,

    bitti artık hepsi...

    Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.

    Bakış açım belli oldu yine.

    Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.

    Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.

    Dağlara çarptım her esiş__________imde.

    Yollara küfrettim her gidişinde.

    Demiştim sana hatırlarsan:

    “Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,

    ‘zamanla bırakmamak’tır..”

    şimdi bana, geçen o zamanın

    Unutulmaz sancısı kalır

    Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?

    Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...



    Bir Gemici Türküsü...

    Rüzgâr,

    yıldızlar

    ve su.

    Bir Afrika rüyasının uykusu

    düşmüş dalgalara.

    Işıltılı, kara

    bir yelken gibi ince

    direğinde geminin.

    Geçmekteyiz içinden

    bir sayısız

    bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

    yıldızlar

    rüzgâr

    ve su.

    Başüstünde bir gemici korosu

    su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,

    yıldızlar gibi

    rüzgâr gibi

    su gibi bir türkü.

    Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

    İnmedi bir gün bile gözlerimize

    bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz

    ölümün önünde sigaramızı.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Çizmişiz rotamızı

    dostların alkışlarıyla değil

    gıcırtısıyla düşmanın

    dişlerinin.»

    Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»

    Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük

    ışıklı geniş ve sınırsız bir limana

    dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»

    Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar

    rüzgâr

    ve su...»

    Başüstünde bir gemici korosu

    bir türkü söylüyor;

    yıldızlar gibi


    rüzgâr gibi,

    su gibi bir türkü..





    Bir Hazin Hürriyet...

    Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,

    bir lokma bile tatmadan yoğurursun

    bütün nimetlerin hamurunu.

    Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,

    ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,

    hürsün!

    Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,

    işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan

    değirmenleri,

    büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün

    vicdan hürriyetiyle,

    hürsün!

    Başın ensenden kesik gibi düşük,

    kolların iki yanında upuzun,

    büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,

    işsiz kalmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,

    günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu

    seni de büyük hürriyetinle beraber,

    hava üssü olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,

    günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,

    büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,

    meçhul asker olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil

    insan gibi yaşamalıyız dersin,

    büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,

    yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,

    hürriyeti seçmene lüzum yok

    hürsün.

    Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.





    Bir Kız Vardı Japonya'da

    Bir kız vardı Japonyada

    ufacık, tefecik bir kız,

    Bir bulut vardı dünyada

    işi: öldürmekti yalnız.

    Bu bulut bu kızcağızın

    öldürdü nineciğini,

    külünü göğe savurdu,

    sonra, yine apansızın

    gelip babasını vurdu,

    sonra da kızın kendisini.

    Ve doymadı ve doymadı

    yeni kurbanlar arıyor.

    Atom ölümüdür adı,

    karanlıkta bağırıyor.

    Büyük bir birlik kuralım,

    canavarı susturalım.

    Savaş cengine gidelim,

    canavarı yok edelim.



    Bir Komik Adem

    Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

    han hamam, apartıman ve konaklarıyla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

    16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla,

    yamak ve yardaklarıyla

    hücuma kalktılar! ..

    hele içlerinde öyle bir tanesi var,

    öyle bir tanesi var ki:

    İnsanın yüzüne öyle bakar,

    Öyle melûl bakar ki:

    toka edersin eline papelini.

    Ve sıkar sıkmaz onun belini

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

    O komik bir âdemdir.

    Portakal oğlu zâdemdir.

    *

    Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

    yamak ve yardaklarınızla

    hücuma kalktınız!

    Hak varsa eğer,

    hücuma kalkmak hakkınız..

    Efendiler,

    ikinizle teker teker

    paylaştık kozumuzu!

    şimdi sıra onun,

    gelsin o! !

    Gel.

    Sen:

    İtlerini öne itip

    karanlıkta yol kesen

    hatip! ! !

    Sen:

    Beşinci Mehmedin saltanatını,

    Halifenin altın nallı kır atını,

    papellerin kat katını

    ve teneke suratını,

    doldurup torbana

    sıska sırtında taşıyorsun..

    Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

    Bana gelince

    ben:

    geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

    Ve yaşıyorum:

    kellemin

    içindeki

    için..

    Farkındayım niçin:

    kan

    fışkırıyor

    bana bakan

    'ateş feşan? ! '

    gözlerinden...

    Ve niçin:

    cümleler ezberlemişsin

    Fehim Paşanın sözlerinden...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi,

    bize sökmez afi..

    çıkmak istediğim yaldızlı merdiven yok.

    Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

    çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

    Kellemin

    içindeki

    için,

    kellemi koymuşum..

    Sen...

    Hayır...

    Seninle böyle konuşmak istemem..

    Hem,

    ben ki yegâne asaleti

    dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

    seninle boğuşmak istemem..

    Sen bir komik âdemsin.

    Portakal Oğlu zâdemsin.

    toka ederler papelini,

    sıkarlar senin belini,

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

    Sen bir komik âdemsin! ..

    Sen...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi.........................

    Bu kadarı kafi.......
  • Penceremde menekşeler dizili, sularken şarkı söylersin.🌸🌸🌹
  • 1) Arnolfini’nin Evlenmesi.
    Jan Van Eyck ArnolfiniJan Van Eyck – 1389-1441 – HOLLANDA
    Sanatçının bu resmi tarihi açıdan da bir ilk olma özelliğine sahip. Bu tablo, evlenme anının resmedilmesi nedeniyle, bir nevi ‘evlilik cüzdanı’ niteliğinde. Eseri bu kadar önemli kılan detay ise ayna. Duvardaki ayna, müthiş bir akis tekniğiyle anı derinleştirmek için kullanılmış. Aynaya dikkatlice bakıldığında, Van Eyck’ın da resmin içinde olduğu görülür. Ressam, kendini ‘an’a dâhil ederek, resim sanatına farklı bir boyut kazandırdı.

    2) TUIN DER LUSTEN – Zevkler Bahçesi.
    Hieronymus Bosch – 1450-1516 – HOLLANDA
    Sanatçı bu eserinde bütün kuralları yıkarcasına resmettiği çıplak insanların keyifli anlarını, fantastik bir öykü içinde verir. Tabloda, bir yanda dünya nimetlerinden zevk alan insanlar, diğer yanda günahları yüzünden cezalandırılanlar dikkat çeker. Tablo aynı zamanda Orta Çağ insanında hakim olan karabasan ve ölüm düşüncesine de vurgu yapmaktadır.

    3) BIRTH OF VENUS – Venüs’ün Doğuşu.
    Sandro Botticelli – 1445-1510 – İTALYA
    Sanatçı 1485’te yaptığı ‘Venüs’ün Doğuşu’ adlı eseriyle, kariyerinde üst basamaklara tırmanmıştır. Yapıtta, tanrıça Venüs’ün bir deniz kabuğundan doğduğu ve çıplak güzelliğiyle etrafındakileri büyülediği an resmedilir. Botticelli’nin Venüs tasviri, diğer sanatçılardan farklı olarak biraz erotiktir. Göğsünü ve cinsel organını tam kapatamamış olması dikkat çekicidir. Bu kapatma biçimi sonra birçok heykeltraş tarafından taklit edildi. Sanatçının diğer eserlerinden bazılarının yakıldığı, ancak yasak olmasına rağmen pagan etkisi taşıdığı açıkça görülen bu eserine dokunulmadığı bilinir.

    4) MONA LISA.
    Leonardo Da Vinci – 1452-1519 – İTALYA Mona-Lisa.
    1503-1506 yılları arasında yapılan Mona Lisa’nın yüzündeki hem mutlu hem de hüzünlü ifadenin sırrı, bugün bile tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Portrede oturur halde görünen Lisa Gherardini sfumoto tekniğiyle (renk ve tonlar arasında yumuşak geçişleri sağlayan gölgeleme yöntemi) resmedilmiştir. Bu tekniği ilk kez da Vinci kullanmıştır.

    5) SCHOOL OF ATHENS – Atina Okulu.
    Raffaello Sanzio – 1483-1520 – İTALYA
    Raffaello, kariyerindeki en önemli eseri ‘Atina Okulu’ freskinde, eski Yunan filozoflarını tasvir eder. Tam ortada yan yana Eflatun, Aristo ve Sokrates bulunur. İdealar dünyasından mutlak düşünceye kadar felsefenin büyük argümanlarının içinde saklandığı eserde ressam, sanat çevresine rüştünü ispat etmiştir.

    6) CREATION OF ADAM – Adem’in Yaratılışı.
    Michelangelo Buonarroti – 1475-1564 – İTALYA
    Kendini heykeltıraş olarak tanımlayan Michelangelo’nun en önemli eserlerinden ‘Adem’in Yaratılışı’, yaratılış efsanesindeki büyük ayrılmayı ve birbirine ancak parmak ucu kadar yakın ama bir o kadar ayrı düşmüş Tanrı ve Adem’in hikâyesini konu alır. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın Adem’e hayat üflemesinin betimlendiği sahnede, birbirine değen işaret parmakları, Tanrı’nın Adem’i kendi suretinden yarattığına gönderme yapar.

    7) THE NIGHT WATCH – Gece Bekçileri.
    Harmensz van Rijn Rembrandt – 1606-1669 – HOLLANDA
    Yüzbaşı Frans Banning Cocq ve Teğmen Willem van Ruytenbuch komutasındaki şehir muhafızlarının gece devriyesinin anlatıldığı tablonun en önemli özelliği, ışık oyunları sayesinde esrarlı bir hava yaratılmış olmasıdır. Tabloda, Barok tarzın en önemli özelliklerinden ışık gölge karşıtlığının, ressam tarafından ustaca kullanılması sayesinde, tüm figürler canlıymış gibi algılanır.

    8) GIRL WITH A PEARL EARING – İnci Küpeli Kız.
    Johannes Vermeer – 1632-1675 – HOLLANDA
    ‘Kuzey’in Mona Lisa’sı’ olarak adlandırılan ‘İnci Küpeli Kız’ tablosundaki genç kızın masumiyeti ve bakışlarındaki etkileyicilik, ressamın başarısını arttırmıştır. Tablonun ana objesi inci küpe ön plana çıkarken, ressamın tablolarında eksik olmayan mavi ve sarı renkteki örtü dikkat çeker.

    9) THE SWING – Salıncak.
    Jean Honore Fragonard – FRANSA
    Ressam eserlerinde, erotizm, toplumsal düzendeki çarpıklıklar, ‘an’ın resmi ya da aldatma gibi güncel temaları işledi. En önemli tablosu olan ‘Salıncak’, halinden memnun bir adamın, salıncakta sallanan genç kızın bacakları arasındaki gizli şeye baktığı anı anlatır. Eserde Fragonard, o dönemin kadınlarının, kabarık elbiseler giymesine karşın iç çamaşırı kullanmayarak, erkekleri kendine bağladığına gönderme yapar.



    10) THE THIRD OF MAY 1808 – 3 Mayıs 1808.
    Francisco Goya – 1746-1828 – İSPANYA
    Goya, eserini Fransızların 1808’de Madrid’i işgali sırasında, Napolyon’un askerlerine direnen ve çaresiz kalan İspanyolların anısına resmetmiştir. Tablo, kanlı bir savaşı resmederek, tarihe ışık tuttuğu için önemlidir.

    11).LE BAIN TURC – Türk Hamamı.
    Jean Auguste Dominique Ingres – FRANSA
    Sanatçı Oryantalizme katkıda bulunan ‘Türk Hamamı’ tablosuyla dikkatleri üzerine topladı. Osmanlı topraklarında hiç bulunmamasına rağmen, bu kadar ustalıkla resmedilen çıplak kadınlarla dolu hamam, bazı çevrelerce alkışlanırken, bazılarınca olumsuz eleştirildi. 25 kadının çıplak biçimde hamam sefası yaptığı eseri, Le Figaro Dergisi ‘19’uncu yüzyılın en erotik resmi’ ilan etti.


    12) VASE WITH TWO SUNFLOWERS – Vazoda On İki Ayçiçeği.
    Vincent Van Gogh – 1853-1890 – HOLLANDA
    Sanatçının en ünlü tablolarından biri olan ‘Vazoda On İki Ayçiçeği’, parlak sarı rengi ve hemen tuvalden çıkacakmış gibi canlı oluşuyla sanatseverlerden tam not aldı. Vazoda görünen 12 ayçiçeği, gerçekliğinden çok, ressamın kendi iç dünyasındaki yansıması olarak tuvale taşındı. Ressamın, sade fon önünde ayçiçeklerine akıcı fırça vuruşlarıyla canlılık kattığı gözlemlenir.


    13) THE SCREAM – Çığlık.
    THE SCREAMEdvard Munch – 1863-1944 – NORVEÇ
    ‘Çığlık’, korkan, umutsuz ve karamsar bir insanın yüzüne verdiği ifadedeki mükemmelliğiyle dikkat çeker. Doğanın çığlığı olarak da anılan eserde ressam, gün batımı esnasında, trabzanlara yaslanmış insanın, doğanın sesini duyduğu andaki ifadesini resmeder.

    14) LES DEMOISELLES D’AVIGNON – Avignonlu Kadınlar.
    Pablo Picasso – 1881-1973 – İSPANYA
    20’nci yüzyılın en geniş vizyonlu sanatçısı olarak ünlenen Pablo Picasso’nun en çarpıcı resimlerinden ‘Avignonlu Kadınlar’, kübizmin ve modern sanatın başlangıcını simgeler. İnsan yüzünün temsilinin tüm kuralları, bu tabloda yıkılmıştır. Yüzdeki simetrinin reddedildiği eser, arkaik ve primitif sanattan izler taşır.

    15) THE KISS- Öpücük.1907-1908
    Gustav Klimt – 1862-1918 – AVUSTURYA
    ‘Öpücük’, anın ve mekânın dışında, bir yerde birbirlerinden geçercesine öpüşen bir çiftin tasviridir. Tabloda, Klimt’in vazgeçemediği çizgiler ve dekoratif süslemeler dikkat çeker. Kadın ve erkeğin dünyasındaki farklılığa dikkat çeken ressam, kadını çiçekler arasında tıpkı bir ilkbahar gibi resmederken, erkeği daha sert çizgiler ve geometrik desenlerle yansıtır. Kadın ne kadar kırılgan ve yumuşaksa, erkek o denli sert ve nettir.

    16) BLACK SQUARE – Siyah Kare.
    Kasimir Malevich – 1879-1935 – RUSYA
    Sanatçının ‘Black Square’ adını verdiği etkileyici tablosunda siyah kare sezgi, beyaz alan da onun ötesindeki boşluktur. Malevich, bir şeyin değil, hiçbir şeyin resmi olarak bilinen bu tabloyu, aynı dönem ‘sıfır biçim’ olarak yorumladı.



    17) LA PERSISTENCIA DE LA MEMORIA – Belleğin Azmi.
    Salvador Dali – 1904-1989 – İSPANYA-1931
    Salvador Dali, sürrealizmin önemli temsilcilerinden biridir. Dali, hayatı boyunca bin 500’den fazla resme ve onlarca heykele imza attı. Sanatçının en ünlü tablolarından ‘Belleğin Azmi’, eriyen cep saatleri sembolizminde, zamanı ve belleği kullanır. Yapıt, Dali’nin ‘yumuşaklık’ ve ‘sertlik’ anlayışına önemli bir örnektir. Bir ağustos güneşi sıcağında eriyen Camembert peynirinden ilham alarak yağlı boya ile çalıştığı eser, değişmez ve katı olan zaman anlayışını protesto niteliğindedir.

    18) THE TWO FRIDAS – İki Frida.
    Frida Kahlo – 1907-1954 – MEKSİKA
    1939 15 yaşında geçirdiği ağır trafik kazasında ciddi şekilde sakat kalan Frida Kahlo, geri kalan hayatını hastaneler ve ameliyatlar arasında geçirdi. Frida’nın hemen her tablosu, hayatı boyunca çektiği acılardan feyz aldı. Kadınların toplum içinde karşılaştıkları zorlukları ve erkek egemenliğinin altında kalan kadın imajını tablolarına yansıttı.

    19) NIGHTHAWKS – Gece Kuşları.
    Edward Hopper – 1882-1967 – ABD 1942
    Sanatçının eserlerinde daha çok günlük Amerikan hayatının yalnızlığı yer aldı. Barlar, restoranlar ve hatta benzin istasyonları bile Hopper’ın ilgi odağı oldu. Manhattan’daki bir restorandan esinlenerek çizdiği ‘Gece Kuşları’ tablosu, Amerikan resim tarihinin önemli eserlerinden biri. Tabloda, gece geç bir saatte, şehir uyumasına rağmen, birbirine yakın duran ama hiç konuşmayan üç müşteri konu edilir. Ünlü Pearl Harbour saldırısı sonrası yapılan resimde, garsonun başındaki denizci şapkası, bu vahim olaya gönderme yapar. Birbiriyle hiç konuşmadan duran üç insanın aralarındaki kopukluk ve karamsar halleri, dönemin Amerikan toplumunun psikolojik yansıması sayılır.

    20) NAVE NAVE MOE.
    Paul Gauguin – 1848-1903 – FRANSA
    Hayatının büyük bir bölümünü Tahiti’de geçiren Paul Gauguin 1894’te yaptığı başarılı tablosu ‘Nave Nave Moe’, Tahitili iki genç kızın gün ortasındaki en saf halini anlatır. Kullandığı canlı renkler ve resmin doğallığı, ressamın başarısını perçinler. Sentetik teknik kullanan ressamın eserinde iki kız, kompozisyondan uzak, yapıştırma gibi durur.

    21- GUERNICA
    Guernica, Pablo Picasso tarafından 1937’de yapılan, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937’de İspanya’daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan, 7,76 m eninde ve 3,49 m yüksekliğinde anıtsal tablodur. Saldırı sırasında 250 ila 1.600 kişi hayatını kaybetmiş, çok daha fazla sayıda kişi de yaralanmıştı.

    İspanyol hükümeti, Paris’teki 1937 Dünya Fuarı kapsamındaki Modern Hayatta Sanat ve Teknik sergisinin İspanya’ya ayrılan bölümünde sergilenmek üzere, Pablo Picasso’ya büyük bir duvar resmi sipariş etti. O sırada gerçekleşen hava saldırısından etkilenen Picasso, saldırıdan sonraki 15 gün içinde bu duvar resmini tamamladı. Tablo ufak bir dünya turu kapsamında çeşitli ülkelerde sergilendi ve beğeni topladı. Böylece İspanya’daki iç savaşa diğer ülkelerin ilgisi de çekilmiş oldu. Guernica, savaş trajedilerinin ve savaşın bireyler üzerindeki acı verici etkilerinin bir özetidir. Tablo zaman içinde, savaşın yarattığı trajedilerin anımsatıcısı, savaş karşıtı ve barış yanlısı düşüncelerin sembolü haline gelmiştir.
  • Cansu Biray
    Cansu Biray Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir'i inceledi.
    @CansuBiray·21 Nis 2019·Kitabı okumadı
    "Aşk, bir bedende iki kişi."
    “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın”
    .
    Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi.
    Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor.

    Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş.
    Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış.
    Kitabı herkese önerir ve şimdiden Kitaba göz nuru dökerek gönlünü bırakacaklara keyifli okumalar dilerim.

    BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI

    Duygusal Açlık
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştiren, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Oysa sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Sevecekseniz güzel sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın,
    Mesela ben, sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    .
    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yetiyor.
    .
    Anladım ki
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    .
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.)

    Kadın...!
    Kimi eskiler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    2.
    Kadına Şiddet
    .
    Kadın...!
    Kimi erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.

    3.
    Adam !...
    .
    Hasta zihinli bazıları, terörün vücut bulmuş hali.
    .
    Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Yapma !...
    -Kadınlar kimsenin duygusal işçisi değil.-
    Onlara kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatamazsın.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Ve her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.)

    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    4.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Göster onlara okyanusun öfkesini.
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    Öz Benlik !..
    5.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan defalarca kırdılar seni.
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Oysa,
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Her şey boş bu Dünyada diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Zira hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.)

    6.
    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-
    .
    Aç parantez (Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak yorar insanı.
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    .
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.)

    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    7.
    Çocuk ve Umut !...
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.

    -Ben saklandığı yerde unutulmuş bir sokak çocuğuydum.-
    .
    -Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-
    .
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları misali,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Yüreğimin varoşları, kardan kıştan kaçanlarla dolu.
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    .
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    .
    Zira,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    .
    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    .
    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    -Zira ışığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    8.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    -Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.-
    .
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-

    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    9.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    .
    Ancak,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içine attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Ve şimdi sevmek zamanı deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    10.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balan gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    -Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-

    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    11.
    Bazıları, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırlar.
    .
    Oysa,
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Kör yıllar ve yaşanmışlıklar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-

    Tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.)
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-

    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    12.
    Toplumsal Dejenerasyon !...
    .
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Parantez içi (Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.)
    .
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Tekrar parantez içi (Herkes çirkinliği fiziksel sanıyor.)
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    .
    Aç parantez (-Bazen hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.-)
    .
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    -Oysa,
    İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-
    .
    Parantez içi (Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.)
    .
    Anlayacağınız arsız zamanlardayız...
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    13.
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    .
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    Hayatta kalmayı paraya bağladık,
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    .
    Oysa önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.

    -Bu arada kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören bir toplum haline de geldik.
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    .
    -Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-
    .
    Parantez içi (Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya.
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    Bu dünyanın insanı değilim ben, yaşamayı beceremiyorum.)

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.)

    15.
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    16.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    17.
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Bir çocuğun düşlerini,
    Hangi mayın, hangi bomba hangi mermi vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    18.
    Doğa...!
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    19.
    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    .
    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    -Dalgaların pes ettiği yerdir sahil.-
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)

    Dua
    20.
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”
    .
    Parantez içi (Benim için de,
    Bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür daha ver.)

    Ve Yaşamın Son Evresi
    21.
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    .
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan.-
    Ve hayat insanı perte çıkarır.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    .
    -Çünkü Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma,
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014