“Güçlü olursan, mutlu da olursun zannediyorsun. Küçükken buna inandırılıyorsun ya da sen inanıyorsun, öylece. Annen başarılı olmanı, baban çok zengin olursan bunun iyi bir şey olacağını, öğretmenin yanlışlarını düzeltmen gerektiğini söylüyor. Ama galiba büyüdükçe anlıyorsun, güçlü olmakla mutlu olmanın o kadar da alakalı şeyler olmadıklarını. Hayatta başarısız olup, yalnız olup yine de mutlu olabilen insanların da varlığını öğreniyorsun. Kaybedecek çok şeyin olmadığında daha dingin yaşayabileceğini... Ve her yanlışını da illa düzeltmen gerekmediğini. Belki yanlış yapmayı da öğrenmen gerektiğini."
“Tuhaf,” diye geçirdim içimden, “en derinlerimde yatan duygularımı seziyor, aslında birbirimize yabancı olmamıza karşın neyin beni üzüp canımı acıttığını biliyor, buna karşılık beni tanıyan kişi değerimi anlamıyor ve paramparça ediyor beni.”
Yani birini sevmek, zamanı genişletmek, onun için zamanı esnetmek, onu beklemek, gerekirse bekletmek, onun için durmak, bazen ona doğru koşmak, beraber hızlı ve yavaş olmak, tüm zaman dilimlerde var olabilmek demekmiş. Birini sevmemekse, onu zamanında artık istememek. Ayrılık ve birini sevmek, hep zaman yüzünden. Hep zamanla. Hep zamandan. Zaman, ya kopuştur ya da bir birleşim.
Ve çok iyi fark ediyorum; ayrılık şimdiyi değil, geleceği kaybetmek aslında. Ya da her ikisini birden…
Ama o an bir şeyden daha emin oluyorum, ayrılık en çok avuçlarında tuttuğunu zannettiğin bir geleceği kaybetmek aslında. Hiç senin olmayan bir geleceği kaybetmek.
Ayrılık, bir geleceğin
kırıla kırıla
yere düşmesi.