• Neden, diye soracak olursanız şöyle cevap vereyim :))
    Bir zamanlar İbrahim (Sisifos) abimin bu kitaba yazdığı incelemeyi okudum etkilendim ve tam 12 Mayıs günü okuyacağım demiştim hatta bir hafta sonra aldım kitabı ama biraz araştırınca fark ettim ki kitap Sisifos abinin incelemesi kadar kolay okunmuyor ve neredeyse her okuyan ağırlığından durgunluğundan şikayetçi  gerçi kendiside bunu söylemişti şaşırmayı bekleme diye :)) neyse mecbur sakin kafayla okuycaz dedik ve Haruni abi ile okumaya başladık az gittik uz gittik dere tepe düz gittik. Kitabın 200. Sayfasına falan geldim bıraktım başucuma ve uyudum çok geçmeden eşim beni uyandırdı "hayırdır ne oluyo, ne diyosun?" Dedi bende "sana ne oluyor" dedim. "E sayıklıyosun. Arkadio markadio bişiler diyosn, ne yedin ne içtin uyumadan önce?" Dedi  bende haa o mesele tamam yaa yok bir şey Maconda'ya kadar gitmişim uyu sen uyu" dedim  :))

    Gülmeyin öyle yaa G.G.M sağolsun ne akıl bıraktı ne mantık Allah için şu isimlere bakın yaa>>> jose arcadio buendia, jose arcadio
    arcadio, jose arcadio segundo, aureliano buendia,aureliano jose, aureliano segundo, aureliano, amaranta, amaranta ursula
    remedios moscote, remedios, reneta remedios>> yüzyıllık bir Buendia ailesinden bahsediyor ama zannedersin bir kısır döngüdür. Çevir çarkı gelsin Arcadio çevir gelsin Aureliano bu nedir bu nasıl iştir diye diye söylene söylene kitabı elimden bırakmadım :)) yeğenine aşık olanlar mı dersin, toprak yiyen kızı mı dersin canavarlar, büyüler, sihirler....

    Biraz ciddiyetle konuyu şöyle toparlayayım efenim, kitap uzun paragraflılığı, karaketer çokluğu ve belki bazılarımız için kalın olduğundan göz korkutuyor ama korkmayın "seni sevmiyorum, sensiz olamıyorum" bağlılığı yapıyor. İnsan kendini bir bulmaca içinde hissediyor ve kitabı bitirdiğiniz de gözünüzün önünden Bir kasabanın kuruluşu ve yok oluşu, bir ailenin dededen toruna gelişine dek her detay ile anlatılması, aile fertlerinden aynı isimlerdeki kişilerin aynı kaderi yaşamaları, her ne kadar durağan bir dil ile anlatılsada insanı yorup zaman zaman sıksada bitirince "vay be adam amma yazmış haa" diyeceksinizdir. Çünkü okuduğum bir çok kitaba göre farklı bir anlatımı var ve sanırsam ödülü bu yüzden aldı.

    Kitabın adı neden YÜZYILLIK YALNIZLIK diye sorduğumda kendi kendime, şöyle bir kitaba baktım ve gözümde canlandırdım karakterleri olayları ve genel olarak aileye bakınca devamlı bir hareketlilk var ama herkes kendi içinde yalnızdı. Etrafınızda ki insanların bir önemi yok sizi anlayan yoksa yalnızsınız.

    Şunu da bilmekte fayda var alıntılara bakacak olursanız bir çoğu aynı yerlerden ve sayfa sayısı yok çünkü yukarıda da belirttiğim gibi uzun parafraflar içinde geçen altı çizilecek cümleyi çıkarınca pek bir anlam ifade etmiyor ya tüm paragrafı paylaşıcan yada alıntıyı sadece okuyanlar anlayacak. Edebi değeri yüksek ve güzel bir eser ama pek alıntı paylaşamazsınız çünkü o cümle orada anlam kazanıyor çıkarınca pek bir şeye benzemiyor.

    Kitabın arka kapağında G.G Marquez şöyle diyor " Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."  Evet olay örgüsü ve belki sıradanın dışında olan şeyler olduğunu söylesem de yukarıda yazar bunların gerçwk olduğunu ifade ediyor.

    Kitap ile ilgili internette araştırma yaparken bir sitede nefis bir analiz gördüm ve kitabı anlama konusunda epey destek oldu bana ve karakterler hakkında ki şu alıntıyla bitireyim incelemeyi.

    "Romanda önde gelen ailenin karakterleri şematik olarak düzenlenmiş gibidir (José Arcadiolar ve Aurelianolar olarak). Bu roman, başlıca ilgi alanının belli başlı karakterlerin içsel dramlarından kaynaklanan o psikolojik romanlardan biri (mesela Virginia Woolf’un kitapları gibi) değildir. Biz burada çoğunlukla, belirli tematik noktalar oluşturmak üzere düzenlenmiş iki boyutlu mizahi icatları ele almaktayız. Erkekler, gördüğüm kadarıyla, kendi hayatlarını saplantılı bir şekilde tekrarlamalarıyla tanımlanmış. Hayret verici bir enerji ve zekâyla dolular, tutkulu projelerini ya da ateşli cinselliklerini harekete geçiren de bu, uzun soluklu bir başarıyı kavramaktan âcizler ve daha önceki projelerine yöneltilen aşırı öfke karşısında boyun eğmiş durumdalar ya da hayatları, zorla hayatlarına girmeye devam eden akıldışı bir şiddete uğramış durumda. Kadınlar da tiplere ayrılma eğiliminde. Ursulaların sağduyulu enerjisi ve azmi, kurucu kadının özellikle katı, ahenksiz anaerkil iradesi, aile dışından daima erotik kişilerle karşı karşıya gelmiş durumdadır: Pilar Ternera ve Petra Cotes. Remediolar denen bu kadınlar hiç olgunlaşmaz, ya genç ölürler ya da ortadan kaybolurlar. Kadınlar çoğunlukla gündelik gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı, erkekler kadar saplantılıdır, ama bu saplantı gündelik hayatın rutin işlerinedir. Ursula hayatı boyunca ensest tabusuna karşı savaşır ve Fernanda da hayatını, kural tanımaz bir eve yüce İspanyol Katolikliğinin katı emirlerini kabul ettirmeye adamıştır. Spekülatif şeylerle hiç ilgilenmezler. Hayatlarının merkezi ev ya da erotik ilişkilerdir. Açıkça ifade edersek, bu romanda erkeklerin gerçeklik ilkesinin yokluğundan mustarip, kadınlarınsa bu gerçekliğin içine gömülmüş olduğunu gözlemleyebiliriz."

    Kaynak:https://oggito.com/...ne-ian-johnston/5290

    Kitabı okumayı düşünenlerin veya okuyanların siteye bir göz atmasını tavsiye ederim.
  • Herkeşlere selam olsun .. Hemen bodoz olaya gireceğim .. Kitabı sahaftan aldım .. Bu kısmı atlayamam çünkü kriz var ayağına kan emen kitabevlerinin fahiş fiyat politikalarına haftasonunda gözlerimle şahit oldum .. Hele ki böyle bir kitabı 18 kağıt verip alaydım yüreğime kamikazeler dalacaklardı .. Ben Adam Yayınlarından aldım okudum .. Size de tavsiyem aynı yönde olacak .. Niçin böyle bir kitap dedim onu da inceleme ile sizlere anlatmaya çalışacağım ..

    Yaşar Kemal , benim için seneler önce okumuş olduğum ve aklımda silikte olsa kalmış Teneke romanından ibarettir edebi anlamda .. Ama bu Yaşar Kemal' i tanımadığım anlamına gelmez.. Yaşar Kemal' i , Aziz Nesin ' den kelli esasen çokta yakından olmasa da tanırırım .. Duruşunu bilirim .. Neye karşı olduğunu , kimin yanında olduğunu da bilirim ..Yurt dışında bir otel odasında bulgar yazarların küstahlıkları yüzünden Aziz Nesin ile birbirlerini yediklerini , Aziz Nesin ' in "roketli" ve en sert cevabı verelim bu yapılanlara demesine rağmen Yaşar Kemal 'in bürokratik davranmaktan yana tavır alması sonucu arada haşlanan Ataol Behramoğlu' nun anılarından da az buz tanırım kendisini .. Bugüne dek okumayı ertelemişsem bu benim ayıbımdır .. Hatta ayıbım imiş .. Bu roman bunu kafama vura vura değil çaka çaka öğretti tam tabiri ile.. Araları limonidir Aziz Nesin ile Yaşar Kemal' in.. Tabii bu edebi kulvarda değil bazı ideolojik ayrılıklardan ötürü böyledir .. Her ne kadar ÖLÜMÜNE Aziz Nesin hayranı da olsam , bu ayrılıklar fikrimi değiştirmeme etki etmez .. Edebiyatımızın amiral gemilerinden biri olan bu "ADAM" gibi "ADAM" romanlarında hep ezilen kesimin , köylümüzün yanında yer almış.. Bunu Sivas Acısı incelememi (#28905309) yazarken yaptığım araştırmalarımda da gördüm .. Toplumun horgördüğü , Sivas' ta yakılan Nesimi' ye yaptıkları dahi onu efsaneler kulvarına sokar benim nazarımda.. Aziz Nesin' in yazdıkları için derler ya hani TAM AZİZ NESİN 'lik olay diye .. Bu ADAM' ın başından geçenler de tam o ayar .. Arzuhalcilik yaparken tutuklanıp cezaevine konması ve içerde karşılaştığı bir mahkumun ona söylediği şu cümleler...

    "Senin ailen bana çok yardım etti, hayatımı kurtardı desem doğru olur ama bu hapishanede tek düşmanın benim. Benden kork. Katillikten, hırsızlıktan, ırza geçmekten düşseydin başım üstünde yerin vardı." Varın gelin sizler anlayın..

    Yine de yılmamış .. Romanları 40 yakın dile cevrilmiş .. Bilmiyorum tam sayıyı ama baya bir romanı ya da eseri de uyarlanıp film olarak çekildi .. Burda say say bitmez yaptıkları esasen.. Aziz Nesin ile bence en büyük ortak noktaları emperyalizme olan düşmanlıklarıdır .. Evet düşmanlıklarıdır ve bu masal dili ile yazılmış eser de bunun ete kemiğe bürünmüş halidir .. Biliyorsunuz ki ben incelemelerimi bol işsizlik ve eser miktarda spoiler ile vermekten yanayım .. Burdan sonra yazacaklarım , kitaptaki olaylar zincirine birebir değinmeyecek .. Yani senin anlayacağın "aman da Huriye' nin gelini tarlada sancı tutmuş" , yok "Ümmü' nün aldığı kabaklar kof çıkmış" tarzı bir anlatım yolu izlenmeyecek .. Ana hatları ve konu başlıkları ile kısaca anlatıcam kitabı sizlere ..

    Kitabın konusu emparyalizm ile semiren kodamanlar (FİLLER) - kompradorlar (yandaşlar yani HÜDHÜDLER) ve sömürülüp ezilenler ( KARINCALAR )arasında geçiyor .. Bir ülkeye emperyalizm nasıl girer ? Gelin size "YUH ARTIK" dedirtecek bir yaşanmış hikaye anlatayım .. İncelemelerimi okuyorsanız olayın kahramanını ve yaptıklarını Joseph Conrad' ın Karanlığın Yüreği adlı kitabına yazdığım incelememden tanıyorsunuz yakınen .. Bakın bu emmimiz başka neler yapmış ..

    DIVIDE ET IMPERA :

    O koca göbeğini ve hiç doymayan gözünü kısa bir zaman içinde olsa doyurmak için bu emmimiz Ruanda ve Burundi' yi işgal emri veriyor ... Buranın halkı zaten sıtmayı görmüş ölüme razı olmuş insanlar .. Tıpkı Kongo ' da yaptığı gibi burayı da sömürmek tek amacı ..Ama Kongo macerasından ders almış olacak ki kitaptaki en eski emperyal aldatmacayı oyuna dahil ediyor : BÖL VE YÖNET !! Ne mi yapıyor ? İşgal ettiği coğrafyada yaşayan ve SEKİZDEN FAZLA İNEĞİ OLANLARIN TUTSİLER , daha AZ ineği olanların ise HUTULAR olduğuna KARAR VERİYOR (?!?!?!?!) Gülmeyin !!Vallahi billahi gerçek !! =)) Benim güldüğüme bakma sen !! Ciddiyim !! Çoban olan Tutsiler ve çiftçi olan Hutular aslında senelerdir aynı topraklarda BERABER yaşamış lakin FARKLI kökenlerden gelme iki halk .. Konuştukları dil aynı .. Tarihleri aynı ! Birbirlerine DÜŞMAN OLDUKLARINDAN HABERLERİ BİLE YOK !! Sonuç : Buna öyle bir inandırıldılar ki sene 1994 ile 1995 arasında yaşanan katliamlarda ölü sayısı YARIM MİLYON insanı buldu .. Kökenleri ne kadar geride atılmış olursa olsun FARKETMEDİ!

    Bir ülkede birliği ve beraberliği bozduktan sonra ilk neye saldırırsın , neyi sakat bırakırsın ? KÜLTÜR VE DİLE ! Çünkü bunlar ortak değerlerdir .. Temeli ayakta tutan harçtır.. Çimentodur ..Aidiyet duygusunu veren değişkenlerdir.. Geçen yaptığım Fakir Baykurt incelememde de yazdım .. Erinmem ! Bir kez daha yazıyorum : Dil denilen hadise en etkin sömürge araçlarının başında gelir ..Dil ile beraber EMPERYALİST ÜLKELERİN siyasetini benimseme ve mallarını satın alma başlar. Beyin göçünü sağlar. Bir insanın konuştuğu dil, o insanın düşünce ve davranışlarını etkiler. Bir yabancı dili öğrenip kullanan kişi yavaş yavaş o milletler gibi düşünmeye başlar... Şu kısma kadar saydıklarım kitapta karıncalara uygulanan yöntemler senin anlayacağın cicim..

    Kitap hakkında iki ,üç kelam etmem gerekirse .. Evet bir masal olarak yazılmış bu kitap .. Anlamak isteyene ÇOK büyük , ÇOK önemli ve ÇOK anlamlı mesajlar veriyor ..

    KIRMIZI SAKALLI TOPAL KARINCALAR KİM DERSEN ..
    Şuraya bir adet resim bırakıyorum .. Fotoğraf KANLI 1 MAYIS' TAN BİR SONRAKİ SENEYE AİT .. İnsanları takır takır tarayıp öldürdükleri seneden bir sonraki 1 MAYIS' a .. En ön sıraya DİKKAT !! =)) Oraya çıkıp yürümek YÜREK İSTER !!

    ADAMIN HASISIN "BABA"!!!

    SELAM OLSUN SANA DA EY İNCE MEMED!!!

    http://i.hizliresim.com/1EXlBb.jpg

    Huzur içinde uyuyun !!
  • tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Daha önceden paylaştığım (#34101435) iletiye desteğinizden dolayı çok teşekkür ederim. Destek veren bu kadar çok olunca, sonunda bende etkinliği başlatabildim. Şimdi bu etkinliğin amacı nedir ?

    Üniversite sınavına hazırlanırken kafasında çok fazla soru işaretleri olan birçok arkadaşımız vardır diye düşünüyorum:

    Acaba hangi mesleği seçsem ?

    Mühendislik, Mimarlık, Doktorluk, Öğretmenlik nasıl meslekler ? Avantajları, dezavantajları nelerdir ? Acaba bu bölümü seçsem gelecekte mesleği elime alabilir miyim ? Maaş durumları nedir...

    Uzar da uzar. Bu tarz sorularda yardımcı olabilmek için bu etkinlik kurulmuştur. Şimdi aşağıya elinde mesleği olan, belirli bir bölümü okuyan abilerim ablalalarımın isimlerini yazıyorum. Hepsi izin verdi, istediğiniz kadar soru sorabilirsiniz :D Ayrıca en alt kısma da Matematik, Fizik, Türkçe dersleri iyi olan arkadaşların isimlerini koyuyorum. Çözemediğiniz soruları atabilirsiniz. Tabi isterseniz etkinliğin altından da bu soruları sorabilisiniz.

    Bu arada listede olsun, olmasın; bir mesleğiniz varsa ve size de soru sorulmasını isterseniz lütfen bana bildirin. Sizin de isminizi listeye ekleyeyim.

    Meslekler ve Belirli Bölümler :

    Not: Arkadaşlar önceki ileti de genel olarak okuduğu bölüm yazıldığı için, hangi üniversiteden mezun olduklarını veya hangi üniversitede okuduklarını bilmiyorum. Özellikle istediğiniz bir üniversite ve bölüm varsa lütfen yorumlarda belirtin. Mutlaka o bölümden okumuş birisi çıkacaktır diye umuyorum :D


    Endüstri Mühendisliği :Mithril / Tristran Thorn

    Türk Dili Ve Edebiyatı: Defolu Kelebek Nedim M.

    Mekatronik Mühendisliği:Sıçrayan Midilli

    PDR: Saf papatya

    Hemşirelik:Esra
    İrisin Ölümü

    Tıp: vademecum Hilal
    Esra Koçak
    Bahar Öztekin
    Şerife

    Sosyal Hizmet( 19 Mayıs Üniversitesi):Hatice Gümüş

    Beslenme ve Diyetetik: Sarius

    Muhasebe:https://1000kitap.com/Wmen

    Besyo: rosa

    Psikoloji:Elifcan

    Rus Dili Ve Edebiyatı:รiʀiuร

    Fayans Ustacılığı:Mıncıx

    Elektrik Elektronik Mühendisliği Damla

    Diş Hekimliği:berâ
    Ayrton Senna

    Bankacılık:Birzarifkatre

    Matematik Öğretmenliği:theycallmealpha

    Okul Öncesi Öğretmenliği:Elvan Erbaş
    Büşra Bayırlı

    Biyoloji:N.B

    Fizyoterapist:Onuncu Köy Sakini

    Sınıf Öğretmenliği:Ahyâr
    Büşra Güneş

    Psikolojik Danışma:Melikee

    Sosyoloji:İlknur Akar
    diana

    Mimarlık:Zeynep
    Oğuz Aktürk

    Şehir ve Bölge Planlama: Zihnisinir

    Bilgisayar Mühendisliği:Nisanur


    Hukuk:Semih

    Esmerxan

    Şimdide test soruları bölümüne geçiyorum.


    Matematik:

    Sümeyye Pamih

    https://1000kitap.com/Evind

    Sarius

    Mona Rıza

    Hasan Duha

    theycallmealpha

    İrisin Ölümü

    Esra Koçak

    Ayrton Senna

    Burcu




    Türkçe:

    Nedim M.

    Büşra Bayırlı

    Büşra Güneş

    Hatice Gümüş



    Fizik:

    https://1000kitap.com/Evind

    Mona Rıza

    Hasan Duha

    Esra Koçak



    Biyoloji:

    Esra Koçak

    Rukiye Doofenshmirtz


    İngilizce:

    Artemis

    Beyza Nur

    Tarih ve Coğrafya:


    Hatice Gümüş




    Gelecek bizlerin elinde. Umarım vatana millete yararlı, düşünen, ne yaptığını bilen gençler oluruz. Hepinize başarılar diliyorum, hayallerinizi gerçekleştirebilmeniz dileğiyle...
  • Bir sarı zeybek geçti bu topraklardan..
    Fikriyle,
    İlmiyle,
    Mücadelesiyle,
    Liderliğiyle..
    Ve bu an ; #nutuk91yaşında
    19 Mayıs 1919’da ki ‘genel durum ve görünüş’ ile başlayıp, ‘gençliğe hitabe’ ile biten Nutuk, Atatürk’ün deyimiyle
    ‘Ulusal ve çağdaş bir devletin kuruluş öyküsü!’

    - Kutlu Olsun.
    - Kut Bulsun.

    #nutuk91yaşında
    #atatürk
    #tarihtebugün
    #yaşamustafakemalpaşayaşa
  • Etkinlik Başlamıştır. 1-31 Ekim tarihleri arasında yeniden yazacağınız hikayeler #34539208 iletisi altında paylaşılacaktır.

    ***********

    İyi akşamlar. Az katılımlı bir Eylül ayı etkinliği geçirdik. Halen devam ediyor gerçi, belki 1-2 öykü daha eklenir. Bir de otobüs vardı , etkilenmeler olmuştur tabi. Ama genel bir atalet de var gibi bu cephede. (Ben de sonuna yetişebildim zaten) Üşenmeyip katkıda bulunan herkese çok teşekkür ederim

    Ekim ayı için anket yapmayacağız. Değerli Metin T. 'nın katkılarıyla bambaşka bir etkinlik olacak Ekim'de. Kendisi biraz ilerlememiz gerektiğini tavsiye etmişti kendi çapında hikaye yazan insanlar olarak - o yüzden bir deneme yapmaya karar verdik. Daha önce yayınladığım bir iki iletide de ipuçlarını vermiştim zaten. (#33734855)

    Ekim ayının teması “Yeniden Yazmak”. Daha önce yaşanmış bir olayı, yazılmış bir roman, öykü ya da masalı tekrar yazacağız. Ne demek bu? Oluşan kurguyu benzer bir şekilde biz de kaleme dökeceğiz, yer zaman kişiler ya da başka her şey değişebilir. Sadece okuduğumuz şeyin o ilk kurgu olduğunu anlayabilelim yeter. (Metin Hocam, burada yanlışım varsa düzeltirsen sevinirim)

    Zor bir şey mi, olabilir. Ama bir çok örneği de var aslında. Bir Hamlet'in edebiyat, sinema, oyun vb. ne kadar çok yeniden yazıldığını bilseniz şaşarsınız. Ya da hemen her ay yeni bir Romeo ve Juliet uyarlaması çıkıyor bir yerlerde. Uzayda, 80'lerde, köyde, gemide, her yerde aşık olup ölebiliyor insanlar. Ama ben Metin Hocanın bana gönderdiği kendi yazdığı bir hikayeyi örnek olarak buraya ekleyeceğim. Bir haberin uğraşılmış bir yeniden yazılası - kendi cümleleriyle açıklayalım olayı:

    “İkincisi, tamamen yeniden yazmak üstüne kurulu. Yani konu senin dışında cereyan etmiş bir şey. Var yani Üstelik senin yaşayabileceğin bir şey olma ihtimali de zayıf. Hemen bunu kullanıp yeniden yazıyorsun. Mesela, https://www.bbc.com/...erler-dunya-43710566 bu haberi okudum önce, sonra araştırdım ta başından beri. Özeti şöyle: Bu ajan Amerika adına çalışmış bir Rus. Deşifre olunca yakalanıp Rusya’da hapse tıkılıyor. Amerika adama sahip çıkıyor ve ajan değiştirme teklifinde bulunuyor. Ruslar için kendine çalışmış ama yakalanmış ajanların pek bir kıymeti yok. Zaten işi gücü inkâr. Böyle olunca, 10 ajanına karşılık bu Rus’u iade ediyor. Tabi arada antlaşma var. Artık deşifreler ya, maaş bağlayıp yaşatalım, dokunmayalım diye imzalar atılıyor. Birkaç yıl sonra bu adam zehirleniyor. Yani anlaşma tek taraflı olarak ihanete uğruyor. Tabii Ruslar asla kabul etmiyor. Oysa kullanılan zehir bile kendi yapımları. Neyse. Konu bu. İşte ben bunu yeniden yazdım. Aralara başka soslar da attım. Mesela planlayıp konuşmak, planladığını konuşmamak. Ve planlanıp söylenmeyenlerin başına ne geldiğini işlemek gibi.”

    Metin Hocanı yeniden yazdığı hikaye burada: https://yadi.sk/d/mOFHMkGDKJXI9Q . İsteyenler detaylı olarak inceleyebilirler.

    Peki biz neyi yeniden yazacağız Ekim Ayı boyunca. Başta Metin Hoca gibi ilginç haberler bulmayı düşündüm , ama açıkçası, uğraşamadım- fazla bir esprisi olmayacaktı. Sonra Metin Hoca çok bilinen bir fabl'ı (Karga ile Tilki) da yeniden yazdığını söyleyince bunun üzerinde çalışabileceğimizi düşündüm. O da beğendi bu fikri, ama ben yine de kısıtlamayı düşünmüyorum fazla yazmak isteyenleri (Bu kadar konuşmadan sonra hala bir şeyler yazmak isteyen varsa tabi)

    Hepimizin bildiği Masal ve Fabl'ların yeniden yazımı ile ilgili olacak bu ayki hikaye etkinliğimiz. İsteyenler farklı şeyleri de deneyebilir – onlara da açık kapımız. Ama Masallar ve Fabl'lar okuyucular tarafından daha kolay anlaşılabilir diye düşünüyorum. Mayıs'tan beri hikaye yazıyoruz, kendimizi sınamak için güzel bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Metin Abi'nin dediği gibi biraz zorlamamız gerek belki kendimizi. Önümüzdeki ay anket olayına devam ederiz herhalde. Umarım yazmak isteyenleri fazla korkutmamışımdır. Bu ay da böyle oldu. Etkinlik Ekim boyunca sürecek, yazmak isteyen herkese kolay gelsin şimdiden.
  • Atatürk'ün çok yakınlarından -evlatlıklığı mı, gayriresmî eşi mi, orası pek belli değil- Prof. Ayşe Afet İnan; -'Ayşe' adını kullanmayı kullanmayı unutturmuş.

    Ne tesadüf ki, Atatürk de 'Mustafa' ismini terk etmiş, bir süre sadece "Kemal" adını kullandıktan sonra, onu da değiştirip 'Kamâl' ismiyle nüfus kâğıdı çıkarttırmıştı- "Mustafa Kemal'in doğum ayı ve günü ya hiç yazılmaz veya yanlış olarak sonbahar diye gösterilir. Başka tarihleri verenler de yok değil. Hâlbuki kendisinden bizzat işitmişimdir bir ilkbahar günü doğduğunu. Hatta bunun Mayıs olduğunu söylemiştir" diyor.