• Mayıs 3:
    "Müsait bir yerde durdur kaptan çünkü ölecek var."
    Mayıs 7:
    "İnecek bir durağım kalmadı kaptan gidecek hiçbir yerim yok."
  • Tek bir kurtuluş çaresi vardır, bu memleketin Türkçeyi ana dili olarak konuşan Müslümanları; akıllarını başlarına bir an evvel devşirir de Avrupa'nın bütün uyanan milletleri gibi, milli bir lisan, milli bir mektep, milli bir vicdan, milli bir iktisat, milli bir iş bölümü sahibi olursa kurtulurlar.

    (3 Mayıs 1921 de yazılmış :( )
  • 3 Mayıs 2021 tarihinden bu yana @boriszz ve @borisz kullanıcı adıyla açılmış bir fake hesap tarafından taciz ediliyorum. Hakkımda yalan yanlış şeyler yazarak bunları insanların gözleri önünde bu platformda ileti olarak yayınlıyor. Uyardığım halde bu tacizinde ısrarcı ve sürekli fake hesaplar açıyor. Üstelik benimle alakası olmayan insanlara diğer 1000kitap kullanıcılarına şahsım hakkında yanlış ve hakaret içerikli mesajlar atıyor. Bu sorun artık kökten halledilmeli. Hala uzatmakta ısrarcıysanız bu ahlaksız davranışınızı ve şahsınızı Siber Suçlar adı altında şikayet edeceğim.
  • Bir noktadan sonra savaşmak ve kaybetmek veya kazansa bile masada yenilmek kaderi olan Osmanlı, dünya güçleri ile var gücüyle mücadele ederken Rusya, Osmanlı Devleti’ne “Hasta Adam” gözü ile bakıyor ölmeden evvel bu büyük lokmayı parçalayıp yutmak istiyordu.
    Öyle ki, Rus Çarı I.Nikola; 9 Ocak 1853’te Sen-Petersburg’un kış sarayında verilen bir baloda İngiliz Elçisi Sir George Hamilton Seymour’a: “kollarımız arasında bir hasta adam var. Çok hasta. Size açıkça söylemeliyim ki, gereken bütün tedbirleri almadan önce onu günün birinde kaybetmemiz büyük felaket olacaktır.” sözleriyle; İngiltere’ye açıkça Osmanlı’yı birlikte parçalama teklifinde bulunuyordu.

    Ancak İngiltere henüz Osmanlı’yı parçalama zamanının geldiğini düşünmüyordu. Zira Hindistan’da bulunan sömürgelerini, olası bir Rus istilasından koruyan bir tampon niteliğinde gördüğü bu devletin bir bütün halinde kalması şimdilik işine geliyordu.

    Küçük Kaynarca antlaşması ile İstanbul’da kurulacak Ortodoks Kilisesinin hamisi olan Rusya, İngiltere’yi ikna edemeyeceğini anlayınca tek başına harekete geçmeye karar veriyor ve ilk olarak Kudüs’te bulunan Kutsal Yerler meselesini gündeme getiriyordu. Katolik-Ortodoks sürtüşmesinde Fransa Cumhurbaşkanı 3.Napolyon bir İmparator olmanın hayallerini kurduğu için Kudüs’te bulunan Kutsal Yerler’de, Osmanlı Devleti’nden Katolikler lehine imtiyazlar isterken Çar I.Nikola, Padişaha özel bir mektup yazarak meselenin Ortodokslar lehine çözülmesi için araya giriyor ve bir kez daha Ortodoks tebaanın sevgisini kazanıyordu.

    Devamında olağanüstü elçi Prens Mençikof’u İstanbul’a gönderiyor, küstah elçi Mençikof, uluslararası diplomasinin nezaket kurallarını çiğneyerek Osmanlı Devletine adeta hakaret ediyordu. Bir savaş için bahane arayan Rusya Osmanlı Devleti’nden kabul edilmeyecek isteklerde bulunuyordu. Tüm Ortodoks tebaanın himayesine talip olan Rusya’nın bu çılgın isteği elbette Osmanlı tarafından reddedilecek mesele Fransa ve İngiltere’ye bildirilecekti.

    Bu noktada Osmanlı Devleti’nin ne kadar zayıf ve savunmasız kaldığı da apaçık ortada maalesef. Eski Osmanlı olsa küstah Mençikof’u hemen tutuklar ve hiç beklemeden Rusya’ya savaş ilan ederdi ancak güç kaybı böyle hakaretlere sabretmeyi öğretiyor. Yine de bu köklü devleti parçalamak asırlar sürecektir. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasının asıl sebebinin Osmanlı Devleti’ni parçalayıp yeni sömürgeler elde etmek olduğu düşünülürse bu büyük güçlerin ne kadar kana susamış olduğu anlaşılacaktır.

    Uzun lafın kısası Rusya isteklerinin kabul edilmemesi üzerine Osmanlı Devleti ile münasebetlerini kesti ve Osmanlı’ya savaş açtı. Hemen akabinde İngilizler ve Fransızlar donanmalarını İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına yaklaştırdılar. Osmanlı ise 60 bin kişilik kuvvetlerini çeşitli harp merkezlerine yolladı. Rus Çarı I.Nikola Eflak ve Boğdan’ı işgal etti (22 Haziran 1853). Bu bölgenin işgali Avusturya ve Prusya’nın da işine gelmediği için savaşta Rus destekçisi olmadılar. Fransa ve İngiltere ise başından beri Osmanlı taraftarıydı. Özellikle Osmanlı’da bulunan İngiliz elçisi Stratford Redcliff savaşın önemli şahsiyetlerinden biridir.

    Sultan Abdülmecid ise 29 Eylül 1853’te bir hatt-ı hümayün ile Rusya’ya savaş ilan etti. Rumeli ve Anadolu’da Türk ordusu önemli başarılar gösterirken Ruslar ani bir manevra ile Sinop’ta Türk donanmasını yaktılar. (30 Kasım 1853) Sinop Felaketi’nden sonra Rusların Karadeniz’deki gücünü gören İngiliz ve Fransızlar İstanbul ve Boğazları korumak için harekete geçtiler. Donanmalarını sözde, padişahı korumak amacıyla İstanbul Boğazı’na çektiler.

    Rusya bir anda üç devlete karşı tek başına kalmıştı. Din faktörünü tekrardan devreye sokan Rusya, Rum Ortodoks tebaaya ajanlarını gönderdi. Propaganda hareketleri etkili olsa da Ayasofya’da tekrardan ayin yapmak hayaliyle ayaklanan Yunanlılar, Fransızlar tarafından bastırıldı. Yunanistan’ın tarafsız kalışı Rusya’yı iyice zora soktu.

    28 Ocak 1854’te genel bir saldırıya geçen Rusya, Silistre’yi (Güney Dobruca/ Günümüz Bulgaristan sınırları içerisinde kalır) kuşatmayı başarmış, Topçu feriki Musa Paşa ve on bin askeri burada parlak bir savunma ile Rus kuvvetlerine karşı koymuşlardır. Bu sırada İngiliz ve Fransız kuvvetleri yardıma yetişmiş ve Avusturya da Rusya’yı tehdit etmeye başlayınca Ruslar geri çekilmek zorunda kalmış hatta Eflak-Boğdan’ı bile boşaltmaya başlamışlardır.

    Kırım’ın Sivastopol limanına demirlenen Rusya’yı burada sıkıştırıp harbi bitirmek niyetinde olan İngilizler ve Fransızlar hiç beklemedikleri kış şartlarından dolayı hastalık ile mücadele etmek zorunda kaldılar. 1855 yılının sonunda Çar Nikola’nın ölümü ve müttefiklerin başarıları neticesinde Ruslar barış yapılması teklifini kabul etmek zorunda kalmışlardı.

    Evet… böylece tarihimize Kırım Harbi olarak geçen bu çetin mücadele sona erdi. Ancak toplanan Paris Barış Kongresi’nde Islahat Fermanı zorla Osmanlı Devleti’ne ilan ettirildi. Böylece İngiltere ve Fransa’nın ileride Hristiyan tebaanın haklarının muhafazası bahanesiyle Osmanlı’nın iç işlerine karışmasının zemini hazırlanmış oldu.

    Şimdi siz bana diyeceksiniz ki ulan bu lambasını kırdığımın Florence’i nerede? Haklısınız. Bilenler bilir; Kırım Harbi pek çok ilkin yaşandığı bir savaştır. İlk defa bir savaş muhabiri W. Howard Russell günü gününe savaşta yaşanan gelişmeleri ülkesine gönderip fotoğraflar yayınlarken gelişmeleri takip eden bir hemşire; Florence Nightingale yardım etmek için 30-40 kişilik bir gönüllü hemşire birliği kurup İstanbul’a geliyor ve burada Levent ve Selimiye kışlalarına götürülen Fransız ve İngiliz savaş yaralılarının tedavisine yardımcı oluyor. F.N modern hemşireliğin kurucusu sayılmaktadır. Namı ise gece vakti elinde gaz lambası ile hastaların arasında dolaşıp durumlarını kontrol ettiği için savaş gazileri tarafından ona takılan isimden dolayıdır. Onun doğum günü olan 12 Mayıs ‘Dünya Hemşireler Günü’ olarak kutlanmaktadır.

    Ayrıca bu savaşta Osmanlı ilk defa dış borç almış, telgrafın bulunmasından sadece 18 yıl sonra ilk defa İstanbul’a telefon ve telgraf hatları döşenmiştir.

    Namık Kemal’in meşhur Vatan yahut Silistre adlı eseri bu savaşta Türklerin gösterdiği kahramanlıkları anlatır. Dünyaca ünlü Umberto Eco’nun Prag Mezarlığı kitabında bu savaştan bahsedilir.

    Kısacası Kırım Harbi sadece Türk tarihi için değil Avrupa Tarihi için de önemli ve pek çok ilkin yaşandığı bir olaydır.

    Bu uzun yazımı sonuna kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Umuyorum ki faydalı ve sıkıcı olmayan bir yazı olmuştur.

    Kaynak: Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V.Cilt, TTK Yayınları.
  • Tutuklananlar, kırk elli santimetre genişliğinde, iki buçuk metre yüksekliğinde tabutluk adı verilen hücrelerde prangalara vurulmuş vaziyette 24 saat bazen 48 saate kadar hücrelerde tutulmuşlardır.
  • 544 syf.
    ·17 günde
    Önsöz
    "İnsanlar duygu ve düşüncelerine göre hareket eder. Sevgi, nefret, korku, ümid, zan, inanç, şüphe, bilgi gib uni manevî kuvvetler, insanları içten içe, şu veya bu şekilde davranmaya zorlar. Nefret ettiğimiz bir şeyi yapmak bize çok güç gelir. Korku kaleleri yükseltir, hendekleri derinleştirirken sevgi bütün kapıları açar ve bütün ârızaları dümdüz eder. Yunus’un ısrarla belirttiği gibi, insan hayatında mühim olan «gönül »dür. Gönül, «Çalab’ın tahtı»dır ve dünyaya hükmeden odur. Mağara devrinden bugüne kadar insanları, semavî dinler dışında, çoğu yalan, azı doğru dinler, hayaller ve ideolojiler idare etmişlerdir. Bugün de insanlar inançlarına göre şu veya bu cephede savaşıyorlar. Eski çağlardaki dinler gibi bugün de ideolojiler, yâni heyecan verici inanç sistemleri
    devletleri yıkıyor veya yükseltiyor.
    Şu halde asıl savaş, kafalarda ve kalblerde cereyan ediyor. Bizi yıkmak isteyen düşmanlar artık sadece tüfek ve kılıç kullanmıyorlar. Şiir, roman, piyes, deneme veya fikrî eserlerle kafamızı
    çelmeye, gönlümüzü fethetmeye çalışıyorlar. Aslında bu, asırlardan beri süregelen savaşın silâh yerine başka medenî vasıtalar kullanılarak devam etmesidir. Çünkü güzel bir şiir, hayat dolu bir roman, mâkul bir tenkit veya teklife karşı kim ne diyebilir? Onun için içlerinde ruhî mukavemet olmayan, muhakeme etmesini bilmeyen ve kültür eserleriyle beslenmeyen kimseleri böyle basit
    propagandalarla avlamak kolaydır. Bu devirde ancak kültürlü, bilgili, şuurlu imana sahip olanlar,binbir kılığa ve renge giren yıkıcı fikirlere karşı mukavemet edebilirler.Bugün Türkiye’de vitrinleri ve kitap sergilerini, milli ruhu yıkma gayesini güden yüzlerce eser dolduruyor. Okumak isteyen gençlik onları alıyor ve başka cinsten eserlerle karşılaşmadığı için
    onlarda anlatılanları yegâne gerçekler sanıyor. Gençliği terbiye etmekle mükellef olan Millî Eğitim Bakanlığı, maalesef, dışarda yapılanlar kadar kitap yayınında bulunamıyor. Şimdiye kadar onun bu
    sahayı tamamiyle boş bırakmasıdır ki ortalığı zararlı yayınlarla doldurmuştur. Memlekette milyonlarca okur-yazar yetiştiren Millî Eğitim Bakanlığı, büyük bir gafletle, milyonları hangi eserlerle besleyeceğini düşünmemiş ve âdeta dışardaki zararlı neşriyata müşteri hazırlamıştır.Ruhu ve kafası millî eserlerle beslenmeyen bir gençlik kitlesinin memleketi hangi istikamete
    sürükleyeceği son yıllarda meydana gelen hâdiselerle açık bir şekilde belli olmuştur. Gençleri, kendileri ve Türkiye için çok tehlikeli olan bu yoldan ayırmanın çaresi, millî gerçekleri anlatan ve millî değerleri ortaya koyan eserler yayınlamaktır. Bugün bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de bir kültür ve medeniyet mücadelesi cereyan ediyor. Gücü yeten ve aklı eren herkes bu mücadelenin
    içinde yer almalıdır. "

    Sanırım bu önsöz yazı bu kitabın okunması için bir vesiledir.

    Ahmet Hamdi Tanpınar okur arkadaşlarımlarımında bildiği üzere Türk edebiyatına büyük eserler kazandırmış, pek çok yazara ilham vermiş yeri dolduramılacak bir yazarımızdır.Okuma serüveni içinde zamanı gelmiş yolum Ahmet Hamdi Tanpınar ile kesişti. Bu seruvende sırasıyla Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Huzur, Hikayeler, Bütün Şiirleri ve son olarak Yaşadığım Gibi okudum.
    Yaşadığım Gibi kitabına gelirsek bu kitapta yazarın şair, hikâyeci, romancı ve edebiyat tarihçisi olarak milli kültürümüzle ilgili pek çok köklü bilgi , düşünce ve eleştirel makalelerini göreceksiniz.
    Yaşadığım Gibi yedi bölümden oluşmaktadır. Bunlar:

    1.İnsan ve Cemiyet
    2.İnsan ve Ötesi
    3.Üç Şehir
    4.Paris Tesadüfleri
    5.Türk Dili ve Edebiyatı
    6.Musiki
    7.Plastik Sanatlar

    "Eserlerinin zor anlaşılması, kafasında ve ruhunda yığılı olan duygu, hayal ve düşünce hazinesini kendisine has, kompleks bir terkip halinde ortaya koymak istemesinden ileri gelir. O, gergin bir dikkatle, bir kaç kere okunması gereken yazarlardandır. Hiç bir cümlesi boş olmadığı için onun eserleri üzerinde
    kafa yoranlar harcadıkları emeğin mükâfatım görürler. "Mehmet Kaplan

    "Tanpınar, tabiata olduğu kadar tarihe, memleket meselelerine olduğu kadar san’at meselelerine karşı ruhu alabildiğine açık bir fikir adamıdır. Onu okurken insan bir ideolojinin dar sınırları içinde boğulmaz, tabiatın, tarihin, san’atın, gerçek ve hayalin geniş ufuklarında
    nefes alır. Kafalara zorla çemberler geçirmek isteyenlere karşı en tesirli vasıta, işte bu neviden denemelerdir." Mehmet Kaplan

    Her bölümde bulunan makalelerden okuma sürecimde yaptığım alıntılarla kitap ve Tanpınar'ın insan , ülke meseleleri, sanat ve özellikle musiki, şehircilik, mimari, Türk aydınlarına bakış açısı _bazen yapıcı bazen elestirel- gezi notları, Fransız edebiyatı hakkındaki görüşleri, vb hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.

    I. İNSAN VE CEMİYET
    "Kaderin ve zamanın karşısında ancak cemiyet ve onun tarihî varlığı olan milliyet durur. Fırtınaya karşı yaprak değil, kökünü toprağın derinliklerine salmış
    olan çınar dayanır. Bu inanış, her kaderin üstündedir."

    Kültür ve Sanat Yollarında Gösterdiğimiz Devamsızlık(Cumhuriyet, 25 Ocak 1951,
    "Hakikat şu ki, Güzel Sanatlar Akademisi kurduk, mütehassıs getirdik, Konservatuar kurduk, Devlet
    Tiyatrosu açtık; fakat bir güzel sanatlar politikasını kuramadık. Bari bundan sonra bu işi yapalım."

    Medeniyet Değiştirmesi ve İç İnsan
    (Cumhuriyet, 2 Mart 1951,
    "Bizi sadece yaptığımız işlerden değil, onların hız aldıkları prensiplerden de şüphe ettiren, mühim ve hayatî meselelerimiz yerine bir şaka denebilecek kadar hafif şeylerle uğraştıran, yahut bu mühim ve hayati meselelerin mahiyetini değiştirip bir şaka haline getiren bu buhranın sebebi, bir medeniyetten öbürüne geçmemizin getirdiği ikiliktir."

    "Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmiyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz, derdim.
    Muhakkak olan bir taraf varsa, eskinin, hemen yanıbaşımızda, bazan bir mazlum, bazan kaybedilmiş bir cennet, ruh bütünlüğümüzü saklayan bir hazine gibi durması, en ufak sarsıntıda serab parıltılarıyla önümüzde açılması, bizi kendisine çağırması, bunu yapmadığı zamanlarda da, hayatımızdan bizi şüphe
    ettirmesidir. Tereddüt ve bir nevi vicdan azabı... (Bize akseden çehresiyle yanlış yapma korkusu.)

    Asıl Kaynak
    (Ülkü, 16 Nisan 1943,
    "Öyle sanıyorum ki, ne mâziyi sevmek, ne Garbi tanımak ve ona hayran olmak bizim için kâfi değildir. Mâzi nihayet geçmiş bir zamandır; bizde, ancak kendisine içimizden bir şeyler katarak hakkıyla yaşıyabilir. Biz ise «Bugün bile» değiliz; yarınız. Her neslin asıl vazifesi kendi
    ötesinde gelecek için olanı hazırlarken başlar. Bizim için asıl yapılması lâzım gelen, memlekette yeni hayat şekilleri yaratmaktır. Biz Şark’a veya Garb’a ancak birbirinden ayrı iki kaynağımız gibi bakabiliriz. Her ikisi de bizde ve geniş bir şekilde vardır; yani realitelerimizin içindedirler. Fakat onların mevcudiyeti kendi başlarına bir değer olamaz ve sadece böyle olması bizi, kendi hayatımızda, kendimiz için kendimize mahsus bir hayatı, geniş ve şumûllü bir terkibi yaratmaya davet eder. İçimizdeki kaynaşma ve karşılaşmanın verimli olması için bu hayatı, bu terkibi doğurması şarttır. Bu da asıl üçüncü kaynağa, «memleketin realitesi»ne varmakla kabildir."

    Hayat Karşısında Münevver
    (Ulus, 25 Haziran 1943,
    "Geniş hayat önümüzdeki bin başlı bir muamma gibi duruyor. Onu çözdükçe kendimizi bulacağız; hakikî şahsiyete, hür san’ata kavuşacağız. Ağaç güneşte serpilir, fakat toprağın derinliklerindeki kökü ile beslenir. İnsanoğlu kendi ferdiyetini bile ancak içinde yaşadığı cemiyetle idrak eder."

    Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki.
    (Yücel, Ağustos 1950,
    "Bir vatanı olmak çok mesut bir mazhariyettir. Fakat onun mesuliyetlerine yükselmek şartıyla.Çünkü, insan mesuliyettir."

    Kitap Korkusu
    (Cumhuriyet, 31 Temmuz 1951,
    Kitaptan niçin korkarlar? Bunu bir türlü anlayamadım. »Kitaptan korkmak, insan düşüncesinden korkmak, insanı kabul etmemektir. Kitaptan korkan adam, insanı mesuliyet hissinden mahrum ediyor demektir. «Bırak, senin yerine ben düşünüyorum!» demekle, «Palan kitabı okuma!» demek arasında hiç bir fark yoktur. İnsanoğlu her şeyden evvel mesuliyet hissidir ve bilhassa fikirlerinin mesuliyetidir. Ondan mahrum edilen insan, kendiliğinden bir paçavra haline düşer.

    Savaş ve Barış Hakkında Düşünceler
    (Ülkü, 16 Mayıs 1945,
    "Bence bu seferki barışın ilk maddesi, yeryüzünde muharebe yasaktır, cümlesi olmalı. Ancak böyle bir maddeyi koyabilecek, onun muhafazası imkânlarım düşünecek bir barışa «barış» adı verilebilir. İnsanlar birbirleriyle dâima anlaşlabilirler, yeter ki silâhın, kardeş kanının bir dâvayı ortadan kaldırma çaresi
    olmadığını anlasınlar, Bu anlaşılmazsa, gelecek savaşların felâketleri fertlerin çok ötesine geçer.."

    II. İNSAN VE ÖTESİ(Ulus, 9 Temmuz 1943,
    "Memura sordum, «Yedi dakika» cevabını verdi. Bu küçük kasabanın önünde yedi dakika kalmışız. Bu kısa zaman içinde gözlerimin önünden kaç insan yüzü, kaç insan talihi geçmişti? Rast gele bir kaç
    sayfasını karıştırdığımız bir kitap gibi, kendisini ifşaya en elverişli, en müdafasız bir ânında bir insan kalabalığının yedi dakikasına misafir olmuştum. O geceden beri, bu insanlar bende adeta bir hastalık gibi devam ettiler."

    Güzel İle Sevgi Arasında
    (İz, 1 Nisan 1935,
    "Hem uzak, hem yakın... Ona yolların en kısası hasretle yakınız, halbuki aramızda mesafelerin en genişi olan ümitsizlik var. "
    "insanı vücudunda aramayı öğretmek isteyen bir tanrı gibidir, ve bununla da kalmıyor, belki bir fâninin ihtirasları için en makul hududu gösteriyordu; gölgem bana diyordu ki, ölümden sonra yaşamayı
    istemek, kendini güç bir imtihana sokmaktır, bütün hizmetlerini uğrunda sarfettiğin ruhun, seni geniş tabiattan ayırdıkça ıztıraplarının annesi olacaktır. Kısaca, o bana diyordu ki yaşamayı ve ondan sonra da dağılmayı bil! Fakat yazık ki ölümün kısır çeşmesinden içmeyenler bazı şeyleri anlamıyor. Bir muvazenin
    mimarîsi bozulduktan ve toprak kendisiyle beraber gelenleri geriye aldıktan sonra bunu anladım. Ey bir
    zamanlar her zerremde dolaşan sağır ve esrarlı kudretler!.. Zamanın korkunç akışı sizin eteğinizden yumuşuyordu ve yıllarca beyhude yere o kadar peşinden koştuğum ruhum, siz çekilir çekilmez boş bir
    duvar oldu. Ve şimdi biz hasretin ve arzunun gölgesiyle onun renksiz boşluğunu doldurmağa çalışıyoruz."

    "Ben seni bulmadım, biz birbirimizi bulduk. Ayni noktada toplanan düşüncelerimiz bizi birbirimizin karşısına çıkardı."

    "Güzel — Yazık saadetimiz tam değil... Yan yanayız, fakat birbirimize hasretiz, vücudumuzdan mahrum
    oldukça birbirimizden yine uzak kalacağız.
    Sevgi — Kim bilir, belki de bir gün hatırlaya hatırlaya kendimizi yaratacağız, arzu hayatın biricik sırrıdır ve biz, imkânların hazinesini açan tılsımlı anahtara henüz sahibiz, ikiz hasretlerine çöreklenmiş düşüncelerimiz hatıraların ve arzuların nabzında zamanı saya saya belki bir gün «aşk»ın ve «ölüm»ün fanî
    elbisesini de giyinirler."

    Aşka Dair
    (Tasvîr-i Efkâr, 1 Mart 1941,
    "Binaenaleyh her aşk ne şekilde başlarsa başlasın, onu devam ettiren şey, ruha bütün kıvrımlarını ve hususiyetlerini veren iç bünyedir. Tek bir spermde nakledilen bir yığın hususiyet arasında, aşk kabiliyetimiz ve mukadderimiz de vardır."

    "..her âşık zaman zaman sevgilisine aşağı yukarı şöyle demek ister: «Benim için her zaman yenisin ve yenileşmenin sırrına sahipsin; bununla beraber seni teşkil eden zerre ve unsurların hiç birine
    yabancı değilim! Öyle ki seni ta ezelden beri tanıdığımı, güzelliğini yapan mucizeli şeylerin iştiyakını, farkına varmadan sayısız bir zaman içinde çektiğimi sanıyorum. Onlar bütün tekevvün boyunca benim kısa lezzetlerim ve uzun hasretlerim olmuşlardı. Şimdi onların hepsini sende, senin tılsımlı terkibinde teker teker buldukça şaşırıyorum. Bana gelmeden evvel neredeydin? Bütün bu mükemmel şeyler, bu emsalsiz
    güzellikler ve mukavemet edilmez câzibeler parça parça hangi yıldızlarda dinleniyordu? Çünkü sende onların hepsinden ve esrarengiz hasiyetlerinden bir şeyler var, dalgın ve etrafına yabancı anlarında onlara doğru uzaklaştığını, onların hülyasına büründüğünü o kadar çok sezdim ki... Söyle, seni ilk aramaya
    başladığım andan bugüne kadar eşyanın tenevvüünde geçirdiğin tecrübeleri anlat! Hangi zengin ve esrarlı madenlerde, hangi nâdir hassalı ve acaip pırıltılı taşlarda uyudun? Hangi muattar, göz alıcı ve kıvrak nebatlarda büyüdün, ve hangi çevik hayvan vücutlarında, hareketlerinin o keskin ve zâlim melekesini, vücudunun tehlikeli rehavetini elde ettin? Sesinin inhinalarım hangi dereler verdi? Göz yaşlarının sıcaklığını topladığın akşamlar nasıl akşamlardı? Kaç yaşayan ve şuurlu vücutta henüz tamamlanmamış
    hüviyetinin cazibe ve kudretlerini deneye deneye yetiştin? Teninin afif hicabını bulmak için kaç gül bahçesi, kaç şâire ilham verdi ve kaç bahar nefesinin rayihasını vücude getirmek için iflâs etti?
    Mevsimlerin, aydınlığın, muzlim ve sırrına erişilmez kanunların hava ve hevesten yarattığı güzel çocuk, bana bunları anlat! Sen tabiat kadar sonsuz, mütenevvi ve tezadlarla dolusun, halbuki görünüşte saf bir düşünce kadar muayyen ve bir damla suda çınlıyan güneş damlası kadar berraksın! Seni bulmak için çok bekledim! Milyonlarca, milyarlarca terkibin içinde gittikçe zenginleşen, mudilleşen, asilleşen bir arzu ile seni kâinatın dört köşesinden çağırdım. Onun içindir ki şimdi seni, benden evvel, ben olan binlerce, on
    binlerce gölgenin göz ve kulağıyla dinliyor, seyrediyorum, ve senin her kımıldanışında her küçük değişmende bunlardan bir tanesi doğuyor. Kendimi tabaka tabaka kesif bir uykudan uyanıyor, bin türlü
    halde yaşanmış bulanık ve sonsuz bir zamanın içinde belirsiz yüzlerimle perde perde canlanıyor sanıyorum. Hesapsız bir tekrar arama bulma anlarım hatırlıyorum; bu yüzdendir ki karşında dalgın ve
    bîçareyim, bu yüzdendir ki her visâl, seni tekrar kaybettirecek korkusuyla beni zehirliyor, hoyrat ve zâlim oluyorum ve sana, benim olmaktan başka bir hürriyet tanımıyorum. Seni kaybetmek korkusu, asırlar boyunca, oluşun çenberinde seni tekrar, yeni baştan parça parça aramak azabının korkusu... İşte bunlardır
    ki bana seninle tam, yekpâre ve imkânsız bir ölümde birleşmeyi istetiyorlar... Sen unsurlarını veren şeylere dağılmak, ben nizamını ve gayesini sende bulduğum bir vahdette ebediyet boyunca toplu kalmak
    istiyorum; onun için şefkatim mahbesindir!»

    Aşk ve Ölüm
    (Tasvîr-i Efkâr, 16 İkincikânun 1941
    "Sevdiğim bir muharrir «aşk, ölümün gülümseyen yüzüdür» der; bu mes’ut cümleyi her hatırladıkça, onu kendim söylememiş olduğuma müteessir olurum. Çünkü, bu iki mefhumdan birini, ötekini
    hatırlamadan hiçbir zaman düşünmedim; hattâ onlar benim için eş doğmuş mefhumlar değil, birbirini tamamlayıcı yegâne hakikatlerdir. İnsan zekâsının bu ikiz kanadı, hayat aynasında daima yanyana çırpınırlar. Büyüğe, bütüne, kemale ancak onlara eriştiğimiz, bu tecrübeleri nefsimize mal ettiğimiz zaman vâsıl oluruz. Şiirin, sanatın tebessümü ancak bu iki müntehanın arasında doğar. Hakikî hayat, Hayyam’ın
    şiirlerindeki deştiler gibi ölümün elinde yoğurulur, aşkın ateşinde pişer ve tam kıvamını bulduğu zaman yine ölüm onu ebediyetin kucağına atar. Eğer sanat ve hayatın gayesi, zamanı yenmekse, biz bu tecrübeyi ancak bu sanatkârın elinde ve bu ocakta yaparız. Aşk, ruhun ebediyete doğru yaptığı geniş hamlede kendi
    kendisini ikrarı, zamanı yenmek için insan iradesinin muhtaç olduğu teksif kudretine ve iradeye erişmesidir; ölüm bu merhalede bir kemalin, bir tamamiyette bekçisi olur...".

    "Hiç ihtiyar kadınların, ömürlerinde bir kere sevmiş olmanın gururiyle gözlerinin nasıl parladığına dikkat ettiniz mi? Bütün bir harabî içinde gülen bu yıldızların acaip ışığını bir defa için olsun yaşayanlar,
    ıztıraplarının tesellisini bulurlar; ve o zaman kendi içimizdeki ateşin, ruha bir kere geçtikten sonra ebediyet boyunca orada sönmeyeceğini anlarlar."

    "Bir uykuyu cânanla beraber uyuyanlar...
    Yahya Kemal’in hakkı var. Ömrün büyük ve dağdağalı gecesini bir aşkın yıldızlı uykusu yapanlar, bir ebediyet bahçesi olan bir ölümde uyanırlar."

    III. ÜÇ ŞEHİR
    "İstanbul yazı daha ziyade deniz, parlıyan güneş, şıpırdayan, süzülen sular, takaların ve çektirilerin her türlü renk oyunu, büyük volilerde siyah ağlar içinde her perdeden gümüş rengiyle parlayan balık yığınlarıdır. Yaz İstanbul’un asıl rengi olan kül rengini siler, yerine her şeyi yutan bir aydınlığı, onun berrak uğultusunu geçirir."


    Karanlıkların Tadı
    (Gün gazetesi, 7 Haziran 1941"
    Yumuşak ve mûnis gece, büyük ve engin karanlık, seni ne kadar methetsem azdır. Sen tehlikenin ve vehmin annesi olduğun kadar, tesellinin, hülyanın ve şiirin de cömert kaynağısın. Senin her şeyi silen,
    çizgileri ilga eden ve şekilleri yumuşatan eteklerin hayatımıza yayılınca ne mucizeler, neler olmaz ki...
    Sen büyük ve mukadderata hâkim ellerinle aydınlığın meşalesini zamanın hudutlarına çarparak söndürünce, her imkânsız rüya tahakkuk eder, ölüler dirilir, eşya bir vahdete mal olur ve insanlar hakikî hüviyetlerini bularak kendi kendileri olurlar."

    Lodosa, Sise ve Lüfere Dair
    (Cumhuriyet, 27 Aralık 1958,
    ...«Beyim, bu güzellikte uyku düşünülür mü... Allah beni Boğaz’dan ayırmasın...» Ona, «Ama öksürüyorsun...» dedim. Hakikaten korkunç şekilde öksürüyordu, fakat sevgilisinden ayrılmağa razı
    değildi. Belki de biraz eski adamım; İstanbul’un güzelliklerine kendimi daima teslim ettim. Ne diye tabiatı, yaşadığım şehrin tabiatını inkâr edeyim? Niçin İstanbul gecelerinin bize hazırladığı güzellikleri reddedeyim? Boğaz gecelerinin sudaki oyunlarını başka nerede bulabilirim? Hangi mûsiki, hangi sanat eseri bana bunun eşini verebilir? Her silindir dönüşünde bir kere değişen, yepyeni bir terkip olarak karşınıza çıkan bu sedeften, siyah elmastan dünya... Asrımıza gelecek asırda kulak verenler, belki de tek bir çığlık işiteceklerdir: «Güzel öldü. İyi niyetimizle güzeli öldürdük, vah bize... Güzelle beraber insanı öldürdük!» Modern trajedinin şimdi bize o kadar çeşitli gelen korosunun gelecek zamanlara kalacak asıl feryadı, korkarım, bu olacaktır."

    İbrahim Paşa Sarayı Meselesi
    (Cumhuriyet, 6 Kasım 1947,
    "Ben İstanbul imar işlerinin mesuliyetini taşıyan bir adam olsam, değil İbrahim Paşa sarayı gibi ayakta duran bir binayı yıkmak, ecdad elinden çıkmış küçük bir taş parçasını yerinden oynatmak için yüz defa düşünür ve galiba yüzüncüsünde gene yerinde bırakırdım. Çünkü bu şehri güzelleştireyim derken fakirleştirmekten, hayatı soysuzlaştırmaktan çekinirim. Bir
    şehir en büyük zenginliğini mazisinden alır. Onu, nesiller önünde yaşattıkça zengindir."

    "..Çünkü biliyorduk ki, milli yet dediğimiz, bir dil, millî hayata intikal etmiş
    şekilleriyle bir din ve ahlâk, başta mimarî olmak üzere bir yığın sanat eseri ve tarih hatırasıdır. Milliyetimizi yapan şeylerle oynamağa kalkmayalım. Çünkü mefhumlar zedelenmeğe gelmez."

    Kenar Semtlerde Bir Gezinti
    (Ulus, 6 Ağustos 1943)
    "..İşte bu süreklilik, hayatın mucizesini
    yapacak, bu cıvıltılı çocuk sesleri arasından nesiller birbirine el uzatacaktı... Bu çocuk sesleri, hayattaki
    sürekliliğin en tâze sırrıydı..."

    Bursa
    Bursa’nın Daveti
    (Bursa, 4 Haziran 1948,Neyiz? Nereye gidiyoruz? İşte her gün içimizde kilitlenen sual. Yollarında dolaşırken, câmilerini gezerken, çeşmelerinin sesini dinler ve ağaçlarının hışırtısında düşüncemi uyuştururken bu suallerin cevaplarım, velev müphem bir ürperme şeklinde olsa bile, kendimde duyduğum için Bursa’yı seviyorum. O içimizdeki aydınlığın aynasıdır. Bu aynaya ve benzerlerine baktıkça san’atımız ferdî bir hüner veya küçük bir hülya olmaktan kurtulacak, hayatın mucizesi olan devamı kendimizde bulacağız. Mimarîmiz, resmimiz, mûsikîmiz, romanımız ve şiirimiz bizim olacak.
    Bursa, şimdiye kadar sakladığı el değmemiş mazi rüyasıyla içimizde konuşan en geniş davettir."

    Maraş
    Maraşlıların Bayramı
    (Ülkü, 1 Mart 1946,
    "Maraş çarşısında ve bütün şehirde hemen herkes şehrin, etrafının İktisadî coğrafyasını biliyor, imkânlarını sayıyor, yapılması behemehal lâzım yolları rastgeldiği yerde çiziyor, selâhiyetle yeni demir yollarının geçeceği yeri münakaşa ediyor. Kurutulması lâzım gelen bataklıkların dönümünü, en elverişli
    ziraat şeklini, bağ ve bahçeciliği, civar havalideki madenlerin vasıflarını siz Maraşlılardan sorun. Daha ilk görüşte bu şehirde misyoner aydına ve söze hiç ihtiyaç olmadığını anladım. Hakikat şudur: Millî Mücadele’nin ateşinden yeni bir Anadolu doğdu. Onu hak ettiği talihe kavuşturmak boynumuzun borcudur."

    IV. PARİS TESADÜFLERİ
    Paris’te İlk Günler
    (Cumhuriyet, 16 Mart 1954)

    "..Ayaklarımı uzatabildiğim kadar uzatıyorum ve gözlerimi kapıyorum ve «Paristeyim» diye düşünüyorum.
    Bu kaynaşma, çok derin bir sevince benzeyen bu akış, günlük şeylere sinmiş bu sanat lezzeti, bu iç içe devran Paris’tir. Herşeyde bir uçurtma hafifliği, sevildiğini bilen kadınların neşesine benzer bir şey var ve bu benim de içime yavaş yavaş yerleşiyor. Olduğum yerde içimden gelen bir sıcak dalgası ile ısınıyorum. «Paristeyim!..»

    "Yavaş yavaş yerimden kalkıyorum, sıkıldığım için değil. Belli bir yere de gitmek istemiyorum. Hiç bir
    programım yok. Sadece kendime yeni ve başka tesadüfler yaratmak istiyorum. Çünkü Paris’teyim."

    Paris Tesadüfleri III
    Tablolar Önünde İken
    (Cumhuriyet, 26 Nisan 1958,
    "Resimlere bir daha baktım. «İyi ama, dedim, bu resimlerde asıl konuşan şey İstanbul... Kadın gülerek cevap verdi: «Unutmayınız ki, Paris güzel bir kadın gibidir. Her dilde ilân-ı aşk edilebilir.»

    Paris Tesadüfleri IV
    Tiyatrolar ve Kahveler
    (Cumhuriyet, 7 Mayıs 1958,"
    Ah Namık Kemal, ne olurdu bize her şeyden evvel bir «seviye meselesi» olan hürriyet kelimesi yerine, o kadar âşıkı olduğun medeniyetin «birikme» olduğunu ve gerçek ilerlemenin «mevcudu muhafaza etmek» gibi bir esas şartı bulunduğunu öğretseydin."

    V. TÜRK EDEBİYATI
    Türk Şiirinde Büyük Ürperme: Hâmid
    (Şadırvan, 15 Nisan 1949,
    "Hâmid, ömrünün sonuna kadar hiç bir eserini beğenmeyecektir, fakat
    hepsine bağlıdır, hepsine hayran olunmasını isteyecektir. Kendisini devrinin ilerisinde hissetmenin bir nevi yalnızlığı içindedir: zaferlerini kendi başına idrâk etmenin yalnızlığı...
    Bu acıya, şifa bulmaz şekilde hasta karısına ait hisler de karışır. Bu yüzden her yazdığında bir nevi nekahet sıtmasına benzeyen haller vardır. Adeta mes’ut görünmekten korkar. Güzel ve hasta karısı Fatma Hanım’ın ölümüyle Hâmid’in ilhamı, muhtaç olduğu zembereği bulur, .."

    Tevfik Fikret
    "Geleceğin rüyası uğrunda sanatının eriştiği mükemmeliyetleri bile feda etmekten çekinmedi. Türk şiirinin Yahya Kemal’den evvel eriştiği tek bir mükemmeliyet manzumesi vardır: O da «Rubâb»ın (Ey Hâb) uyku manzumesidir. Fikret sığındığı bu uykudan bir istikbal rüyasıyle uyandı ve demin bahsettiğim,
    manzumelerin ateşli hutbesine geçti. Ferdî ilhamın, tatlı peyzajların, acıklı olduğu kadar hazlı bedbinliklerin şairi medeniyet ve terakki fikrinin, gelişmeğe inanan ve insanı bir ahlâkın değerler
    silsilesinde gören şairi oldu, ve böylece hayatımıza, düşüncemize yepyeni ve çok muhtaç olduğumuz bir zemberek getirdi. Buraya «Târih-i Kadîm»in mutlak inkârından gitmesi bizim için sadece cesaretiyle mühimdir."

    Sinekli Bakkal
    (Vakit gazetesi, 24 Şubat 1942,
    "Halide Edib Hanım, aramızda bir Garp
    diliyle ibda yapan ilk muharrirdir. Bu itibarla Sinekli Bakkal’ın garplılaşma tarihimizde mühim addedilecek bir mevkii vardır. Fakat kitabın aşıl güzel ve büyük tarafı, yerli olması, bize ait şeylerle dolu
    olması ve cemiyet hayatımızın çok mühim bir dönüm yerinde, ondan kesilmiş bir makta gibi canlı, vâzıh ve her türlü maniyerden uzak bir aynası olmasıdır.
    Hiç şiir yapmayan bu kitabın bütün bir geçmiş zaman şiiriyle dolu olduğunu da söylemek lâzımdır zannındayım.
    Aziz romancımızı çok hâlis duygularımla tebrik ederim."

    Mahur Beste Hakkında Behçet Bey’e Mektup
    (Ülkü, 1 Kasım 1945, nr. 99)
    " Kendi kendinizi tanımağa başladıktan sonra beğenmemeniz kadar tabiî ne olabilir? «Hazır portrem yapılırken bazı çizgiler değişse ne olur sanki»diyorsunuz.
    Haklısınız, hangi sipariş sahibi resminden memnundur? «Olduğumuz gibi» ile «olmak istediğimiz gibi» terazinin iki kefesidir. "

    "Siz kâinatın etrafınızda dönmesini istiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki hayat sizi mahrekinin dışına atmış. Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür. "

    VI. MUSİKÎ
    Musiki Hülyaları
    (Şadırvan, 10 Haziran 1949,
    " Ey zaman gülü, seni tanıdım! Mağaramın önünden, başucunda mavi güvercinlerin ve adımlarının peşinde
    otlayan arzu ceylânları, geçtiğin günü hatırlıyorum! Sana koşmayı ne kadar isterdim! Fakat sen kendi beyaz uçurumunda, bakışlarının sessiz güvercinleriyle beraber kayboldun, ben ise içimdeki değişikliğin oyuncağıyım! Zaman, aldığını geri verecek misin? Yahut o geldiği zaman ben onu tanıyacak mıyım?

    " Kaç uçuruma birden asıldık? Her an muzlim bir felâketi bekliyoruz!
    Ölümden, yıkılıştan daha derin, çok kat’î bir şey! Çünkü hiç bir felâket, şuuru kadar büyük değildir, fakat ben ona da razıyım ey musikî! Sadece beni kendi kutbumda, o mutlak yalnızlıkla bırakma! Beni kendi
    günlerime indirme, kartal pençelerinden düştüğüm zaman artık kendim olmayayım: Ve muhakkak ki her
    veli, her aziz Allah’la karşılaştığı, onunla dolduğu zaman, şu anda benim yaptığım gibi, yakıcı ziyaretin sonunda sadece bir kül yığını olmak istiyordu.
    Onun için musikî sanattan ziyade dine benzer."

    Yahya Kemal ve Türk Musikîsi
    "Kendi içinde musikînin büyüsü Yahya Kemal’e hangi hayâlleri sunmuştu, bunu bilemem. Yalnız bildiğim bir şey varsa, zihnin böyle anlarda boş durmadığı, durmadan bize, iç hayatımızla sıkı sıkı bağlı bir takım şeyleri teklif ettiğidir. Yahya Kemal musikişinas değildi. Musikîyi seven, meloman denecek
    kadar ona bağlı insandı. Binaenaleyh sadece işin tekniğini beğenmekle kalamazdı. Zihnî hürriyetini muhafaza ediyordu, demek istiyorum. Belki gözünün önünde Itrî’deki çınar, dal dal ve yaprak yaprak büyümüştü. Belki de gemiler geçmeyen ummanın selinde bütün odayla beraber akmıştı. Bildiğim bir şey varsa, musikînin kartalı bizi yakalamış, her birimizi kendi iç âlemimize taşıyordu."

    "Yahya Kemal’e ait bir hatırada kendimden bahsettiğim için mahcubum. Bu gün ve bu saatin ona ait olduğunu bilmiyor değilim. Şurası var ki, ne kadar yakınımız olursa olsun, bir başkasının
    içinden geçenler bize daima meçhul kalırlar. Bir yastıkta uyuyanlar bile birbirlerinin rüyalarını bilmezler.Musikînin bizi taşıdığı âlemde duyduklarımın hepsini burada nakledecek değilim. Sadece en belli başlı hayâli, durgun yaz öğlesini bir kıyas zemini olur diye söyledim."

    VII. PLASTİK SANATLAR
    "Şurasını da unutmamalıdır ki resim zevkini memlekete yaymak için tek bir müze kifayet etmez. Şimdiden Ankara’da ve Anadolu’nun büyük merkezlerinde ressamlarımızın eserlerinden küçük müzecikler yapmak suretiyle halkımızın ve bilhassa yeni yetişmekte olanların bu sanatla en geniş surette münasebetini
    temin etmemiz lâzımdır. Bir zamanlar rengin neşesini en mükemmel surette tatmış bir millet olduğumuz halde bugün maalesef bunu unutmuş görünüyoruz. Yakın mazinin ihmâl ve ıztırablarından gelen bu kaybı iyi tasarlanmış bir iki
    hamle ile telâfi etmek daima mümkündür."

    "Unutmayalım ki sanat sevgi ve alâka ile gelişir."

    "Sanat için, fikir hayatı için geçirilen her tereddüt acı bir kayıptır; çünkü her geçen zamanı bir misli daha geri kalmakla öderiz."

    Yaşadığım Gibi 'de Tanpınar'ı çok yönlü tanımak mümkündür. Romanlarını , şiirlerini okuduktan sonra kendi ile sohbet edermiş gibi "O konuşsun ben dinleyeyim." demek isterseniz makalelerini okumanızı tavsiye ederim.


    Keyifli okumalar dilerim