• Suriyede İHH tarafından üstlenilen ve mazlumlara ekmek çıkaran fırınlarda un tükenmek üzere.
    Duygusuzlaşmamış,vurdumduymazlaşmamış herkese duyrulur!
    Geçenlerde futbolcuların maaşını ödemek için başlatılan kampanyanın 4'de biri kadar cüzi bir miktarla bir mazlum doyurabilirsiniz.

    UN yazıp 3072'ye göndererek 5 tl katkıda bulunabilirsiniz.
  • 192 syf.
    ·4 günde·10/10
    Hiç kalbiniz oldumu?
    Benim hiç olmadı. Yalan yanlış hayallerin,yersiz kaygıların,başıboş umutların,boş sevdaların oldu kalbim ama benim olmadı.
    Kalbimin sahibi ne zaman nazar etse, orada hep kendinden gayrını gördü.
    Sahibinin olmayan kalp nasıl kulunun olsun ki? Kalbi kendisinin olmayan nasıl kul olsun ki?
    Benim bir kalbim olsaydı,bilirdim.
    Benim kalbim 'bir' olsaydı, yanardım.

    Bu yüzden bilemediğimiz bulamadığımız herşey bir başkasının oldu ama bizim hiç olmadı.
    Kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan çok oldu diye kalbimiz bizim hiç olmadı. Zaten bizim olmayanı bulma peşinde oluşumuzda ne kadar bizim olmadığını göstermedi mi ?
    Ne bulduk? Neyi bulduk? Bizde olanı kaybettikden sonra çok aradık diye kaybolduğunu kendimize bile söyleyememe nedenimiz de kaybetmemizin utancından değilmiydi zaten.

    Bulmak için Ayaklarımızın gidemediği yerlere duaların gitmesiydi oysaki peki Bulmak için dilimizi duaya gönlümüzü semaya ne kadar döndük?
    Dua bizim kendimiz için değerli olduğunu zannetiğimiz şeyi Haktan dilemek değildi. Bilakis Hakkın bizi dua edenlerden eylemesi bize değer vermeseydi.
    "Duanız olmasaydı size ne diye değer verilsin" fermanına kavuşmak değilmiydi. Avuç avuç ettiğimiz duaları değer kelimesi layık olmak için yüzümüze sürmemiz.

    Çok şey kaybettik duaların arasında Kendimiz için dile getirdiklerimizi kardeşlerimiz içinde isteyemedik diye çok şeyi ardımızda duadan sayılmaz diye geride bıraktık. Dualarımızı kendimiz için ederken, Bir annenin Hastahanede Yavrusu için zamanı cehennem içinde yanar gibi beklerken Dualarımız arasına hiç tanımadığımız ve bizi hiç tanımayacak olanlar için Amin diyemedik.
    Halbuki Allah "Kulum hiç tanımadığı kardeşi için böyle kendisini paralıyor. Benki Rabbül-Aleminim,şifasını vermezmiyim kulumun. Sesine hiç ortak olmamanın hüznünü yaşayanlardan olabilmeliydik.
    Bize verilen en büyük nimetin "Dua'nın" Değerini kavrayabilseydik eğer. Gözlerimizden dua ederken süzülen her bir damla yaşın kıymeti Arşı Ala'da Kimsesizlerin sesi mazlumların gölgesi olacaktı oysa. Duaya yabancı kaldık. El duaya yabancı kaldı. Sonra bir ses yükseldi Mekke'nin çöllerinden 1400 sene sonra gelecek olan insanlara "Duanız yoksa Allah size ne diye değer versin..." Değmedik, diyemedik. Diyemedik diye değer verenlerden değer görenlerden olamadık.

    Oysa 1400 sene öncesinden kardeşlerim diye seslenilen bir Peygamberin Kardeşleri şerefine nail olduk. Kuşu öldüğünde taziyeye giden bir peygamberin kardeşleri Halep'te ölen kardeşleri için gözlerinden bir damla bile dökmekten mahrum. Oysa El açıp dua edebilseydik eğer Türkmen dağında her taraftan yağmur gibi üzerlerine bombalar yağan kardeşlerimizin yanında ettiğimiz dualar Düşmana korku Mazluma umut olurdu. Evvabiller yok şimdi.
    Delilimiz yok kalbimizden başka duamızdan başka niyetlerimizden başka. Bir niyet tutturalım şimdi kendimize başı ümit ortası Mutluluk sonu dua olan. Bir günde yapacağımız herşeyi bu niyetle yapmanın şerefine nail olalım.
    Evden çıkarken Kapı eşiğinde " Ya Rabbim bugün senin rızan için çıkıyorum kapıdan,çalışmanın ibadet saydığın bir güne senin adınla başlıyorum. Adımlarımı bana hayırlı kıl. Kazancımı bana hayr eyle" duasıyla başlayalım güne.
    Bir anne Evladının karnını doğuracağı zaman. "Ey Rabbim evladımı senin dinine güzel bir kul peygamberine güzel bir ümmet olabilmesi için,senin verdiğin rızıkla karnını doyuruyorum" diyebilenlerden olalım. Olalım ki niyetin nasıl hayırlı işlere kapı açtığını,Ameller niyetlere göredir sözünü Tescili olarak yaşayalım...

    Çağımızın en büyük problemlerinden bir tanesi de gideceği yer ayrıldığı yerden hayırlı ise oradan sağ ayakla,bulunduğu yer gideceği yerden hayırlı ise sol ayakla çıkması gerektiğini bilmemesidir. Camiden işe giderken sol ayakla çıkabileceğimiz gün bütün dertlerimiz hallolacak. Ayakların hangi niyetle atılması iyi ve kötü kader kapılarını aralar. Kader, Sadece niyetlerin salih olmasıyla güzellik bulur

    Serdar Tuncerin Eşsiz anlatımıyla güzel örneklemeleriyle ve günümüz sorunlarını toplayıp güzel bir şahaser haline getirdiği okunası kitaplardan birtanesi. Bugünün problemlerini,yapılması gerekenleri ve yapılmaması gerekenleri örnekler,hikayeler ve beyitlerle ele almış. Konudan konuya güzel bağlantılar yapılıp Sıkılmadan Tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz Yine bir Serdar Tuncer Anlatımı ve Muhteşemliği diyeceğiniz Bir Eser...

    Bir sarı çiçek olmalı şimdi. Başında türkü söyleyen adama dönüp şiir okumalı.
    "Taş taş değildir,bağrındır taş senin. Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin. "
    "Elif Lam Ra"
    İşte Tüm hikaye...

    İyi okumalar...
  • 365 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Vezir i Azam,Uluğ Vezir, Atabey; Nizamül'Mülk (Allah kabrini nurlandırsın) Allah ondan razı olsun.
    "Küfr ile belki amma zulm ile payidar kalmaz devlet"

    Siyasetu l Müluk kitabı nice sultanlara,nice beylere başucu kitabı olmuştur.Çağımızın yöneticilerinin de okuması gereken kıymetli eserlerindendir.Vezir i Azam Nizamül'Mülk kitabında türk devlet modelini ve hükümdarda olması gereken tüm özellikleri muazzam şekilde tefferuatıyla anlatmıştır.Zira bu kitap hem bir öğütname ve hem hikmetler ve vecizelerle hem de peygamber kıssalarıyla ve hem evliyaların menkıbeleriyle , adil padişahların öyküleriyle doludur.Eser gelmişleri yâd eder,gelmemişlerden bahseder.Bütün bu hacmine rağmen özet hükmündedir.Adil padişahları konusu kılan bu eser cehennemi ikaz,cenneti işaret eder.Selçuklu devleti başta olmak üzere tüm Avrasya devletleri sapkın mezhepler, tarikatlara karşı hazin bir mücadele vermişlerdir, Nizamül'Mülk bunlsrdan en kahramanlarıdır.Sahn ı Seman medreselriyle başlayan bu mücadele kesintisiz bir şekilde devam etmistir.Batıniler,Rafıziler Dâiler gibi sapkınlar Din i Mübin i İslamı bugünki gibi hedef almış sonrasında ise müthiş şekilde mağlup olarak dünyadan çekip gitmişlerdir. Nizamül'Mülk'ün eseri devletin adaletle hükmetmesi,mazluma umut düşmana korku olması gerektiğini,her daim Allah'ın rızası ve peygamberinin sünnetini gözetmesini aksi takdirde devletin uzun sürmeyeceğinden, elim bir şekilde yıkılacağını her defasında bahseder.Halk,Türk devletlerinin bel kemiğidir,eğer halk aç,sefil bir haldeyse devletin yüzü selamete ermez, halkın duasıyla ayakadadır devlet, milletinin desteğiyle büyür, gelişir üretir...Hasılı,kitap bir Türk gencinin okuması,okuyup muhakeme etmesi gerek olan kitapdır.Tekrardan din i Mübin i İslam için şehid düşen Nizamül'Mülk başta olmak üzere tüm ehli sünnet şehitlerine Allah azze ve Celle rahmetiyle muamele etsin..Allah devletimizi daim,halkımızı ferasetli kılsın.
    Vesselam
  • 180 syf.
    ·20 günde·9/10
    Üniversiteye geldiğinde çok geç haberim olmuş. Nerdeyse koşarak dinlemeye gitmiştim. Konuşmasının son yirmi dakikasını dinleme şansım olmuştu. Bir yandan dinliyor, bir yandan telefonla kayıt ediyordum. İlk izlenimim sıradan giyimli, sıradan bir insan konuşuyor işte yönündeydi. Sonra konuşmasını dinledikçe anlattıkları ilgimi çekmeye başlamıştı. Söylediği cümleyi tam olarak hatırlayamasamda dünyanın en güzel şeyi bir mazluma umut olmak ve bunu onun gözlerinde görmektir gibi bir cümle kurmuştu. İşte yazarla tanışmam bu şekilde olmuş ve bu sözü duyar duymaz içimden mutlaka kitaplarını alıp okuyacağım diye geçirmiştim. Aldığım ilk kitabı bu oldu ve bu ilk kitabında da "Hayatın ancak mazlumlar için mücadele edildiğinde anlam kazanacağını düşünüyordu." cümlesi hoş bir tevafuk oldu. Kitaba gelecek olursak, insanın var oluş sancısına cevap bulduğu bir yolculuğu anlatmış. Farklı kültürlerden farklı ırklardan insanlar gözlemlenip okuyucuya aktarılmış. Savaşın hüküm sürdüğü, acının hakim olduğu, insanların öldüğü ve öldürüldüğü yerlerde insan kendini nasıl bulabilir sorusunun cevabıdır bu kitap. Düşünün ülkeniz sizle arasında okyanuslar olan ülkeler tarafından işgal edilmiş, sizde haklı olarak bu işgalci güçlere karşı savaşıyorsunuz. Onlar ise sizi dünyada kırmızı bültenlerle arıyor, terörist olarak lanse ediyor fakat istediğiniz tek şey işgalci ABD, Rusya gibi devletlerin kendi topraklarına dönmeleriydi. İşte yazar, aynı zamanda seyyah, bu bölgelere gitmek istiyor. Buralara gitmeye izin çıkmayınca kaçak yollardan gidip gözlemliyor. Gazeteci kimliği ile de tanınan yazar, sağlam tasvirleri ve sade bir dille okuyucuya bu kaçak yolculuğunu anlatıyor. Daha önce kimsenin anlatmadığı bölgeleri ve coğrafyaları anlatması yönünden tektir. Aynı zamanda birliğin ve beraberliğin insanlara yardım etme fikirlerinin aşılanmaya çalışıldığı bu kitabın daha fazla okuyucuyu hak ettiği kanaatindeyim. Sevgiyle kalın...
  • Kim bir bardak soğuk su içerse beni hatırlasın.
    Hz. Hüseyin

    Kerbela, yeniden var olmak için atılmış ölümüne bir adımdır, ölümüne bin adımdır. Âşık olmanın adıdır ölüme en Yüce’nin hatırına. En Yüce’nin hatırına ölümle kıyılmış nikâhtır bu, Hüseyni bir nikâh.

    “Kerbela, bir feryattır. İkiyüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı bir feryat... Yüzüstü debelenen bir feryat değil, izzetle yükselen bir feryat…”

    Bizim imanımızın kısır kalmasının en asli sebebi, İslam'ı, Hz. Muhammed'i, Ali'nin yolunu ve Hüseyin'in direnişini tanımamamızdır. Onlara karşı bir "aşkımız" var ama "şuurumuz" yok. "Muhabbet" var ama "marifet" yok.

    Kerbela, yetmiş iki yiğidin ağlamasıdır. Sanmayın ağlayışları ölüm içindi. Kerbela, yetmiş iki yiğidin feryadıdır kulaklarda çınlayan. Sanmayın korkudur feryadın sebebi, feryat hak uğrunda ölmenin gür sesidir, inanan kalplerde. Feryat, mazluma umut, zalime korku salmanın çığlığıdır sindirilmiş duygularda.
    Hüseyin’in kesip koparılan bir kolu çakallar yesin diye Irak çöllerine atılmıştır. Başsız bedeni Fırat nehrinin suları altındadır. Bir gözü çıkarılmış kafası Suriye Şam’da bilinmedik bir yere gömülmüştür. Peki ya Hüseyin’in ruhu nerededir?
    Nerededir Hüseyin?

    Gecenin gelinciği kan içinde. Geleceğin umudu bir çığlığa hapsedilmiş. Sıyrıl ey sırrın sesi! Ses ver sessizliğimize.
    Neredesin ey Hüseyin?
  • KİM BİR BARDAK SOĞUK SU İÇERSE BENİ HATIRLASIN.
    Hz. Hüseyin

    Kerbela, yeniden var olmak için atılmış ölümüne bir adımdır, ölümüne bin adımdır. Âşık olmanın adıdır ölüme en Yüce’nin hatırına. En Yüce’nin hatırına ölümle kıyılmış nikâhtır bu,
    Hüseyni bir nikâh.

    “Kerbela, bir feryattır. İkiyüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı bir feryat… Yüzüstü debelenen bir feryat değil, izzetle yükselen bir feryat…”

    Bizim imanımızın kısır kalmasının en asli sebebi, İslam’ı, Hz. Muhammed’i, Ali’nin yolunu ve Hüseyin’in direnişini tanımamamızdır. Onlara karşı bir “aşkımız” var ama “şuurumuz” yok. “Muhabbet” var ama “marifet” yok.

    Kerbela, yetmiş iki yiğidin ağlamasıdır. Sanmayın ağlayışları ölüm içindi. Kerbela, yetmiş iki yiğidin feryadıdır kulaklarda çınlayan. Sanmayın korkudur feryadın sebebi, feryat hak uğrunda ölmenin gür sesidir, inanan kalplerde. Feryat, mazluma umut, zalime korku salmanın çığlığıdır sindirilmiş duygularda.

    Hüseyin’in kesip koparılan bir kolu çakallar yesin diye Irak çöllerine atılmıştır. Başsız bedeni Fırat nehrinin suları altındadır. Bir gözü çıkarılmış kafası Suriye Şam’da bilinmedik bir yere gömülmüştür. Peki ya Hüseyin’in ruhu nerededir?
    Nerededir Hüseyin?

    Gecenin gelinciği kan içinde. Geleceğin umudu bir çığlığa hapsedilmiş. Sıyrıl ey sırrın sesi! Ses ver sessizliğimize.
    Neredesin ey Hüseyin?

    ***

    ÖNSÖZ

    “Şeytanın insana ilk sorusu şu oldu:
    Allah size ne vaad etti?
    Adem cevap verdi: Hiç…
    Şeytan, verilen cevaptan bir şey anlamamış, kendi kendine mırıldanarak oradan uzaklaşıyordu: Hiç ne ki?”

    İnsanoğlu geçmişten günümüze yaradılışının derinliğinde birçok sınava tabi tutulmuştur. Tarihin kanlı tablosunu insanlık dışı katliamlara imza atanların kirli gölgeleri çizmiştir. Kâinatın kıyamete hazırlanan yaşamsal sınavının en anlamlı şıkkı, kutsalın çile ile örülen toprağına hak yolunda dua seferleriyle çıkmaktır. İnancın közüne davranışının felsefesini zerk edemeyenler ancak kötülüğe hizmetin onursuz köprüsü olurlar. Kazançları ise anlık vahşete mührünün kara lekesini sürerek insanlıktan çıkmış ruhlarına, kırık aynalar miras bırakmaktır. Ki o kırık aynalar âhirette hesap vakti geldiğinde tek tek önlerine çıkacak olan kanlı deliller olacaktır.

    Kerbela, Hz. İmâm Hüseyin’in kanıyla yazdığı tarihin zincirlerden kopup miraca yağdığı kızıl ayaz!

    Kerbela, aşkın sonsuz teslimiyetinden alınan gücün, karanlığa biat etmeyen onurun zulme karşı kan gözyaşları dökenlerin çığlığıdır!

    Kerbela, matemin Allah yolunda yürüyenlere bayram kılındığı, cehennem kısraklarının çirkin ruhlarındaki büyülenmişliğinden uyanabileceği son durak!

    Hz. İmam Hüseyin, hayatı boyunca fâsıkların bencil yanlarına ve hırslarının onlara verdiği çirkinliğe karşı fedakârlığın, yiğitliğin, mazlumun ve inancın kubbesinde aşka tam teslimiyetin sembolü olmuştur. Yaşantısına davranışlarının aynası olan cesareti bir bayrak gibi dikerken bu cesaretinin sadece İslâm âlemine değil, tüm dünyaya ömek olacak bir hayatın sahibi olacağını gösterecekti.

    Muaviye Peygamber efendimizin kayınbiraderi ve vahiy kâtibi idi. Muaviye cephesindeki iktidar hırsı ile Hz. Ali tarafındaki İslâm’a, insana ve gerçek aşkın sahibine tam teslimiyet felsefesindeki çizgi farklılığı karşı karşıya gelmişti. Bu çözülemeyecek olan çekişmenin devamı Yezid ve Hz. İmâm Hüseyin’i Kerbela’da buluşturacaktı.

    Muaviye’nin ölümünden sonra yerine oğlu Yezid geçmiştir. Karanlığın kuytusunda babasının gölgesindeki hırs ile beslenen Yezid, iktidarda kalmak adına her şeyi meşru kılan planlar yapmış ve Hz. İmam Hüseyin’in ona biat etmeyeceğini bilmesine rağmen hilekârlığının da işe yaramayacağını bilerek her ne şekilde olursa olsun onu ortadan kaldırmanın derdindedir. Utancın, susuzluğun kenarında kanla yazılacak olayın ve mazlumların zalim karşısındaki onurlu başkaldırışı tarihe geçecektir! İki kardeş kavmin yeryüzündekı kıyametine, çaresizliğin şerbetini içirecek hikâyenin adıydı bu katliam! Peygamber efendimizin emanetlerine sadakatsizliğin sembolüydü bu katliam!

    Emevi saraylarında kendi hırs ve iktidarlarına fayda sağlayacak din dışı töreleri, manevi adetleri İslâmiyet adına resmileştirip kendilerince kutsallaştırmalardı. Ahiretlerini dünya için satanlarla “Kula kulluk etmek en büyük onursuzluktur.” diyenlerin Bedr’iydi Kerbela.

    Bağdat’ın bağrından çıkan yangın, Kerbela’da bir tufan kopardı ki yer gök korktu susuzluğun kıyametine kan kusanların gölgesinden. Kundaktaki bebeklerin minicik bağrına dek saplandı hırsın günahkâr okları! Kılıçların güneşi kırmızıya boyadığı gün, ölümün peçesine saklanan ar oldu Kerbelâ!

    Kıyametin topraklannda şehit olan canların boynuna sarıldı çaresiz kadınlar. Feryatları çöl yazmalı dualara sarılıp gönderildi göğün âh makamına! Suya kavuşamadan Allah’ına kavuşanlarla doldu çölü hatmeden kutsal hıçkırıkların bedeni! Teslimiyetin rahlesine aşkın dergâhından kopanların solukları yansıdıkça çöldeki kum tanelerinin zikri yağdı semanın kutlu göğsüne!

    Çölün matemi yudum yudum içirdiği gün, zincirlerin kırbacına yaslanan kor oldu Kerbela!

    Atlasın kan çanağı gözlerinde kınalı bir sessizlik büyüdü. Hüseyin’in bedenine değen oklardan sonra! Çöl kuşlarının kanatlarından aktı duanın kızıl ağıdı. Kerbela’nın toprağına yüzünü süren gölgeler saçlarını yoldu peygamber torununun şehadetiyle. Fırat’ın o mazlumlara ulaşamayan suları küstü yatağına. Yandı Fırat, matem cemresini düşürünce toprağa! Kaktüslerin kamburunda biriken şebnem ağrılarından sabr-ı cemil bereketi düştü Hüseyin’in kirpiğindeki cennete. Karıncalar ağızlarıyla su taşıdı mübareğin çatlamış dudaklarına son defa! Son defa!

    Susuzluğun ölüme bağdaş kurduğu gün, hırsın darağacına turna ağıdı asan köz oldu Kerbela!

    Ah, yüreklerindeki zikri yaratanın nur-u nârı ile yıkayan mübarek topluluk! Kutlu olsun cennete yürüyen susuz ırmağınızın çatlağından sızan asıl vuslatınız!

    Ah, çölün kumlarını hıçkırıklarının duvağına alarak şehitlerinin bedenine süren zemzem bakışlı kadınlar! Kutlu olsun makamın en kutsalına yürüyen bayramınız!

    Ey İmâm Hüseyin, aklının kuyularında vicdanının aynasını unutanlar var! Sür yüreğinin sürmesini insanlığın bitmeyen çilekeş yanına.

    Bizim imanımızın kısır kalmasının en asli sebebi; İslam’ı, Hz. Muhammed’i, Ali’nin yolunu ve Hüseyin’in direnişini tanımamamızdır. Onlara karşı bir “aşkımız” var ama “şuurumuz” yok. “Muhabbet” var ama “marifet” yok.

    Benim hoşluğum, tatlılığım şeker kamışından değildir. Ben kendimden hoşum, tatlıyım. Benim hararetim ne sudan, ne ateştendir. Aşk beni benden boşaltmış, öyle hafif bir hale getirmiştir ki, terazide tartılsam, hiçten bile iki batman daha hafif gelirim.

    GİRİŞ

    “Kerbela, bir feryattır. İki yüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı bir feryat… Yüz üstü debelenen bir feryat değil, izzetle yükselen bir feryat…’’

    Aşk yağıyor. Ölüm diriliyor. Kan ağlıyor. Can düşüyor mezara. Dünya dönüyor. Dönüyor başımız. Verilen sözden dönülüyor.

    İnsan aranıyor. Gerçeklerden kaçmayan insan… İnsan kayboluyor. Gölgesinin korkaklığına sığınan insan… Bıkkınız. Yılgınız. Yalnızız. Yanıldık. Yandık. Yakındık. Bıktık. Gerçeğin nutkunu çekip yalanda yaşayandan bıktık. Adak adadık. Aldandık.

    Bin seneki gibi ağlıyoruz.

    Bin seneki gibi özlüyoruz.

    Ama bin seneki gibi ölemiyoruz.

    “Allah yolunda ölenleri, ölüler sanmayın…”

    Hangimiz derin bir nefes alıp sessizce:

    “Eksiklerimle, kusurlarımla ben bu yoldayım.” diye haykırabiliyor?

    Başımız eğik. Aşk yağıyor üzerimize. Gönlümüz kabristanlık. Kan ağlıyoruz dışımızdaki ölülere.

    Ağıt yakıyoruz Hüseyin’e. Bilmiyoruz ki Hüseyin gibi yola düşmezsek cehennem odunumuzu sırtımızda taşıyoruz da haberimiz yok.

    Kerbela olayının tarihteki tüm adalet, fedakârlık ve kurbanlık örnekleri arasında apayrı bir yeri vardır. Kerbela, bir yandan gerçeği savunan kişilerin ezilmesi özelliğiyle acıklı bir olayı temsil ederken bir yandan da geçici otoritenin ortaya koyduğu korkunç bir barbarlık örneğini temsil etmektedir.

    Hz. Hüseyin’in şehadetinin zihinlerde doğurduğu düşünce ve ilhamlar konusunda kaleme alınan ve çoğunlukla fedakârlık ve kahramanca davranışı üzerinde duran yazıların yanı sıra Kerbela sorununa bilgin kişilerin mistik eğilimlerle vardıkları ince ve aydınlatıcı sonuçları da içeren bir başka yaklaşım biçimi de akılcı grup tarafından ortaya konmuştur. Hz. Hüseyin ve Yezid arasındaki zıtlığı tarihsel açıdan tüm yönleriyle incelemek için hiçbir çaba harcanmamış olduğundan akılcılar Hz. Hüseyin lehinde sonuçlara varıyorlarsa da onun içindeki imanı görememektedirler. Medine’den ayrılışına iktidarı ele geçirme girişimi olarak bakılmakta, biat etmeyi reddetmesi siyasal bir hizip oluşturma niyetinin ilk uygulamaya konulması gözüyle görülmekte ve Kerbela savaşı iki rakip grup arasında cereyan eden bir çıkar çatışması olarak değerlendirilmektedir. Bu dengesiz ve düşmanca eleştiri genç neslin Hz. Hüseyin’in kurban edilişiyle ilgili düşüncelerini zehirlemeye yönelik olduğundan Hz. Hüseyin’in tavrının haklı olduğunu kristal açıklığında ortaya koyabilmek için tarihi kaynakların ışığında Hüseyin-Yezid zıtlığını açıklamak gerekmektedir.

    Her mü’min Allah’ın halifesidir ve bu bakımdan da İslam kendi toplumu içinde sınıf ayrımını, ekonomik veya sosyal ayrıcalıkları kabul etmez. Tüm bireylere eşit düzeyde muamele edilir. Üstünlük ancak takvaya, kişisel yeteneğe ve yüksek ahlaki karaktere dayanır.

    “Allah yanında en üstününüz, en çok takvalı olanmızdır.”
    (Hucurat-13)

    Hilafet, seçim gerektiren bir makamdır. Fakat sabit halifelik koltuğunu işgal etme, işgal edenin bu yüksek makama hakkı olduğunu kanıtlamaz. Halifelik makamındaki kişi asli sorumluluklarını ve gereken görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür.

    Acıklı bir olayın, tarihi bir gerçekten çok bir masal şeklini alması ne kadar şaşırtıcıdır. Hakikatin hüzne dönüşmesi kadar derin bir acıdır.

    Kerbela, Hz. Peygamber’in torununun ve Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın sevgili oğullarının yalnızca basit bir hikâyesi değil, gerçek İslami önderliği ortaya koyan tarihi bir senet ve İslami düşünceyi Hz. Peygamber’in döneminde tespit edilmiş biçimiyle korumak niyetiyle içten girişimde bulunan bir kişinin sergileyişidir. Onun hayatı ve şehadeti ağlamak ve gözyaşı dökmek için fırsat olmaktan çok, müminlerin içinde ateşli bir fedakârlık arzusu doğuran ve gerçek adalet ışığıyla mevcut hayat biçimini aydınlatan bir fener ve işaret ateşidir.

    İnsanlar, Hakk’ın mihrabında Hüseyin’in sunduğu muhteşem kurbanı mutlaka bir kez daha hatırlayacaklardır. İnsan zihni Allah korkusundan başka tüm korkulardan kurtulduğu zaman Hüseyin’e layık olduğu saygı gösterilecek ve insanlar Fatma’nın sevgili oğlunun, hayatını seve seve feda ederek Allah’a karşı ne kadar yüce bir itaat örneği sergilediğini düşünüp duracaklardır.

    Zulümle küfrü, adaletle imanı eşleştiren Kur’an’ın baştan sona zulmü ve zalimi mahkum eden mesajı, hangi gerekçeyle olursa olsun zulmü meşrulaştırmak isteyen herkesin suratında kıyamete kadar şaklayacak olan ilahi bir tokattır.

    İmamet ve saltanat bahsinde ayrı bir yeri olan Hz.Hüseyin’in şehadeti hadidesini, alelade bir olay olarak değil, kökeni ta eskilere dayanan nübüvvet ve saltanat arasındaki mücadelenin bir devamı olarak ele almak gerek. Unutmamamız lazım gelen bir şey var: Bu tarihi olayların, dün olduğu gibi değişik zaman ve mekanlarda, farklı isimler arasında bugün de aynen yaşandığı ve kıyamete kadar da yaşanacak olması… Önemli olan şey, bu tarihi karşılaştırmada kimin, kimlerin safında yer aldığıdır.

    Kerbela olayı aynı zamanda bir semboldür; hem “nübüvvet” hem “saltanat” için. Aynı inancın salikleri arasında ortaya çıkan iki farklı çizginin de ilk çarpıcı örneği. Bu çizgiler, nübüvveti temsil eden ‘Hüseyni çizgi’ ile saltanatı temsil eden “Yezidi çizgi”dir.

    CENNET KOKUSUNU
    GÖĞSÜME SEREN ŞEHİR: MEDÎNE

    “Cennet sessizdir, haz ise gürültü. Şehadet bizi nura çağırır, şeytan ise toz dumana. Ya Hakk’ın insanı olacaksınız ya da hazzın insanı. Haz, şeytanın ıslığıdır.“

    Çocukluğumun tadına doyulmaz mutluluklarından birisi de hurmalıklara gidip hurma ağacının en büyüğüne çıkmak, ta tepesine çıkıp oradan şehri seyretmekti. Yine bir hurma ağacının tepesinde gecenin en sessiz vaktinde şehri seyrediyorum, son kez seyrettiğimin acımtırak bilinci ile.

    Ah Medine! Yâr Medine! Ey, kutsallığın başşehri!

    Medine, Mekke’nin işkencelerinden ümitsiz kalanlara hicret kucağını açan huzurun ve rahmetin şehri. Dağı taşı, çölü toprağı Muhammed tüten şehir. Biat bakışlı şehir neylersin ki bu gece sana “Allahısmarladık” demek yüreğimi burkuyor.

    Bizler Resulullah’ın çocuklarıydık. Bizler Resulullah’ın yeryüzüne bıraktığı mazlum emanetlerdik. Kirpiğimize uğramayan günâhların hazanı kamçılayan hıncında toplardık insanlığa yağacak duâ yağmurlarını. Avuçlarımız semâya
  • 397 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Bir şeyin değerini, onun için feda edebildikleriniz belirler.
    Vataniniz için nelerinizi feda edebilirsiniz?
    Ateş Geçitleri, vatanları için canlarından bile vazgeçebilenlerin hikâyesidir.
    M.Ö. 480. Pers kralı Xerxes, Heredot’a göre 2,6 Milyonluk (1) ordusuyla Yunanistan’ı işgal etmek üzere gelmiştir. Karşısına, henüz savunmaya geçmemiş olan yunanlılari harekete geçirmek ve yunanlılardaki direniş ateşini kıvılcımlamak isteyen Sparta kralı Leonidas ve onun 300 kişilik özel bir birliği çıkar.
    Ateş geçitleri bu savaşsın, öncesinin ve Feda fikrinin hangi durum ve koşullarda olgunlaşabildiğinin hikâyesidir.
    “Yanıt ver Aleksandros, vatandaşlarımıza zafer kazandıran, düşmanı yenilgiye uğratan şey nedir?”
    Çocuk Sparta tarzına uygun kısa bir yanıt verdi. “Silahlarımız ve ustalığımız”.
    Dienekes “Bu doğru ama bir şey daha var” diye tatlılıkla ekledi ve “İşte bu,” diye Phobos’un yüksek tepedeki heykelini gösterdi. Korku
    İnsanlık tarihi biraz da ezen-ezilen arasında ki savaşın tarihidir. Ve bu savaşta “Korku”; zalimlerin, hükmetmek ve baskı altında tutabilmek için kullandıkları temel silahlardan birisi olagelmiştir. Ve aynı tarih; zalime direnenlerin, onun karşısında korkmadan dimdik ayakta durmalarıdır da.
    Etrafı yüzlerce katil tarafından sarılmışken ve biran sonra öleceğini biliyorken dahi “haydi cesaretiniz varsa gelin” yada “Asıl siz halkın savaşçılarına teslim olun” diyenlerdir zalimin korku silahını etkisiz kılan.
    Dienekes, “O geceyi hatırlarmısın, Kseo, hani Ariston ve Aleksandros’la oturup korku ve onun karşıt duygusunun ne olabileceğinden bahsetmiştik” diye sordu.
    Hatırladığımı söyledim.
    Sorumun yanıtını aldım. Yanıtı, tüccar ve Scythia’lı dostlarımız verdi.
    Dienekes; ”korkunun karşıtı” dedi, “aşktır”
    Bağlılıktır, inançtır, en yoğun ve en saf haliyle hissetmektir aşk. Sorumluluktur, kendini ve çevreni değiştirmek geliştirmektir aşk. Güzel olan şeye duyulan özlem, acı çekenin yanında olabilme arzusudur aşk. Devrimdir, devrimcidir aşk.
    Ve Dienekes’in de dediği gibi, eğer korkuysa karşındaki; halkına olan bağlılığın, yoldaşına olan inancın, vatanına karşı olan sevgin ve sorumluluğundur aşk.

    Sevdalıdır bu yürekler
    Halka,
    Vatana
    Özgürlüğe
    Yaşama sevdalı.
    Her çığlıkta
    Sevdalıların kanatlanıyor
    Yürekleri.
    Kanatlanıyor
    Onur, ahlak
    Ve
    İnsana dair
    Tüm güzellikler.
    “Halkım”
    Diyor
    “Vatanım”
    Diyor,
    Seviyoruz seni (2).
    Dienekes’in de anlatmak istediği; tamda Hüseyin Çukurluöz’ün yukarıdaki şiirinde çok çok güzel anlattığı işte bu sevdadır. Ve aynı sevda Hüseyin Çukurluöz de de öyle büyüktür ki; 249 gündür aç olan bedenini Vatanı için ateşin ortasına yatırmış ve korkmadan sloganlarla karşılamıştır ölümü.
    Korkunun karşıtı olan, Hüseyin’in yüreğinde ki işte bu sevdadır.
    Öğretmen yaşlı gözlerle “spartalılara ihtiyacımız vardı. Onlardan elli tanesi şehri kurtarabilirdi.” dedi.
    Bruksieus gitmemiz için bizi dürtükleyip duruyordu.
    Adam ”Ne kadar hissizleştiğimizi görüyor musunuz?” diye devam etti. “Bilinçsiz bir haldeyiz. Aklımız başımızda değil. Spartalılar hiçbir zaman bu hale düşmez.” Kararmış manzarayı göstererek, “Bu onların cevheridir. Bu dehşetin içinde gözleri açık ve bacakları titremeden ilerliyorlar.
    Bruksieus bizi geri çekmeye çalışıyordu. “Elli tanesi”! diye adam hala bağırıyordu, karısı onu ağaçların arkasına götürmeye çalışırken. “Beşi! Biri bile bizi kurtarabilirdi.”
    “Tek başına bir mum, devirir geceyi. Tek bir can, neleri neleri devirmez ki?”
    Tek başına olmak, tek başına direniyor olmak yenilgi yada eksiklik değildir. Mesele tek başına kalsan bile direnebilecek sevdaya sahip olabilmektir.
    Ateş Geçitlerinden bağıra bağıra bize seslenen öğretmen “biri bile bizi kurtarabilirdi” diyor. Ve o öğretmenin anlatmak istediğini Hamiyet Yıldız 2500 yıl sonrasından gösteriyor: Sen tek başına da olsan başla. Çoğalır sana omuz verenler.
    “Bir gece düşümde falanj’la*(bir çeşit yaya savaş taktiği) yürüdüğümü gördüm diye devam etti İntihar. Düşmanla karşılaşmak için bir düzlüğü geçiyordu. Bizden olan savaşçılar her yanımdaydı, önümde, arkamda, her iki yanımda. Bu savaşçıların hepsi kendimdim. Yaşlı halim. Genç halim. Daha sonra falanjı mükemmel yapanın aralarındaki tutkal olduğunu anladım. Onları bağlayan görünmez bir tutkal. Siz spartalıların birbirinizin beynine yerleştirmeye çalıştığınız tüm talim ve disiplinin aslında hüner ya da zanaatı arttırmak için değil, yalnızca bu tutkalı sağlamlaştırmak için olduğunu fark ettim”
    “Örgütüm al beni halkımla yeniden yarat”
    Hamiyet’i tek başına da olsa harekete geçiren, Hüseyin Çukurluöz’e “Vatanım, Seviyoruz seni” dedirten işte bu görünmeyen tutkaldır. Örgüttür. Ve yazılan onca yazı, söylenen onca söz ve verilen onca şehitler senin de yüreğinde vatan sevdasıyla yoğrulmuş bu tutkal biraz daha sağlam olsun diyedir.
    Romanda ki İntihar karakterinin fark ettiği “herkeste kendi yüzünü görmek” bugün büyük ailemizde somutlaşıyor. Kimi yaşlı, kimi genç, ileride ya da biraz daha geride. Ama büyük ailenin her bir ferdinde aynı vatan sevgisi ateşi, ayni mazluma olan düşkünlük, ayni düşmana olan öfke harlanır.
    Yürüyüş”te ki bir yazıda, ”Örgütlü insan; “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” demenin gücünü taşır” diyordu. Devamında da “İnsanın onuruyla yaşamasının tek yolu devrim; devrimi yapabilmenin tek yolu da halkı örgütlemektir”(3) yazan bu yazı tamda İntihar karakterinin vurguladığı o tutkalın, tüm halka yayılmasını istemek, halkların kurtuluşunun sadece kendi elinde olduğunu ve aynı sevdayla yoğrulmasından geçtiğini anlatmak değil midir?

    Kral ”Ölüm şimdi yanı başımızda duruyor” diye konuştu. ”Onu hissedebiliyor musunuz kardeşlerim? Ben hissediyorum. Ben insanım ve ondan korkuyorum. Gözlerim, o an geldiğinde beni yüreklendirecek bir şeyler arar.” … “Bu gücü nereden bulduğumu size söyleyeyim dostlarım! Önümüzde kızıllar içinde duran oğullarımızdan. Evet. Ve gelecek savaşlarda onların yerini alacak olanların yüzlerinden. Ama hepsinden fazla, yüreğim cesaretini; sessizce kuru gözlerle gidişimizi seyreden kadınlarımızdan alıyor.”
    ***************
    Savaş bittiğinde üçyüzler ölüme gittiğinde; o zaman tüm yunan onların buna nasıl dayandığını görmek için spartalılara bakacak.
    “Peki, ama leydi, spartalılar kime bakacak? Sana ve şehit düşenlerin eşlerine ve annelerine, kız kardeşlerine ve kızlarına. Eğer onlar sizin kalplerinizin ıstırapla parçalanmış ve kırılmış olduğunu görürlerse; onlarınki de kırılacaktır. Ve Yunan’ınki de onlarla birlikte kırılacaktır. Ama eğer dimdik, gözlerinde yaş olmadan dayanırsanız, yalnızca kaybınıza katlanarak değil bunun kibrini küçümseyerek karşılarsanız ve bunu gururla kucaklarsanız; Sparta dayanacaktır. Ve tüm Hellas da onun arkasında duracaktır.
    Sizi, Leydi ve üçyüzler de savaşçıları bulunan hemşireleri bu berbat dava uğruna dayanması için neden seçtiğime gelince, çünkü bunu sizler, ancak sizler başarabilirsiniz.
    ******************
    “Aleksandros devam etti; Çocukluğumuzda öyküsünü dinlediğimiz anne gibi: Aynı savaşta beş oğlunun da öldüğünü haber aldığında, yalnızca şunu sormuş: Ulusumuz kazandı mı? Kazandığını öğrenince kuru gözlerle evine doğru yürümeye başlamış ve şunu söylemiş: Öyleyse mutluyum. Kadınların fedakârlıklarının bizi böyle etkilemesi bu nedenden değil mi –bütünü parçadan üstün tutmak asaleti?”
    Ölüm orucu şehidi Gülsüman Dönmez oğlu Sinan’a yazdığı mektupta (4) “Seni canımdan çok seviyorum. Bunun için Ölüm Orucundayım ya… “ diyordu. Aleksandros’un söylediği bütünü parçadan üstün tutma asaletini kim Gülsüman Dönmezden daha yalın daha net bir şekilde gösterebilirdi ki. Canın, can parçan oğluna seni çok seviyorum ve ben senin için ve diğer bütün çocuklar için bütün insanlar için ölüm orucundayım diyen Gülsüman Ana, fedakâr ve devrimci kadına, bütünün mutluluğu adına kendi can parçasından vazgeçişe en net örnek değil midir?
    Hapishane görüşlerinde karşılaştıkları onca işkence ve hakarete rağmen kuru gözlerle ve mağrur duruşlarıyla kadınların başardığı, sadece “düşmanı sevindirmemek” değil; Leonidas’ın da dediği gibi onlara bakan herkese umut ve direnç de vermektir. Evladı işkence gören, hapsedilen, katledilen her bir ananın, eşin, kız kardeşin bu dik duruşları öncelikle mücadele içerisindeki devrimcilerin sonrasında da tüm bir halkın en önemli dayanak noktalarından birisidir.
    Kral, bir yoldaşın ses tonuyla acelesiz, dostça bir tonda “Onlardan nefret ediyor musun, Dienekes? diye sordu. Dienekes tereddütsüz nefret etmediğini söyledi. “İncelikli ve soylu yüzler görüyorum. Düşünüyorum da, pek çoğu, dostların masasında bir gülümseyiş ve takdirle karşılanıyordur.
    Leonidas açıkça efendimin cevabını onayladı. Ancak gözleri hüzünle buğulanmıştı. ”Ben de onlar için üzülüyorum” diye itiraf etti. “Aralarında en soylu olanları şimdi burada, bizimle birlikte çarpışmak için neler vermezdi”
    Yürüyüş’ün her sayısında mutlaka bir tane ve hemen hemen her sayısında birden fazla olmak üzere, diğer yayınlarda ve kitaplarda da ısrarla ve sürekli vurgulandığı üzere siper yoldaşı diye düşündüğümüz kişilere, kurumlara, yapılara dair yazılar vardır. Dienekes’in de dediği gibi “Hayır onlardan nefret etmiyoruz, baktığımız yerden bakabilmeleri, bilerek yada bilmeyerek yapılan hataları düzeltebilmeleri için ve bizim durduğumuz yerde yani tamda düşmanın tam karşısında ve dimdik durabilmeleri için çabalıyoruz. Yürüyüşte ki bir yazıda “Dışımızda ki sol ile ideolojik mücadeleyi; Birlik-Eleştiri-Birlik temelinde ele alırız”(5) diyordu. Dienekes’in birlikte savaşılmasına dair duyduğu özlem ve istek bugünün istek ve beklentisinden hic de farklı değil.
    Birlik önerilecekse eğer, önce ona karşı birleşecegin düşmanın karşısına ilk sen geçmelisin. Dimdik ve tam karşısına üstelik. Tıpkı Leonidas ve Spartalılar’ın Düşmanın karşısına geçtiği gibi. “Halka ve sola “birleşelim, savaşalım” çağrısı yaparken kendisi pasif ve kendi kabuğuna çekilmiş değildir”(6) diyen büyük aile bunun sayısız örnekleriyle doludur.
    İşte bu kraldır, majesteleri. Bir Kral kudretini adamlarını köleleştirerek değil, onları hür kılarak gösterdiği davranışlarıyla gösterir.
    Ateş Geçitleri; Vatan, direniş, feda, liderlik gibi değerlerin zamandan bağımsız ve her dönem önemli olduğunu anlatma açısından değerli bir kitaptır. Kral olarak belirtilen karakter önder ve yöneticidir de aynı zamanda. Ve Kral’a addedilen vasıf temelde bir öndere, yöneticiye addedilmiştir.
    “Eğer bu geçitlerden bugün geri çekilirsek, kardeşlerim, şuana kadar kazandığımız tüm zaferler ne olursa olsun, bu savaş bir yenilgi olarak kabul edilecektir. Tüm Yunan dünyasını düşmanın onu en çok inandırmak istediği şeye inandıran bir yenilgi: Perslere ve onun milyonlarına karşı süregelen savunmanın anlamsızlığına. Eğer bugün burada kendi canımızı düşünürsek, şehirler de birer birer arkamızdan teslim olacaklardır; ta ki Hellas’ın tümü düşene kadar. Ama biz, burada üstesinden gelinmesi olanaksız yüzlerce olasılığa karşı dimdik durup, onurla ölerek yenilgiyi zafere dönüştüreceğiz. Hayatlarımızı feda ederek müttefiklerimizin ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin kalplerine cesaret tohumları ekeceğiz. Tam anlamıyla zafer kazanacak olanlar onlardır, bizler değil. Bugün bizim rolümüz direnmek ve ölmektir”
    Leonidas söz konusu vatansa yeri geldiğinde ölmek gerektiğini ve bu ölümün bir yenilgi değil tam aksine zafer olduğunu/olacağını o kadar güzel anlatmış ki. Teslim olmamanın ve direnmenin onuru 2500 yıldır onunla birlikte. Bugün onun anıt mezarında kendisinden silahlarını bırakmalarını isteyen elçiye verdiği o onur dolu ve muhteşem cevap yazılıdır: “Gel ve kendin al.”
    “Ölmemiz gerekiyor. Evet öleceğiz ki ardımızdan gelenler, bizden öğrenerek uğrunda ölünmeye değer bir dava olduğunu göreceklerdir. Ve bundan dolayıdır ki, biz ne kadar çok ölürsek, ideolojimiz, düşlerimiz, inançlarımız, değer ve geleneklerimiz o kadar yaşayacaktır”(8) diyen Osman Osmanağaoğlu Leonidas’la aynı düşündüğünü ondan 2500 yıl sonra bu sefer Ege’nin bu yakasından ilan etmiyor mu?
    Yürüyüş’te “Feda” üzerine yazılmış bir yazıda; “Feda”da “kayıp” yoktur, kazanan feda göze alındığı an belli olmuştur. Çünkü halklar için hem savunma kalkanı hem de düşmanı vuran bir silahtır. Feda bu ikisini birleştirir. Halkların direnme ve savaşma iradesinin önünde bir kalkandır, onu korur, düşmanı ise beyninden vurur”(9) diyordu. Leonidas’ın “biz burada ölüyoruz ki bütün Yunan dirensin” sözü ya da Osmanağaoğlu’nun “değerlerimiz ve düşlerimiz yaşasın diye öleceğiz” sözü bundan daha doğru daha net nasıl anlatılabilirdi ki!
    Aralarında nice zaman farkı olmasına rağmen aynı amaç ve aynı değerler için feda ettiler kendilerini ve geride kalanlara aynı sözlerle sesleniyorlar; “Ölümümüz inandığımız değerler yaşasın diyedir.”
    Her bir şehit, hele de feda savaşçıları halka, vatana ve değerlere olan bağlılığı ifade eden o “tutkal”ın en sağlam olduğu halkalardır. Onlardan öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki.
    Leonidas’ın ve onun ‘300 Spartalı’sının sesine 2500 yıl sonrasından haykırmalıyız: Uğruna ölecek kadar çok sevdiğimiz bu vatan bizim.
    Not: Bir kitap tanıtımında bugüne dair birçok örnek ve kaynak gösterilmesi ilk başta garip gelebilir ama kitabın bana göre zaten en güçlü tarafı da bu. Kitap geçmişe dair gerçek bir olayı kurgulanmış şekilde anlatıyor olmasına rağmen günümüzle sağlam bir şekilde bağ kurabiliyor. Birazda kitaba nereden ve hangi gözle baktığınızla ilgili olmakla birlikte, kitabı okuduğunuzda örnek verilen diğer olaylarla çok çabuk bağlantı kurabiliyorsunuz.

    Ateş Geçitleri
    Steven Pressfield


    Kaynakça:
    1- Heredot- Tarih Sayfa 592
    2- Hüseyin Çukurluöz- Efsanelerden Destanlara Sayfa 92
    3- Yürüyüş Sayı 446 Sayfa 23
    4- http://www.ozgurluk.info/...0Donmez-ozgecmis.htm
    5- Yürüyüş Sayı 485 Sayfa 27
    6- Zafer Yolunda 1 Sayfa 173
    7- Bir Devrimci Dursun Karataş Cilt2 Sayfa 436
    8- Canım Feda- Ahmet İbili Sayfa 152
    9- Yürüyüş Sayı 480 Sayfa 30