• 80 syf.
    ·2 günde·8/10
    Nietzsche hakkında uzun uzun yazma girişiminde bulunmayacağım. Yeterince tanıyorsunuz veya tanımaya çalışıyorsunuz.

    Pinhan Yayıncılık son zamanlarda Fragmanlar, Kategoriler ve Notlar başlıkları altında kısacık ama derin eserler yayımlamaya başladı. Tabi bunlar yüzyıl farkı gözetmeksizin ardı ardına geliyor.

    Elinizdeki eser de Nietzsche’ye ait ‘otobiyografik’ yazıların ve ‘eserlerine, şahsına ait notların’ yer aldığı bir derleme.

    Ahmet Cemal’in vefatından dolayı yarım bırakmak zorunda kaldığı Niteliksiz Adam 1 çevirisini bir bütün halinde yapan M. Sami Türk var yine künyede.

    İlk bölümde Nietzsche’yi Nietzsche’den dinliyorsunuz aslında. Doğup büyüdüğü çevreyi ve ailesini (özellikle babasını) anlatıyor bizlere.

    Müzik sevgisine ve Wagner’e özel bir başlık açıyor sonrasında.

    İlerleyen sayfalarda Leipzig’de geçirdiği 2 yıllık dönemi ve filoloji çalışmalarını kaleme alıyor.

    Vurucu ve sizleri ‘kelime kelime’ okumaya mecbur eden bölüme ulaşıyoruz son sayfalarda.

    Burada onun 1876-1881 yıllarında kaleme aldığı kişisel notları mevcut. Bunlar hakkında şunları yazıyor mesela:

    Hepsi aforizma! Aforizma mı? —
    Bana nefsim için kelime lazım değil.

    Ve yine şunlar ile devam ediyor:

    “Bu düşünce doğru olamaz!” tasavvuru sarsıyor beni. “Doğru olmamakla yaftalanacak!”
    — içimi donduruyor

    Nietzsche’yi kendinden dinlemek isteyenlere.
  • Koan: (Çince gong'an: kelime anlamı hukuksal iş, kamusal yargı) Linji okulu Japonya'da Rinzai olarak adlandırılır. Rinzai okulu, pratik düzende deneyim yaşamanın önemine vurgu yaparak, özellikle fiziksel çalışmayı ve koan kullanımını savunur. Koan
    paradoksal, mantıkdışı, tuhaf, hatta saçma ifadelerdir. Herhangi bir akıl yürütmeyi yenilgiye uğratan bu meditasyon nesnesiyle birlikte, bilinç alanındaki her şey sorgulanır. Mantıklı düşünceyle cevaplanması mümkün olmayan, yalnız sezgilerle anlaşılabilen hikâye, diyalog ya da sorulara verilen addır. Koan uygulamasını öne çıkartan usta, her öğrenciyi kendi derin doğasını açmaya mecbur eder.
    Koanlar, meditasyon teması olarak önerilen bu muammalar, yorum da gerektirmez. Gizli anlamları, keşfedilecek sırları yoktur, geleneksel ölçütleri sarsmaya yönelik olan şey onların anlamsızlıklarıdır. Sorunu çözümlemek, diyalektik bir akıl yürütmeyle çelişkiyi aşmak demek değil, soruyu sorgulamak ve böylece problemi ve her türlü şaşkınlığı ortadan kaldırmaktır. Açmazı geride bırakmak için düğümü çözmektir.
    Bir koanla düşünmeden karşı karşıya gelmek, uyanma (satori) çabasını teşvik eder. Çarpıcı bir provokasyon olan koan bir meditasyon tekniğidir. Kuşku uyandırmaya yöneltir. Öğrenci zen koanlarının çoğunun bir dramın bütünü değil, piyesin belli noktaları olduğunu asla unutmamalıdır.
    Jean Luc Toula Breysse
    Sayfa 40 - Dost Kitabevi (Kültür Kitaplığı142)
  • Bu ilk zaferi ikinci bir kahramanlık beklemekte idi. Çünkü ele geçirilen birinci hattın bin adım kadar
    ötesinde ikinci bir hat daha vardı ki onun da hemen alınması gerekti. Paşa, buyruğundaki tümenin
    dört taburunu düşmana saldırtarak bunu da yaptı. Moskoflar iki hatlarını da Türkler'e kaptırmış
    bulunuyorlardı.
    İkinci hattın zaptından sonra zafer ibresi düşmanlara doğru dönmeye başladı. Çünkü iki hattı ele
    geçirirken büyük kayba uğrayan ve subaylarının çoğunu şehit veren Türk ordusunun karşısına düşman
    her an artan bir kuvvetle dikilmeye başlamıştı. Moskofların asker üstünlüğü bire dört, top üstünlükleri
    bire ondu. Pilevne kahramanları düşmanın cehennem ateşine karşı durabilmek için insan gücünün
    üstünde bir gayret gösteriyorlardı. Tüm birlikleri verdikleri büyük kayıplardan dolayı birbirlerine
    yardım edemez hale gelmişlerdi. Ancak kendilerine karşı yürüyen düşmanla boğuşuyorlardı.
    Moskoflar ise Romenlerin taze kuvvetlerinden bile büyük yardım görüyorlardı. Ayrıca savaşın aldığı
    büyük önemden dolayı kavga alanına kadar gelen çar, hasta kuvvetlerini de ateşe sürmüştü.
    Türk birliklerinden bazıları, düşmanını dayanılmaz ateşine uzun zaman göğüs gerdikten sonra, bir an
    geldi ki yerlerini bırakmak zorunda kaldılar. Bunların geri çekilmesi üzerine Gazi Paşa, bütün tümeni
    birinci hatta almaya mecbur oldu. Düşmanını şiddetli saldırışı durmamıştı. Moskoflar ikinci hatta da
    aynı üstün kuvvetlerle yükleniyorlardı.
    Pilevne kahramanları, subayları ve erleri ile birlikle az rastlanır bir yiğitlikle çarpışıyorlardı. Bu
    kahramanlar alayının kahraman başı olan Gazi Osman Paşa da erlerinden geri kalmak istemedi.
    Düşmanın göz açtırmayan ateşi altında çırpınan ordusunun manevi gücünü arttırmak için, o da kılıcını
    sıyırıp erlerinin arasına karıştı. Koca Gazi, genç yiğitler gibi vuruşuyordu, bu canlı kahramanlık levhası,
    kahpe bir kurşunun Osman Paşa'nın bacağına girdiği ana kadar devam etti. Koca kahraman
    yaralanmıştı. Bu hal ordunun manevî gücünü epeyce kırdı. Her taraftan çekiliş başladı. Bu sırada ikinci
    tümenin gösterdiği kahramanlıklar da sonucu değiştirmedi. Pilevne kahramanları, beş aydır destanını
    yazmaya uğraştıkları kasabaya doğru çekiliyorlardı. Artık yapılacak birşey kalmamıştı. Askerliğin
    gerekli kıldığı son teşebbüs yapılmış, ama talih güler yüz göstermemişti. Tugay ve tümen
    kumandanlarının da başvurmaları üzerine teslim olunmaya karar verildi.
    Gazi Paşa "ateş kes!" buyruğunu ağlayarak verdi. Moskoflar şartsız teslim istiyorlardı. Yapılacak başka
    bir şey kalmadığından bu da kabul olundu. Yüz elli gün zaferden zafere koşmuş olan Pilevne
    ordusunun sonu, işte bu dehşetli fakat şanlı facia oldu.
  • Sayfa 61'e naçizane notum;
    "Ploreterler şimdiki zamanın koşullarında birer devrimci değil, birer tutsaktır. Onları bu tutsaklığa hapseden şey ise şartların değişimini kabul etmeyip, ayak uydurmayıp; oyunu kuralına göre oynamıyor oluşlarıdır. Öcü olarak lanse edilmeye çalışılan kapitalizm, teknolojinin ve gelişimin yarattığı bir ideolojidir. Bireyler şayet teknolojiye ve gelişimin dinamizmine uymak kaygısına düşmeyip, yaşam ve ve nesil kavramlarına bir şeyler katmak kaygısına girmeyip, geldiği gibi gitmek gafletine ve rahatlığına düşecek olurlarsa bu tutsaklıktan kurtulmaları hiçbir zaman mümkün olmayacak ve ayrıca kapitalizmin ahlaksız oyunları altında çürüyüp gitmeye mecbur olacaklardır. Komünizmin yarattığı ve insanları galeyana getirdiği hayal düşünceyi bir kenara bırakıp, sosyalizmin özüne bakarsak; bireye özgürlükler sağlayacak asgari geçim koşulları sağlamanın haklı ideasının, yapılan 'ezilmeye mahkûm ettirilmiş emekçi' profilinin bireylere sağlayacağı rahatlıktan ötürü, böylesini daha adil olduğu savunulan haklı idea karşısında bu kaygısızlık gittikçe gelişen bilgi toplumlarında daha büyük bir adaletsizliğe yok açacaktır."

    Sayfa 76'ya naçizane notum;
    "Bireylerin kişisel hak ve özgürlüklerini, kişisel refahını bir başka eşit bireyin inisiyatifine bırakmak, onun çabasının ihtimallerine bırakmak asla ama asla doğru değildir. Her birey, nevi şahsına münhasırdır."
  • 202 syf.
    ·17 günde·Beğendi·7/10
    ***Spoiler'lı***

    Kitapta iki tür büyük güç var. Takviye ve eleme. Hükümet bunları teknoloji ve ideolojilerle iyi uyguluyor. İdeoloji vermek bir insanı yaşadığını hissettirebilmek için gerekli en önemli güçlerden biri. Bu onların takviye gücü olmuş oluyor. Teknoloji ise eleme gücü. Teknoloji üzerinden görülmesi istenen düşünceler ve yok edilmesi gereken düşüncelerle insanların fikirleri elimine edilmiş oluyor. Guy Montag yerine öldürülen sivil gibi.Tek bir düşünceye odaklandırmak. Ama tabi nereden baktığına göre değişir. Asimile edilen ve asimile eden arasındaki fikir ayrılığıdır bu. İdeolojiler de teknoloji de aslında ateşe benzer. Hem takviye hem elemedir. Az önceki güçleri kullanmayı bilenler onları tam tersi kuvvetle de kullanabilirler. Peki ya bu ideolojiler nereden gelir. Kendi başına oluşması da mümkündür elbette ama ana etken kitaplardır. Şuanda konuşulan bütün her şey kitapların çarpıtılmış veya bozuk kopyasıdır aslında. Kimisi kitaptaki enteller gibi hafızıdır veya değildir. Dini yozlaşmanın temeli de buna dayanır. Kitaplardan uzaklaştıkça sahte ideolojiler peşimize aynı kitaptaki tazı gibi tepemize dikilir. Kaçınılması çok zordur. Kitaplardan uzaklaştıkça savunmasız kalırız ve bir birey olamayız. Bunu sağlayan tek şey elbette kitaplar değildir. Ama kitap okumayan insanın bağlantı kurabilme yetisi çok düşüktür. Aynı kocalarının savaşta ölmelerinden bahseden kadın komşular gibi. Sözcüklerimiz tekrarlanır ve tekrarlanır sonsuz bir döngüye gireriz.

    Üstüne düşünülmeyen, sorgulanmayan hayatın, yaşayama da değeri yoktur. - Sokrates

    Anti entelektüelizm(Philistinism) çok tehlikeli bir kavram ki bu distopyanın ortaya çıkışının temelini bu kavram oluşturuyor. 18. yy dan sonra gelişen Sanayi Devrimi sonucunda insanlık bu hastalığın bir kurbanı oldular. Teknoloji gelişimi ile insanlar bir fabrika ürünü üreten bir ürüne dönüştüler. Haksız da sayılmazlar. Hayatlarını geçindirebilmek için buna mecbur kalmışlardı. Kırsal kesimden şehirlere göçün başlamasıyla ekonomi tarımsal olarak zarar görmüştü. O yüzden açlık uğruna savaşan insanlar kitapları okumak için zaman ayıramıyorlardı. Kocaman bir şehir fabrikaya dönüşmüştü. Ama asıl sebep o dönemde oluşan sosyal yapıydı. Sınıflar arası sahte davranışlar oluşmaya devam ediyordu. Toplum birey arasında neredeyse hiç farklılık yoktu. Bu da insanları tek tip birer fabrika ürününe dönüştürmüştü. 20. yy da çıkan 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı insanlığa öyle bir darbe vurdu ki insanlar kimlik ve varoluşu yeniden sorguladılar. Düşmanları dev gibi fabrika şeklini almış olan şehirlerdi. Teknolojinin de gelişimi ile bu kaotik ortam betimlendi ve distopyalar ortaya çıktı. Ray Bradbury'nin en çok bu bahsettiğim kavramdan korktuğunu düşünüyorum. Bilginin gerekliliğini maddiyat getirip getirmediğine göre değerlendiren maneviyatı kaybetmiş bir toplumdan korktuğu için bizi uyardığını düşünüyorum. Son olarak da bu sözü buraya bırakmak istiyorum. Guy Montag'ın ağlamasının temelini oluşturan sistemdeki bozukluğu görmesiydi bence. Kitapların nihai takviyesi.

    Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır.
    Dostoyevski - Yeraltından Notlar
  • 405 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Herkese iyi günler diliyorum. Bugün sizlere öyle bir kitap ile geldim ki bitireli çok az bir zaman geçti üstünden ben de sıcağı sıcağına bir inceleme yapmak istedim. 2020'nin ilk incelemesini böyle muhteşem ötesi bir eserle yaptığım için aşırı mutluyum.

    Uzun sayfalı kitapları okumam uzun sürse de bağlanmam bir o kadar kısa sürüyor. Kitabı daha önce almıştım ama kitaplığımda kendi sırasının gelmesini bekliyordu. Çok doğru bir zamanda okuduğumu düşünüyorum. Kimi kitapla bu fırsatı zor buluyorum çünkü.

    Yazarımızın hayatı da dikkatimi çekmedi değil. Bazılarınız Bronte Kardeşler ismini duymuş olabilir, işte o üç kızdan biri Emily. Yazdığı Uğultulu Tepeler hak ettiği değeri biraz geç bulmuş ama sonunda bulmuş. Emily Bronte'nin gerçekten yetenekli bir kadın olduğunu ve genç yaşta hayata veda etmeseydi daha neler yazabileceği düşüncesi de beni üzen ayrı bir konu.

    Kitap konusuyla tüm dikkati kendisine çekmeyi başarıyor. Karakterlerin ismini ilk 30-40 sayfada karıştırıyorsunuz. Ama alışınca da öyle bir bağ kuruyorsunuz ki kitap boyunca kendinizi 1800'lü yıllarda gibi hissediyorsunuz. Yazarın betimlemeleri, duygu aktarımı o kadar naif ve güzel ki kitabı elimden hiç bırakmak gelmedi. Aşkın bu derece yoğun olduğu kitapta kin, nefret, intikam gibi ona zıt kavramlarda çoğunluktaydı. Bir kitap ile bu kadar duyguyu vermiş olduğunu gördükçe şaşkınlığım katlandı. Uyku vücuda mecbur olduğu için kitabı elimden zorla bırakıyordum her defasında. Bu yüzden diğer kitaplara oranla sayfa sayısı sizi korkutmasın, su gibi bir kitap.

    "Böyle bir aşk normal mi?" sorusu insanın zihnini kurcalıyor ki bana kalırsa normal olan bu değil. Bitmesine yakın kalbimin nasıl pır pır ettiğini anlatamam. Her okuyan insan bunları hissedebilir mi onu da bilmiyorum. Ama siz yine de bir şans verip okumadıysanız okuyun, okutun. Abartmış mıyım yoksa katılıyor musunuz o zaman dilerseniz belirtirsiniz.