• KASİDE
    Esti nesîm-i nevbahar açıldı güller subh-dem,
    Açsın bizim de gönlümüz, sakıy medet; sun câm-ı Cem.
    Erdi yine ürdibehişt, oldu hava anber-sirişt,
    Âlem behişt ender behişt, her gûşe bir bağ-ı irem.
    Gül devri ayş eyyamıdır, zevk u safa hengamıdır,
    Âşıkların bayramıdır bu mevsim-iferhunda-dem.
    Dönsün yine peymaneler, olsun tehî humhâneler,
    Rakseylesin mestaneler, mıtrıblar ettikçe nagem.
    Bu demde kim şân u seher meyhane bağa reşk eder
    Mest olsa dilber, sevse ger, ma'zûrdur şeyhülharem.
    Yâ neylesün bîçareler, alüfteler, âvâreler
    Sâgar suna mehpareler, nûş etmemek olur sitem.
    Yâr ola, câm-ı Cem ola, böyle dem-i hürrem ola,
    Arif odur, bu dem ola... ayş u tarabla muğtenem.
    Zevki o rind eyler tamam kim, futa mest ü şâd-kâm
    Bir elde câm-ı lâle-fam, bir elde zülf-i hambeham.
    Her nevresîde Şah-ı gül, almış eline cam-ı mül,
    Lütfet açıl sen dahi gül, ey serv-kadd ü gonce-fem!
    Açıklama:
    Sabah vakti ilkbahar yeli esti.
    Sakiy medet, Cem'in kadehini sun, bizim de gönlümüz açsın.
    Erdi yine nisan ayı, hava amber kokularla cennet içre cennet oldu, her köşe bir irem bağı.
    Gül devri devri işret zamanıdır, zevk ve sefa vaktidir,
    Bu mübarek nefesli mevsim aşıkların bayramıdır.
    Dönsün yine kadehler, şarap küpleri boşalsın akıcılar nağme çaldıkça sarhoşlar rakseylesin.
    Bu demde, bu seherde, meyhane bağı kıskanır Dilber mest olsa,
    Kabe'nin şeyhi onu sevse, mazurdur.
    Sevgiden şaşkına dönen biçâreler, avareler neylesin
    Ay yüzlüler içki sunuyor, içmemek ayıp olur, sitem olur.
    Yar olanda, Cem kadehi olanda, böyle neşeli günler olanda.
    Arif odur ki bu zamanlarda neşe ile ganimetlenir.
    Zevki O sevgili tamam eder ki, sarhoş neşesiyle.
    Bir elinde lâle renkli kadeh, bir elinde büklüm büklüm saçını tutar.
    Her körpe güldür, eline içki kadehini almış.
    Lütfet, açıl sen de gül, hey servi boylu gonca ağızlı.


    Aşağıdaki hiciv şiiri kendi zamanının bir başka şairi Fırsati’ye bir sataşmasıdır..
    CENG(KAVGA)

    Fırsatî sen bu semti bilmezsin
    Eyleme gel bizimle yok yere ceng
    Sana kaç kere dedim anlamadın
    Sözde mazmûn gerekir â pezeveng

    RUBAİ - YOĞ İMİŞ

    Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
    Var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
    Gam çekme hakikatde eğer ârif isen
    Farz eyle ki el'an yine âlem yoğ imiş...
    Nefi denilince akla gelen ilk şeylerden biri hicivleridir. Nefi'nin sadece hicivleriyle ün salmadığını ve kaside alanında da başarılı eserler verdiğini ,hatta ve hatta kaside denilince de akla gelen ilk ismin Nefi olduğunu az çok edebiyat bilgisi olan bir çok insan bilir.Nefi öyle bir yazar ki, övgü ve yergi sanatını yani kaside ve hiciv sanatını bir arada kullanarak büyük bir başarı elde etmiştir. Aslında birbirlerine zıt olan bu sanatları uygulamak her baba yiğidin harcı değildir. Hicivlerinden dolayı ona genç yaşta "Zari" mahlası verilmiştir."Zari" günümüz Türkçesiyle "zararlı, faydası dokunmayan" anlamları taşır.O öyle bir Hiciv sanatı işlemiş ki 1585 Erzurum defterdarı olan Gelibolulu Müverrih Ali, şiirlerini görmüş, beğenmiş ve bu genç şaire Nef'i "Nafi" yararlı" mahlasını vermiştir.Ne kadar yararlı bir şair, orası meçhul tabii.Öyle ki, Nefi yazmış olduğu hicivleriyle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çekmeyi başarmıştır. Dönemin Müftüsü ile aralarında geçen bir atışma oldum olası beni Nefi'nin büyük bir şair olduğuna inandıran güzel atışmalardan biridir. Aslında güzel bir atışma olduğu söylenemez; bilakis ağır sözlerle kurulmuş,destansı sözler içeriyor. Malum bizim Nefi oturtucu sözlerin adamıdır.Dönemin müftüsü görünüşte Nef'i yi öven, fakat içeriğinde Nef'i ye kâfir diyen bir beyit oluşturup halka sundu. Üstad Nefi'de boş durur mu sanırsınız? Nefi'ye biri kafir diyecek ve Nef'i masum masum, hiçbir şey yokmuş gibi davranacak.Üstad boş durmadı. Hemen bu beyite karşılık bir beyit de o yazdı:
    Müftü efendi bize kâfir demiş.
    Tutalım ben O'na diyem müselman.
    Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere,
    İkimiz de çıkarız orda yalan."
    Yukarıdaki şiiri Nef’i nin asırlar sonra bile Hiciv sanatı denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmasını sağlamıştır..
    Satirik üslûbun (yergi/eleştirel) en önemli vasıtalarından biri olan mübalağa (abartı), Türk şiirinde bol bol kullanılmıştır.Divan şairi, övgüde ne kadar abartılıysa, hicivde de aynı derecede abartıya kaçmıştır. Hicvedilen kişinin hicvi hakettiğini göstermek için mübalağadan yararlanılmıştır. Yine Nef'î'den bu defa Vahdedi isimli bir şaire karşı yazdığı Hiciv den bir örnek verelim:

    Asmândan bir sadâ-yı saht irişdi
    İşidenler sâ'ika sandılar amma ol değil
    Vahdetî bir zarta çalmıştı geçen yıl sehv ile
    Künbed-i çerh-i felekden geldi âvâzı bu yıl

    âsmân: gökyüzü
    sâdâ-yı saht: kuvvetli ses
    nâgehân: ansızın
    sâîkâ:yıldırım
    sehv ile: yanlışlıkla
    künbed-i çerh-i felek: gökyüzü
    âvâz:ses
    zarta:gaz çıkartmak

    Bu öyle oturaklı bir beyitti ki,dönemin müftüsü bu beyite karşılık olarak başka bir beyit yazma cüreti gösterememiştir.Yani kısacası Nefi öyle bir hiciv ustasıydı ki sadece bir hicvinden dolayı bir çok insanın ağlamasına, efkarlanıp dünyadan soğumasına sebep olabiliyordu.
    Öyle ki o zamanın sadrazamlarına şiir şeklinde küfür ettiği için bir kez zindana atıldı; ama padişah bunu öğrenince kendisini affetti.1 ay sonra tekrar küfür etti ve yine zindana atıldı ve yine padişah Allah'ın sabrı üç kezdir diyerek, "bir kez daha affediyorum seni" dedi ve tekrardan bizim sivri dilli Nefi'yi affetti. Aradan epey bir zaman geçti.. Bizde bir tabir vardır: "Can çıkar huy çıkmaz" diye, malum bu söz tam bizim Nefi'ye göreydi Nefi dayanamayıp ne de olsa beni tekrardan affedip bırakırlar diye düşündüğünden olsa gerek, tekrardan küfrettiği için nihayetinde boğularak öldürülmüştür.Boğularak öldürülmesinin sebebi de Nefi'nin tamamen kendi isteği dahilinde gerçekleştirilmiştir.Sonuçta bir çok kez affedilmesine karşın, diline sahip çıkmayıp kendi ölüm fermanını yine kendi elleriyle imzalamıştır.

    Şair Padişah Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’ e yazdığı hicviye…

    Sanma şâhım / HERKESİ SEN / sâdıkâne / YÂR OLUR
    Herkesi sen / DOST MU SANDIN / belki ol / AĞYÂR OLUR
    Sâdıkâne / BELKİ OL / bu âlemde / DİLDÂR OLUR
    Yâr olur / AĞYÂR OLUR / dildâr olur / SERDÂR OLUR

    İşte Yavuz Sultan Selim in Şah İsmail ' e yazdığı bu çok ince manalı şiirin günümüz Türkçesiyle yazılışı.(Hikayeyi okuduktan sonra ne anlatmak istediğini daha iyi kavrayacaksınızdır.)

    Şahım sen herkesi kendine sadık dost sanma
    Sen herkesi dost sanma belki o düşmanın olur
    Belki o kişi alemlerde sözü geçen olur
    Dost olur düşman olur sözü geçen olur hükümdar olur.

    Yavuz Sultan Selim Han'a ait bir beyit. Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşa ğıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylen mektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir.
    Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır,hikayesi oldukça ilginçtir;
    Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz, Şahın bu özelliğinden yararlanmak ister.
    Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber Şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç Şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz ,onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılmadan önce bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilaveeder"atacaksan,tokadı,böyle,atacaksın"

    Aslında Yavuz bütün olacakları,planlarını,kastını,ve hıncını şiirinde Şaha anlatmış ancak Şah anlayamamıştır. Herkesin dost olmayacağını bir gün böyle kişilerin karşısına serdar olarakta çıkabileceğini söylemiştir." Bu örnek şair Padişahlarımızdan en güzel örnektir..
    Aşağıdaki şiirinde ise yine Edebiyat alanında hakikaten güzel eserler vermiş olan Yavuz Sultan Selim han ,aşık olunduktan sonra Padişahların bile ne kadar çaresiz kaldıklarını anlatan harika bir şiir örneği çıkarmış,bu yüzden illaki sizlerle bu şiiri paylaşmak istedim.
    Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
    Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
    Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek."

    ( Bilmem ki gözlerime felek nasil bir büyü yapti ki,
    Gözümü kan içinde birakti, aşkımı artırd.
    Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken,
    Felek beni bir ahu gözlüye esir etti..)

    KARACAOĞLAN
    Karacaoğlan, 17. yüzyılda yaşamış bir halk şairidir. Söylediği şiirlerde geçen yer isimlerinden anlaşıldığına göre, çok gezmiş, çok memleketler görmüş, Anadolu dışında, kendisinin "frengistan" dediği, yabancı bir ülke, yada ülkelere de gitmiştir.
    Karacaoğlan, şiirlerinde genelde Anadolu sevgisi, tabiat sevgisi gibi konuları işlemiş, bunun yanısıra, halk şiirinin hicviyeleri olan "taşlama" türü şiirler de söy lemiştir.
    Bu şiir, onun taşlamalarından biridir:
    Indim seyran ettim Frengistanı
    Iller var, bizim ile benzemez
    Levin tutmuş goncaları açılmış
    Gülleri var bizim güle benzeme
    Akılları yoktur, küfre uyarlar
    Imanları yoktur, cana kıyarlar
    Başlarına siyah şapka koyarlar
    Beğleri var, bizim beğe benzemez

    Seyredüben gelir karadenizi
    Kanları yok, sarı sarı benizi
    Övün etmiş kara etli domuzu
    Dinleri var, bizim dine benzemez.

    Karacaoğlan der ki:dosta darılmaz
    Hasta oldum, hatırcığım sorulmaz
    Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz
    Illeri var, bizim ile benzemez
    Karacaoğlan mütemadiyen ,aşk şiirleri yazmış,duru bir dil kullanmış ,ve derdini anlatırken bazen kızların tomurcuk memelerinden,bazen gil yanaklarından,bazen saçlarından kendi dil ve kültürüne göre süsleme ve abartılarla anlatmıştır,yazmıştır,bir şiirinde ;

    Bir Kız Bana Emmi Dedi
    Değirmenden gelirim beygirim yüklü
    Şu kızı görenin del olur aklı
    On beş yaşında kırk beş belikli
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Bizim ilde üzüm olur alc olur
    Sızılaşır bozkurtları aç olur
    Bir yiğide emmi demek güç olur
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Birem birem toplayayım odunu
    Bilem dedim bilemedim adını
    Elbistan yanaklı Kürdler kadını
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Karacoğlan der ki noldum nolayım
    Akar sularınan bende geleyim
    Sakal seni cımbızınan yolayım
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim
  • https://youtu.be/YoQ6RECY0lI

    İnsan olarak en çetin uğraşımız sahici ve halis olabilmek. Sözü ortamına göre eğip bükmemek, kendi olmak cesaretini gösterebilmek, kalabalığın isterisine kapılıp gitmemek. Selamet der kenarest. Özü sözü bir, hayallerine ve değerlerine sadık insan olarak, iç bütünlüğünü büyütebilmek. Çakallaşmamak. Kendi hakikatine sadık kalabilen insan ne yiğit bir insandır. İç sesini dinler o, duyduğu hoşuna gitmese bile. Bir yalanın onu avutması yerine, hakikatin incitmesine razıdır.


    ‘Bir odada iki kişi buluştuğunda’ diyor William James, ‘aslında altı kişi vardır. Kendimi gördüğüm halimle ben, onun beni gördüğü haliyle ben, benim onu gördüğüm haliyle o, onun kendisini gördüğü haliyle o, gerçekte olan ben ve gerçekte olan o’. Çok mu karmaşık? Dünyaya bıraktığımız izler, varlıktan yansıyan gölgeler bazen kendi gerçekliğimizin yerine geçer.

    Mağaranın dışındaki gölgeleri hakikat zannettiğimiz çok olur. İnsanların gözünden nasıl göründüğümüzü önemseriz, kendi değer ve özsaygımızı biraz da buradan devşirir ve iyi bilinmeye gayret ederiz. Yazdıklarımızın, yaptıklarımızın takdir görmesi bizi kıvandırır ve aldığımız bu onay, adeta boşa yaşamadığımızı, varlığımızın bir amaca hizmet ettiğini teyit eder.


    ‘Ben Rüknettin’in şairine gelmiştim’ diyor, sesi bir hayal kırıklığının içine bükülerek. Bir ikindi yağmur alıyor sesinde, bir düş serazat kollarını açarak uçurum aşağı süzülüyor. Bir şifacı arıyor, bilge bir hekim, sözleriyle şifa veren bir şaman. Ben o değilim. Aradığınız kişi artık burada oturmuyor. Tıp eğitimi almış, psikiyatri tahsil etmiş, teşhis sanatında yıllar içinde ustalaşmış, ilaçları nasıl kullanacağını bilen bir doktor var karşınızda. Şiirden anlarım ama size şiir söylemeyeceğim. Bir kaza oku, önce onun sonra benim kalbimi deliyor.

     
    Terapiye önceden tanıdığımızı sandığımız birisiyle karşılaşmaya gelmek:   ‘Ben Rüknettin’le konuşan doktoru arıyorum. Sizin isminiz çok büyümüş, Rüknettin’in doktorunu köşelere itmiş, onu ezip geçmiş’ diyor. Her terapi bir buluşmadır, bir karşılaşma, insanlığımızı birbirimizin aynalarında seyretme imkanı. Modern Batı’da geliştirildiği biçimiyle bir seküler itiraf ayini. Biz ona bu topraklarda manevi bir soluk üfleyebilirsek eğer, daha fazlası olacak.



    Yücelttiğimiz kişiyi, kendi alicenaplığımızdan göklere çıkarıyor olmayabiliriz. Derdimiz bize göre öylesine büyük, yaralarımız o kadar ulaşılmazdır ki onu sıradan bir doktorun anlayabileceğine ihtimal vermeyiz. Bazen kibir yaralarımıza saklanır. Onun anlaşılabilmesi bizim acı çeken melekler katından yeryüzüne düşmemiz demektir, kanatlarımız yanmış, bir boran bizi yeryüzünde sığınacak bir kovuk aramaya mecbur etmiştir artık. İnsanlar bize baktıklarında öfkeli birini görürler, hayır bazen sadece üzgünüzdür ve üzgünlüğümüzün fark edilmesini ister, bağırır çağırır, etrafı gürültüye veririz.

     
     Sesindeki üzgün tını ve beklediği doktor olmadığıma dair yorumu, beni içimdeki o ezeli soru ile yüzleştiriyor: Zaman içinde kendi özüme yabancılaşmış olabilir miyim? Bana o şiiri yazdıran saflık ve duruluktan uzaklaşmış, bir mesleğin adamı olmuş, dünyaya çokça sokulmuş olabilir miyim? Artık yirmili yaşlarımda değilim, bir duygunun sarhoş edebildiği adam değilim, sevdiklerimi toprağa verdim, o kadar içine gömüldüm ki acıya adeta uyuştum. Melankoli, her seferinde çok meşgul bir adam bulunca karşısında, mutat ziyaretlerinden vazgeçti. Hüzün size bir şeyler sunmak ister, o bağışa gönlünüzü açmazsanız, sizi terk eder. Kelebekler çiçek tozlarını getirmiyorsa odanıza, belki de pencereleri açmayı unutmuşsunuzdur.

     

    İçine gömüldüğümüz evreni mutlak zannediyoruz. Rahatlık alanımızdan dışarı çıkmak gerek, üzerimizde unvanlarımızdan ve şanlı zaferlerimizden bir hale taşımaksızın insan yüzlerini dolaşmak, pişmekte olan bir yemeğin kokusunu içimize çekmek, kalabalığın içinde bir fani olduğumuzu idrak etmek gerek. ‘Size hemen anlatamayacağım şeyler var’ diyor, tamam buna alışığım. Ruh ayarı olmadan, ruhlar birbirine ayarlanmadan, insandan insana bir köprü kurulmuyor. Bir yaşantı içimizde olgunlaşmadan dışarı çıkmak, söze dökülmek istemiyor. Ama galiba o bir imkansızı arıyor. Kaybolmuş bir şair, az bilinen bir yolda, ansızın onun karşısına çıksın ve bütün derdini dinlesin. Onunla konuşsun, ona derdini hafifletecek tılsımlı sözler söylesin. Ah, o kadim hikayelerde olmuyor muydu? Mesela bir Sadi, bir Attar hikayesine karışsak da orada karşılaşsak? Yaşadığımız ve söylediğimiz her şey, bir hikmete bağlansa sonra. Sonra, sen, ben ve okuyucu o hikâyeden mutlu mesut ayrılsak.

     

    İnsan olarak en çetin uğraşımız sahici ve halis olabilmek. Sözü ortamına göre eğip bükmemek, kendi olmak cesaretini gösterebilmek, kalabalığın isterisine kapılıp gitmemek. Selamet der kenarest. Özü sözü bir, hayallerine ve değerlerine sadık insan olarak, iç bütünlüğünü büyütebilmek. Çakallaşmamak. Kendi hakikatine sadık kalabilen insan ne yiğit bir insandır. İç sesini dinler o, duyduğu hoşuna gitmese bile. Bir yalanın onu avutması yerine, hakikatin incitmesine razıdır. Şairsen başkasının alkışına, methü senasına aldırmamak mesela, kendi zaaflarını bilerek yola devam etmek. İşte en zoru bu, yaşlandıkça övgülere daha çok bağımlı hale geliyoruz. Hz. Resul, ‘sizi övenlerin yüzüne toprak saçınız’ diyor. Bu dünyada yapıp ettiğimiz şey ne için? Kendi zavallı benliğimizi büyütmek mi derdimiz? Yoksa bir kutlu ülkünün toprağının tozu olmaya mı talibiz? Düşmanlığımız ve dostluğumuz sadece nefsimiz için mi? Dünyayı biteviye bir sahne olarak gördüğümüzde, oynamaktan kendimiz olmaya sıra gelmiyor. Mış gibi hayatların maskeli balosu. Bulunduğu her ortama göre renk ve fikir değiştiren bukalemun kişilikler. İnsan çağımızda hep yorgun: Oynamaktan, örtmekten, gizlemekten, kendisi olmaya giden yolu yürüyememekten yorgun. Oyuncu benliklerin sahici benlikleri gizlediği gösteri toplumunda, aldığımız alkış kadar var olduğumuzu sanıyoruz.

     

    Aradan birkaç gün geçmişti ki, posta kutuma, çok yakınlarda gördüğüm bir başka danışanımdan bir sitem mesajı düştü : ‘Tıkıştırılarak dolaba konmuş bir yığın kıyafetin, kapağı açar açmaz üzerinize dökülmesi gibi, bir anda çıktı tüm düşünceler. “Öykü deki gizli şiir” izi sürülemeyecek kadar dağınık ve karman çorman…  Hatta öyle bir şiir var mı? O bile meçhul. Bundan sebep sanırım, kendimi iyi ifade edemediğimi ve anlaşılmadığımı düşündüm. Belki de içinde bulunduğum durumdan dolayı böyle hissettim ya da dikkatinizi bana vermediğinizi düşündüğümden. Bilemiyorum. Yaratılmışların en şereflisi insana olan hürmetiniz, saygınız, merhametiniz beni size getirdi. Elim boş dönmek istemiyor, artık iyi olmak istiyorum. "Doktorum/Gayya kuyusuna inmek istemem/ Bana bir ip uzat, yağmurlar istemem"…’ Aman Allah’ım, bir kez daha Rüknettin ve doktoru. Bir kez daha o kişi olmaya davet ediliyorum. Şairi bulamadığı, şairle karşılaşamadığı için içlenmiş bir kazazede daha. Belki de sorun bende, her insanı standart bir görüşme içinde anlayabileceğimi zannetme ukalalığında. Bazen daha derinlere inmek gerek, hikayenin ardındaki asıl hikayeyi, hikayenin içindeki asıl şiiri bulmak gerek. Rüknettin’in doktoru bir ilhamın kanatlarında dolaşıyordu, benim böyle bir gücüm yok. Okuduğum kitaplardan, dinlediğim hocalardan, seyrettiğim filmlerden, dinlediğim müzik ve şiirlerden insana ulaşmanın bir yordamını bulmaya çalıştım. Rüknettin’in doktorunun avarelik etmeye, kelimelerin koynunda oynaşmaya zamanı vardı, oysa benim zamanım sayılı. Şairle doktor arasındaki mesafe giderek açıldı. Galiba sorun bende.

     

    Yine de söylenen hiçbir söz boşuna sarf edilmiş değil. İki nazik uyarı. Öptüm o sözleri, kalbimin üzerine koydum. Daha derin yaralar için bazen doktor yetmez. Şairin orada olması gerekir.

     https://youtu.be/RRwmMV8h7E4
  • İplerim inceldiği yerden koptu kopacak
    Ve ufacık bir bakış boğazımı düğümlendiririr.
    Kimi özlediğimi bilmeden hasretin en yoğun halini yaşarım.
    Ahh içimden dağıtmak gelir,
    dağıtamam ya,
    Kendimi dağıtırım.