• Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da(1) eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.

    (1) Buradaki "ondan" ifadesi "onun türünden" şeklinde de anlaşılabilir.
    2. Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.

    3. Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın.(2) Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

    (2) Bu âyette yer alan "nikâhlayın" emri, gereklilik anlamı değil, ruhsat ve cevaz anlamı taşımaktadır. Bu itibarla İslâm dininde çok evlilik kural değil, gerektiğinde başvurulacak istisnaî bir durumdur.
    4. Kadınlara mehirlerini (bir görev olarak) gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.

    5. Allah'ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.(3)

    (3) Bu âyette, yetimlerin mallarını ellerinde bulunduran velilere hitab ediliyor. Âyetteki "mallarınız" ifadesi ile, yetimlere ait olup velilerin elinde bulunan mallar kast edilmektedir. Ayrıca harcamalarda meşru ölçüler içinde akıllıca davranılmasına da işaret edilmektedir.
    6. Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.

    7. Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.

    8. Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.

    9. Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.

    10. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.

    11. Allah, size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır.(4) Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    (4) Âyette, aynı konumdaki iki kız çocuğunun hissesi açıkça ifade edilmemişse de; bunlar da, ikiden fazla olanlar gibi, üçte iki hisse alırlar.
    12. Eğer çocukları yoksa, karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi, yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer.(5) Eğer (kardeşler) birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar vermeksizin(6) yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah'ın emridir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    (5) Burada sözü edilen kardeşler ana bir kardeşlerdir. Bunlar, İslâm hukukunda "evlâd-ı Ümm" diye anılırlar. Bunlar varis oldukları takdirde, kendi aralarında erkek kadın farkı gözetilmez. Ana baba bir kardeşler ise varis olduklarında, kendi aralarında "erkeğe iki, kıza bir" olmak üzere pay alırlar. (Ana baba bir kardeşlerin durumu için bakınız: Nisâ sûresi, âyet,176)
    (6) Bu âyetin genel ifadesinde, kendilerine vasiyet edilecek kimseler ile vasiyetin miktarında bir sınırlama yoktur. Ancak Hz.Peygamber, âyetin bu genel ifadesini, hem vasiyet edilecek kimseler açısından, hem de vasiyetin miktarı açısından sınırlandırmış; varislere vasiyet yapılamayacağını ve vasiyetin terikenin üçte birini aşamayacağını belirtmiştir. Böylece varisin vasiyet yoluyla zarara uğraması önlenmiş olmaktadır.
    13. İşte bu (hükümler) Allah'ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır.

    14. Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve O'nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.

    15. Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).(7)

    (7) Zina suçu için belirlenen ve İslâm'ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan bu evlerde alıkoyma cezası, daha sonra, 16. âyetle kınama ve azarlama cezasına çevirilmiş, nihayet bu hüküm de Nûr sûresinin ikinci âyetiyle değiştirilmiştir. Bazı müfessirler, 15. âyetin kadının kadınla cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş (sevicilik); 16. âyetin ise erkeğin erkekle cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş hakkında olduğu kanaatindedirler.
    16. Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

    17. Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    18. Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, "İşte ben şimdi tövbe ettim" diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.

    19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Açık bir hayâsızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.(8)

    (8) İslâm'dan önce Araplar arasında kişi, kocası ölen dul kadına mal gibi varis olurdu. Kadın, mal, eşya gibi rızasına bakılmaksızın alınıp satılırdı. Âyet, bu haksız tasarrufu yasaklayıp kadına lâyık olduğu hakkı ve hürriyeti teslim etmiştir.
    20. Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, öbürüne (mehir olarak) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?(9)

    (9) Evlilik esnasında, erkek evleneceği kadına mehir adıyla bir miktar para ya da mal verir. Mehir kadının hakkı, onun özel malıdır. Boşanma hâlinde, bu malın geri alınmaması bu âyette emrediliyor.
    21. Hem, siz eşlerinizle birleşmiş ve onlar da sizden sağlam bir söz almış iken, onu nasıl (geri) alırsınız?

    22. Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.

    23. Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikâh altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka.(10) Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    (10) Âyetin bu cümlesinde, geçmişte yapılan bu tür çirkin uygulamaların affedildiği vurgulanmaktadır. Ancak âyetin hükmü gereği, yasak kapsamına giren mevcut evliliklere de son verilmesi gerekmiyordu.
    24. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah'ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    25. Sizden kimin, hür mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü'min genç kızlarınızdan (cariyelerinizden) alsın. Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları hâlinde, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    26. Allah, size (hükümlerini) açıklamak, size, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    27. Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar.

    28. Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.

    29. Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.

    30. Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız. Bu, Allah'a pek kolaydır.

    31. Eğer size yasaklanan (günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.

    32. Allah'ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan, O'nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    33. (Erkek ve kadından) her biri için ana-babanın ve akrabanın bıraktıklarından (pay alan) varisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (ahitleştiğiniz) kimselere de kendi hisselerini verin.(11) Şüphesiz Allah her şeye şahittir.

    (11) "Yeminlerin bağladığı kimseler" ifadesiyle kastedilen, "velâ akti" yoluyla mirasçı olanlardır. Velâ akti, nesebi belli olmayan, varisi bulunmayan bir kimsenin, ikinci bir şahsa "Ben ölürsem varisim ol. Diyet gerektirecek bir suç işlemem hâlinde de, diyetimi sen öde" demesi ve onun da bu istekleri kabul etmesiyle gerçekleşen akittir.
    34. Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.(12) Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da "gayb"ı(13) korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün.(14) Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

    (12) "Koruyup kollayıcı" diye tercüme edilen ifadenin âyet metnindeki aslı "kavvâm"kelimesidir. Erkeklere, koruyup kollama görevinin verilmiş olması, iki cins arasında bir eşitsizlik gözetilmiş olmasından değil; erkeklerin güç, kuvvet ve fizikî oluşum bakımından farklı bir yapıya sahip bulunmalarındandır. Bu durum kadını erkekten aşağı bir konuma düşürmez. Buna karşılık erkeklere, ailenin geçimini ve yönetimini sağlamak gibi ağır bir sorumluluk yükler.
    (13) Burada "gayb", eşinden uzakta bulunan erkeğin namusu, malı ve her türlü hakkı anlamındadır.
    (14) Mü'minler için en güzel örnek Hz. Muhammed Aleyhisselâmdır. Bu âyet-i kerimeyi en iyi anlayan da şüphesiz ki odur. Kesin olarak biliyoruz ki o ömründe bir defa olsun elini kaldırıp bir kadına vurmamıştır. "Kadınlarını dövenleriniz iyileriniz değildir" buyuran da odur, "İçinizden biri, karısını köle döver gibi dövüp sonra da gece onunla yatabilir mi?" diyerek karı koca ilişkilerinin sevgiye dayanması gerektiğine dikkat çeken de odur. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi'nde, çok can alıcı konulara temas etmiştir. Bu hutbesinde kadınların haklarının gözetilmesini ve bu konuda Allah'tan korkulmasını özellikle vurgulamıştır. Kadının, evlilik sorumluluklarını yerine getirmemek, kocanın haklarını ihlal etmek, onun şahsiyet ve vakarını zedeleyici tavırlar sergilemek veya iffet ve namusunu tehlikeye sürükleyebilecek durumlara meyletmek gibi olumsuz davranışlara girmesi hâlinde, aile yuvasının devamını sağlamaktan birinci derecede sorumlu olan kocanın, içine düştüğü mecburiyetten dolayı bazı tedbirlere başvurması tabiidir. Bu tedbirler, zaman, mekân ve sosyal şartlara göre farklılık gösterebilir. Âyette son seçenek olarak zikredilen darp meselesi de çok istisnaî bir tedbirdir. Böyle bir tedbirin fayda getirmeyeceği, tam tersine zarar getireceği bilinen durumlarda, İslâm bilginleri, kesinlikle bu seçeneğe başvurulmaması konusunda ittifak hâlindedirler.
    35. Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır.

    36. Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.

    37. Bunlar cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimeti gizleyen kimselerdir. Biz de o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    38. Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.

    39. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın verdiği rızıktan (gösterişsiz olarak) harcasalardı, kendilerine ne zarar gelirdi? Allah, onları en iyi bilendir.

    40. Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.

    41. Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!.

    42. O kıyamet günü, Allah'ı inkâr edip Peygamber'e isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler.

    43. Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız, veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    44. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.

    45. Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.

    46. Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak "İşittik, karşı geldik", "İşit, işitmez olası!" "Râ'inâ"(15) derler. Hâlbuki onlar, "İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak" deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.(16)

    (15) Bakara sûresinin 104. âyeti ile ilgili olarak da açıklandığı gibi, "Râ'inâ" Arap dilinde "Bizi gözet", "Bize bak" demektir. Yahudiler, bu kelimeyi İbrânice'de hakaret ifade eden bir anlama; bir başka yoruma göre ise, peygamberimize hitaben "Çobanımız" anlamına gelecek şekilde hakaret kastederek "Râ'înâ" şeklinde söylüyorlardı.
    (16) Konu ile ilgili olarak ayrıca Bakara sûresinin 104. âyetine bakınız.
    47. Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden, yahut cumartesi halkını(17) lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.

    (17) "Cumartesi halkı" ifadesi ile, Hz. Mûsâ'nın dinine göre, cumartesi günü ile ilgili bazı yasakları çiğneyenler kastedilmektedir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 65; Nisâ sûresi, âyet, 154; A'râf sûresi, âyet, 163-166; Nahl sûresi, âyet, 124.
    48. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.

    49. Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez.

    50. Bak, Allah'a karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.

    51. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar "cibt"e ve "tâğût"a(18) inanıyorlar. İnkâr edenler için de, "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar.

    (18) "Cibt", put, sihirbaz, kâhin, Allah'ın haram kıldığı her şey ve Allah'tan başka tapılan her şey demektir. "Tâğût" ise sözlük anlamıyla haddi aşan demektir. Kur'an'da kullanıldığı şekliyle kelime, "şeytan", "nefis", "putlar", "sihirbaz" gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısaca cibt ve tâğût, insanları azdıran, saptıran şeylerin hepsini ifade eder. (Tâğût için ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    52. Onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah, kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.

    53. Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.

    54. Yoksa, insanları; Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.(19)

    (19) Âyeti kerimede geçen "insanlar"dan maksat, Hz. Muhammed; ona verilen "şey" ise peygamberliktir.
    55. Böylece onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi. (O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter.

    56. Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    57. İman edip salih ameller işleyenleri ise, içinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.

    58. Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    59. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.(20) Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.

    (20) Allah ve Resûlüne arz etmekten maksat, meselelerin Kur'an ve Sünnete göre çözüme kavuşturulmasıdır.
    60. (Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.(21)

    (21) Münafıklardan biri, bir yahudi ile anlaşmazlığa düşmüştü. Anlaşmazlığın çözümü için yahudi, Peygamberimize başvurmayı teklif etti, münafık ise bunu kabul etmedi. Münafık, şiirleriyle Hz.Peygamberi kötüleyen Ka'b b. el-Eşref'i hakem yapmayı önerdi. Sahabilerden İbni Abbas'ın ifadesine göre, âyette zikredilen "Tâğût" ile kastedilen işte bu Ka'b'dır. Bu şahsın, Cüheyne, ya da Eslem Kabilesinden bir kâhin olduğu yorumunda bulunanlar da vardır. (Tâğût'un diğer anlamları ile ilgili olarak Nisâ sûresi, 51. âyetinin dipnotuna bakınız.)
    61. Münafıklara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin" dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

    62. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik" diye Allah'a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur?

    63. Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

    64. Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

    65. Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

    66. Eğer biz onlara, "Hayatlarınızı feda edin veya yurtlarınızdan çıkın" diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha çok pekiştirici olurdu.

    67. O zaman kendilerine elbette katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.

    68. Onları elbette doğru yola iletirdik.

    69. Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.

    70. Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter.

    71. Ey iman edenler! (Düşmana karşı) tedbirinizi alıp, küçük birlikler hâlinde, yahut topluca savaşa gidin.

    72. Şüphesiz, aranızda öyle kimseler var ki, (onların her biri savaşa gitme konusunda) hakikaten pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse, "Allah, bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.

    73. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de; sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der: "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım."

    74. O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    75. Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, "Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?

    76. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût(22) yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.

    (22) Tâğût: Şeytan, nefis, put, sihirbaz.. gibi insanları azdıran, saptıran her şeyi ifade eder. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 51,60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    77. Daha önce kendilerine, "(savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!" derler. De ki: "Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez."

    78. Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, "Bu, Allah'tandır" derler. Onlara bir kötülük gelirse, "Bu, senin yüzündendir" derler. (Ey Muhammed!) De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

    79. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.

    80. Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.

    81. Sana "baş üstüne" derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin; (senin gündüz) söylediklerinin aksini kurarlar. Allah, onların geceleyin kurduklarını yazmaktadır. Sen onlara aldırma. Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.(23)

    (23) Münafıklar, İslâm toplumunu dağıtmak için akla hayale gelmedik hile ve desiselere başvurdular. Hz.Peygamberin huzurunda, "Tamam, kabul, baş üstüne" dedikleri hâlde, kendi başlarına kalınca gizli plânlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı. Allah, onların bütün tuzaklarını boşa çıkarmıştır.
    82. Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.

    83. Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.

    84. (Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü'minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah'ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.

    85. Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah'ın her şeye gücü yeter.

    86. Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.

    87. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Andolsun, sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    88. Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.

    89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.

    90. Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir.

    91. Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.

    92. Bir mü'minin bir mü'mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü'min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü'min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü'min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü'min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    93. Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

    94. Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, "Sen mü'min değilsin" demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    95,96. Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah (mü'minlerin) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Ama mücahitleri büyük bir mükâfat ile kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    97. Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: "Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)" Onlar da, "Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik" derler. Melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!" derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.(24)

    (24) Bu âyette, hicret emrinin gelmesi üzerine, mü’minlerle birlikte hicret etmeyip Mekke’de müşriklerle beraber kalan, onlarla içli dışlı olan bazı müslümanlar kınanmaktadır.
    98. Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan(25), çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.

    (25) Bu âyette, Medine'ye hicret edildiğinde, hicret edemeyerek, Mekke'de müşriklerin baskısına maruz kalan müslümanlar söz konusu edilmektedir.
    99. Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    100. Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    101. Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.(26)

    (26) Bu âyette geçen "namazın kısaltılması" ifadesini İslâm bilginleri başlıca iki şekilde yorumlamışlardır. Bir görüşe göre namazın kısaltılması, dört rekatlı namazların yolculuk sebebi ile iki rekat olarak kılınması demektir. Diğer görüşe göre ise, âyette yolculuk hâli söz konusu olduğundan dört rekatlı namazlar zaten iki rekat olarak kılınacaktır. Burada kastedilen kısaltma, düşman korkusundan dolayı uygulanacak yeni bir kısaltmadır. Bu da seferde zaten iki rekat olarak kılınacak namazların, düşman tehlikesinin derecesine göre bazen yürüyerek, bazen de ima ile kılınması ile gerçekleşir. 102. âyette düşman karşısında durumun izin vermesi hâlinde, namazı kısaltmanın, cemaatle birlikte uygulanabilecek özel bir şekli anlatılmaktadır.
    102. (Ey Muhammed!) Cephede sen de onların (mü'minlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (bir rekât kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silâhlarını yanlarına alsınlar. İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur. Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın). Şüphesiz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.(27)

    (27) Bu durumda imam iki rekat kılmış olmakta ve namazı tamamlanmış bulunmaktadır. Birer rekat kılmış bulunan her iki grup da yine nöbetleşe olarak kalan birer rekatlarını kılıp namazlarını tek başlarına tamamlarlar. Ancak birinci grup tamamlayacağı rekatı kıraatsız olarak, ikinci grup ise kıraatte bulunarak kılar.
    103. Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah'ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.

    104. Düşman topluluğunu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    105. (Ey Muhammed!) Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.

    106. Allah'tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    107. Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.

    108. Bunlar, insanlardan gizlenmeye çalışırlar da Allah'tan gizlenmezler. Hâlbuki Allah, geceleyin, razı olmayacağı sözleri kurarlarken onlarla beraberdir. Allah, onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.

    109. İşte siz öyle kimselersiniz (ki, diyelim) dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak, yahut kim onlara vekil olacak?

    110. Kim bir kötülük yapar, yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.

    111. Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    112. Kim bir hata işler veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur.

    113. (Ey Muhammed!) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı (Kur'an'ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana lütfu çok büyüktür.

    114. Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    115. Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.

    116. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    117. Onlar, Allah'ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar.(28) Hâlbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar.

    (28) Âyetteki "dişiler"den maksat, müşrik Arapların; genellikle "dişi" (ünsâ) diye adlandırdıkları, Lât, Uzzâ, Menât gibi putlarıdır.
    118. Allah, o şeytana lânet etti ve o da, "Andolsun ki senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım" dedi.

    119. "Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler."(29) Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.

    (29) Allah'ın yarattığının değiştirilmesi, hem maddî alanda, hem de fıtrat alanında gerçekleşebilir. Zamanımızda yeryüzünde doğal dengeyi bozucu her türlü girişimi, bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
    120. Şeytan onlara (birçok) vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.

    121. İşte onların barınağı cehennemdir. Ondan bir kaçış yolu bulamazlar.

    122. İman edip salih ameller işleyenleri de ebedî olarak kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    123. İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.

    124. Mü'min olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.

    125. Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim'i dost edindi.

    126. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.

    127. Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor." Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.

    128. Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

    129. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

    130. Eğer ayrılırlarsa, Allah bol lütuf ve nimetiyle onların her birini zengin kılar (başkalarına muhtaç bırakmaz). Allah, lütfu geniş olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir.

    131. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de "Allah'a karşı gelmekten sakının" diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, zengindir, övülmeye lâyıktır.

    132. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

    133. Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.

    134. Kim dünya sevabı (nimeti) istiyorsa (bilsin ki), dünya sevabı da, ahiret sevabı da Allah katındadır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.

    137. İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.

    138. Münafıklara, kendileri için elem dolu bir azap olduğunu müjdele.

    139. Onlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.

    140. Oysa Allah size Kitap'ta (Kur'an'da) "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.

    141. Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, "Size üstünlük sağlayıp sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü'minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.

    142. Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar.

    143. Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (mü'minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar. Allah, kimi saptırırsa ona asla bir çıkar yol bulamazsın.

    144. Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?

    145. Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.

    146. Ancak tövbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'ın kitabına sarılanlar ve dinlerini Allah'a has kılanlar müstesnadır. Bunlar mü'minlerle beraberdirler. Allah, mü'minlere büyük bir mükâfat verecektir.

    147. Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin ki? Allah, şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir.

    148. Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    149. Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz, yahut bir kötülüğü affederseniz (bilin ki), Allah da çok affedicidir, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    150,151. Şüphesiz, Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah'a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, "(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    152. Allah'a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    153. Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ'dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve "Allah'ı bize açıkça göster" demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Mûsâ'ya apaçık bir güç ve yetki verdik.

    154. Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle "Tûr"u üzerlerine kaldırdık ve onlara, "Tevazu ile kapıdan girin" dedik. Yine onlara, "Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın" dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.

    155. Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve "kalplerimiz muhafazalıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.(30)

    (30) Âyetin son cümlesi, "onların pek azı inanır" veya "onlar pek az inanırlar" şeklinde de tercüme edilebilir.
    156,157. Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve "Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.

    158. Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

    159. Kitab ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa'ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.(31)

    (31) Allah, Peygamberi İsa'yı yahudilerden korumuş, onu öldürmelerine imkân vermemiştir. Bu kesindir. Onu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır.
    160,161. Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.

    162. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.

    163. Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davûd'a da Zebûr vermiştik.(32)

    (32) Vahiy, Allah'ın Peygamberlerine dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği özel iletişim yoludur. Vahy, melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir. Vahye mazhar olan peygamber, kendisinde, Allah'tan olduğundan asla şüphe etmediği bir bilgi ve aydınlanma bulur. Vahiy, insanlık için en doğru, en sağlam bilgi kaynağıdır. Kur'an; vahyin, el değmemiş, eşsiz, benzersiz son ve tek örneğidir. Âyetteki "torunlardan" maksat, Yakub Peygamberin çocukları ve torunlarıdır.
    164. Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Anlatmadığımız (nice) peygamberler de gönderdik. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu.

    165. Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    166. Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter.

    167. Şüphesiz inkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.

    168. Şüphesiz inkâr edenler ve zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir.

    169. (Allah onları) ancak içinde ebedî kalacakları cehennemin yoluna iletir. Bu ise Allah'a çok kolaydır.

    170. Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O hâlde, kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    171. Ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve peygamberlerine iman edin, "(Allah) üçtür" demeyin.(33) Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.

    (33) Hıristiyanlar, Allah'ın "baba", "oğul" ve "ruhu'l-kudüs" gibi üç unsurdan oluştuğuna inanmaktadırlar.
    172. Mesih de, Allah'a yakın melekler de, Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim Allah'a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.

    173. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir. Allah'a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elem dolu bir azaba uğratacaktır ve onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır.

    174. Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'an) indirdik.

    175. Allah'a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir.

    176. Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah, size "kelâle" (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur. Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur. Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın hissesi kadar (pay) vardır. Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
  • Peygamberimiz Aleyhisselam; Hicretin 8. yılında Ramazan ayında Müslümanlardan 10.000 kişilik askerî bir topluluğun başında, Medine'den Mekke'ye doğru yola çıktı.
  • 912 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Ahmet Cevdet Paşa'nın yazdığı kitabı yayınlarken Ahmet Cevdet Paşa'nın kim olduğu bilgisini de -derin bir şekilde- veren bu kaynak kitabının başlangıcıyda oldukça güzeldi.
    Ahmet Cevdet kendi deyimiyle 27 Mart 1823'te dünyaya gelmiş, ismi Ahmet olup Cevdet mahlasını İstanbul'da eğitim görürken Şair Süleyman Fehim Efendi'den almıştır. Devrin en önemli ilim adamlarından eğitim almıştır. Ekim 1853'te Osmanlı Tarihi'ni (1774-1826) yazması için görevlendirildi. Kendisine bunları yaparken "mûsıle-i Süleymâniyye" derecesi verildi. Aynı dönemde bir de zamanının siyasi olaylarını anlatan 'Tezâkir-i Cevdet' adlı eserini kaleme aldı. İlmiye sınıfından kimseye verilmeyen 'Nişân-ı Osmânî' ünvanı verildi. Eğitim alanında da geri durmamış her anı dolu dolu geçen ömründe yeni eğitim kuralları, öğrenciler ve okulların da açılmasına katkıda bulunmuş, okullar için kitaplar yazmış ve Kısas-ı Enbiya eserini de gene bu dönemde yazmıştır. Eğitim konusuyla beraber en sevdiğim yönlerinden birisi de "Dil e" verdiği önemdir. Kendisi bu konuda çok sade ve anlaşılır bir dil kullanmakla beraber Türkçemizin iyi bir dil olmadığını söyleyenlerede cevap niteliğinde "Takvîmu'l-edvar" risalesini yazmıştır. Devlet adamlığı, tarihçilik, hukuk ve eğitimcilik gibi alanlarda oldukça uzmanlaşarak hepsinde de en iyilerin arasında olan Cevdet Paşa, kısa bir hastalık dönemi sonrası 26 Mayıs 1895'te vefat etmiştir. Mekanı cennet olsun.

    ---Birinci Kısım---
    Kitap daha başlangıcından itibaren az önce de bahsettiğimiz üzere sade dil üzerinden devam ediyor. Üstelik başlangıç olarak da 'Padişah bana görevi verdi, hemen ordan yazayım, hah tamam' anlayışı yerine öncelikle başlayacağı konu üzerine bir yazı, Tarih ve önemi gibi meseleler sonrasında Osmanlı'ya kadar gelmiş devletlerin genel itibariyle şekil yapılarından bahsedilerek, kendisine verilen göreve başlaması da onun ne kadar değerli ve isabet bir yönetici olduğunun kanıtıdır.
    Dönemin biraz daha gerisinden başlayan kitapta Peygamber dönemi sonrası ilk halifeden itibaren kısa kısa oluşumlar anlatılmış, ardından Fazıl Ahmet Paşa'nın ölümüne kadar olan dönem (3 Kasım 1676) anlatılarak kitabın giriş kısmı başladı diyebilirim. Burada Kanuni'den kendisine (Fazıl Ahmet'e) kadar olan dönemle birlikte, III. Mehmed, I. Ahmed, Genç Osman Vakası, IV. Murad, IV. Mehmed ve Köprülü Paşalardan bahsederek bu dönemi noktalar.
    Ardından Damat İbrahim Paşa ( 9 Nisan 1718 - 1 Ekim 1730 Sadrazamlık yapmıştır) devrine kadar olan olaylar sıralanır. Burada Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile başlanan bir yapı vardır. Kendisi Köprülülerin elinde yetiştiğinden çok bilgilidir ve 7 senelik döneminde ülkeyi çok iyi idare etmiş ve kalan dönemlerde de diğer vezirler onun boşluğunu değil doldurmak,eline leke sürememiştir. Üstelik şahsi kin ve çıkarlarını devlet menfaati üstünde tutup Paşa'yı idam ettirenler, alınan başarısızlıkların neticesinde kendilerini kurtaramadıkları gibi, dönemin padişahı 4. Mehmet de tahttan indirilmiştir. Bu Paşa neden bu kadar önemli kardeşim, padişahlara bile bu kadar değinmedin gibi şeyler de eğer düşünürseniz sizlere açıkça belirtmem gerekir ki eğer bu paşa olmasaydı Osmanlı ekonomisi daha o devirden iflas edecekti. Önceki Osmanlı Tarihi kitabında da bahsettiğim üzere kendisi halk üzerindeki vergileri hafifletmiş, ağır vergileri kaldırmış ve o meşhur "Devletlerin gerçek gelirleri halkın servetine dayanır. Onun için devlet gelirini arttırmak, halk servetini çoğaltmakla olur" mantığından hareketle o dönemin hazinesini tam tamına 5 kat arttırmayı başarmıştır. Böyle önemli bir zat (Ruhu şad olsun) sadece çekememezlik ve kişisel nefret yüzünden idam ettirilmiş ve herkes cezasını fazlasıyla almıştır. (Şükürler Olsun) Paşa harici burada II. Süleyman, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmet'e değinilmiş ancak daha çok Paşalar üzerinde durulmuştur. Baltacı Mehmet Paşa'da bu paşalardandır. Kendisinden sonra Damat Ali Paşa dönemine kadar sık sık Sadrazam'lar başarısız olduklarından değiştirilmiştir. Öyle ki Bazı tarihçiler "Böyle kısa zaman içinde bu kadar fütuhat padişahlar içinde Yavuz'a, vezirler içinde Damat Ali Paşa'ya nasip olmuştur" derken ; 'halkın can dostu biricik ve asla ihanet etmez kimseler (!!!)' ise "Vezir öldü, ordu bozuldu ama bize de emniyet geldi" diyerek hiç utanmadan alçakça ve haince konuşmuşlardır.
    Ardından da Ragıp Paşa devrine kadar olan bir bölüm daha eklenmiştir. Bu kitapta padişahlardan çok paşalar söz konusu olsa da önceki incelemem de gerektiği kadar hatta çoğu yerde gereğinden de fazla olarak Padişahlar ile ilgili bahis vermiştik diye düşünüyorum. Damat İbrahim Paşa başa getirilmiş, savaşlar son bulmuş, Meşhur Lale Devri başlamış, Paşa (!) müsveddesi Ruslara, kan dökülerek alınan yerleri keyiflerine göre fazla fazla vermiş, ordugahlar yerine eğlence yerlerinin açıldığı, en çok eğlenilen ama yıkılışa kadar zararın çekileceği bir döneme girilmiştir. Halk'ın bile bu durumda meşhur bir sözü vardır bu paşacık hakkında. "Vezirlik rütbeleri eskiden layık olanlara verilirken, şimdi helva sohbeti yapanlara tevcih edilir oldu. Bunca ehli İslam düşman elinde kaldı" sözleriyle de İbrahim'e gönderme yapmışlardır. Sonunda beklenen isyan çıkmış, Sultan Ahmet, İbo ve saz arkadaşlarını öldürtüp asilere teslim etmiş (devlete baş kaldırmayıp, İbrahim'in gitmesini istemişlerdir ancak isyan ettikleri için konu ne olursa olsun asi olarak anılmışlardır) gene de tahttan olmuş ve yerine de 25 yıl hükümdarlık yapacak ve devleti biraz olsun feraha kavuşturacak Sultan Mahmut gelmiştir.
    Ardından Hicri 1188 yılına kadar olaylar verilmiştir. Bu tarih aynı zamanda padişahın, Ahmet Cevdet Paşa'dan yazmasını istediği asıl tarih yani Miladi olarak 1774 yılına tekabül eder. Bu devirde Ruslarla olan mücadele ve Rus çarının devrilip yerine Katerina, imparatoriçe olmuş ve kocasını öldürtmüştü. Bu dönemde Ruslar bize ağır zayiatlar verdirmiş ve önlem alınamamıştır. Ardından Ahmet Cevdet Paşa, birinci bölümü Kırım ile mücadeleler ve Küçük Kaynarca Anlaşmasının tam metniyle bitirmiştir. Bu bölüm sonrası da zaten 1774 yılı ile asıl istenen yer olduğundan, ilk önce Küçük Kaynarca (1774) Antlaşmasından başlamak, kanımca oldukça doğru bir karardır.
    1. Kısmın 2. Bölümünde ise 1188 Senesi olayları üzerinde durulmuştur. Bu yıla Miladi olarak 1774 ve 1775 yılları dahildir. Burada I. Sultan Abdülhamid'in tahta çıkışı, ardından imzalanan Küçük Kaynarca ve gereksiz vezirlerin fazlalığı gibi işlere öncelik verilmiş, Ardından Kırım Hanlığı ile uğraşılara karşı Ruslara, Takrir verilerek birtakım istekler dile getirilmiştir. Bunun yanında bu bölümde bir de önceki kitapta da bahsettiğim üzere uzun zamandır sarayda şehzade doğmama sorunu vardı ve Recebin 7. günü Sultan Mehmet dünyaya geldiğinde 7 gün 7 gece kutlama yapılmıştır.
    1. Kısmın 3. Bölümü ise 1193 senesine kadar yani 1779-1780 arası dönemi kapsar. Burada yapılan bazı düzenlemelerden söz edilir. Levent Askerlerinin kaldırılması gibi(Kuyucu Murat Paşa bunların kökünü kazımıştı), Harameyn Rütbesi Değişiklikleri, Askeri alanda yapılan düzenlemeler söz konusudur. Tımar ve Zeamet Nizamnamesi yayınlanmıştır. Birçok tayin ve sürgün bu dönemde gerçekleşmiş, İran'a sefer düzenlenmiş, Hindistan yardım istemiş ama yardım gönderilememiştir. Keza Hindistan gibi bir bölge şimdilerde küçümseniyor olsa bile o dönemde yeni keşif yerlerinden olduğundan ve birçok müslüman barındırdığından başta İngilizler olmak üzere diğer Batı devletlerin aksine oralara minimum da olsa Osmanlı Tuğrası bile göndermemek böyle bir bölgede nüfuz sahibi olamamak Osmanlı'nın başını ağrıtacak ve ileride de kendisine sorun oluşturacaktı. Sorunlar sadece bununla mı sınırlıydı, hayır. Osmanlı idarecileri tabiri caizse herşeyi 'sallamaya' başlamıştı. Vehhabilik denilen bir sapkınlık ortaya çıkmış, önemsenmemiş, arap halkı tarafından da desteklenmiş ve ta II. Mahmut döneminde onun kahramanlığı ile yenildiler. Ermeni meselesi sorun olmuştur. Asıl Ermeniler bizim devletimizin yanında olurken, Katolik olanlar Osmanlı aleyhine çalışarak devleti arkadan vurmaktan -o kadar da affedilmelerine rağmen- vazgeçmemişler ve kardeşin kardeşe düşmanlığının en beter örneklerini vermişler, tarihin can kardeşleri, can düşmanları olmuşlardır. Bu sorun ise günümüzde devam etmektedir. 1193'e kadar olayların arasında yine bir Kırım sorunu ve Rusya ilişkileri sorun olmuş, Donanma Karadeniz'e çıkarılmış ancak Katerina'nın İran Şahı ile anlaşmasıyla 2 cepheden saldırıya uğrayınca pek etkisi olmamıştı.
    1. Kısımın 4. Bölümünde ise 1193 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1779-1780'e tekabül eder. Bu dönemde Rusya ile Aynalıkavak Senedi imzalanmıştır. Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre daha hafif olan bu metinde Katerina istediğini fazlasıyla elde etmiş ve Kırım'ı da savaşmaya gerek duymadan almıştır.Bu dönemde Şehzade Süleyman'ın doğumunu da ayrıca eklemek gerekir. Herkesin malumu olan paşa değişikliklerinin de sıklıkla yaşandığı bir dönem olmuş ve bu dönemde 'Kara Vezir' diye anılan Seyyit Mehmet Efendi sadarete yükseltilmiştir. Sadrazam askerlik işlerinde de o kadar gayretlidir ki padişah kendisine 'Çırağı hasım, nizam-ı devletim ve eşsiz vezirim' diye hitap etmiştir.
    1. Kısımın 5. Bölümünde ise 1194 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780 yılına tekabül eder. Bu devirde bir İngiltere-Fransa savaşı olmuştur. İngilizler, Amerika ile uğraşıyor, Fransızlar Amerikalılara destek veriyor ve Amerika bağımsızlığını ilan ediyordu. Bunun ardından Amerikan Cumhuriyetini Fransa tanımış ve gerilimin ardından İngiltere ile Fransa savaşa girmiş, Avrupa'nın kendi aralarındaki en büyük savaşlardan birisi yaşanmıştı. Bundan gayrı bu sene içinde devletin kendisinde de bir takım olaylar olmuştu. Enveri Tarihinin (Enveri Efendi) padişaha sunulması, Emirgan Camisinin yapılması gibi.
    1. Kısımın 6. Bölümünde ise 1195 senesi olayları ele alınmıştır. Miladi olarak 1780/1781 yıllarını içine alır. Bu dönem Şehzade Sultan Mehmet ve Sadrazam Seyyit Mehmet Paşa'nın vefatı ile başlar. Garip olan şudur ki bu iki kişi de aynı gece ölmüşler. Burada bazı olaylar çok dikkatimi çekti. Örneğin 'Tütün İçme' meselesi çok tartışılır olmuş, helal ve haram olduğu konusunda çok tartışmalar yaşanmış ancak bir fetva verilememiştir çünkü toplanan meclislerde artık tütün kullanmayan kişi sayısı 2-3 kişiyi geçememiştir. Ahmet Cevdet Paşa 2. kısıma geçmeden evvel son olarak İspanya ile Antlaşma imzalandığı bilgisini de ekleyerek birinci kısmı noktalamıştır. Aslında bu kitap birinci cilt olarak geçer ama mesela bu kitapta aslında 3 ayrı cilt olan yazılar tek cilt olarak verilmiş olup, 3 bölüme ayrılmıştır. Her ne kadar bu Antlaşmanın adını araştırsam da bulup da yazamadığım gibi Ahmet Cevdet Paşa'da antlaşmanın adını yazmadığı gibi, araştırmalarımda da genel olarak eğer doğruysa bu antlaşmanın çok gizli yapıldığını öğrenmiş bulunmaktayım ama adının bile bulunamaması çok garip doğrusu.

    ---İkinci Kısım---
    1. Bölümde 1196 (1781-1782) senesinin olayları ele alınmıştır. Bu senede de devam etmekte olan bir Kırım meselesi vardır. En sonunda burayı Rusya işgal etmiş, aslında objektif bakarsak hem Osmanlıyı, hem Avrupayı hem de kendini kurtarmıştır ancak olan gene masum ve savunmasız halka olmuştur ki beni tek üzen de bu dur. Çünkü Osmanlı, kendi saray etrafı hariç Anadolu insanını bile yeterli ilgi ve alakayla besleyememiştir. Bunda suç aslında hiçbir dönemde padişahta olmamış, saray annelerinden başlayan fitne ve fesat tohumları zamanla vezirler ve hatta Şeyhülislam denilen islamın en büyük (!) insanları arasında dahi Allah gazası yerine Dünya işlerine bırakmaya sebebiyet vermiştir. Rusya-Kırım-Osmanlı dönencesi uzun zaman olduğu gibi bu dönemi de oldukça meşgul etmiştir.
    2. Bölüm de 1197 (1782-1783) senesinin olayları ele alınmıştır. Tahmin edeceğiniz üzere gene Rusya-Kırım-Osmanlı sorunuyla başlayan bir dönem. Rusların Kırımı işgal etmeleri ile başlıyor. Bu bölümde ayrıca Devlete olan borçların ödenmesi için yayınlanan ferman, Fas elçisinin sorgulanması ve Rusya ile yapılan Ticaret Antlaşması eklenmiştir. Bunun yanında İngiltere, Kırım meselesi için aracılık teklifi yapmış, Amerika'nın Kuruluş ve Bağımsızlığı işlenmiş son olarak da İrandaki gelişmeler ile Rus-İran ilişkilerine değinilmiştir. İran'da Nadir Şah'ın ölümü sonrası başa gelen Ağa Muhammed Han, Rusya'yı yok etmek ya da en azından belayı defetmek için Osmanlı ile anlaşmaya çalışmış ancak dönemin oldukça zeki (!) ve akıl deposu (!) Osmanlı idarecileri bu yakınlaşmaya Tenezzül (!) bile etmeyerek ne kadar cahil ve bilgisiz ayrıca yönetme ve yönetimden de ne kadar uzak olduklarını bir kere daha kanıtlamışlardır.
    3. Bölüm ise 1798-1799-1200 yıllarını kapsayan döneme ayrılmıştır. Bu dönemi miladi takvime göre ; 1783-1784, 1784-1785, 1785-1786 dönemi olarak da sınıflandırabiliriz. Harp dönemine doğru eski gücünden uzak ve neredeyse savaşmayı unutmuş ordusuyla Osmanlı'ya karşı diğer devletler -en küçükleri bile- hareketlerinde değişikler gösteriyor. Sanki yıllardır huzur içinde yaşadıkları devlet Osmanlı değil de diğerleri gibi hareket ediyordu. Bu sapkın düşünce çok çabuk yayılıyordu. Nitekim bunların yanında Rusya'dan kendine örnek alan Nemçe ve Prusya (Almanya) birbiri ardına saçma isteklerle Osmanlıya geliyor, Osmanlıyı oyuncak olarak görüyorlardı. Osmanlı'nın bu zorlu durumunu mecliste Şeyhülislam ve Müftüzade'nin aralarındaki konuşmalarda Müftüzade'nin oturumu kapatan son konuşmasından aktarıyorum. Bu mesele Kırım'ın elden çıkmasıyla alakalı olup, gayet de yerinde bir örnektir ama o çok kafalı (!) devlet adamları bunu anlamakta gecikmişlerdir. "Şeriat'ın gereği budur ki, bir meselede şerler bir araya gelir de hayra yer kalmazsa şerlerin en ehvenini kabullenmekten başka çare yoktur, vacip olan da budur. Mesela bir mümin namaz kılmak isterken elbisesi pislenmiş olsa, başka giyeceği de yoksa namazını çıplak mı kılacak yoksa kirlenmiş elbiseyi giymiş olarak mı? Eh, çaresiz çıplak değil, kirli elbise ile namaz kılacaktır" sözü ile mesajını çok net vermiştir.

    ---Üçüncü Kısım---
    Bu cilte de ayrı parantez açmak gerekiyor. 3. kısım da tarihler verilmemekle birlikte 1201 ve 1202 yıllarına yani 1786-1787 ve 1787-1788 yıllarına değinilmiştir. Bu cilt de kendi içerisinde 6 bölüme ayrılmıştır. Bu bölümlerde nelerden bahsedileceğinden kısaca bahsedersek ; 1. Bölüm de Arabistan dolaylarının eski ve yeni olaylarını, 2. Bölüm de Hindistan Haberlerini, 3. Bölüm de Kafkasyanın durumu ile Dağıstan, Gürcistan ve Çerkezlerin Hali, 4. Bölüm de Rumeli'ye ait bazı önemli olayları, 5. Bölüm de İslam milletlerinin durumları ve Rusların saldırılarını son olarak 6. Bölümde de 1201-1202 yıllarının hadiseleri, Rus ve Avusturya seferlerinin sebepleri anlatılacaktır.
    1. Bölüm Mısır Tarihi ve Mısır'da gelişen olaylar anlatılarak başlanmıştır.Burada Fikariye ve Kasımiye adlı 2 gruptan bahsedilir. Bunlar arasında çok şiddetli savaşlar olmuş ve Osmanlı tutucusu Fikariye, Mısır tutucusu Kasımiyeleri yenmiştir. Mısır emirlerinin ileri gelenlerinden birisi olarak hemen akabinde Cezzar Ahmet Paşa işlenmiştir. Kendisi hünadi araplarını yakalayıp öldürmesiyle nam saldığından kendisine cellat anlamına gelen 'Cellat' lakabı verilmiş ve Mısır'a çağırılıp zaptiyenin başına geçirilmiştir. Burada Ali Bey ve Salih Beylerle iyi geçinmiş herkesi dize getirmişler ancak bu 2 Bey'den Ali Bey Salih Beyi öldürmek isteyince Cezzar, ben ekmek yediğim kapıya ihanet etmem diyerek bunu Salih Beye haber vermiş, pek akıllı (!) Salih Bey de bunun olacağına ihtimal vermediğinden, Cezzar'a inanmamış, Cezzar o gece Osmanlı topraklarına (İstanbul) kaçarak hayatını kurtarmış, Ali Bey de can dostu Salih Bey'i öldürerek tek kalmıştır. Ancak Ebuzzeheb Mehmet Bey sayesinde Rus İmparatoriçesine uyan Ali Bey birlikleri yenilmiş ve kendisi de zehirlenip öldürülerek hak ettiğini bulmuştur. Bunun harici olarak ilk bölümde Lübnan ahalisine değinilmiş, Dürziler ve Nusayrilerden ve onların sapkın inançlarından bahsedilmiştir.
    2. Bölüm ise Hindistan ve Osmanlı ilişkileri ele alınarak yazılmıştır. Burada Hintlilerin karşılaştıkları İngilizler ve Fransızlardan şikayetleri üzerinde durulmuş ve Hint elçisinin Osmanlıyı ziyarete gelmesi konuşulmuştur. Burada ilgimi çeken hadise, Hintlilerin gönderdiği elçilerin hediyesidir. Çünkü hediye olarak 'Şehir' göndermişlerdir. Evet yanlış okumadınız, Hint şehirini hediye olarak göndermişlerdir.
    3. Bölüm ise Kafkasya, Dağıstan ve Çerkez kavimleri üzerinden bir anlatıma tabidir. Burada en çok Çerkezler ve adetlerinden bahsedilmiş - bu biraz da onların Osmanlıya bağlılığından olsa gerek- benim de aklımda onlarla alakalı şu Hırsızlık ve Sadakat konuları kalmıştı. Adetleri çok değişik olsa da insanlıkları ve özellikle sadık olmaları çok hoşuma gittiği için bir de haklarında bir alıntı paylaşmıştım kitabı okurken. Zina ve Livata, İslam öncesi ve sonrasında da yapılması kesin olarak yasaktır. Aslında birçok adet benzediği için İslam'ı kabullenmeleri de onlar için zor olmamıştır.
    4. Bölüm de ise kısaca (birkaç sayfa) Rumeli üzerinde durulmuştur. İşkodra olayları anlatılmış, Arnavut sorunları üzerinde durulmuş, uzak yer olduğundan bahsedilerek bunlara yumuşak davranıldığı ve sorunların çoğaldığından bahdilmiştir.
    5. Bölüm de İslam Dünyası ve Rus polisikası üzerinde durulmuş, tam metin olarak Rus Çarı Petro'nun vasiyeti eklenmiştir. İslam Dünyası döneminden giriş yapılmış ve bu dönemde Batı medeniyetine (!) gönderilen bir saatin bile büyü eseri olarak bakıldığı gözlemlenmiş, bu büyük Batı Medeniyeti (!) gelen hediyeler karşısında -hiç görmediklerinden- büyük şaşkınlık duymuşlardır. Gelin görün ki bir sonraki çağda yıkanmasını bilmeyen Batı, medeniyetin beşiği Doğu'ya nasıl yaşanılacağını öğretecekti. Ardından İslam devletleri bahsiyle konu Osmanlı'dan açılmış ama Osman Gazinin, Orhan Gaziye üç maddelik vasiyeti yazılmıştır. Ardından da son bölüm olayları yani 1201-1202 (Hicri) ele alınarak bu cilt de tamamlanmıştı.
    6. Bölüm Fransa İhtilali ile açılmış, Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri arasındaki durumlardan bahsedilerek Rusya'ya harp ilanıyla son bulmuştur. İngiltere ve Rusya arası gerginlik sonrası Rusya'ya bizim de harp zamanımız başka Kırım meselesi sebebiyle artık gelmiş, askerden daha çok halk bunu dile getirmiştir. 4 Rebiulahir 1201'de yani günümüz takvimine göre 24 Ocak 1787'de mecliste bir toplantı olmuş ve harp fikri görüşülmüştür. Ardından Rusya'ya harp ilan edilmiş ve Rusya'ya açılan savaş hakkında Osmanlı bir Bayenname yayınlamıştır. Burada bir de padişah yazısı vardır ki o yazıdan bir kısım gönlümü aldığından aynen aktarıyorum. "İğreti bir emanet olan dünya hayatı için ehli İslam'ın hakarete tahammülü olmaz" şeklinde. Çok net dille yazılmış Padişah'ın sefer yazısından alıntıdır. Bir de bu dönemde Vasıf Efendi Sefretrnamesi vardır ki açıkça internetten bulabilirseniz okumanızı tavsiye edeceğim bir eserdir ve kendi tahminlerime göre İstanbul Üniversitesi nadir eserler bölümünde olması muhtemel, yoksa da tedarik edilmesi lazımdır. Burada İspanya ve oradaki olaylar anlatılmıştır.Bununla birlikte de 3. cilt sona ermiştir.

    ---Dördüncü Kısım---
    1203 (1788-1789) senesi olaylarıyla başlar. Rusya seferi için padişah Yusuf Paşayı başkomutan seçmiş, ona Sancak-ı Şerif'i vermiş ve kendi oğlunu bile şikayet edebileceği özgürlüğü tanımıştır. Ordu, karadan Edirne'ye gelmiş, denizden de donanmamız Karadeniz'e çıkıyordu. Burada Kaptanı Derya Hasan Paşa adında gerçek bir paşa ve büyük bir zat vardı ki, Osmanlı dara düştüğünde 12000 akçe altın vermiş, geri istememiş ve günümüz diliyle söyleyecek olursak bazı uzuvları havalara kalkmamıştı. Böyle bir Paşa, savaş emri ve kumandanlığı kendisine verilince tüm kölelerini azad etmiş, eşiyle bile bir daha görüşemeyeceğiz diyerek vedalaşmış herkesten helallik alarak ordudan kaçan askerlere örnek olmuştur. Ancak savaş zamanı gelip çattığında tek kalmış, korkak kumandanlar askerinde moralini bozmuş, hatta kaçan bir kumandan daha boğazda gemisinden inmeden boğdurularak ibret olsun diye başı kesilip sergilenmiştir. Özi kuşatılmış, donanmamız 2 ateş arasında kalmış ve ya karaya oturmak ya da yanmak suretiyle ağır hasar almıştı. Kayıplar arttıkça üzüntüden Abdülhamid'in sağlığı da oldukça bozulmaya başlamış nitekim daha fazla vücudu dayanamayarak vefat ediyor ve yerine de III. Selim geçiyordu. İlk iş olarak orduya el atan Selim, gereksiz yere orduya kaydolup haksız kazanç elde edenleri kesmiş ardından birtakım mali düzenlemelerle halkı sıkmadan düzgün vergi almaya çalışmış ve haksız vergiyi ortadan kaldırmıştır. Maddi ve manavi rüşveti ortadan kaldırmayı amaçlamış. Maddi rüşveti zaten biliyoruz, manevi rüşvette yüksek ve önemli kademelere gelenlerin hatıra üsulü olarak getirilmeleri idi. Yeniden savaşa dönecek olursak, savaş gittikçe uzuyor ve devletler zora düşüyordu. Rusya bile buna dahil. En sonunda Yaş Antlaşması imzalanmış ve barış yapılmıştı. Bu savaş sonunda ordu ve Yeniçeriler iyice ne olduklarını belli etmişler ve yeni ordu düşüncesi de akıllara yerleşmeye başlamıştır.

    ---Beşinci Kısım---
    1204 (1789-1790), 1205 (1790-1791) ve 1206 (1791-1792) dönemleri kapsayarak 3 bölüm halinde verilmiştir.
    1. Bölüm de 1204 senesi olayları anlatılmıştır. Burada Gazi Hasan Paşa'ya değinilir, Selim'in onu 3 gece rüyasında görüp sadarete getirdiği konuşulur. Ölümü sonrası Selim çok üzüntülü ve hiddetli olduğundan kelle korkusundan bir süre yanına kimse yaklaşamamış ve Selim de bu paşa sonrası kimi tayin edeceğini bilememiştir. Bazı çok akıllı İslam Bilgini (!) sıfatlılar da aman onlar Hristiyan, onlarla ittifak olmaz diye fetvalar veriyor, devlet adamlarının çok afedersiniz ama bu "Eşekliği", cânım Osmanlı'ya pahalıya patlıyor, devlet güç kaybediyordu. Gene de böyle bir zamanda şükürler olsun 1790 yılı Ocak ayında Prusya ile 5 maddelik ittifak imzalanmış da devlet biraz nefes almıştı. Ancak o vezirzadeler biraz olsun akıl alamıyor, önünü göremiyor, diploması bilmediklerinden anlamadıkları herşeye haramdır diyerek devlete zarar veriyordu ve üstünde yaşadıkları devlete ihanet etmenin de değil İslamiyet, hiçbir dinde yeri olmadığını düşünüyorum.
    2. Bölüm de 1205 senesi olaylarını konu edinmiştir. Burada artık vezirler yermek kendi haline bırakılıyor çünkü ordu bile -sürekli değiştikleri için- vezirlere itimat etmiyordu. Hem Osmanlı hem de Rus durumları kötüleşmiş 2 tarafta barış istiyor ama bunu açığa vuramıyordu. Nitekim İsmail kalesinde şehit olan 30000 askerimizden sonra Rusların da 15000 kayıpları göz önüne alındığında durumumuz oldukça açıktır.
    3. Bölüm de ise 1206 senesi konu edinmiş ve burada mühim hadise artık saray sınıfı ya da oradaki rütbeliler veya da halk değil bizzat ordunun verilen kararlara isyan etmesidir. Burada aslında bilinmelidir ki isyanlar gerçekte padişaha değildir ve kolay kolay da yapılmaya cesaret edilemez. Genellikle yöneticilere fazla vergiden veya komutanlara yanlış yönetim ve askeri haksızlıklar yaptıkları gerekçesiyle çıkar ve büyür. Bu dönemde yine Viyana'ya elçi gönderilse de dönem adına bana göre en önemli olay gene bir Sefaretname'dir. Buna göre Azmi Efendi'nin Prusya yani Almanya Sefaretnamesi kitapta paylaşılmış oldukça akıcı ve güzel bir eserdir ki mutlaka tarih severler o dönemin şartlarını göz önüne alarak bunu okumalı, bu dönemden itibaren Dünya Savaşına kadar neden Alman ekolü benimsenmiş, bunun hakkında fikir edinmelidir.

    ---Altıncı Kısım---
    1792 (1207) senesi olayları anlatılarak başlanmıştır. Burada bahis askeri düzen üzerinden açılmıştı. Buna bağlı olarak birtakım yeniliklerle birlikte ıslahat raporları hazırlanmıştı. Bunların özeti kitapta verilse de bir de 'Layiha' hazırlanmış, Nizam-ı Cedid çalışmaları yapılmıştır. Bu konuda Levent Çiftliği Kanunu çıkmıştır. Bu kanunun özeti de kitapta verilmiştir. Ticarette denizciliğimizin sorunları ve gerilememiz ile Lehistan'ın paylaşımı ve Lehistan elçisinin hareketleri konuşularak bölüm kapanıyor.
    1793 senesi olaylarıyla devam edilmiştir. Burada Elçilikten bahdilmiş geçen konunun devamı olarak bir başlangıç yapılmış. Bir 'Zahire' meselesi ortaya çıkmış, III. Selim bu konuda ticaret serbestliği getirmeye çalışmıştır. Vehhabilik meselesine değinilmiş, bunun yazarlarından bahsedilmiştir.
    3. Bölüm 1794 senesi ele alınarak yazılmıştır. III. Selim, bahriye alanında da Fransız ekolü kullanmış ancak gene pek akıllı (!) vezir müsveddeleri bunun yanlış olduğunda fetva verdirmişlerdir. Bu dönemde en önemli olaylardan birisi Yusuf Agah Efendi benim için çok önemlidir. Bu elçi, Avrupa'ya gönderilen ilk elçidir. Ayrıca bir de Sefaretnamesi vardır ki kitapta bunun da verilmesi isabet olmuştu. Tabi bir de dönemin en önemli olayı Fransız İhtilali de bu dönem de gerçekleşmiş ve kitapta da kendisine yer bulmuştur.
    4. Bölümde de devam olarak 1795 senesi olayları ele alınır. Avrupa'nın durumuyla başlanmış, Paris'te patlak veren ihtilali bastıran Napolyon'un Fransız Başkumandanı olması işlenmiştir. Bu dönemler oldukça kısaltıldığından fazla bilgi de ekleme şansımız olmuyor.
    5. Bölüm 1796 senesini anlatır. Bu dönemde bazı olaylara ve elçi tayinlerine yer verilmiştir. Agah Efendi'nin İngiltere gönderildiği ve ilk elçi olduğundan bahsetmiştik. Burada bunlara ek olarak İmrahim Afif Efendi'nin Nemçe'ye ve Ali Efendi'nin Prusya'ya gönderildiği yazılmıştır. Bunun harici bazı düzenlemeler olmuştur. Burada da ilgimi çeken 'Kahve' konusudur. Önceleri kahve ve çubuk içenlerin idam edilmişliği bile vardır ancak aşırı yaygınlaşması sonrası devlet bunlardan vergi alma dönemine girmiştir.
    6. Bölüm ise 1797 senesi olaylarını ele alır. Burada elçilik hukukundan bahis açılmış ayrıca Paris elçisi Seyit Ali Efendi'nin Sefaretnamesi vardır. Bu Sefaretname'de değerli bilgiler taşır. Bununla birlikte bazı vefatlara değinilmiş, burada benim ilgimi çeken şiirleri olmuştu. Örnek verecek olursak ;
    "Bu nevbaharda ancak açıldı lâle ve dağ
    Kürşad-ı gonca-i dil kaldı bir bahara daha"
    şiirini örnek verebiliriz. Ardından İç ve Dış olaylara değinilmiştir ki burada Napolyon devrededir. Bize zarar vermek şöyle dursun, iyilik yapmıştır. Yani en azından kısmen. Malta'ya ordusuyla girmiş, Müslüman esirleri serbest bırakmış ve Malta Korsanlarından kurtulduklarını, sevinmelerini bu haberi de OSmanlı topraklarına gidip yaymalarını söylemiştir.
    7. Bölüm de 1798 olaylarını anlatılarak toplamda basımı 2 Ciltten oluşan bu kitabın ilk cilti burada tamamlanmıştır. Burada Rumeli olaylarından ve Fransa'nın Mısırı işgalinden söz edilmiştir. Napolyon aslında halka iyi davranmış ve Osmanlı yanlısı gözükmüştür. Hatta askerleri de kimseye haksızlık etmemiş, aldıkları malın karşılığını da vermişlerdir. Ancak gene de kendine güven oluşturamayan Napolyon'un donanmasını bir de İngilizler yakınca olanlar olmuş, Napolyon geri çekilmek zorunda kalmış, Cezzar Ahmet Paşa burada öne çıkmıştır. Osmanlı ve İngiliz ittifakı ile Napolyon geri çekilmek durumunda kalmıştır. Kitabın ilk cildi de burada tamamlanıyor.

    ---Yedinci Kısım---
    1. Bölüm 1798 senesi olaylarını ele alıyor. Burada dikkatimi çeken Fransız işgali sonrası Mısır'ı kurtarmak için İngiltere ve yıllardır savaş verip kan döktüğümüz Rusya'ya güvenerek ittifak yapmak ve Mısır'a girdiğinde hem Osmanlı hem Fransa bayrağını aynı yere birlikte koyan Napolyon'a savaş açmak oldu. Açıkçası sizi bilmem ama bana saçma geldi. Zaten toprak kaybediyorsunuz, diploması bilen 2 adamınız olsa da Fransa ve İngiltere'yi geçmiş sorunlarından birbirine düşürseniz, Alman ve Rus tarafı da zaten bu gruplaşmaya katılacak, siz de Mısır'ı rahatça alacaktınız. He gene almadınız mı, aldınız ama kolayı varken, diploması varken, boş yere askerimizin şehit olması içimi acıtıyor. Çünkü o dönemde askerimizin savaşacak eğitimi, giyecek kıyafeti, kullanacak silahı hatta yiyecek ekmeği bile olmadığını ve hazinenin durumunu her yerde okuyoruz.
    2. Bölüm 1799 senesiyle devam etmiştir. Burada Napolyon hakkında kısa bir değerlendirme yapılıp Fransızların yeniden Mısır hakimiyetine değinilmiştir.
    3. Bölüm de 1800 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemin ilgi çekici olayları olarak Napolyon sonrası Mısır işgalcilerinin başına geçen General Kleber'in, Mısır'da Ezher öğrencisi Süleyman tarafından hançerlenerek öldürülmesi vardır. Nizam-ı Cedid askerleri çoğaltılmaya çalışmış bunun yanında ok ve yay gibi dönemin geri kalmış ilkel sayılacak silahları yasaklanmış, yerine "Kurşun" kullanmaya başlanılmıştır.
    4. Bölüm 1801 senesi olaylarını kapsar. Bu dönemde sadece ülkenin içinde bulunduğu durumdan bahsedilmiştir. Fransızlar sonunda kendileri de isteyek anlaşılmış olduklarından Mısır'ı terketmişlerdir. Bunun ardından kutsal topraklarda devlete bela olan Vehhabiler'e yönelinmiştir. Rumeli olayları konu edinilmiştir ve en önemlisi yılların Yeniçeri birliğinin ne hallere düştüğü üzerinde durulmuş, donanma gücümüzden bahsedilmiştir.
    5. Bölüm 1802 olaylarıyla geçer. Burada Vehhabiler ve kim oldukları, ne yaptıkları, kim tarafından kuruldukları ve yayılmaları ele alınmıştır. Abdülvehhab oğlu Mehmet tarafından Hanbeli mezhebinde iken sonradan Vahhabiliği ortaya çıkarttığı, Osmanlı'ya düşman olduğu ve onların mallarının vs alınmasının 'Sevap(!)' olduğunu belirten bu adama, yağmacılık kültürüne alışmış olan Arap halkı da çabucak ısınınca önemsiz gözüken bu sorun bir anda büyümüştür.
    6. Bölüm 1803 yılı İç ve Dış olaylar ile Ruznamecilik hakkındaki bahis ile kapatılmıştır. Ruznameyi kısaca günlük gelir ve giderlerin tutulduğu defter, Ruznameciyi de bu devterleri tutan kişi olarak tanımayabiliriz. Buna günümüz de 'Muhasebecilik' de denilebilir diye düşünüyorum.
    7. Bölüm de 1804 senesi olayları ele alınmış, askerlikle ilgili düşünceler işlenmiş, Yeniçerilerin kuruluşu ve kim oldularıyla başlanmıştır. Nasıl ve neye göre düzenlendikleri ve içerdeki bozulmadan bahsedilerek yeni ordunun gündeme ne şekilde geldiği az çok verilmiştir. Ardından Nizam-ı Cedid birlikleri ve bunlara ne kadar ihtiyaç olduğunun altı çizilmiş, düzenli orduların savaşta kılıç tutmasını bilmeyen Avrupa bölgesinde nasıl işe yaradığını gözler önüne sererek bu kısımı noktalamıştır.

    ---Sekizinci Kısım---
    1. Bölüm, 1804 senesi diğer olaylarıyla başlar. Diğer olaylardan kasıt dış olaylardır ve sadece dış olaylarla da Napolyon'dan söz edilmiştir. Kendisi İmparatorluğunu ilan etmiştir. Osmanlı'ya da elçi göndermiş, kendisinin tanınmasını istenmiştir. Selim her ne kadar bunu istese de Mısır meselesi ve müttefiklerinin Fransa düşmanı olması hasebiyle tam bir karar verilememiş ancak "Bu imparatorluğu tasdik etmekten çekindiğimiz yok ama Fransa'nın yersiz düşmanlığı yüzünden dostluk anlaşmaları yaptığımız devletleri de gücendirmek istemiyoruz" cevabı ile orta yolu bulmuşlardır.
    2. Bölüm, 1805 senesinin iç karışıklıklarını ele alarak başlar. Yeniçeriler artık sadece ismen kalmış, eşkiya olmuştu. Halk da onlardan bıkmıştı. Haraç kesiyor insanları ve dükkanları soyuyorlardı. Nizam-ı Cedid ile de atışıyordu. Böyle bir durumda bile bundan memnun olan vatansever(!) vezirler mevcuttu. Bu durumda Sırp ve Karadağ isyan çıkarmış, bunları değil korkutmak, üzerlerine kuvvet göndermeye devletin kudreti kalmamıştı.
    3. Bölüm de 1806 senesinin Avrupa olayları işlenmiş, Yeniçeri ve Nizam-ı Cedid sorunu olmuş, III. Selim'in beceriksizliği diyebileceğimiz tek hadise yeni orduyu taraf tutanları azledip yerlerine Yeniçerileri alttan destekleyenlere rütbe vermesi olmuştur. Ruslar, kalelerimize bir bir saldırırken İsmail kalesinde Pehlivan İbrahim Ağa dedikleri bir zat çıkmış, Rusları halkın da yardımıyla geri püskürtmüştür. Daha sonradan da vezirlik yapmış ve "Baba Paşa" sıfatıyla anılmıştır. Vahhabiler ise işleri iyice ilerletmiş, başta bunu önemsemeyen devlet adamlarından birkaçı yerine gidip görünce ve Hac vazifesini yapamayınca bu işin önemi geç olsa da kavranmış ancak iş işten geçmişti ve üzgün olan halk da yavaş yavaş devlet adamlarına karşı olmayı benimsemişti.
    4. Bölüm de 1807 senesinden bahsedilir. Burada açıkçası İngilizler ve Mısır anlatılsa da asıl dikkat çeken III. Selim'in tahttan indirilme sebeplerinin paylaşılması, Kabakçı olayı ve IV. Mustafa'nın tahta çıkması üzerinde durulmuştur. Ancak bunları önceki kitabım Osmanlı Padişahları'nda yer verdiğim bölüm olması hasebiyle tekrardan yazmak gereği duymadım.
    5. ve bu kısımın son bölümünde ise 1808 senesi olayları ele alınmıştır. Burada önceki kitapta da bahsettiğim Alemdar Paşa adlı bir zat vardı. Bu kişi oldukça güçlü ve kendi emrindeki askerleriyle tüm 'yeniçericikleri' temizleyecek kimseydi. Selim tahttan indirilip Mustafa tahta geçirilince hain ve net olarak söyleyebilirim ki bunların sorumlusu ve devletin haini 'Kansız ve ŞEREFSİZ Musa Paşacıkı başta olmak üzere tüm hainleri öldürmek üzere yola çıktı. Bunu bilen hainler de Mustafa tahttan indirilemesin diye III. Selim ve Mahmut'u öldürme planlarını yapıyorlardı. Sultan Selim'in vefatı üzerine Alemdar Paşa öyle hale girmiş öyle haykırmıştı ki sesinden insanlar korkuyor, askerleri onu böyle görüp ölü bedene bu kadar ağladıklarını görünce sarayda önüne kim gelse kesip biçiyordu. En azından Mahmut kurtarılmış, Alemdar Paşa (RUHU ŞAD OLSUN) onu tahta geçirerek biraz olsun avunmuş, Selim'in katillerini de ibreti alem için değil görülecek, burada yazılmayacak hallere sokmuştu. Geriye de sadece "Biz ondan razıyız, Allah da ondan razı olsun" demek kalıyor.

    ---Dokuzuncu Kısım---
    1. Bölüm 1808 olaylarının devamıdır. Burada Sened-i İttifak imzalanmıştır. Alemdar Paşa neredeyse tanıdığı tüm kumandanlara ordularıyla İstanbula gelmelerini söylemiş onlar da gelmişler ve devletin nizamı ve bunun korunması için 7 şartlı ittifak hazırlanmıştır. Bunların hepsi oldukça önemlidir ve biraz da uzunlardır. Yoksa eklemeyi düşündüm ama sadece 7. maddenin bile burada 3-5 sayfa olması nedeniyle caydım diyebilirim. İlk iş olarak ordudan başlanılmış, eskinin Nizam-ı Cedid'i şimdi Sekban adını almıştır. Bizim saf Alemdar Paşa'nın ise içten içten kuyusu kazılıyor, düşmanları yavaş yavaş akşam meclislerinde onu öldürme planları yapıyor, o ise işini sadece Allah'a bırakıp başka şey yapmıyor sadece Sultana itaat ediyordu. Ancak hem Sultan'ı hem Alemdar'ı yavaş yavaş yeni vezirler de bu hainliğin içine çekiyorlardı. Allah kimseye kendi kanından canından, kendi milletinden olan insan müsveddesinin ihanetini yaşatmasın, düşmanıma bile. Alemdar Paşa'da bu fikir de olacak ki -bu temizliği nedeniyle saf dedim- herkese hoşgörü ile yaklaşıyor, kimse hakkında kötü düşünmeyip, kimsenin kuyusunu kazmıyordu. Ancak Yüzlerce Yeniçeri, bana göre de devletin bu vakit sonrası en büyük vatan hainleri ve şerefsizleri, sarayı basmış, Alemdar Paşa ve azıcık askeri buna karşı koymuş, kendini kolayca ve ucuza satmak istemeyen Alemdar Paşa cephaneliği havaya uçurarak yüzlerce yeniçeri hainini de yanında götürmüştü. Ne çare ki takdiri ilahi yaver olmadıkça tedbir tesir vermiyor, Yeniçeriler Nizam-ı Cedid sonrası Sekban-ı Cedid'i de yok ediyordu. Devlete zarar vermekten geri kalmıyorlardı. Bunun yanında Fransa'nın bizimle olduğunu gösterip gizlice Rusya ile anlaşması üzerine İngiltere ile güç de olsa ittifak yapılmış, Fransa'ya da bu bildirilmiştir.
    2. Bölüm 1809 senesi olaylarını kapsar. Burada da Rusya görüşmelerine değinilmiş, onların Alemdar Paşa'ya saygılı oldukları ve Eflak ve Boğdan konusunda yumuşadıkları ancak onun başına gelenleri öğrendikten sonra elçiyi tabiri caizse 'kovdukları' ve bu toprakları geri vermediklerini söyleyebiliriz.
    3. Bölüm de 1810 döneminde Napolyon'un evliliği ve iç ve dış devletlerdeki sorunlara değinilmiştir. Ruslar zorda kaldıklarından barış yapmak için İstanbul'a elçi göndermişler, bunun üzerine Fatih Camisinde bir istişare toplantısı yapılmıştı. Burada Hattı Hümayun okunmuş, din ve devlet için son dereceye kadar dayanma kararı çıkmıştır.
    4. Bölümde 1811 senesi olayları anlatılmıştır. Burada savaş vb durumlardan çok 'Mustafa' ismi dikkatimi çekmiştir. Bu ismin Eshabı kiramda alınmadığı, alınmasının caiz olmadığı belirtilmiş, Osmanlı sonrası alınmaya başlandığı belirtilip, yaşanan önemli ihtilal ve olayların da 4 Mustafa isimli padişaha denk geldiği verilmiştir ve gerçekten de bu konu dikkatimi cezbetti. Bunun dışında isyanda, sürgünde, vezirlikte, başarısız kumandanlarda da hep Mustafa adının öne çıkması bu bölüm adına beni en çok şaşırtan ve belgelenmiş olaylar zinciri olmuştu. Faik Efendi Mecmuasında bu gibi değişik durumları bulabilecemiz de belirtilmiştir ki şahsen ben merak ettim ve bakacağım.

    ---Onuncu Kısım---
    1. Bölüm 1811 senesi olaylarıyla başlar. Bu bölümde birkaç sayfalığına Ruslarla yapılan barış hazırlıklarından bahsedilmiş, Fransa'nın ikili oyunu ve devletimizin yavaş yavaş siyaseti öğrendiği anlaşılmış, birkaç kendini bilmezin lafıyla savaşa girilmeyeceği ve girilmemesi gerektiği -her ne kadar çok kayıplar verilse ve zor olsa- nihayet (!) öğrenilmiştir.
    2. Bölüm 1812 olaylarını konu edinir. Rusya ile mütabakata vardığımız Bükreş Antlaşması ile bu bölüme başlanmıştır. Dayanılmaz zorlu gereken mücadele sonrası 16 maddeyle barış imzası atılmış oldu. Burada bu anlaşmanın yanı sıra İstanbul'da meydana gelen veba salgınından söz edilmiştir. Nereden nasıl geldiği, nasıl yayıldığı, günde 3000 kişinin öldüğü durumlara çıktığı, bekar odalarının yakıldığı ve gelen kış soğuklarıyla beraber azaldığı anlatılıp bölüm kapatılmıştır.
    3. Bölüm de 1813'teki Mısır ve Sırbistan olaylarına yer verilmiştir. Burada Mısır olaylarında Tosun Paşa adı geçiyor. Kendisi çok yiğit bir kumandan olup Vehhabileri yenmiş, Mekke ve Medine anahtarı İstanbul'a gönderilmiştir. Burada merak ettiğim acaba bu Tosun Paşa, bizim Kemal Sunal Ağabeyimizin de oynadığı Tosun Paşa filminde bahsedilen paşa mıdır ? Bunu merak ettim. Bunun haricinde dışarıda da bazı olaylar devam ediyordu. Fransa'ya karşı neredeyse tüm Avrupa birleşmiş başta Avusturya, Almanya ve Rusya olmak üzere Napolyon'a karşı ittifak oluşturmuş ve savaş açmışlar (500000 asker oldukları söylenir) , bölüm bunun bilgisiyle noktalanmıştı.
    4. Bölümde 1814 senesinden bahis açılmış, önceki bölümden devam eden savaş sonucu yaklaşık 500000 askerle girdikleri savaşta Napolyon'u yenmeyi başarmışlardı. Napolyon kaybetmiş, Elbe Adasına sürülmüş -ancak buraya sürülürken aldığı para resmen ödüldür ve adanın hükümdarı olacaktır- ardından halk da yeni kralı sevmemiş ve Napolyon, her şeye rağmen yeniden aranılır olmuştur.
    5. Bölüm 1815 yılını ele alır ve Mısırlı Mehmet Ali Paşa'nın Vahhabileri yenmesi konu edilir. Bu arada dikkat ettim de sorunlar aslında dışarda değil de daha çok içeride ve askeri olarak bunu başaramayınca devlet adamlarına sarkmış bunu da başaramayınca İslam dinine yönelmişler ama Allah izin vermeyince olmadı mı olmuyor, eh iyi ki de olmamış. Dışarıda da Viyana'da kongre yapılmış, Napolyon sonrası Avrupa haritası şekillendirmeye çalışılmıştır. Napolyon boş durur mu ? O da adadan çıkmış, halk ve asker kendisini özlemiş olduğundan geçtiği yerde karşılaştığı halk ve ordu da kendisine katılmıştı. 18. Lui hem meclis hem askere gidip kurtarılmayı istediyse de kimse kendisine yardım etmemiş ve Napolyon tekrar başa geçmişti. Tüm dünyanın Napolyon'un yaptıklarına şaşmadığını söylersek yalan olur.Ancak 130000 kişilik ordu toplasa da karşısında 250000 kişi olunca pek fayda vermedi ve 100 gün süren imparatorluğu sonrası Saint Helen adasına sürüldü ve ömrünü orada tamamladı.
    6. Bölümde 1816 senesi ele alınmaktadır. Burada ülke içi gelişen olaylardan kısa kısa hikayeler şeklinde bahsedilmiş, Garp Ocaklarının durumu anlatılmıştır. Garp Ocaklarının ne olduklarını bilmeyenler için kısaca anlatalım. Bu ocaklar; Trablusgarp, Cezayir ve Tunus için kullanılan terimdir. Osmanlı'nın Afrika'daki 3 muhtar eyaletini temsil ederler.
    7. Bölümde 1817 senesinin iç olayları anlatılmaktadır. Burada mesela Memiş Ağa dikkatimi çekti. Kendisi halk tarafından sevilen, kimseyi ne sebeple olsun üzmeyen, çok zengin ve devlete de para kazandıran birisiymiş. Bu adamdan borç isteyen Süleyman Paşa, parayı alamayınca üzerine adam salmış ve ağayı öldürmüş. E bunu neden anlattım derseniz, adam zaten 100 yaşında ve yakında ölecek, devlet az akıllı olup bunun katlini istemese bu kadar zenginlik ve para da devlete kalacak yağmacıların elinde heba olmayacaktı. Gel gör ki pek akıllı (!) devlet adamları gene kendilerinden bekleneni yapmış, sürpriz olmamıştı.
    8. Bölüm 1818 olaylarında gelen elçiler ve bunlarla gönderilen hediyeler kısmıyla başlar. İran ve Mısır'dan İstanbul'a filler gönderildiği yazar. Burada dikkatimi çeken bu hayvanların nasıl bir gemiyle veya taşıtla geldiği ve nerede tutulduğu olmuştur. Dikkatten ziyade merak da diyebiliriz tabi. Burada komik bir hadisedir. Haklı haksız herkes bir yere sürülüyordu ya hani, filler de bundan nasipsiz kalmamışlar, çıkan yangınların falan halk tarafından suçlusu gösterilince Edirne'ye sürülmek zorunda kalmışlar da dedikodudan uzak yaşamış hayvancağızlar (!).

    ---Onbirinci Kısım---
    1. Bölüm 1818'in devamı olarak ele alınmıştır. Yangınlar ele alınmıştı tam ne alaka diyecektim de o dönem tam 73 yangın çıkmış. İnsan hayret ediyor.
    2. Bölüm 1819'u ele alır. Burada da Vehhabi elebaşlarının cezalandırılması konusu işlenmiştir. Ayrıca devlete bela olan Halet Efendi konusuna kısaca değinilmiş, bu kişinin nasıl yükseldiği, neler yaptığı, kendinden daha iyi olacak kimseleri başa getirmediği, her tarafta ikiyüzlü olduğuna değinilmiştir.
    3. Bölüm 1820 senesini anlatır. Ermeni meselesinde Ermeni Patriği ve Katoliklerin bölünmesi ve taraflarından söz edilmiştir.
    4. Bölüm 1821 senesinden bahseder. Bu bölümün neredeyse tamamı Rum İsyanı ve nedenleri üzerine kurulmuştur. Önceki bölümler neredeyse 1-2 sayfa olduğundan biz de bahsini kısa tuttuk ama bu bölüme neredeyse 20 sayfa ayrıldığından ehemmiyetini anlamak gerek. Burada Rumlar, neredeyse ilk ortaya çıkış tarihleri itibariyle ele alınmışlar, kim oldukları nereden geldikleri, Fatih döneminde nasıl sindirildikleri ve hoşgörü gördüklerinden ses çıkarmadıkları anlatılmış, Daha sonraki dönemlerde bunlar devlet içerisinde Etnik Eterya adlı bir hayır (!) örgütü mensuplarını topladıkları teşkilat kurmuşlar ve kendilerine güvenilen zararsız (!) Rumcuklar bu cemiyete üye olarak devlete asi olmaya başlamışlardı. Rumlar isyanın meyvelerini alıyorlardı. Çünkü Osmanlı gereken yardımı yapmıyor değil, yapamıyordu. Sebebi Halet Efendi'nin yaptıklarıydı ama iş işten geçiyordu. Bir tarafta davasına inanmış Rumlar, diğer tarafta göbek büyüten vezirler. Haksız da olsalar Rumlar bu inançla galip geliyor, devlet ordu bile toplayamıyordu. İsyan oldukça büyümüş, Ruslar da kendilerine pay çıkartmaktan geri kalmamıştı. Ancak gereken cevap verilemiyordu çünkü devlet adamları oldukça tecrübesizdi ve cevap vermemekten çok ne diyeceklerini bilmiyorlardı.

    ---Onikinci Kısım---
    1. Bölüm 1822 olaylarıyla başlar. Bu sefer Rusya ve Avrupa devletleri haricinde İran konusuna değinilmiştir. Rusların sınırlarımıza yaptıkları sonrası her tarafa asker yetiştiremediğimizden, Rum fitnesi gibi sebeplerden dolayı Osmanlı dara düşünce İran da fırsattan istifade topraklarımıza girerdi. Bunun dışında Sakız adasında isyan olmuş ve bu isyan -her ne kadar paşalar başta umursamasa da- bastırılmıştır.
    2. Bölüm 1823 senesindeki yeniçeri ocağı düzenlemeleri ve para düzenlemeleri ile başlar. Halet Efendi vardır ki artık padişah da bunun ölümünü ister olmuştur. Yeniçerileri destekleyen, ihtilale izin vermeyen, sultanı zor durumda bırakan, rüşvet yiyen ama işinin ehli olduğundan yerine adam da koyamayan biridir. Yeniçerilerin arasına gizlice giren II. Mahmut onların da Halet'i istemediklerini duymuş, kendi paşalarının da fikriyle onu sürgüne göndermiş, sürgüne giderken bile ricası ile sürgün yeri değiştirilmiş, onu istemeyenler şikayete gelince de idam kararı çıkmıştır. Bir Hasan Ağa çıkmıştır ki bu zamanda. Tüm Yeniçeri ve zorbalarına gereken dersi vermiş, hainleri sürgüne göndermiş 3 ay gibi sürede hainlerin hepsi öldürülmüş memleket biraz olsun feraha kavuşmuştur.
    3. Bölüm 1824 senesini anlatır. Burada kısa kısa bazı olaylar anlatılır. Akılda kalıcı olarak Şehzade Abdülmecit doğmuştur. Burada bir diğer önemli olay da 'Askeri Cihadiye' isimli talimli asker hazırlanması olmuştur.
    4. Bölüm 1825 senesi olaylarını anlatır. Bu dönemin bence en önemli hadisesi savaşlar haricinde bir mesele seçilecekse o da "Okumanın Zorunlu" olmasıdır. Bu çok mühimdir benim için. Cehalet her zaman kötülüğün başıdır, Osmanlı döneminde de sırf savaşıyor dize vezir, savaştan başka şey bilmiyor diye de nice vezir olmuştur rezil. Bu sebeple eğitim çok önemlidir kanımca ve bu başarılmıştır. Bu yıl içerisinde ayrıca Şehzade Abdülmecit, Fatma Sultan ve Münire Sultan, çiçek hastalığından vefat etmişlerdir.
    5. ve son bölüm 1826 senesinden başlar. Burada bir söz çok hoşuma gitmiştir ki öncesinde zaten bunu alıntı olarak da paylaşmıştım. Burada Müverrih Esad Efendi der ki: "Halkın bir şeyi beğenmeyip kabul etmemekteki inatları cahillikten, yani o şeyin faydasını ve mahiyetini bilmediklerinden ileri gelir. İnsan tabiatı, bilmediği hususlara yüz çevirir ve meçhule düşmanlık besler. Aslında benim buradan çıkarımım da gene eğitimin önemi üzerine olacaktır. Yeniçeriler artık kendi başlarına bile dert açtıklarından Sultan Mahmut bunun kaldırılması için zemin yokluyordu. Bu aşamada askeri talimin bile vacip olduğuna dair fetvalar verilmiş, rahata alışmış Yeniçeri, oldukça zorlanmıştır. Ardından Yeniçeriler yatmaya ve rahata alıştıklarından bunlar kendilerine zor gelecek ve isyan hazırlığında olacaklardı. Osmanlı'nın da bundan haberi vardı ve Etmeydanında toplanan Yeniçeri zorbalarına karşı harekete geçildi. Topkapı Sarayına giden Sultan Selim de bizzat Sancak-ı Şerif'i çıkartmıştı. Artık din ve devlet uğruna ya ölünecek ya da bu aşk yaşatılmaya devam edecekti. Nitekim öyle de olmuş ve 500 yıldır ülkeye nice hizmetler eden, savaşlara giden, 2 saatte meydan muharebesi kazanan bu asker kılıklar 3-5 saat içinde bozularak darmadağın olmuş hem ocağa ihanetlerinin hem atalarına hem de devlete hıyanetlerinin cezasını bulmuşlardır. Öyle ki artık mahalle halkı bile sokaklarda nöbet bekliyor, İstanbul sanki düşman elinden yeni kurtarılmış gibi muhafaza ediliyordu. Sarayda yapılan görüşmeler sonrası Yeniçerilerin hala kaldırılmamasını, islah edilmesini konuşan devlet adamları (!) çıkması çok korkunçtur bana göre. En son alınan karar ve verilen fetva ile Yeniçeriler tarihe karışmıştır. Onun yerine de "Asakir-i Mansure-i Muhammediyye" kurulmuştur. Burada birçok Yeniçeri ağası veya mensubu da idam edilmiş veya sürgüne gönderilirken boynu vurulmuştur. Resmen iç sızımı hafifleten bir olaysa Tornacı Ömer ve Kafesci lakaplı iki insancık (!) İdam edilmiştir. Bu kansızların Alemdar Paşa'nın vafatında parmağı oldukları bilinmektedir.

    ---SONUÇ---
    Bu kısımda da iki konu üzerinde duruldu. Biri Napolyon sonrası Viyana'daki kongreydi ki Osmanlı buraya adam gönderse toprak alabileceğimiz ve bizi tutacak devletler olacağını ben bile anlayabiliyorsam koca devlet adamları o zaman nasıl anlamamıştı bunun izahı oluyor ve de açıkçası bu izah beni tatmin etmemişti. Diğer olayda Yunan İsyanı ile ilgiliydi. En son kısım aslen en önemli kısımdır. Sultan II. Mahmut'un kazandırdığı en önemli eserlerden birisidir. Bu eser Türk Tıbbıyesidir. 14 Mart 1827 tarihinde kurulmuştur.

    Son olarak şunu da ekleyebilirim ki 1188-1241 yılları arası olaylar o kadar güzel anlatılmış ki, kimin ne olduğu o kadar güzel aktarılmış ki Allah bunu yazandan da (Ahmet Cevdet Paşa), yazdırandan da (Sultan II. Abdülhamit) razı olsun.