• "Bütün giysileri yırtsak yeridir
    Yeter bize vefa elbiseleri"

    Bir çoğumuz okuduğumuz kitapların yazarları ile tanışmayı isteriz. Ah... bir yerde otursakta biraz sohbet etsek. Sahi nasıl yazıyorsunuz,yazdınız ? Yaşadıkça mı yazıyorsunuz yoksa yazmak için mi yaşıyorsunuz ? Zihnimizde birçok sual vardır muhatabını bekleyen.İmkanı olanları hayal ettiğimiz kadar göçüp gidenleri yâd ettiklerimiz var bir de...
    Mâlumunuzdur ki Akif İnan’ın vefatının ardından TYB anma programı tertip etmişti.Prof. Dr.Turan Koç, D.Mehmet Doğan ve kardeşi Dr.Ahmet İnan gibi isimlerden bizzat hatıralarını dinleyerek geçen vaktin epeyce keyifli olduğunu düşünüyorum okuyucuları icin.
    Biyografilere olan merakımdan mıdır, kardeşinden dinlediğimiz hatıraların lezzeti ve keyfiyeti oldukça yüksekti. Okumayı sevenler için paylaşmak istediğim,etkilendiğim birkaç hatıraya değinmek istiyorum. :)
    1940 yıllarında Peygamberler Şehri olan Şanlıurfa’da dünyaya geldi Akif İnan. “Kudüs şairi” “yedi güzel adam” “sendikacı” gibi bilinen yazarımız için Ahmet İnan şunları söylüyordu;

    “Yazar,şair,fikir adamı,sendikacı hepsi doğru ama bana kalırsa hem ağa vasfını hem ağabey vasfını taşıyarak bir nesle abilik yapmıştı. Ona dava adamı demek şahsını temsil ediyordu. Velhasıl adam gibi adamdı.”

    Neydi ağabey ile üstad arasındaki fark ?
    Turan Koç’ta evvelinde ağabey ve üstad kısmında Akif İnan için hakiki bir ağabey olduğunu dile getirdi. Nitekim üstad emir vermekle daha çok mükellef iken ağabey yol gösterici olduğu kadar bizimleydi,iç içeydi diye dile getiriyordu. (Öğrenci dostuydu.)
    Zira cebinde varsa doyurur, en güzel lokantaya götürürdü. Ayakkabısının boyasına kadar dikkat eder, İstanbul Beyefendisi gibi giyinir bağcıksız ayakkabı giydiğini hatırlamıyorum,diye ekledi.

    Yedi güzel adamı evlerinde ağırlayan Akif İnan, Ahmet İnan ağabey ve arkadaşlarının çalışmalarını,edebiyat ve fikir üzerine mücadelelerini görünce “kendi kendime Cahit abinin şu deyimi aklıma geliyor “diye anlatmaya devam ediyordu...

    “Bu insanlar dev midir
    Yatak görmemiş gövde midir ?”
    Yahu bu adamlar uyku uyumuyorlar mı ? diye düşünüyorum,düşünüyorum...

    Zaman zaman gözlerinin dolduğunu hissettim. Anlatılanlar karşısında duygulanmamak ne mümkün! Hüznü ve sevinci müşterek olmalıydı.

    “Akif abim her şeyden önce benim babamdı. Genç yaşta babamızı kaybettiğimiz icin,Anadolu’da usul öyledir. Urfa’daydım,Akif abim o gün Urfa’ya geldi Erzurum’dan.Ziyaret ettim. Şiddetli bir öksürüğü vardı...
    -Ya abi bu kışta kıyamette sana yazık değil mi ? Niye geliyorsun ? ( o zamanlar Murat 131 sağ camı kapanmayan bir arabası vardı)
    -Ne demek istiyorsun sen ? diyerek hiddetlendi.
    Kızı Banu’ya haber verdi. Ceketimi getir,dedi.
    -Sağ cebinde bir tesbih var,sen tesbihe meraklısındır dedi,bunu amcana ver,diye Banu’ya uzattı.
    “Hülâsa burda söylemek istediğim onun hedefi sizlerdi. Bir maddi karşılığı yoktu. Onun hedefi bugün ki nesildi yani sizlerdi...”
    Turan Koç evvelinde söylemişti “tanımadığı kimse yoktu, ama kimseden dünyalık bir şey istemezdi.”

    Bitmiyordu hatıralar...
    Bir gün yine Peygamberler şehrine uğradı Akif İnan. Akşamına kardeşi ile beraber yemek yiyeceklerdi. Ahmet İnan biraz gecikiyor.
    Abisine akşama kadar yaptığı işleri sırasıyla anlatıktan sonra ekliyor;
    -abi 24 saat bana yetmiyor.
    -Ne demek istiyorsun ? Sen kim oluyorsun da zaman yetmiyor sana. Yavrum, İmam-ı Azam gibi bir mezhep kurucusu, onlarca öğrenci yetiştirmiş, devrin büyük tüccarı, hayatında 40 kez hacca gitmiş bir insana zaman yetiyor da sana nasıl zaman yetmiyor? Demek ki sen zamanı kullanmasını bilmiyorsun,dedi. Ve bir daha “zaman yetmiyor” kelimesini kullanamadığını ifade ediyor.

    “Her eylem yeniden diriltir bizi
    Nehirler düşlüyorum göl kenarında”

    Durağan bir hayat değildi onun ki,o şairlikte makam mevki sahibi olmak icin yazmıyordu. Hatırlanmak istiyordu,kelimeler ile gönülleri inşa etmek, insanlar arası köprü kurmak istiyordu, nitekim “cemiyet adamıydı Akif İnan.” Kelimelerin açtığı yaralar daha sonra da hatırlansın ve anılsın,nihayetinde “mustarip şairdi Akif İnan. Fikir adamı dediğimiz Akif İnan’ın fikirlerine şu sözlerinde rast geliyoruz
    “anamı sorarsan büyük doğudur batı sırtımda paslı bıçak gibidir” velhasıl o geldiği yeri yansıtıyordu şiirlerinde.

    Her adımı bir hikaye,her hikayesi bir ders niteliğinde nasıl biter ki muhabbet... Arada ekliyor Ahmet İnan sıkıldınız mı diye ? Daha çok anlatın demek geçiyor içimizden. Lakin kelimeler vakte malup düşüyor. Zaman su misali son bir tane derken biz üç hikaye ile de bayram etmiş oluyoruz oh ne alâ...

    Düşündüm abim neden şair ? (Şairlikte ekmek parası yok tabi) Neden yazıyor ? Ve buldum.
    Şiir nedir ? Kimler şiir okumalı ? Hangi zamanda şiir okumalı ? “ cevabını muhatabının satır aralarında bulmuş olmalı ki çıkardığı sayfadan şu inciler döküldü;

    “Olayların kuşatması altındaysanız. Bir yoğun hü­zün ağmaktaysa üstünüze günler, saatler bunalımın otağını kurmuşsa içinizde, sıkıntı bezirganı haraca bağlamışsa sizi. Aczden başka sermayeniz kalmamış gibiyse. Dualar, yüreğinizin semtine uğramadan çıkıyorsa ağzınızdan. Kendi sesiniz bile yabancı düşüyor­sa kulaklarınıza. Şiir okumalısınız.
    Ya da gülen oynatan sevinçlerin avucunda tutsak olmuşsanız. Nefsin elinde oynayan bir talimli maymuna dönmüşseniz. Başkalarının acısı size çarptığın­da bir lastik top misali geriye sıçrıyorsa. Hiçbir oyuk oluşturmuyorsa içinizde hüzün. Günübirlik hay ü hu­yun düşüncesinde nefesleniyorsanız. Öte dünyada hesaba çekilmek gerçeği fantazi hanenizde konuklamışsa. Şiir okumalısınız.
    Şiir dengeler insanı.
    Tüm sivrilikleri, abartmaları törpüleyen, düzleyen şiirdir. İfrat ve tefritin medd ü cezirleri, hayr vasatına şiirle girer.
    Hayrın vasatında, temkin üzre iseniz, yine de ge­reklidir size şiir. Çünkü halinizi tekamül ettirmek, ye­teneklerinizi geliştirmek baş ödevinizdir.
    Şiir hikmet erbablarının refikidir.
    Şiir, ilim mensuplarının arkadaşı olmuştur.”
     (şiir ve medeniyet)
    Nitekim şiirlerinde tasavvuf ehline ait hikmetler oldukça yoğundur. Doğruluğu,hakikatı libas olarak giydirmek istiyordu kelimelerine,söylenecek Hakk olsun,güzellikler kelam,sohbet şiir ile yol bulsun istiyordu. Aynı Sezai Karakoç , Necip Fazıl, Erdem Beyazıt,Rasim Özdenören... dostları gibi.

    “Bitirip şu kara kuru ekmeği
    Göç etsem diyorum yar ellerine.”
    -El Gazeli

    Ölümlerden korkar isem
    Gönül evi yıkar isem
    Ben bu yoldan çıkar isem
    Yazık bana vahlar bana -Bağlanma

    Teslimiyetinin sağlamlığını 1999 yılında yakalandığı karaciğer kanserini kardeşi,doktor Ahmet İnan, A. İnan’a söylerken yüzünde mimik dahi oynamadığını ifade ederken dile getiriyor. Sağlam duruş daima.

    Rasim abi arıyor, “Nasılsın? İyi misin ?”
    derken Akif inan:
    -Rasimciğim seni çok özledim,diyor.
    -inşallah bayrama gelir,görüşürüz.
    -Ah rasimciğim... Bayram çok geç.
    Sohbetten 2 gün sonra Kadir gecesinden önce bayramı göremeden,nadir mütefekkirlerden,eğitimci,yazar,şair,sendikacı Mehmet Akif İnan, doğduğu şehirde gözlerini kapatıyor.

    “Soyumu yüklendim bu çağ içinde
    Urfa bir dağ gönlüm bir bağ içinde”

    Heybesinde biriktirdikleri ile yol gösterici olan Akif İnan,"müslümanlar yol gösterici ve öncü olmalıdır. Her alanda edebiyatta,sanatta,tıpta vs. Helal sınırları içinde öncü olmalıyız. Biz yapmalıyız. Yapmayınca saha dediğimiz alan başkalarına kalıyor..." Sözleri nasihat niteliğinde.
    Kudüs şairi Mehmet Akif İnan Kudüs’ü görmemişti fakat hissettiği özlem,hasret ve ızdırap satırlarıyla öyle hemhâl olmuş ki hissettirebildi aynı Mehmet Akif’in Çanakkale’yi görememesi gibi...

    D.Mehmet Doğan’ın tabiriyle Akif İnan’ın tok ve parlak sesinden dinleyelim bir de Mescid-i Aksa şiirini.
    Selam ve muhabbetle. Mevlamın rahmetine nail olasın güzel adam.

    https://youtu.be/Hcins9J1kg8
  • MEHMET AKİF VE ARUZ
    Rahmetli Mehmet Akif hakkında edip ve şairlerin ittifak ettikleri
    bir nokta da onun aruz üzerindeki mutlak hâkimiyetidir. Şimdiye kadar
    aruz vezniyle şiir yazan Hiçbir şairimiz üstadın o vezindeki kat’i saltanatına
    eremedi.
    (Süleyman Nazif) merhum diyor k i :
    ≪Zebur sahibi Peygamber Davud Aleyhisselamın yedi icazında ahenk ne idiyse, Safahat şairinin desti ibdaında kelime ve aruz da odur. Usul ve kavaidini bilmediğim
    ve fakat kırk seneye karib bir zamandan beri naz ve kahrını çektiğim
    (Efail ve tefail) in bazen ne kadar serkeş, ne kadar mütereddit olduğunu
    bilirim. İhtimal ki Mehmet Akif de bu melekeyi ihraz için uzun seneler
    çalışmış ve yorulmuştur. Fakat (Buse fal) İskender’in azmi sebatına
    nasıl mukaadı olduysa, tevsen-i aruz da Safahat sahibinin iradesine
    öyle teslim-i inan etti. Nesirlerimize bile gıpta aver olacak selaset-i ifade
    ve suhulet-i beyan şairin manzumelerini emsalinden tefrik ve temyiz
    eder. Suhulet mi? Heyhat!.. Meslekten olmayanların su gibi okudukları
    o mısralar, meslekten olanların pek çoğunca mumteniul’ibda’dır...
    — Esere methal olan mükâlemede, lisanımızın son tekâmülü ve
    kabiliyeti inşatıyla o serkeş aruzun Mehmet Akif gibi bir üstat elinde
    ne kadar munis ve mülayim hale geldiği görülür. Bunlardan başka
    muhavere seraba şiirdir; Seraba zarafet ve letafet...≫

    Akif şiirlerindeki bu dupduru ve çok akkın vezni ve ahengi buluncaya
    kadar kim bilir ne derece uğraşmıştır. Eğer Safahatındaki şiirlerinden
    önce yazdığı eserlerini elde etmiş olsaydık bunu daha iyi anlardık.
    Mamafih, Safahat’ındaki ilk ve nispeten İptidai şiirleri de bu hususta
    bir fikir verebilir.
    Akif bey, şiir ve sanatta olduğu gibi, vezin ve ahenkte de mütemadiyen
    ilerlemiştir. Mesela: Birinci ciltteki (Dervas) ile diğer şiirleri arasında
    derece derece tekâmüller göze çarpar. İşte, Akif’in en çok okunan
    bir şair olması sebeplerinden biri de budur. Onun şiirlerini okuyanlar
    imale gibi, zihaf gibi, tenafür gibi takıntıları görmeden, sezmeden emniyet
    ve zevk ile yürüyebilirler.

    Mehmet Akif’in aruzu sakin havada gah ağır, gah süratli uçuşlar
    yapan, bazen iki büyük kanadını dümdüz açarak, hakimiyetle süzülen
    ve olduğu yerde duran, bazen da kendisini boşluğa atıp, tekrar uçuşlar
    yapan, harikalı bin bir marifet gösteren kartala benzer. Kuvvetli pazısının,
    pehlivan bünyesinin alaturka güreşlerde gösterdiği oyunlu maharetleri
    üstat, olgun melekesiyle, ince zekâsıyla daha çok aruzda göstermiştir.
    Bir Mahalle ilmühaberini, bir Çıngıraklı ilali, bir Eşek masalını, bir
    Kırağısı hikayesini pürüzsüz ve akkın nesirden daha selis bir surette
    şiire, nazma çeken Akif artık aruzda kimseye işleyecek, oynayacak bir
    yer bırakmadı. Onun kelimeler üzerindeki hakimiyetini, aruzdaki saltanatım,
    şiirlerindeki selaseti, sadeliği, düzgünlüğü, akkınlığı görenler,
    sandılar ki: ≪Bu eserler dümdüz birer nazımdır, onlarda şiiriyetten bir
    şemme bile yoktur!≫
    Halbuki, Akif’i inikat edenlerden Hiçbiri o eserlerin bir kısmını olsun
    henüz meydana getiremediler ve bu gidişle getiremeyecekler de...
    Mamafih, Milli veznimizin parmak sayışından daha kolay bir
    vezni aruzu :
    — İşte bizim asıl veznimiz budur, diye herkese okutan bir adama
    kim eş olmak ister?! Bu, bir tenezzül değil mi?!

    Bütün eserlerini aruz vezniyle yazmış olan üstadın hece veznimiz
    hakkında ne düşündüğünü anlamak elbette bir meraktır.
    Kadıköy’de, (Şark musiki cemiyeti) karşısındaki bir evde oturuyordum.
    Tedavi altında idim. Üstat Üsküdar’daki evinden her gün kalkar,
    yaya olarak lütfen hastalığımı ziyarete gelirdi. Bir gün ona aruz ve
    hece vezinlerindeki yazılarımdan bir kaçını okudum. Tevazuu icabı olarak
    beğendi. Maksadım hece vezni hakkındaki düşüncesini anlamadı.
    Dedim ki ;
    — Bizim gibi acezeye de böyle hece vezni yakışır.
    Derhal cevap verdi:
    — Hayır hayır, vezin bir ölçüdür. İş o ölçüye intibak edebilmekte
    ve şiir yazmaktadır. Ben hece vezniyle çok güzel eserler okudum. Söz
    hayide olduktan sonra onu aruza çeksen de boştur, heceye koşsan da.
    Evet, aruzu beceremeyenler parmak hesabına kalkıyorlar amma, bir çoğunun
    yazdıkları şiir olmaktan uzak düşüyor. (Yunus Emre) ne kudretli
    bir hece şairidir. O aşık, yüreği yanık adamın, o koca Türkün bir çok şiirleri
    hafızamdadır. Son zamanlarda hece vezniyle yazan bazı gençler
    var, muvaffak olacaklar gibi görünüyorlar.
    Sordum:
    — Kimdir onlar? Üstat? Dedi ki :
    — Ankara’dan siz de tanırsınız.
    Üstat sözüne devam etti;
    — Ben şiir telakkisinde şekle o derece itibar edenlerden değilim. Vakıa,
    kendi yazılarımda biraz müşkülpesendim. Fakat, ben o yazıları şiir
    addetmiyorum ki...
    — Estağfurullah.
    — Yok yok, öyledir. Bir eser hem şiir olmaz, hem şekilden, kaideden
    mahrum bulunursa berbattır. Bunun aksini al; Şekil de, sanat da
    dürüst oldu mu, oh ne güzel!
    *
    Üstadın eski bir (Musahabe-i Edebiyesinden) :
    — Bizim nazmımız acem vezinlerine tabi olduğu için her istediğimizi
    kolayca söyleyemeyiz. Şairlerimiz ekseriya zarureti vezin denilen hastalıktan
    vefat ederler!
    — Acem veznini asırlardan beri işleye işleye bu günkü derecesine
    getirmişiz. En muktedir şairlerimiz bu vezni büsbütün terk edip de hece
    vezninde bir çok eserler meydana getirmedikçe arkanızdan kimse gelmeyecektir!
    — Elimizdeki vezin vakıa dar, lakin size söyledikleri kadar değil.
  • HANGİ ŞAİRLERİN TE’SIRİNE UYDU?
    (Süleyman Nazif) merhum diyor ki :
    ≪Mehmet Akif’in şahsiyet-i edebîyesinde dört şairin nüfuzu en ziyade
    bariz görünür; Evvela muallim Naci’yi seve seve okumuş, sonra Abdülhak
    Hamide şiddetle meftun. Bir aralık da Kemalzade Ali Ekrem’in (Elvah-ı tabiat) iyle, Tevfik Fikret’in tarzı tahkiyesine muncezib olmuş. ≪Mesela: (Safahat) taki bir (Hasbihal) inde Mehmet Akif tam bir muallim Naci’dir :

    Ey Bülbül i terzebanı irfan,
    Dembeste nevalarınla vicdan,
    Hem safveti ruh olan o avaz,
    Oldukça harim-i canda demsaz,
    Pamalim olur bütün avalim,
    Lahute kadar cıkar hayalim.
    Eşvakıma dar gelir de eb’ad,
    Eyler fikrim fezalar icad.
    Beyitleriyle başlayarak,
    Müstakbeli almayıp hayale,
    Gel biz dalalım bu hasbihâle.
    Edvarı hayat perde perde,
    Allah bilir ne var ilerde!
    beyitleriyle nihayet bulan ve şairin diğer asarı derecesinde zevk ve heyecan
    vermeyen ve hatta kaarie irası teab ve kelal eden elli beytlik bir
    manzumenin zirinde (Muallim Naci) imzasına bedel (Mehmet Akif) ismini
    görmek insanı birdenbire muteaccib ediyor. Bu neşıde (Ateşpare)
    de olsaydı o, mecmua-i eş’arın en güzel parcası sayılırdı
  • (Süleyman Nazif) diyor ki:
    — Mehmet Akif güzel olmak şartıyla her eseri sever, şekil ve mevzuu ne olursa olsun. (Fuzuli) nin Gazeliyatı gibi, (Muhteşem-i Kaşani)nin Mersiyesi, (Alfons Dode) nin (Cak) ı, (Safo) su gibi, Abdulhak Hamid’in bir (Sefilenin Hasbihali) onu müteessir etmekte hem kudret ve yekahenktir. Heccav-ı binazir (Eşref) merhumun müstehcenatını bile aşk-ı sanatla takdir ettiğini biddefeat gördüm...
    — Mehmet Akif bir eseri sevmek için onda, meslek ve mektep noktasından tetkik ve intihap etmeksizin, alel’itlak güzellik aramaktadır.
    Nasıl ki (Viktor Hugo) yı da pek ziyade beğenir.
    — Şairlerimizden (Nedim) i de çok sever.
    — (Nef i) yi sevmez...
    — Mehmet Akif ihtimal ki sanat yalnız sanat içindir düsturuna verilmek istenilen vüsat ve mutlakıyeti biraz tahdit, biraz takyit etmek isteyenlerdendir.
    — Hala o fikirdeyim ki takva ile sanat ve mürebbi ile münekkit biri birinden büsbütün ayrı şeylerdir. Biz ileride Mehmet Akif’in yazılarını tetkik ederken göreceğiz ki ≪Safahat≫ şairi de her yerde bu kayd ile mukayyet
    bulunmuyor. Ahlaksızlığı takbih etmesi onu çirkin bulduğundandır.
  • 23.1.1937
    — (Süleymaniye kürsüsünde) münasebetiyle: rakik hissi, pür temkin
    aklı, dakiki, zevki, derin ilimi ve bipayan aşkıyla içini, dışını, hissimize,
    aklımıza, zevkimize tavaf ettirirken, nasıl coştuğunu ve nasıl bitabı
    tahassüs düştüğünü gözlerinizle görürsünüz.. Mihraplarını, sütunlarını,
    kemerlerini, yarım ve tam kubbelerini, hasılı her tarafım en ince ve
    derin meallerine ve remizlerine kadar — Mimar Sinan’ın ruhi hayranını
    nutka ve vecde getirecek bir vukuf ve talakatla— izah ve teşrih ettikten
    sonra... İşte zevki selimin, yani hasta olmayan zevklerin şiirden aradığı
    ve istediği budur...
    — Üstadı Güzin (Cenap Şehabettin) diyor ki: şiiri milli namiyle ırkımızın
    rüsum ve ananetine ait neşideler kastediyorsak, pişinde serfuru
    edeceğimiz bir dehayı şairiyyet görüyorum: Mehmet Akif! Hiç kimse o
    kadar saf ve şeffaf bir billuri beyan içinde menazırı milliyeti teşhir edememiştir.
    Türk ve İslam ruhu (Safahat) m rüşeymi ilhamı oldu. Tarihi
    Edebiyat şimdilik büyük Akif’ten daha büyük bir İslam ve Türk şairi
    tanımaz..
    — Heyeti içtimaiyemizin mukadderatı hiçbir şairimizi Mehmet
    Akif kadar meşgul ve mustarip etmemiştir.
    — (Safahat) ı dün biraz tetkik etmeyerek onun gelişi güzel birkaç
    manzumesini okumuş olanlar, Mehmet Akif’i yalınız İstanbul’un menazır
    ve menakıbını görüp göstermeye kudretkâr bir musavvir, bir nevi’
    mütehassıs zannederler. Hâlbuki Fatih sokaklarından (Berlin) caddelerine
    ve (Necd) ile (el, uksur) çöllerinden İstanbul kahve ve meyhanelerine
    kadar, nereyi ve neyi tasvir etmiş ise aynı muvaffakiyeti ibda göstermiştir.
    İstihzalarında ve sitem ve şetimlerinde bile bir edayı giryan,
    bir ihtizazı tesellüm var.
    — Henüz elli yaşından uzakta bulunan Mehmet Akif inhitat ve hatta tevakkuf devrinden de uzak, mütevaliyen tekâmül ediyor. (Süleyman Nazif) Serveti Fünundaki yazılarını beş sene sonra bir kitap halinde neşretmek istediği zaman (Asim) da çıkmıştı. Bu münasebetle
    kitabına bir (Mucize-i şiir) serlevhasıyla beş on sahife daha ilave
    etmiştir. Onları (Boğaz harbi) ve (İstiklal marşı) şiirlerini anarken bahsedeceğiz.
    *
  • Seyfi Güzeldere "Gerçek Bediüzzaman Said-i Nursi ve
    Doktrinleri" adlı kitabında Kurtuluş Savaşı yıllarındaki Said
    Nursi hakkında şu bilgileri vermiştir: "Molla (Said-i Nursi) İstanbul'a geldiği vakit Mütareke olmuştu.
    Müslüman-Türk toptan tutsak gitmemek için yer yer birleşip tedbirler arıyordu. O hemen kardeşinin oğlu Abdurrahman'ın
    Çamlıca' daki köşküne yerleşti. Kitap dediği uyduruk serisini bütünlemeye başladı. Molla bu işlerle uğraşırken Anadolu bağımsızlık savaşının kan ve ateşi içinde idi. Bir dergi mollanın bağımsızlık savaşına katıldığını yazıyor. Doğru değiL. O savaşın gazilerinden binlercesi bugün (1966) yaşamdadır. Yalnız benim tanıdığım 200 gazi var. Biri diyebilir mi ki bu insan, değil silahla, fikir yoluyla olsun bu savaşa katılmıştır.
    Önce kendi diyor ki, 'Tutsaklıktan döndüm. İstanbul'da üç
    ay kaldım. 1918'in ortasından 1921 'in ortasına gelelim.' Sonbaharda ayrıldığını söylüyor. Demek 1922 olmaktadır. O zaman mollanın İstanbul' da beklemesinin açık gerekçesi oydu ki; halife kazanırsa zaten halifeli, Türk ulusu kazanırsa Türk ola! Halifenin artık çöktüğünü görünce Ankara'dan geçip Van'a gitmiştir
  • Akif,. başka bir şiirinde ise "Zulmü alkışlayamam,
    zalimi asla sevemem" / "Gelenin keyfi için geçmişe
    kalkıp sövemem"/ "Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım"
    / "Boğamazsın ki!" / "Hiç olmazsa yanımdan koğarım" demiştir.
    Siyasal islamcıların, Yeni Osmanlıcıların çok sevdiği bu dizelerinde Akif, çok açıkça görüldüğü gibi, "geçmişe sövemem",
    cc ecdadıma saldırılmasına izin vermem" diyor, "geçmişi eleştiremem", "ecdadımın hatalarını görmem" demiyor. Bir şiirinde de "Mazisi yıkık milletin atısi olur mu?" diye soran Akif'in derdi tabii ki maziyi/geçmişi/tarihi yıkmak, yok saymak değildir; onun derdi "mazi"nin hastalıklarını görüp "iiti"nin, geleceğin sağlıklı kurulmasını sağlamaktır!
    Ancak Akif, geçmişe takılıp kalan veya geçmişi bütün olumsuzluklarına karşın sürekli yücelten romantik bir tarih görüşüne de sahip değildir. Türk-islam tarihine bakışı büyük oranda eleştirel ve sorgulayıcıdır.