• "Çocuklarınız, Allah'ın size bir armağanıdır..."
  • Mehmet Akif Ersoy, cemiyete mâl olmuş bir insan. Ne yazık ki kıymeti tam olarak idrak edilememiştir. Akif, ülkenin zor zamanlarında daima halkının yanında olmuş. Dünyada bir yer edinmek için hiçbir çaba sarfetmemiş, dünya malına kıymet vermemiştir. Kurtuluş Savaşı’nın en önemli kahramanlarından biridir. Akif, Safahat’ın yedi bölümünden biri olan Asım kısımında bugünün gençlerine önemli nasihatlerde bulunmuştur. Batı’nın karakteristik özelliğini eleştirmiş ancak ülkemizin de Batı gibi ilmî vb. konularda gelişmesini istemiştir. Bu kitap, Akif’in hayatından belirli pasajlar sunan ihtiva bakımından çok kapsamlı olmasa da Akif’i bir nebze olsun tanımak için okunması elzem bir eserdir. Sadece Akif’i değil ailesini de anlatan eserde Akif’in oğlu Emin Âkif Ersoy’un hüzünlü yaşamına da yer verilmiştir. Mehmet Akif’in vefatı ne yazık ki ülkemizin en öksüz cenazesi olmuştur. Oğlu da aynı kaderi paylaşmış, Emin Âkif’e de sahip çıkılmamıştır. Son olarak Akif’in oğlunun yardım çığlığıyla Refi Cevad Ulunay’a yazdığı mektubundan bir alıntı paylaşmak istiyorum.
    “ Tut elimden diyerek, boynumu büktüm Ulunay
    Yüzde yüz üzdü senin gönlünü bitkin durumum
    “ Âkif’in oğlu “ dedim sen de şaşırdın. Bu mu? Ay
    Sürünüp kıvranıyor, iş arıyor. Vay gidi vay! “
  • Sürün köle diye panayırlara
    Mısıra sultanı kuyudan gelir
    Kölesi olur çölü beklerim
    Çağların muştusu Hiradan gelir.

    -Mehmet Emin Ay
  • Sürün köle diye panayırlara
    Mısıra sultanı kuyudan gelir
    Kölesi olur çölü beklerim
    Çağların muştusu Hiradan gelir.

    -Mehmet Emin Ay
  • Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı.’’ 
    Bu söz kulaklarımdan çıkmıyor, bir psikiyatri hastasının son sözleriydi bu. Her neyse hikayeme başlıyorum.
    Ben Tuna, 34 yaşındayım. 10 senedir akıl hastanesinde çalışıyorum, her gün yaşadığım olayları bu lanet olasıca günlüğe yazıyorum.  3652 sayfalık bir günlük, her gün yaşadığım lanet şeyleri yazdım. Fakat bu seferki hasta başkaydı, Mehmet’ti adı. 20’lerinin sonlarında, 1,90 boylarındaydı iri biriydi, omuzları falan genişti. Hiçbiri sevmezdi hastaların, o da hastaları sevmezdi. O genel olarak insanları sevmezdi. Hastaneye yatalı 6 ayı geçkin bir zaman olmuştu, benle son iki aydır konuşuyordu. Ondan öncesinde kimseye yanıt vermiyordu, yaşadığı şeyleri anlatmıyordu, diğer hastalardan farklıydı. Sanki şeydi biraz, rol yapıyor gibiydi. Bakın o ilk geldiği günü unutamıyorum, tüm testlerimizi başarıyla geçti, sonrasında oturdu kafasını duvarla vurmaya başladı, hemen koşmuştum. Sonra şey dedi ‘’YALVARIRIM, ZİHNİMİ ALIN, DAYANAMIYORUM!’’ bu sözlerinden sonra sakinleştirici verip bayılttık. Odasına götürdüğümüzde kimse gönüllü olmadı bakmaya, ben öne çıktım. Kabul ettim ona bakmayı, onda anlamadığım şeyler vardı, bu yüzden ettim sanırım, 6 ay oldu hala emin değilim neden kabul ettiğim konusunda ama bir gerçek var iyi ki kabul etmişim, hayatımın en iyi kararlarından biriydi. İlk aylar çok sessiz geçti. 160 gün falan olmuştu geleli. İşte bütün olay o gün başladı. Benle ilk konuşmasını yaptı, sanki muhabbet etmek istiyordu. Şizofreni hastaları buna pek ihtiyaç duymazdı, kendi kendilerine konuşurlardı genelde. Ama dedim ya Mehmet’te bir şeyler vardı… 
    Sabah, yanına gitmiştim. Saat 9 falandı, kalkmıştı içeri girince bana seslendi.
    -Ben de seni bekliyordum, gene tam vaktinde geldin, yanıma oturur musun?
    Gittim oturdum.
    -Sana güvenebilir miyim?
    +Elbette!
    -Bu dünyadaki insanların tamamı, beni bir ucube gibi görüyorlar. Sebebi onlar gibi olmamam, yanlış. Bu böyle değil, olamaz, olmamalı. Onların hepsi aynı düşünüyor. Sanki benim hayatımı yaşamışlar gibi, benim yerime konuşuyorlar. İstersem onlar gibi rol yapabilirim. 
    +Nasıl?
    -İnsanlığın bazı amaçları vardır, hırs ve kibir. Bunlar bir insanın olmazsa olmazıdır günümüzde ve her lanet insanda vardır bunlar. Bunlar olmayanlar var mı? evet varlar, fakat onlar ben gibi sessiz kalır, bazıları sizin gibi rol yapar, bazıları yapmaz ve benim gibi bu gömleğin içine sıkıştırılır, deli denir…
    +Bence sen, sen deli değilsin. Sende bir şeyler var…
    -Fark eder mi? Diğer herkes beni aynı görüyor, sebebi onlar gibi olmamam. Hiçbirisi benim zihnimden yaşayan insanları bilmiyor, onlar gerçek siz göremiyorsunuz. Çünkü; bakmayı bilmiyorsunuz. At gözlüğü takmış gibisiniz, herkese aynı bakıyorsunuz bu, bu YANLIŞ! Her insan aynı değildir, öyle olacak olsa. Tanrı hepimizi tek bir beden şeklinde yaratırdı, ten rengi olmazdı, boylar farklı olmazdı, ırklar olmazdı ve diğer lanet şeylerin hiçbirisi olmazdı! Şimdi sana bir soru; bu hayata gelme amacın ne? Kimsin sen? Tanrı seni neden yarattı? Hiç sorguladın mı? 
    +Şey, evet sorguladım, fakat bu neyi değiştirir? Tanrı bizi yarattı ve unuttu.
    -Peki şunu düşünmedin mi? Tanrı bizi yarattı ve halimize o bile şaşırdı çünkü; işlerin böyle gideceğini tahmin bile etmedi. En sevdiği meleklerden biri olan şeytanın ihanet edeceğini bilmediği gibi. Sanırım melekte olsa, insan da olsa aynı oluyor. Tanrı yarattığı her canlının içine o duyguyu koymuş olmalı, yoksa bunun başka açıklaması olamaz… HER CANLININ İHANET ETMESİNİN BAŞKA AÇIKLAMASI OLAMAZ TUNA! Her neyse bu günlük bu kadar muhabbet yeter.
    Bunu söyledikten sonra güldü, acıktığını söyledi. Bu şekilde devam ettik, her gün bana yeni şeyler öğretti. Bazı söyledikleri, ne biliyim, bu deliyse ben ahmağın tekiyim dedirttiriyor. Baş doktorumuzla konuştum, benim ilgilenip öğrenmemi, onu araştırmamı istedi. Tamam dedim. Ve Mehmet’e çok yakın davranıyordum, diğer hastalarla diğer bakıcılar ilgilensin deyip salladım. Son 55 güne girdik, bu 55 gün benim düşünmemi sağladı, ben kim olduğumu anladım. Hayatı sorgulamaya başladım. Ama bir gün vardı, o gün bir söz söyledi, aklımdan çıkmayan birkaç cümle var. ‘’Tanrı, seni bu dünyaya, yiyip içip sıçman için göndermedi, bu saçma olurdu. Tanrı, seni bu dünyayı kirletmen için göndermedi, bu aptalca olurdu ki tanrının öyle biri olduğunu sanmıyorum. Tanrı seni bu dünyaya öğrenmen için gönderdi, anlaman için, okuman için, araştırman için yolladı. Tanrının mucizevi şeylerini anlaman için. Bunları uygulamayacaksan, yaşamanın bir boka faydası yok Tuna. Bunları uygula ki; insan olduğun anlaşılsın, diğerlerinin aksine…’’ söylediği her sözü günlüğüme birer birer yazdım ama size anlatmayacağım, ya da şey belki bir gün anlatırım, sağım solum belli olmaz benim.
    O güne geldik, o cümleyi söylediği güne, aslında cümleden çok konuşma yaptı. Ama o cümle, aklımdan çıkmıyor. Her neyse o lanet günün sabahında odasına gittim ve şey demişti. ‘’Bana sade kahve getirir misin? Tanrımın yanına dinç kafayla gitmek istiyorum.’’ Ne demek istediğini anlamamıştım. Kahveyi getirdim, içtikten sonra. ‘’Testlere tekrar girmek istiyorum, bakalım ne olacak.’’ dedi ve gülümsedi. Baş doktora haber verdim, testi yaptık. Bir dahi gibiydi, sanki, o şizofreni hastası değildi de başka biri vardı. Prosedür gereği testi geçtiği için, onu orada tutamazlardı. Hastaneden taburcu edildi ve bana bir çanta verdi. ‘’Bunları, bu akşam oku…’’ dedi. Nereye gittiğini sordum, sonsuzluğa diye cevap verdi. Ardından o aklımdan çıkmayan cümleyi söyledi. ‘’Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı. Tanrı size şu an acıyor, yarattığı gözleri kullanamadığınız için. Ve ben gülüyorum…’’ yola atladı bi arabanın önüne. Vücudu paramparça olmuştu, beyni kafatasından fırlamıştı bu çok iğrenç bir görüntü oldu, dayanamayıp kustum. Fakat ölürken yüzünde bir gülümseme vardı. Yıllık iznime ayrıldım eve giderken birkaç bira ve bir şişe viski aldım. Çantanın içini açtığımda binlerce sayfa vardı. Hepsini okudum, yaklaşık 15-20 saat sürdü. En arka gözde ufak bir defter vardı. Sanki, tanrıya mektup yazıyordu. Açtım okudum hepsini, bazı dikkatimi çeken şeyleri toplayıp yazıyorum.
    ‘’Sayın tanrım, sana kırgınım. İnsanlığı yarattın ve onlara zihinlerini kullanmayı göstermedin. Onlar, savaşlar yaptı, barış içinde yaşamayı öğrenemedi. Tanrı olan sendin, onlar kendilerini senin yerine koymaya çalıştı. Ben bunlara dayanamıyorum, haa bir de unutmadan. Sayın tanrım, neden? Zihnimde neden savaşlar var? Düşüncelerim beni kuşatıyor, dayanamıyorum tanrım, DAYANAMIYORUM! Ben de artık diğer insanlar gibi düşünmemek istiyorum, yapamıyorum. Onların zihinlerinde çığlıklar var mı sayın tanrım? Onlarda ben gibi acı çekiyorlar mı ha sayın tanrım? Ben dayanamıyorum artık. Bir akıl hastanesine yatacağım, uyuşmak istiyorum. Hastaneyi gözlemledim, orada Tuna isimli biri var, standart bir yaşamı var, ne zengin ne fakir. Ama elinden geldiğince çabalıyor, öğrenmek istiyor. Bilgilerimi ona vermek istiyorum ve öldükten sonra malvarlığımı da ona vereceğim. Avukatımla konuştum, ölümüm anında tüm malvarlığım ona ait olacak. Yakında görüşeceğiz sayın tanrım ve ben sana öteki dünyada, yanında tapacağım. Zira burada sana tapanların çoğu gösteriş için yapıyorlar ve insanları bununla kandırıyorlar, ben onlar gibi olamam, kusura bakma tanrım.’’ 
    En son bir sayfa okudum beni anlatmıştı.
    ‘’Tanrım, bu hastanedekilerin tamamı ahmak, ahmaklar ordusu ama o herif için dayanıyorum, o herifle ilgili planlarım var…’’Bunu okuduktan sonra düşündüm, ulan bende ne bok var, kimim lan ben? Bunları hak edecek biri miyim? Diye sorguladım. Birkaç gün sonra avukatı geldi, bizim Mehmet baya zengin biriymiş. Malvarlığının %50 sini bana, diğerini kütüphane yapımı için ayırmış. Avukat bir mektup verdi bana ve şey dedi. ‘’Mehmet, ölmesi durumunda bu işlemlerden sonra bunu sana vermemi istedi. İyi günler.’’ Okumaya başladım o mektubu.
    ‘’Tuna, hatırlar mısın bilmem, doğduğun mahallede bir ayyaş vardı, her gece karısını ve oğlunu döverdi. Sonra baban gelip o herifi dövmüştü bir daha dokunursa öldüreceğini söylemişti. O günden sonra o adam ne anneme ne bana bir tokat atabildi. Baban benim hayatımı kurtardı, sonra biz taşındık oradan.  Ama işte, işte ayyaşın tekiydi… Günün birinde, akşam vakti içti iyice, zihni bulanıklaşana kadar içti. Eline bir tabanca aldı ve boşa bir el ateş etti. Çok korkmuştum, annem bana sarıldı. O herif, bana baktı ve şey dedi. ‘’Sen, benim gibi olma…’’ dedi ve kafasına sıktı. Beyni parçalanmıştı, annem ağlıyordu, ben öyle kalmıştım. Annem dayanamadı, kafayı yedi. Birkaç sene sonra, balkondan aşağıya atlayıp intihar etti. Gözümün önünde, cesedini gördüm. Dayanamıyordum. Öylece durmuştu, 15 yaşındaydım bu olay olduğunda. Hayatımın sonrası boktan geçti, ama okula devam ettim. Çalıştım, kazandım. Psikiyatri okuyordum. Bir işe girdim, 1 yıl falan olmuştu, akşamında patronumu gördüm sokakta, biri silah çekmişti. Koştum hemen, atladım silahı olan herife, ağzını burnunu patlattım. Polisler geldi, ifademizi aldılar. Patronum ertesi gün, evine yemeğe davet etti. Gittim. Ev baya büyüktü, kütüphanesi falan vardı. Yanında yaşamamı istedi, çocuğu yoktu. Hizmetçileri falan vardı. Onunla yaşadım, kitaplarını okudum. Yazılmış bütün kitaplar vardı sanki ve her hafta düzenli kitap okuyordu. Ben de yanında okumaya başladım öğrendim. Benliğimi o kitaplar sağladı, bana kim olduğumu o kitaplar öğretti. Sonra o adam vefat etti, bana bıraktı malvarlığını. Birkaç tane farklı şirketi varmış, çalıştığım yerin dışında. Okulu bitirdim, psikiyatr olmak vardı aklımda, ama vazgeçtim. Kitaplarla yaşadım, eve kapandım o kitapların tamamını bitirdim. Yaklaşık 50.000 tane kitap okumuştum, senelerimi aldı. Her kitap karakteri zihnimde yaşıyordu sanki… Ama sonunda öğrendim, insanlığın amacını öğrendim. Ve tesadüfen seni gördüm. Babanın yaptığı şeyler, hiç aklımdan çıkmadı. Yardım etmek istedim, böyle bir plan yaptım. O kitapları okuman dileğiyle, Mehmet…’’Birkaç hafta sonra eve gittim, dediği gibi büyük bir yerdi. Orada yaşadım, kitapları okumam yıllar sürdü. Böyle devam etti hayatım. O kitaplarda bir şey var, kim olduğunu anlaman için, bombok bir hayat sürmemen için gereken şeyler. Mehmet'e göre; tanrı, insanları yarattı sonra hayvanları ve zaman ilerledikçe anladı. İnsan ile hayvanın farkı olmadığını, sonra kitaplar gönderdi, tanrıyı anlamamız için. Sonra yazarlar yarattı, düşünürler ve şairler. Doğruyu öğrenmemiz için, ama insanlık hep açtı, kibirliydi ve bencildi. Eminim tanrı bile böyle olmasına şaşırmıştı, ama artık ben diğerleri gibi değilim. Bu dünyadaki bana ayrılan süre bitene kadar yaşayacağım, kitaplar okuyacağım ve sizden uzaklaşacağım…

    #siirselutopya#hikaye
  • Daha önce; “o iyi kitaplar olmasaydı” adlı kitabını okumuştum Mehmet Özdemir’in
    Çok okuyan, okuduğunu en iyi anlayan, anladığını mükemmel aktaran yazarlar arasındadır.
    Bu kitabın 10. baskısı yapıldıktan bir ay sonra, 1 eylül 2017 tarihinde 86 yaşında aramızdan ayrılmıştır.

    Kitabı okuduğunuzda, yazmak kadar, okumanın da bir beceri, altyapı gerektiren bir sanat olduğunu anlayacaksınız.
    Bu kitap, okuma dünyasına giriş işin, zarif bir davetiye niteliğindedir.
    Evreni ve insanı anlama dünyasına giriş kapısı, aydınlık bir zemin, başarı ve mutluluğa giden, sağduyulu, duyarlı bir toplumsal mesajdır bu çalışma.
    Daha yerinde seçim ve verimli okuma için kılavuz niteliğinde.
  • İSTİKLÂL MARŞI ŞAİRİMİZ Mehmed Akif'e ve ailesine sahip çıkılmaması
    (Vatan haini muamelesi ve içler acısı hayatları, yürekleriniz parçalana parçalana okuyun. Bu zamana kadar bize nelerin unutturulduğunu bir nebze olsun fark edin.)

    Yazarı bulunduğu Sebilürreşad dergisi '' Şeyh Said arada sırada Sebilürreşad okuyormuş, o halde isyana senin dergin sebep oldu'' denerek kapatıldı. Sahibi Eşref Edip Fergan'da yakalanarak istiklal mahkemeleri tarafından idamla yargılanmak üzere tutuklandı. (Akifname sayfa 505)
    Mehmed Akif artık sıkılmıştı onun tabiriyle peşindeki "polis hafiye'siyle gezmekten", 52 yaşındayken Mısır'a gitmeye karar verdi.
    Onu öz vatanını satıp ecnebi vatanına gitmekle suçladılar. O, bunu diyenlere şöyle dedi :
    "Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum." (Akifname sayfa 505)
    11 yıl Mısır' da sefil hayatı sürdü. 63 yaşında çok hastayken, vefat etmesine yakın İstanbul'a geri dönmeye karar verdi. Vapur Çanakkale'den geçerken İstanbul'un camilerini görünce ağlamaya başlayan şairin yanında sadece zevcesi İsmet Hanım vardı. (Akifname sayfa 508)
    Onun geri gelişini hazmedemeyen kişiler ona vize veren konsolosluk hakkında tahkikat başlatmış ve bu tahkikat vefatına kadar sürmüştür.
    Milli mücadelenin önderlerinden Mehmet Akif Ersoy, kendi vatanında vatan haini muamelesi görüyordu. Kendi vatanında böyle aşağılanmanın burukluğuyla, İstanbul'a geldikten 5 ay sonra vefat etti.
    İstiklal Marşı Şairi, dava ve fikir adamı Mehmet Akif Ersoy'un çocukları da bütün hayatlarını büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde geçirerek, bu dünyadan göç ettiler.
    Yıllardır şiirleri okunan, fikirleri savunulan ve örnek bir şahsiyet olarak gösterilen Mehmet Akif'e ve ailesine sahip çıkılmaması, maalesef hep göz ardı edildi.
    Mehmet Akif'in İsmet Hanım'la evliliğinden Cemile, Feride, Suad, Emin ve Tahir isimli beş çocuğu bulunuyordu.
    Mehmet Akif'in büyük oğlu Emin Ersoy askerlik görevini yaptığı sırada, koğuştaki arkadaşlarına Kur'an okuyup tefsir ettiği gerekçesiyle Divan-ı Harbe verildi. Tutuklanan Ersoy, çavuş arkadaşının yardımıyla askeri cezaevinden kaçarak, o dönemde Fransız manda yönetimindeki Kırıkhan'a kadar geldi. Kırıkhan'da yakalanan Ersoy ve arkadaşı Türkiye'ye iade edildi. Cezasını çeken talihsiz adam uzun yıllar yoksulluk içinde yaşadı.
    Bunalım içinde yaşadığı bir gün Gazeteci Yazar Çetin Altan' a gider. Çetin Altan o anı bakın nasıl anlatır;
    "Yıl 1966 sonları, bir öğle sonrası odamdayım. ''Sizi biri görmek istiyor'' dediler. Buyursun... Dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazır olu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla:
    – "Bendeniz Mehmet Akif'in oğluyum...'' dedi.
    Bir anda ne olduğumu şaşırdım... Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine: ''Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?..'' türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı: – "Rahatsız etmeyeyim... Sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim..." dedi.
    Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena allak bullak oldum... Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla: – "Siz ne münasip görürseniz", dedi.
    Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ''Durun bakalım neyimiz varmış'' gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu. Elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı...
    – "Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim." dedi ve çıktı.
    Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme: Beşiktaş'taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif'in oğlunun ölüsü bulunmuştu... **********
    Kızını evden atmaya kalktılar
    Babası Mehmet Akif'in emekli maaşıyla geçinen küçük kızı Suat Ersoy da 1991 yılında üzücü olaylarla karşılaştı. Kızları Ferda ve Selma Argon'la birlikte Beyoğlu'nda yaşayan Suat Hanım evden atılmak istendi. Bu üzücü olayın gazetelerde yer alması üzerine dönemin Başbakanı Turgut Özal, Suat Hanım'a Halkalı'da bir daire tahsis etti. Ancak ekonomik sıkıntılar ailenin yakasını bir türlü bırakmadı. Evini satmak zorunda kalan Suat Ersoy Hanım, Kadıköy'de Vakıflara ait döküntü ahşap bir eve taşındı. Suat Ersoy Hanım bu evde zor günler yaşadıktan sonra yaşama veda etti.
    Cenazesinde kimse yoktu
    Mehmet Akif'in küçük oğlu Tahir Ersoy ise tercüman olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. 2000 yılında da karaciğer ve kalp yetmezliğinden vefat etti. Emekli maaşı yeterli olmadığı için Ankara'da SSK'ya bağlı bir hastanede tedavi edilen Ersoy, daha sonra İstanbul'a getirilerek, Esma Hatun Hastanesi'ne yatırıldı. Ancak hastalık iyice ilerlemiş olduğundan tedavi sonuç vermedi ve Tahir Ersoy hayata gözlerini kapadı. Tahir Ersoy'un cenaze törenine ise ne yazık ki çok az insan katıldı.
    Şimdi; o yazara, bu şahsiyete "İtibarı-İade" nutukları atılıp, T.B.M.M ne teklifler götürenler, Akif' in itibarını neden hatırlamıyorlar.
    Milliyetçilik, sadece milletini sevmek değildir. Milletini seveni de seveceksin ve "O" na yapılan zulmü unutmayacaksın. Yoksa bu zihniyet hala devam mı ediyor?
    Seyit Ahmet Sılay Yararlanılan kaynaklar: Akifname, Akif' in son günleri Peki Mehmed Akif Ersoy neden bu duruma düşürülmüştü? "Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem, Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam" dediği için mi?
    Kanayan yara gördüm mü yanar ta ciğerim. Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem, Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdadıma saldırdı mi hatta boğarım.. - Boğamazsın ki! - Hiç olmazsa yanımdan kovarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. Adam aldırmada geç git, diyemem, aldırırım Çiğnerim, çiğnenirim, hakki tutar kaldırırım.

    NOT: Bu bilmediğimiz tarihî hakikati tüm Türkiye öğrensin diye paylaşınız.