Geri Bildirim
  • Kosova gezimde savaş gazisi bir Arnavut yarım Türkçesiyle şöyle diyordu "Erdoğan bizim halifemiz. O üç çocuk yapın dedi. Ben yaptım beş "
  • Kur'an ve sünneti bir bütün olarak ele almamız bazen birinin diğerine itimat ettiğini ve bütünün ancak böyle oluştuğunu görmemiz gerekmektedir. Bu bütüncül yaklaşımın yerine cımbızla çekilmiş gibi nasları tabii ortamından tamamen kopararak değerlendirmemiz halinde ya hayatı ya da dini red gibi iki aşırı uçtan birinin içine düşmüş oluruz.
  • Hocamız içinde bulunduğumuz dönemin sorularına cevap verecek mahiyette, asli kaynaklardan sık sık alıntılarla zenginleştirilmiş ve böylesine zor bir konuyu tutarlı tertipli ve isabetli şekilde ele almıştır. Akademik çalışma yapacaklara tavsiye edilir.
  • Türk Tipi Empati : Aynı şeyi senin anana bacına yapsalar iyi mi?
    Türk Tipi Felsefe: Fazla düşünme kafayı yersin.
    Türk Tipi Psikoloji: Delidir, ne yapsa yeridir.
    Türk Tipi Sosyoloji : Elalem ne der?
    Türk Tipi Eğitim: '' s**rım dersine sanki okuyup da apartman yöneticisi olacak p******k '' (Zehraca )
    Türk tipi sağlık : Elemtere fiş kem gözlere şiş. ( Devlet Ayıcı )
    Türk tipi hukuk: Eve hırsız girerse ev sahibi linç edilir.
    Türk tipi endüstri: Kimi tanıyorsun? Seni kim yolladı. ( free eagle )
    Türk tipi din : Etme bulma dünyası..İyilik eden iyilik, kötülük eden kötülük bulur .(Filosofiam )
    Türk tipi teknik servis:Ne tamircisi canım ben şimdi hallederim. - Halledemedi (İbrahim (Sisifos) )
    Türk tipi kültür: Hayatım boyunca bir kitap bile okumadım. (gururla söylenir)
    Türk tipi bilim: Şeytan icadı
    Türk tipi siyaset: o kadar çok kalıp var ki hangisini söyleyeceğimi bilemedim işte örnekler: bölücü, terörist, fetöcü, ajan provokatör, oportünist, orducu, gavur, Allahsız, imansız, komünist, dinci, şeriatçi, gerici, faşist, ve benzeri bütün nefret söylemleri . . . .(ozan erdoğan)
    Türk Tipi Yabancı Dil: Derdimi anlatacak kadar. ( Mehmet Afaki)
    Anlıyorum; ama konuşamıyorum.
    ( Ne Kitapsız Ne Kedisiz )
    Türk Tipi Teselli: Senin şeyin sağ olsun.
    ( Mehmet Afaki )
    Türk tipi söz bağlama: Bunlar hep Amerika'nın oyunları...( meltem şen )
    Türk tipi gelişme örneği: batı bizi kıskanıyor. (Serhad )
    Türk tipi teknoloji; Onların teknolojisi varsa bizimdir Allah’ımız var. ( Ayşe )
    Türk Tipi Memleket meselesi:Yol yaptı yol(!) ( Serdar İnce )
    Türk tipi acil servis:Çok iyi doktor. Hemen serum taktırdı. ( Aslı k. )
    Türk Tipi Yardım : Boş geçmeyelim cemaat, boş geçmeyelim. (ercanscgn)
    Türk tipi tanışma: hemşehrim, memleket neresi?
    Türk tipi soru: Yok cevabına hiç mi yok? (homeless)
    Türk tipi yolsuzluğu aklamak: Cami yaptırmak. (Mehmet D.)
    Türk tipi mühendis: format atıyon mu yavriiiim?
    Türk işi pazarlık : fiş almasam 5 tl indirim olmaz mı? ( Li-3)
    Türk Tipi Okur: Ben kitap okumam, özet okurum! (Loana)
    Türk tipi öğrenci: Hımm ikinci sınavdan 100 alsam, öğretmen sözlüme 100 verse ee performans ödevinden de 100 alsam........( Neslihan T.)
    Türk tipi jüri yorumu: Sana puanım 9 kanka
    Türk tipi ulaşım: Taksimetre açmazsan kaça olur abi?(Yusuf Çorakcı)
    Türk Tipi Sınava Hazırlık: Ya var ya hiç çalışmadım.
    (Sabaha kadar uyumadı çalıştı.)
    Türk Tipi Oruç: Ben acıkmıyorum da susuyorum.
    Türk Tipi Teselli: En kötü, öğretmen olursun.(GÜLŞAH)
    Türk işi başarı ölçümü; bizim oğlan zeki ama çalışmıyor. (zeyneb)
    Türk tipi hava durumu: sıcak değil de esas nem var nem.(Yusuf Çorakcı)
    Hukuğa- sallandıracaksın taksim meydanında 3-5 kişi-, mühendisliğe- açıp kapadın mı?-, ulaşıma- karşının taksisiyim, bilmiyorum-, seçmen'e- yiyor ama çalışıyor- eklenebilir, klasikler sonuçta.(Erhan)
    Türk Tipi Meslek Seçimi: Öğretmen ol kızım, tatili çok tatili.(Meltek)
    Hahah aynen aynen hatta Türk Tipi Eş Seçimine bile uyuyor: "Öğretmenmiş, bunu alalım hem tatili çok hem ev işlerini yapmaya zamanı olur." (Meltek)
    Türk tipi diyet: su içsem yarıyor ya ekmeği kesmem lazım.(Yusuf Çorakcı)
    Türk tipi merak: Sen kimin gızısın? (Neytiri)
    Bir de Türk Tipi Enerji Tasarrufu (!) var: Kapıyı aç da diğer odalar da serinlesin.( Meltek)
    Türk Tipi Buluşma Yalanı: "Yoldayım, 5 dakikaya ordayım."
    (Oysaki evde ve daha giyinmedi bile)
    Türk Tipi Teravih: X Camisi'ne gidelim, oranın imamı hızlı kıldırıyor.( Gülşah )
    Turk işi anne: Elalemin çocuğu bak nasil da ders çalışıyor sen ise hep bilgisayar başındasin. ( cocuk bilgisayarda performans odevini yapmış oysaki ) (Gonca Çiftçioğulları)
    Türk Tipi Karakter Analizi: Kendisi iyi ama çevresi kötü. (Mehmet Afaki)
    Türk tipi anne komşunun çoçuğu nasıl yapıyor?( Sabahat Uçar)
    Türk tipi eleştiri: sen, siz, onlar, başkaları... (Aşk-ı Bendi)
    Türk tipi adres tarifi: Şimdi burdan 100 metre düz devam et sağa sap kime sorsan gösterir. (Fazla yardımsever bir milletiz, isterse kaybolsun o yol tarif edilecek) (Betül Deniz)
    Türk tipi savunma:Hep beni görüyorsunuz hocam.
    Türk tipi eğitim:“Çocuklar ben dersimi anlatır çıkarım, maaşım yatar. Siz ister dinlersiniz ister haytalık yaparsınız…” (Mehmet Sadık Oğur )
    Türk tipi vurdumduymazlık: Bir kereden bir şey olmaz.(Burak)
    Türk tipi Müslüman:
    -nasılsın?
    oruçluyum.
    -nereye gidiyorsun?
    oruçlu olduğum için, cennete.( Mona'nın Lisa'sı)


    Alıntıdır
  • Prof. Dr Ahmet ŞİMŞİRGİL

    Asrın ihanetinin analizi!

    Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.



    Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.

    Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lider Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.

    Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.

    Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton ve Üzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?

    Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.

    1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.

    Öyle ki sonraki bir beş -on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.

    Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen’in hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.

    Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.

    Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.

    Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteciler bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesajı her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:

    “Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

    Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.

    Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:

    “Pek muhterem Papa Cenapları.

    Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.

    İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”

    Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.

    Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).

    Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Ünlü Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.

    Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.

    Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.

    Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.

    Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı hapisten çıkarıp Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.

    Yine şuna adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi; “Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.

    Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.

    28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst raddeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.

    Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.

    Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.

    Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla kurcalayan bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.

    Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.

    Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”, demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.

    Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.

    Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?

    Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.

    Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla “Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.

    Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:

    “Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.

    Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.

    Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.

    Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.

    Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.

    Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.

    16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:

    “İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).

    İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?

    Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.

    Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.

    Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.

    Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.

    Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?

    Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.

    2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.

    Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?

    Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.

    Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.

    Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.

    Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.

    Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.

    Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.

    Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.

    Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.

    “Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.

    Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.

    Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?

    Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.

    Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.

    Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.

    Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.

    Bir şeyi hesaplamıyorlardı.

    O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.

    “İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.

    Bir kişi ki yardımcısı Allah ola

    Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!

    Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.

    Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.

    Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.

    Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunu için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.

    Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.

    Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.

    Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Akşemseddin, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımız Alparslan, Çağrı Bey, Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni, II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.

    Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;

    Peygamber yerine geçen hocalar

    Bu halkın başına zahmetli oldu

    Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir

    Rahmetli Erol Güngör 1978’de:

    “ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.

    Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.

    Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.

    Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.

    Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
  • Türkiye'nin en iyi kalemlerinin yer aldığı bu eserin tüm telif geliri; sağlık, barınma, beslenme ve eğitim gibi temel sorunları olan çocukların ihtiyaçları için çeşitli yardım kuruluşları ve derneklere bağışlanacaktır.

    Sevgili Akgün Akova'ya,
    Sevgili Ali Lidar'a,
    Sevgili Aslı Erdoğan'a,
    Sevgili Aykut Cansız'a,
    Sevgili Burcu Ayan'a,
    Sevgili Cevat Çapan'a,
    Sevgili Ceyhun Yılmaz'a,
    Sevgili Cezmi Ersöz'e,
    Sevgili Erdal Alova'ya,
    Sevgili Fatin Hazinedar'a,
    Sevgili Gamze Atal'a,
    Sevgili Gökhan Yıldırım'a,
    Sevgili Hakan Dilek'e,
    Sevgili Haydar Ergülen'e,
    Sevgili Irmak Zileli'ye,
    Sevgili Mario Levi'ye,
    Sevgili Mehmet Zaman Saçlıoğlu'na,
    Sevgili Mine Söğüt'e,
    Sevgili Murat Menteş'e,
    Sevgili Nebil Özgentürk'e,
    Sevgili Nil Sakman'a,
    Sevgili Orhan Bahtiyar'a,
    Sevgili Osman Şahin'e,
    Sevgili Özgür Gümüşsoy'a,
    Sevgili Sunay Akın'a,
    Sevgili Turgay Fişekçi'ye,
    Sevgili Ülkü Burhan'a,

    Göstermiş oldukları hassasiyetten ötürü teşekkür ediyoruz.
    Yayınevi : Sıfır Yayınevi
    https://i.hizliresim.com/Z94R33.png
  • İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ VE YAKINÇAĞ TARİH ARAŞTIRMALARI İÇİN OKUNMASI GEREKEN BAZI KİTAPLAR

    1- Ahmet Bedevi Kuran – İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler
    2- Baki Öz – İttihat ve Terakki ve Bektaşiler
    3- Cemal Paşa – Anılarım 1913- 1922
    4- Emel Akal – Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki ve Bolşevizm
    5- Eric Jan Zürcher – Milli Mücadelede İttihatçılık
    6- Feroz Ahmad - İttihat ve Terakki
    7- Fuat Dündar - İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası
    8- Kazım Karabekir - İttihat ve Terakki Cemiyeti
    9- Murat Çulcu - İttihat ve Terakki
    10- Naci Kutlay - İttihat ve Terakki ve Kürtler
    11- Sina Akşin – Jön Türkler ve İttihat ve Terakki
    12- Sina Akşin – 100. Yılında Jön Türk Devrimi
    13- Süleyman Kocabaş – Jön Türkler Nerede Yanıldı ?
    14- Şerif Mardin – Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908
    15- Şükrü Hanioğlu – Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türkler
    16- Tarık Zafer Tunaya – Türkiye’de Siyasal Partiler Cilt 1-2-3
    17- Taylan Sorgun – Bitmeyen Savaş
    18- Tevfik Çavdar - İttihat ve Terakki
    19- Yuriy Aşatoviç Petrosyan – Sovyet Gözüyle Jön Türkler
    20- Mehmet Rauf - İttihat ve Terakki ne idi ?
    21- Halil Erdoğan Cengiz – Enver Paşa’nın Anıları
    22- Murat Bardakçı – Enver
    23- Murat Bardakçı – İttihatçının Sandığı
    24- Murat Bardakçı – Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrükesi
    25- Murat Bardakçı – Mahmut Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü
    26- Murat Bardakçı – Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü
    27- Ahmet Efe – Efsaneden Gerçeğe Kuşçubaşı Eşref
    28- Hüseyin Cahit Yalçın – Talat Paşa’nın Hatıraları
    29- Cemal Kutay – Prens Sebahattin Bey, II. Abdülhamit, İttihat ve Terakki
    30- Nevzat Köseoğlu – Şehit Enver Paşa
    31- Samih Nafiz Tansu - İttihat ve Terakki
    32- Samih Nafiz Tansu – Teşkilat-ı Mahsusa
    33- Cemal Kutay – Enver Paşa Lenin’e Karşı
    34- Örsan Öymen – Bir İhtilal Daha Var
    35- İlber Ortaylı & Erol Şadi Erdinç - İttihat ve Terakki
    36- Zafer Toprak - İttihat Terakki ve Cihan Harbi
    37- Kazım Karabekir - İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat ve Terakki Erkanı
    38- Şevket Süreyya Aydemir – Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa Cilt 1-2-3
    39- İbrahim Temo - İttihat ve Terakki Anılarım
    40- Mustafa Ragıp Esatlı - İttihat ve Terakki’nin Son Günleri
    41- Şevket Süreyya Aydemir – Suyu Arayan Adam
    42- Şevket Süreyya Aydemir – Tek Adam
    43- İttihatçılar ve İttihatçılık Sempozyumu Bildiriler
    44- Hasan Babacan – Mehmet Talat Paşa
    45- Şevket Süreyya Aydemir – İkinci Adam
    46- Philip H. Stoddard – Teşkilat-ı Mahsusa
    47- Osman Selim Kocahanoğlu – İttihat ve Terakkinin Sorgulanması ve Yargılanması
    48- Benjamin Fortna – Kuşçubaşı Eşref