• Punta'da bayram vardı… Yunan ordusu pasaport'tan karaya çıkmış, İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış, toprağımıza ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.

    *

    Aniden, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından… Kahkahaları suratlarında dondu. Baktılar ki, tek başına, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına… Hasan Tahsin'di o. Henüz 30'unda.

    *

    Böyle başladı macera.

    *

    Hükümetimiz hâlâ işgali yalanlıyor, “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu. Mustafa Kemal ise “vakit tamam” demişti, “Anadolu'ya geçiyoruz.”

    *

    Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar… Takvimler 30 Ağustos 1922'yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyordu. Yüzbaşı Kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”

    *

    Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.

    *

    Kudurmuştu Ali Kemal… Efendilerinin büyük gazetecisi! Köşesinden kin kusuyordu. “Bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyordu.

    *

    O “mahluk”lardan biriydi, İzmirli süvari teğmen Yıldırım… 18 yaşındaydı. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu'nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.

    *

    Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri, savunmasız Kuzuluk Köyü'ne girdi. Gözleri Fatma'ya takıldı. 15'indeydi. “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti, alev alev… Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.

    *

    Teğmen Şevket, Uşak'tan geçiyordu o sırada… Sakarya'da şehit düşen Yüzbaşı Basri'nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket'in, boğazı düğümlendi. “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.

    *

    “Bedelli askerlik” yoktu o zamanlar. Zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. Albay “deli” Halit, belinin sağ tarafında “namuslu” dediği tabancasını, belinin sol tarafında “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim” diyordu, “istersen buyur kaçmaya çalış!”

    *

    Deli'ren biri daha vardı. İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanı general Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı, “bu hızla yarın İzmir'e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, Fahrettin Altay'ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. Hayalet gibi, bi ordan bi burdan çıkıyorlar, birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar, blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı.

    *

    Kaçıyordu Yunan.
    Ecel peşlerinde.

    *

    Ve, 9 Eylül… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında. Bornova'dan boşaldılar aşağıya, dörtnala… Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek bedel vardı daha… İkinci tümen dördüncü alaydan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, son şehitler… Bugün anıtları var orada. “Vatan ve Namus” yazıyor altında.

    *

    Yüzbaşı Şerafettin, teğmen Ali Rıza, teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, koştular Hasan Tahsin'in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler al sancağı… Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve'deydi Mustafa Kemal, İzmir'i seyrediyordu.

    *

    İşgal edildiği gün, bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali sona erdiği gün, o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran… Dünyada bu özelliğe sahip tek şehir… İzmir'i seyrediyordu.

    *

    Nif'te kendisi için hazırlanan bağevine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine… Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi… “Bir rüya görmüş gibiyim.”

    *

    Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında.

    *

    Karşıyaka'ya Alsancak'a Kadifekale'ye dalan süvarilerimiz, gözlerine inanamıyordu bu arada… Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmıştı. Adeta “gelincik tarlası”na dönmüştü. Ne var bunda şaşılacak derseniz… İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü zoruyla el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. E, şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

    *

    Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı. 3 yıldır yokluk içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, beyaz patiskalarını, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, komşularıyla değiş tokuş etmiş, sabırla o geceyi beklemişti. O gece, 8 Eylül 1922'ydi. Çıkardılar sandıklarından, kırmızı'nın üstüne beyaz ay-yıldız'ı diktiler… Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir'in, kadınlarının bayrağıydı onlar.

    *

    Bir tanesi mesela… Namazgahlı Sırriye teyzenin 8 Eylül gecesi dikip, 9 Eylül sabahı penceresine astığı bayraktır. O bayrak bugün, değerli ağabeyim, İzmir'in gururu, Yaşar Aksoy'dadır. Kutsal emanettir.

    *
    Yılmaz Özdil
  • Abdullah bin Hişam diyor ki: Allah Rasulünün sahabileri, yeni bir seneye veya aya girdiklerinde: 'Ey Allah'ım! Yeni yılın/ayın emniyetle, imanla, selametle, islamla, Rahmandan bir rıza ile ve şeytandan korunarak girmesini bize nasip eyle!' derlerdi.
  • Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
    Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
    Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
    İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
    Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
    Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
    His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
    Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
    Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
    Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
    Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
    Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
    Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
    Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
    Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
    Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
    Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
    Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
    Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
    Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
    Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
    Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
    En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
    Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
    Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
    Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
    Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
    Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
    Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

    Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
    Sesler de: 'Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! '
    Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
    Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!
    Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
    Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
    Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
    Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
    Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
    'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ' deme, yılma.
    Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.
    19 Rebiülahir 1331
    14 Mart 1329
  • Kulluk şandır bize, secde hürriyet
    Var mıdır âlemde böyle bir devlet
    Bu dünya fanidir ey gönül sabret
    Rıza kapısından gireriz bir gün...

    -Mehmet Baş
  • Çok büyük ve derin konulardan birisiyle daha beraberiz. Tabi Abdülhamid Han gibi biri için aslında her yazar bir şeyler yazıyor, çiziyor ama bunu en doğru nasıl anlarız? İşte bu sorunun cevabını hep beraber bulalım. Döneminde neler yapmış? En yakınlarından Şadiye Ablamız (kızı) onun için neler söylemiş, gerçekten dalında başarılı tarihçiler onun hakkında neler yazmış ve özellikle yabancı seyahatçiler. Bunlarla onu anlamak çok güzeldir. Yoksa benim gibi birisi meclisi kapattı deyip karalar, kızıl sultan der, hakaretler falan… Yahut benim diğer versiyonum da meclisi kapattı çünkü meclisin çoğunluğu ‘Azınlık’ denilen grupların elindeydi, onlarda sürekli toprak istiyorlardı diyerek durumu açabilir. Yani bu tamamen bakış açısı ve tarih bilginizle alakalı. Açıkçası hava için demiyorum ama benim araştırdığım tarihe geldiğimizde evet kesinlikle hataları da olduğunu –ki bazıları kendi ağzından da söylenmiştir- ancak bunun yanında dış devletlere tutumuyla, yönetimiyle en kötü zamanında aldığı devleti nasıl idare ettiğini ve 34 yılda 1552 eser ortaya koyduğunu söylemek lazımdır. 1552 çok basit bir rakam gibi geliyor ama sayın desem kimse saymaz. Eserleri değil; sayı olarak.
    Yabancıların bize ait bir değeri yahut bir insanı eleştirmesini anlarım. Tabi bizimkilerin Atatürk hakkında yazılan tek kitap olarak bildiği ‘Bozkurt’ kitabı gibi kitapları da asla desteklemem. Kimse benim atalarımdan birine hakaret edemez. Atanın bunun yayınlanmasını istemesinin tek sebebi, yaptığı devrimler ve çağdaşlık sonucu böyle bir yasağı tekrar getirmesi Abdülhamid’in sansür olayı gibi ileride yanlış yorumlanmasının önüne geçmesidir. Kimse kendisi yahut annesi babası için Merhametsiz, Acımasız, Bencil, Kibirli, Alkolik yahut ‘Kadın Düşkünü’ gibi ifadelerin kullanılmasını istemez, hele hiç kimse bunu benim atalarımdan birine diyemez. Daha fazlasını yazıp burayı küfürle doldurmak da istemiyorum. Miralay Arif konusu, Halide Edip, İsmet İnönü ve özellikle Latife Hanım hakkında yazdıkları. Her neyse konumuz değil bu. (Bu konuları en fazla birkaç hafta içinde konuşacağımızdan emin olabilirsiniz)
    Tekrardan kitabımıza dönecek olursak kitabımız 5 bölümden oluşuyor. İlk bölüm “Abdülhamid’i Anlamak” ve burada da başta savaş zamanı devrik padişahı hem milletin hem de devirenlerin nasıl bin pişman aradıklarından yakındıklarını görüyoruz.
    Tabi bir de yazarın kendi saf düşünceleri olsaydı öyle bir eleştiri patlatacaktım ki sormayın. Birini karalayınca da küfür etmeden en ağır hakaretleri edebilen bir şahsiyet olduğumdan sinirlenince karşı çıkamıyorum kendime resmen. Ahmet Hamdi Tanpınar, ilk başbakanımız ve İttihat-Terakkiden gelen Fethi Okyar, kişiliği ve kendisi birçok tartışma üreten Necip Fazıl ve Ayaklı Tarihçi Yılmaz Öztuna gibi şahsiyetlerden örnekler ve konuşmalar vermesi hoşuma gitti açıkçası.
    İkinci bölüme “Şahsiyeti” başlığını vermiş yazarımız. Bu bölüme de iyi bir giriş yaptığını görüyoruz. Az önceki söylemime göre tabi. Nedir bu? François Georgeon yani ilk ‘Bilimsel’ biyografi yazarlarından (ki ayrıca kendisi Yusuf Akçura gibi bir şahsiyetin de biyografisini çıkartmıştır). Tabi Abdülhamid için. Bunun örneğini vermesi hoş geldi gözüme. Tabi bunun yanında üretilen iftiralara karşı da bizzat onunla olan Max Müller (büyükelçi), M. de Blowitz (İngiliz Gazeteci), Knut Hamsun (Nobel Ödüllü bir yazar ayrıca) gibi insanlar sayılıyor. Bir de bunun yanında şu konuya değineceğim. Kendinin bilip duymadığı isimleri başkasının söylediğini görünce atlayan SAZAN grubu oluyor. Bunun manası nedir? Adamın hayatta okuduğu tek tarih kitabı liseden kalma, onun da kapağını açmamış. Gelmiş burada konuşuyor. Biz Tarih kitaplarının elden geldiğince her türlüsünü okuyup ona göre konuşuyoruz en azından. Gene de yetmiyor, araştırıyoruz. Adamlar hemen internette bir yerden gördüğüyle gelip yorum yapabiliyorlar. Ne diyelim. Akıl fikir!
    Hadi bakalım bende bunun üzerine bir vurgun yapacağım. Nihal Atsız’ı sevmeyen sözde Türkçü özde ne oldukları belirsiz (hangi tanımı yapsam o tanıma hakaret olur ya neyse) bazı kişiliksizlerin yanında; bir de Nihal Atsız’ı sevip, Abdülhamid’e ‘Kızıl’ diyenlere destek olanları görüyoruz. Ben sadece Nihal Atsız’ı seven ve ona “Atsız Ata” diyen Irkdaşlarıma sesleniyorum. Türk Tarihinde Meseleler kitabı yahut OCAK dergisi Mayıs 1956 tarihli sayısına bir bakınız. Hatta kitapta da sayfa 85 yahut baskıya göre değişir; Peyami Safa’nın suçlayıcı yorumlarına aynı sertlikte nasıl karşılık verdiğine bir bakın derim. Tek söyleyeceklerim bu kadar bu konuyla ilgili aslında.
    Siz olun ki 1893’de özellikle bazı grupların halen yenilik karşıtı dedikleri Osmanlı için bir arşiv yaptırın ve 1819 tane resim çektirin. Hem de o yılda. Eh nerde o resimler Sadık? Tabii ki benim de mezunu olmakla iftihar ettiğim İstanbul Üniversitesinin, Kütüphanesinde.
    Pastör için yapılan 10000 altın yardım ve yanına çalışma için gönderilen Hüseyin Remzi Beyin de Kuduz Aşısı isimli kitap yazması anlatıldığı üzere sadece Abdülhamid değil, Osmanlının da bilime ne kadar karşı (!) olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ayrıca Osmanlının bilim yönünü inceleyen Aykut Kazancıgil, Süheyl Ünver gibi yazarların da takip edilmesi (ki listeme ekledim) oldukça mühimdir.
    Afyonda depremzedeleri ziyaret ederken ilgilenmeyen bir Cumhurbaşkanından (burada gidip de arabasından bile inmeye tenezzül etmeyen Ahmet Necdet Sezer'e gönderme yapıyor); depremzedelere yardım eden ve aralarında koşan bir adama konuyu bağlayarak hangisi saltanat hangisi cumhuriyet sorusunu soruyor akıllı yazar. Yetmiyor sünnetlerde her çocuğa takışan çeyreklikten (şimdi biz ancak düğünde takabiliyoruz), yakacak yardımlarından, Ermeni Onnik isminde birine protez bacak yardımından bahsederken ağzım açık dinledim. Bu örnekleri verdiği şahitlerden birini mutlaka tanıyorsunuzdur. Burhan Felek! Bizimde yazılarına çok bayıldığımız Sherlock Holmes yazarı Conan Doyle'nin çevirilerini yaptırıp, ona bir nişan göndermesi ve onun hakkında ne güzel polis olurdu diye söylemesi de beni gülümsetti. (Aktaran da François Georgeon) Bu bölümde son olarak padişahın marangozluk dışında, at binme, yüzme, atıcılık, silah kullanma ve hatta tiyatro ile opera sanatına hayranlığı da verilerek bölüm nihayete erdiriliyor.
    Ayrıca kitapta resimlerin incelenmesi in verilen adres değiştiği için, ben en güncel adresi buraya yazıyorum. Bir bakın o güzel resimlere derim. http://www.loc.gov/...?st=grid&co=ahii
    Üçüncü bölümde “Kurtlarla Dans” başlığında inceliyoruz. Burada İngilizler ve diğer sömürge ülkeleriyle beraber Peyami Safa hadisesi veriliyor.
    Musul ve Bağdat petrolleri için de Sınır değil Onur sorunu başlığı atılması oldukça manidardı. Bunlar özel mülk ve işgal edilemez diye padişah üzerine geçilse de British Petroleum gibi şirketlere torunlarının dahi açtığı davalara; yazarımız, İlber Ortaylı üzerinden örnek veriyor. Verirlerse Alırlar!
    Bir mevzu da Sansür meselesine. Avrupa’da da bu sansürün olduğu ve bizzat İngiltere’nin Hintli Müslümanlara uyguladığını bir İngiliz olan Dışişleri Bakanı Müsteşarı Sandison, 8 Ekim 1881 de yazıyordu. Sonuçta bu sultan Kızıl Sultan(!) ve bu yüzden kendisine suikast düzenleyenleri bile en fazla sürgüne göndermiş birisi. Çok büyük haksızlık tabi ya. Ama o devirde yaşamadık ki nerden bilelim suikast olduğunu ya tabi, yersen. Bir suikast ve o suikasttan sonra başta Tevfik Fikret - Bir Lahzai Teahhur yazısı ile ardından diğer yazarların kendi imparatorunu yahut eski devlet adamını karalaması; bizde halen vardır kendi vatanına karşı başkalarının kucağından inmeyenler.
    İstihkâm Subayı Ali Kâzım, Piyade Subayı Mehmed Yusuf, Süvari Subayı Çerkez Yusuf ve Topçu Subayı İsmail Hakkı beyler. Bu büyük askerler Kaşgar'a Doğu Türkistan’da Çinlilerce eziyet gören Müslümanlara yardım için silahlarla beraber gönderiliyor. Bu ne İslam aşkı ve bu ne büyük vurdumduymaz uyuyan (!) Osmanlı öyle değil mi dostlar?
    Bir Yahudilik ve Filistin hassasiyeti güdülse de bu sorunun temelinde Doğu Yahudileri olmadığının; Batıdan göç öden Yahudi grubunun bunda etkili olduğunun özellikle vurgulanması da dikkatimi çekti. Sen Japon-Türk dostluğu ve daha önce de bir yazımda bahsettiğim Ertuğrul gemimizin durumunu nasıl öyle anlatabilirsin be adam?! Bu adamın birkaç kitabını daha okuyabilirsem dilinin akıcılığıyla tarih kitaplarının sıkıcı olduğu bahanesini silip süpüreceğim!
    Dördüncü bölümümüzde “Bir Proje Adamı” başlığı altında inceleniyor. Modern itfaiye teşkilatı, telgraf, telefon, posta hizmetleri, kız okulları (bunların ilki Samsun'da açılmıştır), Deniz Mühendislik Okulu, Askeri Tıp Okulu, Mektebi Harbiye, Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mektebi Mülkiye bu dönemde yapılmıştır. Bunun yanında İlk benzinle çalışan otomobil ve ilk modern eczaneler, ilk denizaltılar ve atış denemesi yaparak bu alanın öncüsü olarak Abdülhamid ve Abdülmecid adını almışlardır.
    Beşinci ve son bölüm “Babalar ve Oğullar” başlığı altında inceleniyor. İlber Ortaylı'nın sözleriyle başlıyorduk bu bölüme. Konu İlber Ortaylı olunca ses çıkarmam mümkün değil. Dünyanın son hükümdarı, son evrensel imparator 2. Abdülhamid Han'dır diyerek.
    Bu bölümü en güzel nasıl özetleriz? İktidar döneminde onun kıymetini anlayamayan, en ağır hakaret ve küfür eden hatta imparatorluğun sonunu getirecek hareketleri yapanları "Evlatlarım" diyerek savunan KIZIL SULTAN (!) vefat eder ve cenazesinde pişmanlık dolu bir insan sürüsü gelmiştir. Bunların arasında kimler mi vardır? Enver Paşa, Talat Paşa, Rıza Tevfik, Süleyman Nazif, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, Tevfik Fikret gibi. Bunlardan Yahya Kemal'in pişman olmadığı, uydurulduğu söylense bile bunu diyenler 'Her Gece Benimsin' romanını bir okuyuversinler.
    Mehmet Akif ve -bana çok saçma gelen ve Balkan Harbi dönemi yazdıklarıyla Türk ve Osmanlı düşmanlığını Nihal Atsız'ın yazılarına da konu olan- Bediüzzaman lakaplı Said Nursi de Abdülhamid ile ilişkisi bildirilenler arasında kendine yer buluyor ancak bu 2 konuyu da başka kaynaktan araştırmadığımdan ve yeterli bilgiye sahip olduğumu düşünmediğimden fazla konuşma hakkını da kendimde bulmuyorum.
    Son olarak da şunu söyleyebiliriz. Öncelikle yazarın bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk üzerinden şahsına veya fikirlerine saldırmadığı; yoksa bunu en edebi hakaretlerle kendisine YEDİREBİLECEĞİMİ, eleştiriye de her büyük adam gibi Mustafa Kemal'in vefatından yıllar geçse de göğüs gereceğine inancımdan ses çıkarmam. Eleştiri ve Hakaret birbirinden farklı kavramlardır.
    Kitap için söyleyecek olursak; yazarın oldukça detaya inmeye çabaladığını, belgeler ve bilhassa gönlümü çelmiş iki adamı (Nihal Atsız ve İlber Ortaylı) şahit tutması da benim için yeterlidir. Bu 2 şahsiyet, ben tarih adına ne biliyorsam hepsini bana öğreten isimlerdir.
    Oldukça geniş bir bayram ziyareti ve yorucu bir gün olsa da asla vazgeçemediğim büyük hastalığım nihayete erdi ve bu kitabımızın da sonuna geldim. Artık yorgunluktan parmaklarımı hissetmiyorum çünkü bütün incelemeyi telefondan yazarak oluşturdum. Başınızı ağrıttıysam affedin, mutşu akşamlar ve keyifli okumalar..
  • Batmanlı eğitimci ve yazar olan A. Vahap Akbaş, Osmanlı Edebiyatının son dönem yazarlarıyla ilgili kapsamlı ve sadeleştirme çalışmaları yapmıştır. Ayrıca bir roman ve bir hikaye kitabı dışında şiir, deneme ve çocuk kitapları türlerinde çokça çalışma yaptığını görüyoruz. Halen üretkenleriyle çalışmalarına devam ediyor. Çalıştığı liseden de 2001'de emekli olmaktadır.
    Akbaş, en rahat bir üslupla en kıymetli şahsiyetler ve eserleri kütüphanemize çalıştırmıştır. Nabizade Nazım'ın Zehra, Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt eserlerini kullanışlı hale getirirken özüne sadık kalarak hazırlamıştır. M. Akif hakkında uzmanlaşarak Safahat ile Akif'in Düzyazı eserinide üzerinde titiz çalışma yapmıştır.
    "Mehmet Akif'ten Nükteler" adlı kitabında anlaşılır ve kucaklayıcı bir üslupla Akif ile Fıkra iki kavramı yanyana getirir. Karşılaştırma, birleştirme ve ortaya çıkan fıkralar yani nükteler. Bu nüktelerle Akif'in hayatında bir üslup bulacağız. Biz bu üslupla tebessüm ile gülmeye yelken acacaz.
    Akif'in nüktelerini kavramamız için mizacını iyi bilmeliyiz. Bunun yoluda Akif'in tanıdıkları ve göz tanıklarıyla öğrenmemiz mümkün olabilecektir. Akbaş, bu konuda Akif'in arkadaşlarının Akif hakkında anekdotlar/hatıralar kaynaklarına başvurmaktadır. Eşref Edip, Ömer Rıza, Mithat Cemal, Muallim Vahyi, Ferit Kam, Neyzen Tevfik, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Süleyman Nazif, Hafiz Sami gibi hatıralarından Akif ile yaşadıkları nükteleri toplayıp Nukteden Akif başlığında toplamıştır. Sonraki başlıklar Akif'e Dair Anektodlar, Safahat'tan Fıkralar ve Akif'in Düzyazilarindan adlı başlıklarla kitabını tamamlar. Son olarak Kaynakça başlığıda vardır. Akbaş, Mehmet Akif'ten Nükteler, kitabında dört başlıkla: Akif'te nükte ile ironi kavramlarını ele alır. İkinci başlığında ise göz tanıkları olan arkadaşlarından Anektodlardan bahseder. Son iki başlık ise Akif'in Safahat kitabından nazım ile nesir şeklinde iki farklı başlık altında, Akif'in yazılarında ki nükteler ile ironik olayları derleyip bahseder.
    Akif, çok yönlü bir kişiliğe sahipti, sağlam bir iradeyle; çalışkan yönüyle toplum içinde kendine has bir yeri vardı. Eserlerinde biz bunu çok bariz bir şekilde görmekteyiz.
    Birey ve toplum bir bütün etkileşim halindedir. Bu değişmez gerçekle diye biliriz ki Akif dönemin şartlarına göre şekillendiğini ancak şaşmaz ayrılmaz bir yol çizgisinde olduğunuda görmekteyiz. Bir işaret olarak İstiklal Marşı ödülünü şahsına almayıp, ihtiyaç sahiplerine vermesi, ömrünün yarısını fakirlikle geçirmesi gibi.
    Akif,