Hacı Osman Telli, Denemeler'i inceledi.
28 Nis 21:54 · Kitabı okudu · 14 günde · 6/10 puan

Bu Montaigne takmış bizim padişahlarımıza, hatta işio kadar abartmış ki efendim Fatih Sultan Mehmet kardeşini öldürtüp onun katilini de öldürülen şehzadenin annesine teslim edermiş, o da göğsünü yarıp kalbini çıkarır ve sıcak sıcak köpeklere yedirirmiş. Bak sen şu Montaigne efendiye yahu, adamın Denemeleri aman da çok harika falan filan, yok herkes okumalı gibi sözleri çok duydum ama gerçekten de eleştirilecek çok fazla yanı var. Henüz 200 sayfa okudum , 70 sayfa kaldı. Ama yazayım dedim . Çok harikulade ve öve öve bitirilmeyecek bir eser değil. Bir de adam burjuva , babasından çiftlik felan miras kalıyor hatırladığım kadarıyla ve soylu bir hayat yaşıyor, babası belediye başkanı , kendisi de meclis üyesi olup sonra da belediye başkanı oluyor. Bu olunca kimse eleştirmez ama bizim toplumda olunca vur beline kazmayı hacı dayı ;))

Adil Adem, Yüzbaşı Mehmet Muzaffer'i inceledi.
 24 Mar 20:09 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kitap Çanakkale Savaşı sırasında yaşanmış çok etkileyici bir olayı ve olayın kahramanı olan Yüzbaşı Mehmet Muzafferin hayatını konu almaktadır. Olay kısaca şöyledir. Çanakkalede kamyon lastiği lazım olur. Tabi lastik karaborsadadir kolay bulunmaz. Bu is icin Mehmet Muzaffer gorevlendirilir. Istanbula gelir fakat lastik alacak para yoktur. Oda resim yeteneginin gucuyle 100 kaimelik bir bankonat hazirlar ve Yahudi dukkan sahibi ishak a verip lastikleri alip gider. İshak ertesi gun bankaya parayi bozdurmak icin gittiginde gercegi ogrenir. Osmanlida 100 kaimelik banknot yoktur ve Banknotun uzerinde ' Bedeli Çanakkalede kanla ödenmistir' yazmaktadır.

https://gaiadergi.com/...rtacagda-cadi-avi-1/

Kadın olmanın dayanılmaz ağırlığı: Ortaçağ’da cadı avı

Bu yazıyı biraz kapsamlı olması sebebiyle iki bölüm olarak yayınlamak istedik. Şimdi okuyacağınız bölümde Ortaçağ’ın kadınlarını, kadınlığı ve bunun bir yansıması olarak şekillenen cadı avı sürecini anlatmaya çalışacağım. Giriş kısmında Hristiyanlık dininin etkisiyle oluşan kadın figüründen bahsederek kadının genel durumu hakkında bilgi vermeye çalışacak, 1. kısımda dönem kadınlarının günlük hayatta, hukukta, dinsel hayatta, fahişelikte ve evlilik ile aile yaşantısındaki durumlarına genel bir çerçeve çizeceğim. Sonrasında yayınlanacak bölümün, ilk kısmında ise asıl odak nokta olan “Cadı Avı”nın tarihçesine, hangi koşullarda ve ne şekilde oluştuğuna değinilecek. Sonuç kısmı da dönemin egemen kadın imgesinin cadı avını nasıl biçimlendirdiğine dair bir değerlendirme niteliğinde olacak. Ayrıca yazının sonundaki kaynakça ile verilen bilgilerin aslına ulaşabilirsiniz.
Giriş
Hristiyanlık dini, Ortaçağ’da kadın imgesinin oluşumunda en önemli etmenlerinden biridir. Ortaçağ’ın Hristiyanlık ile yoğrulan bu kadın karşıtı mirasını Aristotelesçi öğretiden aldığı söylenebilir. Aristoteles, “Politika” adlı eserinde kadının doğasına gönderme yaparak onun “yetersizliğini” vurgular. (Aristoteles, Remzi, 2012) Buna paralel olarak Ortaçağ döneminin din adamları da kadını, çelişkiler barındıran tuhaf doğası olan korkutucu bir figür olarak sunar. (Duby, 2005)

Özlem Genç, önemli bir noktaya temas ederek şöyle söylüyor: “Ortaçağ Avrupası için kadın, inandıkları dinin peygamberi Hz. İsa’nın annesi Meryem söz konusu olduğunda el üstünde tutulacak kadar kutsal, ilk günahı işleyerek tüm insanlığı günah içinde doğmaya mahkûm ettiği, çekilen acıların sebebi olduğu için Havva söz konusu olduğunda bir o kadar sıradan ve hatta denetim altında bulundurulması gereken bir varlıktır.” (Ortaçağda Kadın, 2011) Bunun temellerine inmekte yani, kadının Hristiyanlık’ta varoluş biçimine bakmakta fayda vardır.

Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nda doğmuş ve ardından da özellikle kadınlar ve köleler arasında yayılmaya başlamıştır. Katherine Moore, bu dinde “bireyciliğin” kadınlara çekici geldiğini söyler. (Berktay, 1999)

Fatmagül Berktay (1999), İsa’dan sonra dinin kurumsallaşmasıyla birlikte “baştan çıkarıcı Havva” imgesinin, Kilise’nin cinsiyetçiliği sürdürüp derinleştirmede kullandığı en önemli silahı olduğunu vurgular ve bu noktada kadınlara yeni bir şey de sunduğunu ekler; “bekâretini muhafaza edip kendini tanrıya adamak” yani “İsa’nın nişanlısı olmak.” İsa’nın nişanlıları ise tanrısal krallık uğruna çektikleri çilelerle, yeryüzündeki kadınların var olan aşağı statüsünün zincirlerinden kurtulabiliyordu. Aslında bakire, bekâretini korumakla ve onu tanrının emrine sunmakla, Havva’nın işlediği ilk cinsellik günahının sonuçlarını çekmekten kurtulmuş oluyordu. Bu yüzden, Hristiyanlığın ilk dönemlerinde azizlik mertebesine ulaşanların çoğunluğu kadındır ve İsa çarmıha gerilirken onu terk etmeyenler (yani kadınlar) İncil’de isim verilerek zikredilir: Mecdelli Meryem, İsa’nın annesi Meryem ve Meryem’in kız kardeşi. (Matta, Bop 27:33)

Öte yandan Hristiyanlıkta tekeşlilik zorunludur ve zinanın sorumluluğu, hep baştan çıkarıcı olarak addedilen kadında değil, bakan erkektedir. Bunların hepsi Hristiyanlığın ilk dönemlerinde kadınların bu yeni dine neden yaklaştıklarını açıklamakta faydalı olabilir.
1. Kısım: Ortaçağ Avrupası’nda kadınların durumları
Ortaçağ Avrupası’nda Kadınlar ve Gündelik Hayat

Kadınların, Ortaçağ’da günlük hayattaki etkinliği zaman zaman değişse de çoğunlukla ev işlerine ait roller üstlenmişlerdir. Kentli ve ev hizmetçisi olan kadınlar ise sadece evin temizlik, yemek gibi işlerini yapmakla kalmamıştır ve erkek efendilerinin de ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalmıştır. Kentlerde yaşayan soylu kadınlar da kimi zaman diğer hemcinslerinden farklı olarak, kocaları bir feodal lorda hizmet etmeye ya da bir savaşa gittiklerinde kocalarının yerine geçmiş ve kocasının yokluğunda bazen sadece ev halkını bazen yüzlerce insanı yönetmişlerdir. (Genç, 2011)
Ortaçağ Avrupası’nda kadınlar ve hukuki zemin

Konsüllerde alınanlar kararlarla oluşturulan kanunlar, kadınların daha çok aleyhinde karar alınmasını kolaylaştıracak şekildedir. Fakat kimi zamanlarda kadınların lehine karar alındığına da rastlanılır.

Hukuki zeminde birçok kanun kadınları sınırlamaya yöneliktir. Örneğin, kadınların yaptığı tanıklık kabul edilmez. Süslenmeleri halk tarafından pek hoş karşılanmaz ve hatta bu da kanunlarla sınırlandırılmıştır. Öte yandan medeni hukukun miras alanında, 13’üncü yüzyıla kadar oğul yoksa kızların da mirasa ortak olabildiği söylenebilir.

Ortaçağ’da özgür bir kadın ile özgür olmayan bir erkeğin birlikteliği ise gayrimeşru olarak nitelendirilmiştir. Bu duruma “contubernia” denerek ayıplanmıştır. Ancak bunun tam zıttı bir şekilde erkeklerin köle kadınlarla cinsel ilişkiye girmesinde hiçbir sakınca yoktur. (Genç, 2011)

Bunlara ek olarak kadınlar, toplumun ya da krallığın yönetiminde bulunamazdı. Kutsal ya da politik herhangi bir görev üstlenemez, hakim veya avukat olamazdı. Ayrıca askeri bir amaca da hizmet edemezdi.

Ceza hukuku bağlamında ise örneğin bir taciz davasında, evlilik statü belirleyicisidir. Evli ile evli olmayan kadın farklı değerlendirilirdi.
Ortaçağ Avrupası’nda kadının evlilik ve aile üzerinde konumlandırılışı

Evlilik genelde çocuk denebilecek yaşlarda ve evlenecek kişilerin değil ailelerin anlaşması üzerine gerçekleştirilirdi. Daha doğrusu, genç kızların çoğunun ya iffetli yaşamak için dinsel gruplara katıldığını ya da eril babanın/ailenin otoritesinden kaçmak için evliliği kullandığını görebiliriz. Bu sebeple evlilik kurumu aslında erkekler için bağımsızlığı, kadınlar için ise yine bir şekilde bağımlılığı getiriyordu. Hatta bu bağımlılık bazı durumlarda babanın otoritesinin oluşturduğu bağımlılıktan çok daha katı kurallar içermekteydi.

Lauren Lee, bu dönemde kadının cinsel organının (daha sonra bu düşünce Freud ile gelişecektir) erkek organının hatalı bir şekli olduğunu ve hatta kadının, eksik erkek olduğunu söyler. Buradan hareket eden Özlem Genç, kadının, zihnen disiplinsiz bir beden olarak iç organları ve özellikle cinsel organları tarafından yönetilen bir varlık olarak görüldüğünü ve kadın fizyolojisinin bu anlamda sırrının da çözülemediğinden, kısırlığın Ortaçağ boyunca bir takıntı olarak yaşadığını iletir. (2011)
Ortaçağ Avrupası’nda kadın ve kadının dinsel hayatta yeri

Ortaçağ’da kadınlar ancak kendilerini dine adadıklarında özgürleşebiliyordu. Hatta 8. yüzyıla kadar kadınlar, Hristiyanlığın yayılmasında önemli roller üstlendi ve dini hayatta oldukça etkili oldu. Kadınların yazılı söz ile ilişkisine kuşkuyla bakılırdı ve yalnızca rahibelik yemini eden kadınların okuma yazma öğrenmesine izin verilirdi. Fakat bu rahibeler erkek çocuklarını eğitebilme hakkına sahip değildi. Sadece kız çocuklarının eğitiminden sorumlulardı.

Bunlara ek olarak, o dönemde dini hayatı seçen kadınların önemli bir kısmının öncesinde “günahkar” bir yaşam süren kadınlardan oluştuğu bilinmektedir. Bu kadınlar, yaşamak zorunda kaldıkları zorlu hayattan kurtulmak için dini içerikli evlere sığınmayı seçmişlerdir. (Genç, 2011)
Ortaçağ Avrupası’nda kadınlar ve fahişelik

Fahişelik özellikle Roma İmparatorluğu’nda kabul gören bir meslektir. Başlarda kilisenin karşı çıktığı bilinse de sonrasında bunu kabul ettiği hatta kilisenin genelevlerden vergi alarak kendisine kazanç sağladığı da bilinmektedir.

Yoksulluk, kadınların fahişeliğe başlamasının ilk nedenlerinden biri olarak göze çarpmaktadır. Bu sebeple aslında Ortaçağ’ın ilk dönemlerinde fahişelik örgütlü bir biçimde değildi, devlet kontrolü de yoktu. Fahişeliğin örgütlü bir hale gelmesi kenti yönetenlerin dikkatlerini yoksullara çevirmeleriyle başlamıştır. (Genç, 2011)

Genelevlerin, örneğin Almanya’da, devlet eliyle açıldığını bilmekteyiz. Bu yüzden genelevlere devletin de kazanç elde ettiği kurumlar olarak bakabiliriz. Zaten genelevler bulundukları kentlere ekonomik yardımda da bulunmaktaydı. Fakat fahişelerin kendilerinden beklenen ve istenenleri yapmadıkları sürece, özellikle toplum tarafından, türlü işkencelere maruz bırakılmış olmaları da bilinen bir diğer gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Kaynakça:
Ortaçağda Kadın, Altan Çetin, Lotus Yayınevi, 2011
Kitap içinde bölüm: Ortaçağ Avrupasında Kadın, Özlem Genç, 2011
Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katli, Lois Martin, Çev. Barış Baysal, Kalkedon Yayınevi, 2009
Özel Hayatın Tarihi, Cilt 2, Feodal Avrupa’dan Rönesansa, Philippe Aries, Georges Duby, Çev. Roza Hakmen, YKY, 2006
Antik Çağlardan Günümüze Evli Kadının Tarihi, Marilyn Yalom, Çev. Zeynep Yelçe & Neşenur Domaniç, Çitlembik Yayınları, 2002
Kadınların Tarihi, Cilt 2, Ortaçağ’ın Sessizliği, Georges Duby & Michelle Perrot, Çev. Ahmet Fethi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005
Politikanın Çağrısı, Fatmagül Berktay, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2009
Politika, Aristoteles, Remzi Kitabevi, 2012
Dünya Tarihi, Cilt 1, J.M. Roberts, İnkılap Kitabevi, 2011
Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler, Mehmet Ali Ağaoğulları, İletişim Yayınları, 2014
Haydar Akın, Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı, Phoneix Yayınları, 2015

Mehmet soylu
Zengin olmak için zamana ihtiyaç ım var zamana sahip olmak için sabret mem gerekir sabrede bilmem için mutlu olmam gerekir mutlu ola bilmem için sana ihtiyacım var

eskimolardan kim kaldı?, Türkçe Bilenin İşi Rast Gider'i inceledi.
17 Ara 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Cemal Süreya, İlhan Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Tevfik Akdağ, Ülkü Tamer İkinci Yeni şiirinin bellibaşlı adlarıdır. Oktay Rifat da şairliğinin ilerleyen dönemlerinde bu akıma bağlı olduğunu göstermiştir.

İkinci Yeni akımının önde gelen ve kuramcılarından sayılan şairi Cemal Süreya, seçme denemelerinin toplandığı bu kitapta kendi akımındaki şairler de dahil, edebiyat akımları içine dahil olmuş ya da olmamış şairleri ekseriyetle eleştirel olarak kaleme almış.

Yine İkinci Yeni şairi Edip Cansever’in “Dize işlevini yitirdi.” görüşünün tam tersini düşündüğünü kaleme dile getirmiş, Garip şiirinde özellikle Orhan Veli’nin şiirinde “söz ekonomisi” olmadığını söylemiştir. “Ben öteden beri ne zaman Orhan Veli’nin şiirine yaklaşmak, ısınmak istediysem, başaramadım.” demiş Cemal Süreya. Orhan Veli’nin öyküleri dışında herhangi bir şiir kitabını okumuş değilim ama genç yaşta öldüğü için onun krizalit dönemde kalmış olabileceğini düşünüyorum.

Nâzım Hikmet’i, “Nâzım Hikmet, Pablo Neruda’ya daha yakındır.” ve “Temelde bir duygu adamıdır.” diyerek tahlil etmiş. Kitapta da en fazla sayfa Nâzım Hikmet ile ilgili yazdığı denemesine verilmiş. Prof. Mehmet Kaplan’la çatışarak, onun söylediği “Bazılarının ileri sürdükleri gibi Nâzım, Türk şiirinde fazla müteessir olmuş değildir.” sözüne karşın yeni şairlerin Nâzım Hikmet’in anlatımından çok yararlandıklarını belirtmiştir.

Soylu bir şair Nâzım Hikmet. Bugüne kadar erimeden gelmiş bir şair. Sağlığın güneş şarkısı diyorum ona. Dadal’ın aslan şarkısı. Yüreğin ve cesaretin aslan şarkısı. Her genç şairin ondan öğreneceği var.” - Cemal Süreya

“Kendini Çevirten Şiir” başlıklı yazısında şiirin başka bir dile çevrilemeyeceği kanısına katıldığını dile getirmiş. Ben de aynı kanıdayım. Güzel bir şiir çevrilirken öbür dilde başka bir dil yazılmasına zorluyor çevireni. Tabiki mensur metinlerde bu böyle değildir. Cemal Süreya, “Çevirenin bir işlevi de bir ülkede türlü nedenlerla yasaklanmış düşüncelerin başka bir ülkeye akarak yaşama olanağı bulmasını sağlamasıdır.” demiş. Yani yapıt çevrilmekle korunmuş oluyor. Roman, öykü, deneme gibi eserlerin çevrilmesine, şiirin çevrilmesine ne kadar negatif bakıyorsam o kadar pozitif bakıyorum. Cemal Süreya, İlhan Berk’in “Kamichi” adlı şiirin çevirisine orijinalinden “ayrı bir şiir” olduğu yorumunu yapmıştır. Ama bütün bunların ötesinde Kamichi çok güzel bir şiir olup çıktı.

Can Yücel şiirine “İroniye dayanan bir şiir onunki”, Salah Birsel’e “İroni taşkınlığı, bencilleşerek yapmacıklar içinde dönmeye, yalnız kendisiyle açıklayabileceğimiz arabeskler meydana getirmeye başlar.” demiştir.

“Bence bir şiir, konuşma dilinden çok uzaklaşmamalıdır. Konuşma dilinin çevresinde dönmeli, alacağı şeyleri oradan almalıdır.” demiş. Doğru. Ben bugün Nilgün Marmara’nın şiirinde bir parıltı görmüyorum. İmgelerin sıklığı onun şiirini anlaşılmaz bir hâle sokuyor.

Türkçe Bilenin İşi Rast Gider, şiir okuyanların ve hatta şiir yazanların geçmişteki şairler hakkında izlenim sahibi olması için kılavuzluk edebilecek bir başucu kitabı.

Cahit Zarifoglu ..
Büyüklerin ellerinden
küçüklerin gözlerinden
Suriye'nin toprağından
Bosna'nın bayrağından
Ebu Zer'in yalnızlığından
Bilal-i Habeşi'nin ilk ezanından
Tarık Bin Ziyad'ın kılıcından
Filistinli Cafer'in haykırışından
Gazzenin gözyaşlarından öpüyoruz
İyi bayramlar meleklerin şehri Gazze..
İyi bayramlar utancımız açlığımız Afrika.
İyi bayramlar Ömer muhtar ın soylu çocukları.
İyi bayramlar acının ölümün başkenti Hama..
İyi bayramlar Recep onbaşı, Salih uzman, er Mehmet..
İyi bayramlar kırılganlıklar, üzüntüler..
İyi bayramlar ey hüzün!..
İyi bayramlar..

Bayramımız kutlu olsun.
Büyüklerin ellerinden
Küçüklerin gözlerinden
Suriye’nin toprağından
Bosna’nın bayrağından
Ebu Zer'in yalnızlığından
Bilal-i Habeşi’nin ilk ezanından
Tarık bin Ziyad’ın kılıcından
Filistinli Cafer’in haykırışından
Gazze’nin gözyaşından öpüyoruz…
İyi bayramlar meleklerin şehri Gazze.
İyi bayramlar utancımız, açlığımız Afrika.
İyi bayramlar Ömer Muhtar’ın soylu çocukları.
İyi bayramlar acının, ölümün başkenti Hama.
İyi bayramlar Recep onbaşı, Salih uzman, er Mehmet.
İyi bayramlar kırılganlıklar, üzüntüler
İyi bayramlar ey Hüzün…”

Cahit Zarifoğlu'nun 40 yıl önce yazdığı bir bayram tebriği.
İYİ BAYRAMLAR….

“Büyüklerin ellerinden
Küçüklerin gözlerinden
Suriye’nin toprağından
Bosna’nın bayrağından
Ebu Zer in yalnızlığından
Bilal-i Habeşi’nin ilk ezanından
Tarık bin Ziyad’ın kılıcından
Filistinli Cafer’in haykırışından
Gazze’nin gözyaşından öpüyoruz…
İyi bayramlar meleklerin şehri Gazze.
İyi bayramlar utancımız,açlığımız Afrika.
İyi bayramlar Ömer Muhtar’ın soylu çocukları.
İyi bayramlar acının, ölümün başkenti Hama.
İyi bayramlar Recep onbaşı,Salih uzman,er Mehmet.
İyi bayramlar kırılganlıklar,üzüntüler
İyi bayramlar ey Hüzün…”

***

Değişen aktörler, imtihan dünyası aynı…

Allah kabul etsin. Bayramınız mübarek olsun. Bayram gibi bayramlar nasip olsun.

Cahit Zarifoğlu'nun 40 yıl önce yazdığı bir bayram tebriği.

İYİ BAYRAMLAR….

“Büyüklerin ellerinden
Küçüklerin gözlerinden
Suriye’nin toprağından
Bosna’nın bayrağından
Ebu Zer in yalnızlığından
Bilal-i Habeşi’nin ilk ezanından
Tarık bin Ziyad’ın kılıcından
Filistinli Cafer’in haykırışından
Gazze’nin gözyaşından öpüyoruz…
İyi bayramlar meleklerin şehri Gazze.
İyi bayramlar utancımız,açlığımız Afrika.
İyi bayramlar Ömer Muhtar’ın soylu çocukları.
İyi bayramlar acının, ölümün başkenti Hama.
İyi bayramlar Recep onbaşı, Salih uzman, er Mehmet.
İyi bayramlar kırılganlıklar,üzüntüler
İyi bayramlar ey Hüzün…”
***
Aktörler değişse de, imtihan aynı..

Allah kabul etsin. Bayramınız mübarek olsun. Bayram gibi bayramlar nasip olsun..