• Esranın Nura Ulaşması
    Hikaye…
    ESRA İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olan Eyüp’te oturmaktadır. Kendisi liseyi bitirmiş akıllı bir kızdır. Ailesi fazla sıkmamış rahat büyümüş, rahat yetiştirmiştir. Çevresinde bir tane arkadaşı vardır ki mahalleye daha yeni taşınmalarına rağmen ona imrenir. Yürüyüşü, davranışı herşeyi o kadar hoşuna gider ki ondaki bu davranışları oda
    yapmak istese de yapamaz.
    Arkadaşı tam bir İslam hanımefendisi ehli sünnete göre
    giyinmiş mükemmel bir uslübu vardır. İsmi gibi kendisi de Nur yüzlüdür. Çevresindekilerin nazarları arasında yaşamını devam ettirir.
    Nur tam bir İslam kızı, ailesi tarafından çok güzel yetiştirilmiş İslam çiçeğidir.
    Esra o gün Nur ile sohbet için yanına gider. Ondan ögrenecekleri olduğunu sezmişti. Yakınlık hissetti Nur’a karşı, diger kız arkadaşlarında olmayan samimiyet, güler yüz vardı Nur’da. Biraz çekinerek Esra sohbete başladı:
    __ Nur daha yeni taşınmanıza rağmen hemen sana ısınıverdim. sende diğer kızlarda bulunan diğer genç kızlarda bulunan hareketler yok. Davranışların sanki değişik, yapmacık hareketleri göremiyorum. Aynı yaşta olmamıza rağmen çok olgun
    düşünüyor ve ciddiyetle karar veriyorsun. Konuşman, oturup kalkman, kıyafetin, sadeliğin ne biliyim işte çok farklısın. İtiraf etmeliyim ki arkadaşım sana hayran kaldım. Seni bu kadar farklı kılan ne anlatabilir misin bana? Birbirimizi fazla tanımasakta bunu çok
    merak ediyorum. Çünkü benin hayatım eğlence, müzik, tv, telefon belirli bir zaman sonra ne yapacağımı düşünüyorum.
    Nur bu övgüler karşısında utanmıştı ama kararlıydı. Esra’ya doğru olanı, İslam’ın güzelliklerini anlatıcaktı.
    __ Bak Esra ben senden farklı değilim aslında. Bizi farklı kılan, İslam’a göre yaşayıp yaşayamamak. Sen hiç eline dini kitap alıp okudun mu?
    __ Hayır okumadım.
    __ Peki nedenini sorabilir miyim? Yani okumana engel neydi, vaktin yok muydu?
    __ Bilmiyorum, bana daha önce kimse böyle sorular sormadı. Açıkçası bu soru karşısında şaşırdım. Madem sordun anlatayım Nur. Ailem beni rahat bıraktı herşeyde. Ben senin gibi kapalı değilim. Annem ve babam beni dini konularda hiç eğitmediler. İstediğim zaman, istediğim yere çıkar gezerim tıpkı erkekler gibi. Çok arkadaşım vardır, çıkar gezeriz eğleniriz. Mesela makyaj yaparım. Anlayacağın ne oturup kitap okumayı düşündüm ne de gezip tozmaktan vakit bulabildim.
    __ Şimdi anlaşıldı Esra. Aile düzeni sana dini konularda hiç yardımcı olmamış. Çevrendeki arkadaşlar senin kitap okuyup ilim öğrenmene engelse hepsi boş arkadaşmış. Sana bilgi sunabilecek arkadaşın yok. Esra, Allah bizleri gezin eğlenin, dünyaya doyun diye yaratmadı. Bizi kendine karşı sorumlu kıldı ve bizleri kendine ibadet etmemiz için yarattı. Sen hiç ölümü düşündün mü, yok olmayı ? ALLAH seni mükemmel yaratmış. Elin, ayağın, kulağın, başın… Sana birisi böyle hediye verse sen bu hediyeyi alınca ne yaparsın? Sevinirsin sevinir ve ona teşekkür edersin. Şimdi iyi düşün Esra. Allah da sana sayısız nimet hediyesi vermiş yemek içmek güzellik vs vs.. Bu nimetler için Allah’a şükrettin mi hiç!
    Esra kendinden iyice utanıyordu. Gerçek halini birinden duymak onu hem düşündürdü hem de pişman olmaya başladı.
    __ Yok Nur kardeşim ben dedim ya dini konularda hiç bilgim yok şükür nedir bilmem. Senin gibi olmayı çook isterim Nur. Konuşmaların çok farklı, ve beni etkilediğin aşikar. Sende beni çeken birşeyler var. Herhangi bir arkadaşımın yanında kahkaha ile gülebilirim ama senin yanında gülemiyorum. Nur, bana dinimizin güzelliklerini, emirlerini yasaklarını anlatır mısın?
    Esra’nın azmini gören Nur sevinmişti:
    __ Akşam oldu Esra. Sen şu kitabı al uyumadan önce oku olur mu kardeşim.. Sabah yine gel kaldığımız yerden sohbete devam ederiz inşallah…
    Kitabı eline alıp inceleyen Esra sormadan edemedi:
    __ Mehmet Oruç, “Kainatın Efendisi” Nur bu kitap biraz kalın mı sanki?
    __ Esra sen oku onu kalın değil.. Dinimizi ilk önce Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den, yaşantısından tanı. İslam’ı gerçekten öğrenmek istiyorsan, kitabı okuyacağına dair bana söz verir misin Esra?
    __ Evet evet dinimizi öğrenmek, senin gibi olmak istiyorum Nur. Şurda bir kitap daha var, masanın üstündeki.. “Ölüm ve Ötesi” İmam-ı Gazali.. Nur dikkatimi çekti bu kitap, alabilir miyim?
    __ Tabii ki alabilirsin Esra.. Ne o merak saldın şimdiden kitaplara. Güzel şeyler bunlar, okumayı asla bırakmamalı.
    Havanın kararmaya başladığını farkeden Nur yarın görüşmek üzere Esra’yı yolculadı:
    __ Geç oldu namaz vakti geçiyor.. Sen de git istersen Esra yarın görüşürüz inşallah
    Tamam kardeşim, der Esra ve arkadaşını kapıya kadar uğurlar Nur.
    Akşam eve giden Esra’ya anne ve babası nerde olduğunu sormazlar bile. Esra Nur’a verdiği tutmak ister. Kitapları yatağının başucuna koyar, telefonunu kapatır ve yatağına oturur. Gün boyu konuştukları konular bir bir aklına gelir. Ölüm, nimetler, hediye… Düşünür durur Esra. Kainatın Efendisi kitabını eline alır ve dinimize karşı atılan ilk adım, kitapların sayfası ile birlikte açılmaya başlar.. Sanki yıllardır kitap okumaya aç gibi heycanla çevirir sayfaları. Peygamber Efendimiz’in gençliği, evliliğini, geç vakitlere kadar okur. Odanın ışığı sönmek bilmez o gece. Kitapta da baya yol katetmiştir Esra. İlk günün yorgunluğundan, kitap kucağında uyuya kalmış halde sabahlar..
    Sabah olur uyanır Esra, bir bakınır etrafa.. Pencereye doğru ilerler ve perdeyi aralar. Haliç’e doğru bakar. Gözleri Efendim der. Sorgular kendini “Biz nasıl ümmetmişiz böyle?” diye.. “Sen ne mükemmel insanmışsın, seni bilgi çağında görememişiz, facebook’ta msn’de geçirdiğimiz vakti seninle geçirmemişiz.” der durur. İlk defa ağlamaya başlar. Daha kitabın başında olmasına rağmen onu farklı duygular sarar. Düşünceler etrafında tavaf eder durur.
    Aklına birden Nur gelir. Alelacele toparlanır kahvaltısını yapar ve Nur’ların evine gider. Çaldığı kapıyı güler yüzle açan Nur, içeri Esra’yı buyur eder ve:
    __ Hosgeldin buyur Esra. Bilgisayardan birşeyler okuyordum facebook’ta. Sen de okumak ister misin?
    Esra merakla sorar:
    __ Ne okuyorsun Nur’cum?
    __İSLAMİ TESETTÜR NASIL OLMALI???? adında bir sayfa var o sayfayı okuyorum canım.. Senin de okumanı isterim. Yalnız gizlilik ayarlarının hepsini kapat, çevrimdışı gir ve öyle oku. Profilinden de resimleri kaldır.
    __ Neden ki Nur? Neden kaldırayım ki resmimi, kime ne zararı var?
    __ Kardeşim sen Müslüman kızısın. Her ne kadar ailenden dini eğitim almamış olsan da illa ki lisede birşeyler öğrenmişsindir. Resim koymaman daha uygun olur. Seni gören kişiler günaha girebilir. Güzelsin, güzel kız derler. Bu sayfa gercekten güzel bilgiler ögretiyorlar dinimize dair.
    __ Tamam kardeşim, facebook’a girip beğenelim önce.. Bu arada verdiğin kitabı okumaya başladım Nur. Çook güzelmiş. Allah senden razı olsun. Bana Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem i oku dinimizi öğrenmek için demiştin. Gerçekten çok müthiş bir insanmış.
    Esra’nın gözleri dolar. Erkam’ın evindeki gizli tebliği anlatır Nur’a heycanlı heycanlı.. Nur, Esra’daki bu ani değişime sasırır. Bu kadar çok merak edeceğini bilememiştir.
    Ama gülümser ve der ki, “Allah dilerse hersey olur.” Gün geçtikçe Esra değişmeye başlar. Nur’la sohbet eder, haftada bir kitap bitirir. Nur’un önerdiği İSLAMİ TESETTÜR NASIL OLMALI????
    sayfasını baştan sonra sabır ve içtenlikle okur.
    Sayfada bir yazı dikkatini çeker, “Bizim sayfamız beğeni sayfası değil, okuma sayfasıdır.” yazısı hoşuna gider ve okur. Okur ve tesettür konusunda da artık aklında soru işareti kalmaz.
    İSLAMİ TESETTÜR NASIL OLMALI?ve dini kitaplar sayesinde ehli sünnete göre örtünmek ister. Nur suresi 31. ayete gore kapanmayı arzular.
    Nur ile konuşduktan sonra tesettür alışverişine çıkarlar. Esra’nın ailesi bu duruma çok şaşırsa da hoşlarına gider. Çünkü onlar da bilmediklerini kızları Esra sayesinde öğrenirler. O okuduklarını ailesi ile paylaşır. Tv kapatılıp kitaplar okunur kimi zaman.. Artık Esra, Nur gibi İslam hanımefendisi olmuştur. Ama asıl Nur yüreğindedir tevbe eder surekli.. Her namazda “Seni buldum Rabbim elhamdulillah, ben Seninle mutluyum Sana layık kul, habibine ümmet olacağıma Sana söz veriyorum.” der..
    Ve arkadaşı Nur ile birlikte hemen hergün sohbet ederler. Artık o denizde su görmez, artık o denizin icinde aramaktadır. “İslam bir deryadır, dalmayan bilemez” der sürekli. Artık deryaya bakmaz dalmıştır. Öyle bir dalmıştır ki İslam denizinde hergün farklı seyler keşfeder, farklı şeyler ögrenir. O da arkadaşı Nur gibi NUR olmuştur. Artık İslam çiçeği olmuştur…
    _________
    Mustafa Kuş
  • "Öğretmenlerim benim maddi ve manevi ihtiyaçlarım konusunda çok fedakarlıkta bulundular ve bana yardımcı oldular. Eğer yardımcı olmasalardı, belki de okulu bitiremezdim ve hayata erken küsen ve topluma zararlı bir insan haline gelebilirdim.

    İşte bugün ben de öğrencilerimin problemleriyle ilgilenmekle, hocalarımın bana vermiş oldukları emeği kısmen ödüyor olmanın vicdani rahatlığı içindeyim."
  • ... problemlerin çözümüne, kendi imkanlarım ölçüsünde yardımcı olmaya çalışıyordum.
  • 168 syf.
    ·10/10
    Mehmet Kırkıncı’nın Nükteler isimli eserini bu kaçıncı okuyuşumdur bilmiyorum. Ama her okuduğumda sanki yeni okuyormuşum gibi lezzet alıyorum. Çünkü kitaptaki her bir nükte beni gölgeliklerden alıkoyuyor. Bir sonsuzun kapısını gösteriyor. Geçiciliği hatırlatıyor, elimdeki nimetlerin sadece buraya ait olmadığını, belki bir sonsuz için yaratıldığını söylüyor. Öylesine güzel misaller var ki hayatın içinden, nasıl olur da ben bunları düşünememişim deyip hayret ediyorum.

    Üniversite yıllarımda Kırkıncı Hocam’ın birkaç sohbetine katılmışlığım vardır. Şimdi iş güç, dünya telaşesi, yol (!) sohbetlerine bizzat katılamıyor olsam da, ne zaman bu kitabı elime alsam kendimi bir anda onun rahle-i tedrisinde buluyorum. Kendisine sağlık sıhhat ve afiyetle uzun ömürler diliyorum. Yetiştirdiği tüm talebeler için de ayrıca minnetlerimi sunuyor, kendisini tanımış olmaktan dolayı da Rabbime şükrediyorum.

    Nükteler kitabından altını çizdiğim satırlar:

    Divane bir çocuğun okula gitmeyerek oyunu ilme tercih etmesi gibi; fâsık adam da günahı sevaba, eğlenceyi ibadete tercih ediyor.
    *
    Bir gelin babasının evinden elini kolunu sallayarak değil, arkasından bir araba çeyizle ayrılır. Ahiret yolcusu olan insanların çeyizleri de ibadetleridir.
    *
    Şükür insanın fıtrî vazifesidir. O halde, bu vazifeyi ifa etmeyen insanlar, bu cihetle hayvandan çok aşağı düşüyorlar.
    *
    Dünya işlerini takipte, Allah (c.c) Rezzâk-ı Zülcemâl’dir deyip yatmayan insan, ahirete müteallik işlerde Allah’ın (c.c) Gafûr ve Rahîm olduğundan bahsederek yatmakla tezada düşmüş oluyor ve kendini aldatıyor.
    *
    Terazinin bir kefesine deve olmakla yük taşımak, diğer kefesine de insan olmakla ibadet etmek konulsa ve seçme hakkı bize bırakılmış olsa hangisini seçecektik? Elbette ki insanlığı... O halde deve yükünü taşırken, biz niçin ibadetimizi yapmıyoruz?
    *
    Muhabbet şu kâinatın rabıtası olduğu gibi, mü’minlerin de rabıtasıdır. Gıybet ise bu rabıtayı koparıyor.
    *
    Dünya gemisi üzerinde her an seyahat eden insanın; ben âhirete gitmem demesi ne kadar ahmakânedir. Bu gemi âhirete gitmektedir. Gitmemeye kudreti yeten var ise, buyursun aşağı insin.
    *
    Gerçek istikbâl, gelip, fakat gitmeyen istikbâldir, O da ancak âhirettir, Cennettir. Dünyevî istikbâller ise, kendisine kavuşulduğunda hal, bilâhare mazi olup gidiyorlar.
    *
    Dünya süslü, bezekli bir gelin gibi herkesin yüzüne gülmüş, fakat kimseyle evlenmemiştir. Dünyanın bu keyfiyetini anlayan zatlar, ona yüz vermemişlerdir.
    *
    Sanatkârın eserden daha mükemmel olması lazımdır, tâ ki eser vücut bulabilsin.
    *
    İnsan, kâinat kitabının güzel bir harfidir. Kendi güzelliğiyle ve kemaliyle iftihar edemez, gururlanamaz. O güzellik onun kâtibine aittir.
    *
    Cenâb-ı Hak bizlere gündüz güneşi getirip zemini seyrettiriyor. Gece ise karanlığı getirip semayı seyrettiriyor.
    *
    Güneş toprağa, toprak da havaya tenezzül etmeseydi bizler dünyaya gelemezdik. Aynen bunun gibi, hayırlı neticelerin elde edilmesi için de insanların tevazu ile elele vermeleri ve birbirilerine yardımcı olmaları lâzım gelir.
    *
    Kanun iş göremez. Mutlaka her kanunu tatbik eden bir hâkim olacaktır. Kanun kendiliğinden bir iş görebilseydi, mahkemelerde hâkime lüzum kalmazdı.
    *
    Her bir âzamız için Cenâb-ı Hakk’a üç cihetle şükürle mükellefiz. Bunlardan birincisi, o âzanın gördüğü vazifeler ve onunla edindiğimiz istifadeler cihetiyledir. İkincisi; o âzanın bedenimizde bulunduğu yeri itibariyledir. Üçüncü cihet ise, her bir âzanın bizim için aynı zamanda bir zinet oluşu noktasıdır.
    *
    Göz görme âleti, akıl ise anlama âletidir. Gözün, güneşe muhtaç olması gibi, akıl da hakikatleri görmekte Kur’ân’a muhtaçtır.
    *
    Bir talebe hocasını sevmezse, onun ilminden istifadesi az olur. Hocasından korkmaması halinde de derslerine ciddî çalışmaz ve muvaffakiyetsiz olur. Bir raiyet de padişahını hem sevmeli, hem de ondan korkmalıdır.
    *
    Eğer insan, gurur ve enaniyetini eritse, toprak gibi mütevazı olsa, o zaman kalp ve ruhunda binlerce kemalat çiçekleri açar.
    *
    İnsanın kalbi bir bahçe gibidir. Onda mutlaka bir şeyler bitecektir. Eğer o kalp, marifetullah ve muhabbetullah ile doldurulmazsa orada ya dikenler biter veya düşmanlar ona muzır şeyler dikerler.
  • 220 syf.
    Bir Kaçak Kölenin Biyografisi, Esteban Montejo'nun özyaşam öyküsü köllelikten Bağımsızlık Savaşına kadar yaşamış olduğu olayları anlatan tarihsel bir kitap. Esteban siyahi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Estobanin şöyle bi benzetmesi vardı, "Siyahlar tıpkı dokuzcuklar gibi satılırdı." diye. Oda öyle satıldı. Çocuk yaştan gençlik yaşına kadar köle bir hayatı vardi. Bağımsızlığı seven devrimci ruhlu bir gencti. Hatta köleyken birçok kez kaçma planları yaptı ve her seferinde yakalanıp prangalara vurduruldu. Prangalar onun korkusuydu. Yaşamın dağlarda olduğunu, özgürlüğünün de kaçmakta olduğunu biliyordu. Dağlar onun için özgürlüktü, köle olmaktan kurtulmanın tek yolu buydu. Bir gün bir plan yapar ve tekrar kaçamaya karar verir. Kaybetme şansı yoktu çünkü prangalar onun korkusuydu... Kaçmayı başardıktan sonra, günlerce yürür, durmaksızın.. Yürümekten bütün ayakları çatlamıştır, sonunda bir dağa varır ve dağda bir mağaraya sığınır. Bu mağarada yıllarca tek başına yaşar. Kimselere kendini göstermez çünkü, köylüler sahiplerinden para alıp kaçan köleleri bulmalarina yardımcı olmaktadır. Yıllarca hiçbir insanla konuşmaz, yediği tek yemek sebzeler ve ayda bir avladığı domuz etidir 106 yaşına kadar yaşamış olmasını yemiş olduğu domuz etine yorumlamıştır. Hastalandığında kendince bulduğu doğal yöntemlerle iyileşir. Bu nedenden dolayı birçok hastalığa neyin iyi geldiğini, doğal yöntemlerle çok iyi tecrübe edinir...
       Bir gün saklandığı mağaraya kadar söylentiler gelir, herkes mutluluktan sokaklara atılır çünkü kölelik kalkmıştır artık. Bu söylentileri duymasıyla mağaradan çıkıp kendini köye atar, fakat hala köleliğin bittiğine kendini inandıramaz.  Dağdan indiği gibi yaptığı ilk iş saç sakal trasi olmaktir, dışardan onu ilk görenler yabani diye bakmıştır. Daha sonra işe koyulur, iş arayama başlar. Kolelik kalkmıştır fakat siyah ırkının ezildiği bir dönemdir. Küba yönetimi İspanyolların eline geçmiştir ve iş olanağı önceliği İspanyollara verilmiştir. Siyah ırktan olanlara yabani gözüyle bakılmaktadır. O dönemde, Ispanyollar dışında, siyah ırktan bir öğretmen, bir avukat, bir doktar gorunemezdir çünkü, beyazlar evrenin tek sahibi olduklarını düşünürlerdi... İs bulduktan sonra yıllarca barakada yaşamaya başlar, barakalar onun lanetidir. En büyük zafi kadınlardır. O dönemde Kübalılar ve İspanyollar eğlence günleri hazirlardi. Buralarda kadınlı erkekli dans edilirdi. Esteban dans etmeyi sevmez ama sirf kendi deyimiyle "piliç" leri görmek için giderdi. Kitapta, en güzel şeyin kadınlar olduğunu, bugüne kadar her türlü renkten ve ırktan kadın tanıdığını ve sayısız kez onlarla birlikte olduğunu söylemiştir. Kadınlar onun vazgeçilmezidir.
       Ispanyollarin uyguladığı baskıdan Küba halkı dayanamaz, halklar ve ırklar arasındaki eşitsizlikler Küba halkının canina tak etmiştir ve halk ayaklanmasıyla Bağımsızlık Savaşı başlatılmıştır. Siyahlar ve beyazlar birlik olup İspanyol halkına karşı bir devrim savaşı başlatmıştır. Sokaklarda herkes "Özgür Küba" diye slogan atmaktadır. Bu adaletsizliğin bitmesini Küba'nın özgürlüğüne yorumlanmıştır. Esteban da Bağımsızlık Savaşına katılır. Devrimci yoldaşlarının ölümüne tanıklık eder, kendini devrimci gösterip İspanyollara katılan çoğu kişiye şahit olur. En nefret ettiği kişi, hırsız ve ahlaksız Tajo dur. Çünkü, kendini devrimci gösterip zorla sahip olmadığı kadın yoktur. Bir keresinde komşuları Tajo evinden birkaç tane kadin kilitlediğini ve bu kadınların yıllarca evin içinde tuttuğunu söylemiştir. Kendi kızlarıyla zorla birlikte olmuştur. Hırsızlıkta ve zorbalıkla üstüne yoktur. Herkesin korkulur rüyasıdır... Cephede hailik eder ve İspanyol saflarina katilir.. Esteban şöyle der, "Savaştayken kimseye güvenmemek gerekir. Aslında barış için de bu geçerlidir. İnsanlara güvenmemek gerekir".
       Savaş gittikten sonra şehre döner. Karşılaştığı manzara onu mutlu etmeyecektir. O kırlarda yaşayan delikanlıdan eser yoktur. Kendi deyimiyle hepsi "pezevenk" olmuştur. Kulaktan kulağa gelen konuşmaları işitir ve insanların, siyah ırkın savaşa beyazlar kadar destek vermediğini işitir. Esteban, bunun üzerine şöyle der, "Savaş bittiğinde siyahların savaşıp savaşmadığı tartışması başladı. Siyah ırkın yüzde doksan beşinin savaştığını biliyorum. Sonra, yüzde altmış dediler. Peki, kimse bu sözleri eleştirmedi. Sonuç siyahlar sokakta kaldı. Boğa gibi yakışıklı ve sokakta. Bu doğru değil, ama öyle oldu" der. Bu dedikodulari halka yayan Amerikanlardır. İspanyollar gitmişti fakat, bu sefer Amerikalılar gelmişti. Amerikalılar siyah ırkı beyazlar için büyük bir tehlike olarak görmektedir. Savaş bittikten sonra beyaz ırk dışında polis olan tek bir siyah ırk olmamıştır. Bunlarin üzerine Esteban kendini yollaraya atar ve kırların yolunu tutar. Çünkü o buradaki yaşama ait değildir.
       Daha önce hiç böyle bir kitap okumadim, buna benzer bir kitabın olduğunu da düşünmüyorum. Muhteşem bi kitap, kesinlikle okuyun.
      
  • 495 syf.
    "Eğer insanlar kendilerini yönetebilseydi, ortak zorlayıcı bir güce ihtiyaç kalmazdı."

    Fuat Sezgin'in tabiriyle "Bilginin deney ve gözlem yoluyla değil, büyük otorite kabul edilen kimselerin eserlerine müracaat ederek elde edileceği inancının hakim olmasından dolayı" ortaya çıkan Skolastik düşüncenin yıkılması daha yakın gelecekten geçmişe doğru yapılan bir sıralamayla Spinoza, Descartes ve Hobbes üçlüsüne dayandırılmaktadır. Bu düşünce sistemi yıkılmadan evvel insanlar büyük otoritelerden biri kabul edilen Aristo'nun eserlerinde aradıkları şeyin cevabını bulamazlarsa o meseleyi yok sayarlarmış, örneğin.

    Ortaçağa kadar hakim olan, kaba tabirle, "Kralları atayan Tanrı'dır ve bu açık sebepten itaat etmeyen cehenneme gider" teorisi 17. yy'da giderek çatırdamaya başlar. Hatta öyle ki, Hobbes' un memleketi İngiltere'de Kral I. Charles, parlamento'nun barış zamanı sıkıyönetim uygulanamayacağı, belirli bir suç olmadan ve düzenli yasal kuralların korunması altında bulunmadan hiç kimsenin tutuklanamayacağı, parlamento onayı olmadan vergi toplayamayacağı v.b gibi kararlarını önce kabul edip sonra hükümsüz sayınca iç savaş patlak verir. Savaş yaklaşık on yıl sürer ve 200.000 civarında insan ölür. 30 Ocak 1649'da I.Charles'in Whitehall Sarayı önünde açık alanda kafası kesilerek idam edilmesiyle sonuçlanır. İşte bu keşmekeş ve kan, altmışını geçmiş ürkek ve sakin mizaçlı Hobbes'u derinden etkiler…

    Hobbes'un, kelime anlamı İbranice su canavarı, ejderha olan, "Leviathan" adlı eseri 1651'de yayımlandığında, kral'ın Tanrısal haklarına yer vermemesinden ve iç savaşın önlenmesi için mutlak egemenliğin kralda olması kadar parlamentoda olmasını da kabul etmesinden ötürü İngiliz kralcıların ve Fransız monarşisinin, "Eğer insan, bu büyük ruhani hakimiyetin kökenini düşünürse, kolayca fark edecektir ki, Papalık, mevta Roma İmparatorluğu'nun mezarı üzerinde taçlanmış olarak oturan hortlağından başka bir şey değildir" ve "Papa'nın otoritesiyle kurulmuş olan ve idare edilen üniversitelerde öğretilen Aristoteles’in metafiziği, ahlakı ve politikası, okul adamlarının incir çekirdeğini doldurmaz ayrımları, cahilce terimleri ve anlaşılmaz dili, bu yanlışların fark edilmesini engellemeye ve insanların, bu beyhude felsefeyi, İncil'in ışığıyla karıştırmalarına yaramaktadır" gibi din adamlarına ilişkin görüşlerinden ötürü ise Katolik Kilisesi’nin yergilerini üzerine çeker. Jean-Jacques Rousseau, "Bütün Hıristiyan yazarlar içinde, hem derdi, hem devayı görüp kartalın başını birleştirmeyi salık vermek cesaretini gösteren yalnız filozof Hobbes olmuştur. Ona göre, her şeyi politik birliğe götürmek gerekir. Çünkü politik birlik olmadan ne devlet iyice kurulabilir, ne de hükümet" der Toplum Sözleşmesi adlı eserinde.

    "Fiziksel dünya salt mekanik bir sistemdir" diyerek dine ve dünya dışı değerlere başvurmayan Hobbes geliştireceği mekanik-materyalist sistem için felsefi sistemi üç'e ayırır:

    1. Cisimle ilgili geometri ve mekanik fizik
    2. İnsan fizyolojisi ve psikolojisi
    3. En karmaşık yapay cisim olan devlet bilimi

    Matematik ve Geometri ile de ilgilenen Hobbes' a göre, felsefe yapmak doğru düşünmek, akıl yürütmek de doğru saymak olduğu için felsefenin cisimlerden başka bir konusu olamazmış, zira bileşebilen ya da ayrışabilen şeyler yalnızca cisimlermiş. Bir şeyin hareketsiz dururken, başka bir şey onu dürtmedikçe daima hareketsiz kalacağını ve bir şeyin hareket halinde iken de başka bir şey onu durdurmadıkça sonsuza kadar hareket halinde olacağını söyleyen Hobbes, felsefenin konusunu oluşturan cisimlerin özelliklerinin ve nedenlerinin ancak cisimlerin hareketlerinin incelenmesiyle bilinebileceğini ortaya koymuş. Ona göre, evrende yer alan her olgunun, her olayın belirli bir nedeni vardır. Yürü ya Ampirik Nedensellik… Tanrı, melek ve ruh gibi soyut kavramlar akıl dışı olduğu için kendi deyişiyle felsefe'nin "Tanrıbilimi, eş deyişiyle sonsuz, yaratılamaz, kavranamaz olan ve ne bölünecek ne de birleştirilecek hiçbir şeyi kapsamayan, ne de içinde tasarlanabilecek bir yaratılış bulunan Tanrı'ya ilişkin öğretiyi" dışladığını söylemekte. Galileo' nun geometri ve mekanik konusundaki düşüncelerinden etkilenmiş Hobbes, yeni doğa bilimini ortaya koyarken Cicero' nun "Filozofların kitaplarında bulunanlardan daha saçma bir şey olamaz" sözlerini överek bunun nedeninin onlardan birinin bile, muhakemesine, kullanacağı adların tanımlarından veya açıklamalarından hareket ederek başlamadığını ki bunun sadece geometride kullanılan bir yöntem olmasından ötürü geometrinin sonuçlarının tartışılmaz kesinlikte olduğu görüşünü belirtmekte ve böylelikle, mekanik materyalist görüşü doğrultusunda felsefeyi(siyaset) metafizik ve dinin etkilerinden arındırmaktadır.

    Devam etmeden evvel burada bir parantez açıp akıl konusunda söylemiş olduklarına değinmeliyiz... İnsanı ve dünyayı açıklarken aklı ilke olarak sayıyor, fakat aklın var olmak için gerekli bir ilke olmadığını da iddia ediyor. "Akıl, algı ve belleğin tersine, doğuştan gelmez." Yani, doğa aklı değil, akıl doğayı kurar. Aklın doğuştan gelmemesi yani biçimsel olması sebebiyle doğanın ilkelerini açıklayamayacağını, ancak analitik bir yöntemle, çıkarmayla ve bütünü parçalara bölmeyle yani deney içinde bulmaya yardımcı olabileceğini vurguluyor. "Bu nedenle, çocuklar, konuşma yeteneğine erişene kadar, akıl sahibi değildir, fakat onlara, ileride konuşma yeteneğine erişmeleri olanağına sahip olduklarından dolayı, akla eğilimli yaratıklar denilir."

    Politik kuramı insan doğası üzerine olan Hobbes, bir devlet çatısı altında birleşmek isteyenlerin nasıl davranmak zorunda oldukları anlaşılırsa "... insanlık, saldırılamayacak denli durağan bir barışa kavuşur" der. Ona göre, fizyolojik olarak her insan davranışının ardında "kendini koruma" ilkesi yatar. Kim daha güçlüyse o kendini daha iyi korur. Kuvvet kimdeyse hak onun iradesidir. (Burada şu soru da insanın aklına geliyor: Doğa kanunlarından hukuki devlet sistemine geçtiğimizde insanın zamanla kuvvet kazanması ne kadar muhtemelse kuvvetini kaybetmesi de o kadar mümkün olduğuna göre mütemadi değişimlere maruz kalan hukuk sistemi sosyal huzuru nasıl sağlayabilir?)

    Ahlak üzerine…

    Bir insanın kendisine zararlı, kötü, zevksiz gelen şeylerden kaçarak, yaşamını mütemadiyen hedonizmin peşinde sürdürmek istemesi sebebiyle bencil bir yaratık olduğunu, böylelikle de bencilliğin kökenini bilimsel olarak kanıtladığını varsayarak ahlaki değerlerin göreceli olduğu sonucuna varır. Çünkü bunların kişiden kişiye değiştiğini söyler. Yani temel içgüdü insanın kendisini korumak olduğuna göre, bir kişinin gözünde yaşamının korunmasına, sürdürülmesine yarayan her şey iyidir. Yalnız, ne gariptir ki gelecekte elde edilecek bir hazzın tatmini, şimdiki bir hazzın tatmininden daha çekici gelir insan çocuğuna. Gelecek hep var olacağı ve hazzın vasıtaları sınırlı olduğu için insan çocuğu doyuma ulaşamayacaktır. Bir haz mücadelesi başka bir haz mücadelesini doğuracağı için “İnsan, insanın kurdu” olmaya devam edecektir. Hedonist beklenti umut yaratır, derler...

    İnsan iradesini toplumsal düzenin merkezine konumlandıran Hobbes, arılar ve karıncaları siyasal yaratıklar arasında sayan Aristoteles’e tam karşıt bir görüş belirtir ve bu düşüncesini şu maddelerle destekler:

    1. İnsanlar şeref ve itibar için sürekli bir rekabettedirler.
    2. İnsandaki ortak iyilik ve özel çıkarlar uyuşmamaktadır.
    3. İnsanlar arasında başkalarına kıyasla daha akıllı ve toplumu yönetmeye daha yetenekli olduklarını düşünen pek çok kişi vardır ve bu sebeple kamusal işlerin yönetimine karışırlar.
    4. İnsanlar kelimelere sahip olduklarından barışı bozacak duyguları, tutkuları, kanıları coştururlar.
    5. Akılları sebebiyle kendilerine haksızlık yapıldığı düşüncesine kapılıp toplumsal barışı tehlikeye sokarlar.
    6. İnsanlar arasındaki mutabakat ahde dayalıdır; yani yapaydır.

    Yapay-Cismani-İnsani devlet üzerine…

    "Devletleri kurma ve sürdürme becerisi (...) aritmetik ve geometride olduğu gibi kesin kurallara bağlıdır: ki bu kuralları bulmak için ne yoksulların boş bir zamanı vardır ne de boş zaman sahibi insanlar onları bulmak için gereken merak veya yönteme sahiptir” düşüncesini temele oturtup, "... ne Platon ne de başka herhangi bir filozofun, şimdiye kadar, bütün ahlaki düşünce teoremlerini, insanların hem yönetmeyi hem de itaat etmeyi öğrenmelerine yetecek ölçüde düzene sokmadığını ve kanıtlamadığını düşündüğümde benim bu eserimin(...) bu teorik doğruları uygulamanın hizmetine sokacak bir egemenin eline geçebileceği yönündeki umudumu tekrar kazanıyorum" diyerek, savaşların ve barışın nedenlerinin bilinmemesinden dolayı iç savaşların patlak verdiğini, siyaset biliminin amacı olan siyasi olayların ardındaki neden-sonuç ilişkilerini ortaya koyarak barışın sağlanmasının kendisinden önce başarılamadığını savunmuştur: "Eğer fizik yeni bir şeyse, siyaset felsefesi bundan daha da yenidir, siyaset felsefesi, benim yaptığım "De Cive" den daha eski değildir" (De Cive, Leviathan' dan evvel tamamladığı eseridir.)

    Devleti zayıflatan ve çökmesine yol açan şeyler üzerine yazdıklarının içinde devlet-din ilişkisinden de bahseder Hobbes. Yasaların karşısına dini kuralların, kamudaki egemenin karşısına da ruhani otoritelerin çıkarılmasıyla devletin iç savaşın içine düşeceğini belirtir. Ya ruhani otorite cismani olana tabi olacak ya da cismani olan ruhani olana… Leo Strauss, devlet-din ilişkisindeki sorunları çözmek için Hobbes’in Kutsal Kitaplardaki teolojiye (hem Kutsal Kitaplar’ın otoritesini kendi felsefesini kuvvetlendirmek için kullanması, hem de mütemadiyen kendi yorumlarını ortaya koyarak kutsal yazıların otoritesini temelden çökertmek için kullanması) büyük pay ayırdığını söyler. Neden insani iktidarın gerektiğini açıklarken şöyle bir cümle kurar Hobbes :
    "Doğruluğa karşı bütün beşeri tertipleri vaktinde yok etmekten asla geri durmamış olan Tanrı'nın tedarik edeceği hal çarelerine gelince, onun keyfini beklemek zorundayız. O ki, pek çok defa, düşmanlarının bolluk ve ihtirasının, onların seleflerinin kurnazlıkla mühürlemiş olduğu gözlerin bu bolluk ve ihtirasın şiddetiyle açılması ve çok fazla sayıda balığın çırpınmasıyla Petrus'un ağının parçalanması gibi, insanların çok fazla şeye sarılmaktan hepsini elden bırakması noktasına kadar büyümesini beklemiştir(...) "

    Tanrı’nın keyfini bekleyemeyiz artık… Devlet yapı söküme uğratılacaktır.

    Artık... Doğa durumunun eksikliklerini gidermek için kozmik bir destek olmaksızın insanın dünyaya egemen olabileceği söylenmektedir. Yaratıcının imtiyazlarının bir kısmı insan çocuğuna verilmiş, insani olan iktidarını ilan etmiştir. Ahlaki çözümleri dinden arındırılmış bir topluluk belirir ufukta. Felsefe olarak materyalist, ahlaki olarak hedonist yaklaşım benimsenmiştir. Hobbes’e göre, imanın evrensel olmayıp şahsi bir anlam taşımasından ötürü Leviathan ile birlikte ortaya konan yasalar, Tanrı’nın cehennem korkusuyla kendisine itaat edilmesini istemesinden daha tesirlidir insanlar üzerinde…

    Bir siyaset felsefecisi pek tabii konuyu benden daha iyi değerlendirecektir fakat elden gelen budur ahali… Zeka bakımından herkes “kendi payından memnun” olduğuna göre 368 yıl önce kucağımıza aldığımız "Ölümlü Tanrı" nur topundan neye dönüşmüştür takdir yüce mahkemenindir. Düşüncelerinden faydalandığım Mehmet Ali Ağaoğulları'na saygılarımla...