Mehmet Ergün profil resmi
Mehmet Ergün kapak resmi
Ne zaman bir kitap okusam sanki yazar benden sadece benim bildiğim bir parçayı çalmış gibi...
Erkek
113 okur puanı
23 Tem 2018 tarihinde katıldı.
Ne zaman bir kitap okusam sanki yazar benden sadece benim bildiğim bir parçayı çalmış gibi...
Erkek
113 okur puanı
23 Tem 2018 tarihinde katıldı.
  • 128 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Dünyada neden savaşların oluğunu ve bu
    gezegenin, güzelliklerin yanında kötülüklerle de dolu bir sahne olduğunu herkes düşünmüştür;
    sebebini sorgulamıştır. Aslında cevap basittir.
    İnsan, gücü ele geçirip hükmetmek ister. Çünkü böylece daha fazlasına sahip olacaktır.
    Halbuki hiçbir kişinin, diğer bir kişiye
    hükmetmeye hakkı yoktur. Bu durumda hükmedilen kişi köledir. Köleliğin
    temel tanımı budur. O takdirde, hükmeden kişi
    veya kişilere de “efendi” denir.Gücü elinde bulunduranlar, güçsüz olanlara haksızlık eder. Tarih, bunu defalarca kez kanıtlamıştır. Devletler milletlere, şirketler çalışanlara, güçlüler güçsüzlere… Fakat bir kişi veya topluluk, diğer bir kişi veya topluluğun insafına bırakılamaz. İnsanın insana
    tahakkümü adil değildir. İşte bu gerçek, 1789’daki Fransız ihtilalini besleyen ana motivasyondu. Fransa’daki monarşinin yıkılmasından sonra, sıra diğer krallara gelmişti. Bu süreç birinci dünya savaşına
    kadar devam etti. Dönemin krallıkları birer birer yıkıldı. Peki onların yerlerine ne geldi?“Demokrasi” adıyla maskelenen yeni bir krallık sistemi… Bu sefer tek fark; toplumlar, köleliğinden kurtulmak
    için bir asır mücadele ettikleri krallarını, artıkkendi elleriyle seçiyorlardı. Ve böylece
    kendilerini özgür sanmaya başladılar. Ama tam tersine kölelik daha kronik bir hale gelmişti.
    Çünkü artık köle olduklarının bile farkında
    değillerdi.Devlet, topluma hizmet etmekle görevli bir kurumlar şebekesidir. İdeal bir düzende, bu kurumların idarecileri, sadece o kurumların idarecileridir; halkın idarecisi değildir. Görevleri halka hizmet etmektir; hükmetmek asla olmamalıdır. Aksi takdirde, rejimlerin adına ne derseniz deyin, başlarındaki kişi, sonuç itibariyle kraldır. Yani efendiler hiyerarşisindeki “büyük efendi”. Vatandaşlar ise köle…
  • 112 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Hayatım boyunca ilk defa bu kadar kısa bir kitaptan bu kadar çok şey öğrendim... boğazınızı düğümleyecek gerçeklikleri okumak için iyi bir seçim. Keyifli okumalar
  • Peki bu Gödel, Escher, Bach: bir Ebedi Gökçe Belik -genellikle “G EB”
    kısaltmasıyla bilinen kitap gerçekte ne hakkındadır?

    Bu soru 1973 yılında ilk taslaklarını yazmaya başladığımdan beri peşimi
    hiç bırakmadı. Elbette arkadaşlar ne üzerine çalıştığımı sorup durdular, ama
    kısa ve özlü bir açıklama getirmekte zorlandım. Yıllar sonra 1980’de, GEB
    bir süreliğine The New York Tim es'm çok satanlar listesine yerleştiğinde,
    başlığın altına haftalar boyunca şöyle tek tümcelik bir özet koyuldu: “Bir bilim insanı gerçekliğin birbirleriyle bağlantılı bir belikler dizgesi olduğunu iddia ediyor.” Ben bu su katılmadık zırvalığı şiddetle protesto edince sonunda yerine, beni tekrar hom urdanm aktan ancak alıkoyan birazcık daha iyi bir
    şeyler koydular.
    Pek çok insan başlığın her şeyi ifade ettiğini düşünüyor: bir matematikçi,
    bir sanatçı ve bir müzisyen hakkında bir kitap. Ama en dikkatsiz bakış bile,
    karşı çıkılamaz biçimde yüce kişiler olsalar da, bu üç bireyin per se kitabın
    içeriğinde çok küçük roller oynadıklarını görebilir. Kitap kesinlikle bu üç kişi
    hakkında değildir!
    Peki, öyleyse GEB'i “matematik, sanat ve müziğin özsel olarak nasıl aynı
    olduğunu gösteren bir kitap” olarak betimlemeye ne denir? Bu da yine esas
    konudan çok uzaktır ama bu yine de yalnızca kitabı okumayanlardan değil,
    kitabı okuyanlardan, hatta büyük bir hevesle okuyanlardan bile defalarca
    duyduğum bir yorum.
    Ve kitabevlerinde, GEB’in birbirinden çok farklı rafları süslediğine tanık
    oldum, yalnızca matematik, genel bilimler, felsefe ve bilişsel bilimler (hepsi
    de gayet iyi) değil, aynı zamanda din, okült ve Tanrı bilir başka hangi rafları. Bu kitabın ne hakkında olduğunu saptam ak neden bu kadar zor? Herhalde sırf uzun olduğu için değil. Kısmen GEB her türden pek çok konuyu fügler ve kanonlar, mantık ve doğruluk, geometri, yinelenme, sentaktik yapılar,
    anlamın doğası, Zen Budizm, paradokslar, beyin ve zihin, indirgemecilik ve
    bütüncülük, karınca kolonileri, kavram lar ve zihinsel tasarım lar, çeviri, bilgsayarlar ve bilgisayar dilleri, DNA, proteinler, genetik kod, yapay zekâ, yaratıcılık, bilinçlilik ve özgür istenç hatta bazen bunlar yetmezmiş gibi sanat
    ve müzik! sırf yüzeysel değil derinlemesine araştırdığı için böyle olmalı; bu
    nedenle pek çok insan için odaktaki konuyu saptamak olanaksızlaşıyor.
  • 72 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    “Tanrı’nın emriyle şu tuhaf
    kahramanlarımla sürüp giden koca
    hayatı, herkesin görebileceği alay ve
    kimsenin göremeyeceği gözyaşlarıyla
    daha ne kadar seyredeceğim?”
    Ölü Canlar, 1842
    Rus edebiyatının büyüleyici bir
    gelişim gösterdiği 19. yy’ın ilk yarısına
    tanıklık eden ve tanıklığının sonuçlarını
    zengin dili ve insanı derinden etkileyen
    hiciv yeteneğiyle gözler önüne seren
    Nikolay Gogol, aslında bu ‘büyülü
    dönemin’ oluşmasında, gelişmesinde ve
    devam etmesinde rol oynayan en önemli
    kişilerdendir.Çar I. Nikola’nın iktidar döneminde
    (1825-1855) Fransız Devrimi’nin
    düşüncelerinden etkilenerek Çar’ın
    otoritesini bir anayasayla sınırlamak
    isteyen subay ve aydınlardan oluşan
    grubun darbe girişimi (Dekabrist
    Ayaklanması – 14 Aralık 1825)
    başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bu
    muhalif harekete destek veren kişilerin
    bir kısmı asılarak idam edilir; geri
    kalanlar ise Sibirya’ya sürgüne
    gönderilir. Dönem, baskı dönemidir.
    İktidar, gitgide katılaşan tutumuyla
    ‘fikirleri özgürce ifade etme’ yollarının
    önünü kesmek için çaba sarfeder; Rus
    aydın katmanının (intelligentsia)
    üzerinde ödünsüz bir baskı kurmaya
    çalışılır. Sansür mekanizmasını işlerhale getirmek için kurulan ‘gizli servis’
    acımasızca görevini yerine getirir;
    sadece düşünmek ve yazmak bile
    mutlakiyete, serflik sistemine karşı ‘bir
    başkaldırı’ olarak değerlendirilir.
    Aydınlara nefes bile aldırmamak
    amacıyla var edilen uygulamalar,
    özellikle –Dostoyevski’nin de bir
    komploya katılmış olma suçlamasıyla
    önce kurşuna dizilerek idam edilmeye,
    ardından Omsk’da kürek mahkûmu
    olarak ceza çekmeye mahkûm edildiği–
    1848 yılıyla Çar I. Nikola’nın ölümüne
    (1855) kadar olan dönemde doruk
    noktasına ulaşır. Bu dönem daha sonra
    Rus kültür tarihinde ‘Yedi Karanlık
    Sene’ olarak anılacaktır.
    Baskıcı uygulamaların, uzunsürgünlerin, acımasız cezaların zirveye
    ulaştığı bu dönemde edebiyat da
    dönemin siy reketin üzerine gidilir. Aynı
    dönemde Rusya’nın ulusal kimliği
    üzerine tartışmalar baş gösterir.
    ‘Ulus’tan kasıt nedir? Ulus denilen
    kesim, kendilerinden daha iyi eğitim
    almış ve genelde Avrupa geleneklerini
    benimseyen toprak sahiplerinin
    boyunduruğu altında yaşayan Rus
    köylülerinden oluşan geniş kitleden mi
    ibarettir, yoksa Rus toplumunun
    Fransızca konuşan elit kesiminin kültürü
    de bu kavramın bir parçası mıdır? Rusya
    kendi içine ve kendi geçmişine dönük
    bir tavır mı sergilemelidir, yoksa
    Avrupa’nın bir parçası mı olmalıdır? Bu
    tartışma özellikle 1840’lı yıllardaSlavcılar ve Batıcılar adıyla anılan iki
    grup arasında varolan fikir ayrılığının
    tam da merkezinde yer alır. Her iki grup
    da kendi fikirleriyle örtüştüğüne
    inandıkları iki farklı kenti ülkenin
    başkenti olarak görür: Eski Rusya’nın
    değerlerini yaşatan, sahip çıkan, yansıtan
    Moskova ve yeni, Batılı Rusya’yı temsil
    eden Petersburg.
    İşte Gogol, Rusya’da feodalizmin
    sarsılıp yerine kapitalizmin yapılanmaya
    başladığı, farklı görüşlerin hem iktisadi,
    hem siyasi, hem de kültürel alanda
    birbirleriyle kıyasıya çarpıştığı, aydın
    kesimin üzerindeki baskıların daha önce
    hiç olmadığı kadar yoğunlaştığı bir
    dönemde verir eserlerini; ve var olan
    sistemin savunucuları tarafından Rusinsanının kötü yanlarını göstermekle,
    kendi halkına ihanet etmekle suçlanır her
    seferinde. Oysa ne böyle bir amacı ne de
    inancı vardır yazarken. Rus insanının
    kötü olduğunu değil, sistemin Rus
    insanını kötü gösterdiğini
    düşünmektedir. Ancak Rusya gerçeğinin
    aksayan yönlerini açıkça gözler önüne
    sermedeki başarısı ve egemen sınıfa
    mensup kişileri karikatürize etme
    yeteneği sonucunda tepki görmekten asla
    kurtulamaz. Gerek bu tepkiler, gerekse
    kendi iç çelişkileri Gogol’ün hayatını
    olumsuz yönde etkileyen nedenlerin
    başında gelir.
    Kendisini acımasız bir şekilde
    eleştirenlerin yanında Gogol’ü
    sahiplenen, yazdıklarını, eşsiz yeteneğinidestekleyen önemli kişiler de olmuştur.
    Rus edebiyatına halk masallarını, halk
    dilini sokan ve Rus gerçekçiliğinin
    başlangıç noktası olarak kabul edilen
    büyük şair-yazar Puşkin ve dönemin en
    etkin eleştirmeni, 19. yy Rus
    edebiyatının yönelimlerini büyük ölçüde
    belirleyen Belinski akla ilk
    gelenlerdendir.
    Puşkin ile yakın ilişkisi, Gogol’ün
    tutunabildiği, bildiği yolda devam etmek
    için güç kazandığı nadir kaynaklardan
    biridir. Puşkin’in her sözü, her eleştirisi,
    her önerisi onun için önemlidir. Bu
    yüzdendir ki bir Avrupa gezisi (daha
    doğrusu kendisine yöneltilen
    eleştirilerden uzaklaşmak için kendini
    mecbur hissettiği bir kaçış) sırasında,konusunu da Puşkin’in önerdiği Ölü
    Canlar adlı eseri yazmaya çalışırken
    haber aldığı ‘Şairin Ölümü’
    [1] onu
    derinden etkiler ve üzüntüsü Mart
    1837’de arkadaşı Pletnev’e yazdığı
    mektuba şu şekilde yansır:
    “Rusya’dan bundan daha kötü bir
    haber alamazdım. Onun ölümüyle
    yaşama sevincimi tamamen yitirdim.
    Onun fikrini almadan hiçbir şey
    yapamıyordum! Onu yanımda hayal
    etmeden tek bir satır bile yazamıyordum!
    O ne der? Neye dikkat eder? Neye
    güler? Neyi beğenir? Bilmek
    istediklerim bunlardı; beni yazı yazmaya
    teşvik eden şeyler bunlardı... Tanrım,
    onun ilhamıyla başladığım elimdeki bueseri, onun eserini sürdürecek gücü
    kendimde nasıl bulacağım?... Kaç kez
    kalemi yeniden elime almayı denedim,
    ama kalem elimden düştü gitti.
    Anlatılmaz bir keder bu!”
    Puşkin’in ölümünden bu derece
    etkilenen Gogol, çok zorlanmasına
    karşın üzerinde çalışmakta olduğu iki
    önemli eseri tamamlar ve 1842 yılında,
    Rusya gerçeğinin aksayan yönlerini
    etkili bir şekilde gözler önüne serdiği ve
    yerdiği Ölü Canlar adlı romanın birinci
    cildiyle 19. yy Rus edebiyatının ağırlıklı
    konusu olan ‘küçük adam’ temasının
    başarıyla işlendiği Palto isimli
    öyküsünü yayınlar. Öykü, Rus
    Edebiyatı’nın gelişmesinde, Rus
    gerçekçiliğinin oluşmasında önemli roloynayacak; sonraki günlerde
    Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün
    ‘Palto’sundan çıktık” itirafında
    bulunacaktır. Ünlü eleştirmen Belinski
    de Palto’yu dönemin en önemli eseri
    olarak nitelendirecektir.
    Bu öyküyle birlikte o güne kadar ihmal
    edilmiş, görmezden gelinip eserlere
    konu edilmemiş, kent toplumunun bir
    parçası olan küçük memurların
    yaşantıları ve dramları Rus edebiyat
    tarihindeki yerini alacaktır.
    Çarlık Rusyası’nda yaşanmakta olan
    eşitsizliği net bir şekilde ortaya koyan
    öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in
    acılarla dolu hayatı, ‘küçük insanların’
    çektiklerinin sadece bir parçasıdır. Artıkedebiyatın vurgusu yoksul, ezilen,
    haksızlığa uğrayan ‘küçük insanlar’
    üzerine kaymıştır ve Gogol’den sonra
    gelen Rus yazarlarının hemen hepsinin
    bu öyküye borçlu olduğu bir şey vardır.
    Gogol öyküyü, bir arkadaş toplantısı
    sırasında anlatılan bir olaydan
    esinlenerek yazar: Ava çıkmaya çok
    meraklı olan küçük bir memur, yıllarca
    bin bir güçlükle para biriktirerek bir av
    tüfeği satın alır. Yeni tüfeğiyle ava
    çıktığı gün sandala biner ve her nasılsa
    tüfek suya düşüp kaybolur. Memur
    üzüntüsünden yataklara düşer; günlerce
    ateşler içinde kıvranır. Başka bir çözüm
    yolu bulamayan arkadaşları aralarında
    para toplayarak kendisine yeni bir tüfek
    alır ve memur ancak o zaman iyileşir.Bahsi geçen olay anlatıldıktan sonra
    Gogol’ün etrafında bulunanların hepsi
    kahkahalarla gülmeye başlar; oysa
    Gogol anlatılanlarda gülünecek bir yan
    bulamamış ve uzun süre düşüncelere
    dalıp kalakalmıştır.
    Gogol, duyduğu andan itibaren içini
    kemirmeye başlayan bu olayı tam sekiz
    sene sonra yayınlanan Palto’da, güç
    şartlarda yaşayan, varolan sistemin de,
    çevresindeki kişilerin de önemsemediği
    Akakiy Akakiyeviç’in dramıyla gün
    ışığına çıkaracaktır. Öykü, yayınlandığı
    andan itibaren soylu kesimin tepkisine
    hedef olur. Dönemin ‘mühim
    adamlarından’ biri eseri şöyle yorumlar:
    “Şu Gogol’ün Palto’su amma dadehşet verici bir hikâye. Kalinkin
    Köprüsü’ndeki hortlak bir gün hepimizin
    sırtından paltosunu çekip alabilir.
    Hikâyeyi okurken ne hale düştüm, varın
    siz düşünün.”
    Öykünün, Rus edebiyatında kendinden
    sonraki gelişmelerde belirleyici rol
    oynayacak şekilde, ‘küçük adam’
    temasını derinlemesine incelemesinin ve
    bu yönde vazgeçilmez bir örnek
    oluşturmasının dışında dikkat edilmesi
    gereken bir yanı daha bulunmaktadır.
    Gogol’ün bu eserde kullandığı dil,
    tutturduğu ton, önceki eserlerinden
    farklıdır. Yazdıklarıyla, okuyucularını
    acı acı gülümsetmeye çok yatkın olan
    yazar, Palto’da bu becerisini doruk
    noktasında yaşatır. Bu kez, okuyanlarıgülümsetmekten çok sarsmayı
    hedeflemiştir.
    Bugün, okuyanlara hâlâ söyleyecek
    sözü olan bu metin, hiç kuşkusuz Dünya
    ve Rus edebiyatı açısından önemini ve
    değerini yitirmeden gelecek nesillere de
    aktarılacak ve hak ettiği yeri korumaya
    devam edecektir. Daha önce birçok
    çevirmen tarafından Türkçe’ye aktarılan
    bu çok önemli gördüğüm öyküyü
    yorumlama şansını bana veren “Bordo
    Siyah”a ve sevgili hocam, editörüm
    Veysel Atayman’a teşekkür ederim.
    Aslı Takanay
    Aralık 2003, Istanbul
  • 336 syf.
    ·Puan vermedi
    Anton Pavloviç Çehov kısa ömrünün (1860-1904) son 25 yıllık yazarlık döneminde 300 kadar öykü, üç perdelik, tek perdelik piyesler yazarak dünya yazınında saygın bir yer tutmuştur.

    Türk okurları Çehov'u yeterince tanırlar. Öykü dalında, özellikle kısa öyküde neredeyse dünyanın bir numaralı ustası sayılan, piyesleriyle tiyatro sanatına büyük yenilikler getiren yazar, öykülerinin defalarca çevrilip yayınlanmış, oyunlarının devlet ve İstanbul şehir tiyatrolarında, özel tiyatro sahnelerinde birçok kez sergilenmiş olmasıyla ülkemiz okurlarının, izleyicilerinin sürekli ilgi odağı olmuştur.

    Çehov'a ülkemizde ilk ilgiyi Hilmi, ikbal, Akbaba gibi özel yayınevlerinin Haydar Rifat, Adnan Tahir Tan, Vahdet Gültekin gibi çevirmenlere Batı dillerinden yaptırıp bastıktan öykü çevirilerinde görüyoruz. Ardından 1940-1950 yıllarında devletin başlattığı aydınlanma döneminde Tercüme Bürosu ve Tercüme Dergisi çevresinde toplanan birçok çevirmen arasında Nihal Yalaza Taluy, Hasan Ali Ediz, Oğuz Peltek, Servet Lunel, Gaffar Güney, Erol Güney, Rana Çakıröz, Zeki Baştimar, Kemal Kaya, Şahap İlter'in doğrudan doğruya Rusça'dan yaptıktan çevirilerle Çehov 'un yapıtları Milli Eğitim Bakanlığı yayınları aracılığıyla Türk okurlarına ulaşır. Zamanla çoğalıp gelişen Varlık, Cem, Remzi, Bilgi, Can, Sosyal, Yeditepe, Adam vb. özel yayınevleri Milli Eğitim Bakanlığı Yayınevi'nin bastığı kitapların yeni basımlarını yaparlar, bu arada yeni kuşak çevirmenlerden Ergin Altay, Ataol Behramoğlu, Mazlum Beyhan vb.nin Çehov çevirilerini yayımlarlar. Bu arada şunu belirtmeyi borç bilirim: Nihal Yalaza Taluy, Rus asıllı bir kişi olmakla birlikte Tolstoy, Dostoyevski gibi yazarlar yanında Çehov'dan yaptığı çevirilerde şaşırtıcı, parıltılı bir dil kullanmıştır. Bu inanılmaz başarıyı tanınmış yazıncılarımızın bu çevirmene büyük destek vermesine, onun çevirilerini yeni baştan Türkçeleştirmesine bağlıyorum.

    Anton Çehov'u her zaman büyük bir zevkle okudum. «Bozkır» adlı uzun öyküsünü Çehov üzerine bir incelemeyle birlikte 1959'da fakülte bitirme tezim olarak hazırlamıştım. 1970'li yıllarda çevirmenlik çalışmalarım yeniden Çehov'a yöneldi. O tarihlerde yaptığım çeviriler birkaç kez basılarak okur karşısına çıktı. Siz okurlara sunulan, elinizdeki bu çalışmayla son bir kez, ama bu sefer bütün öykülerinin çevirisini bitirerek Çehov'a hayranlığımı belirtmiş olacağım. Bu çevirileri, «Pravda» yayınevinin Moskova 1970 basımlı 8 ciltlik «Anton Pavloviç Çehov'un Bütün Yapıtları» adlı yayınını esas alarak yaptım. Böylece Anton Çehov'un öykülerinin tümü 8 cilt olarak Türkçe'ye kazandırılmış olacaktır. Bu çalışmamızın üçte ikisi ilk kez Türkçe'de okur karşısına çıkmaktadır.

    Yukarıda belirttiğim gibi Çehov ülkemizde her zaman sevilerek okunmuş, yapıtları tekrar tekrar basılmıştır. Ancak tüm yapıtlarının topluca yeniden çevrilmesi, bir bütün olarak yayımlanması ülkemiz için bir övünç kaynağı olacaktır. Cumhuriyetimizin yetmiş yıllık kültür birikimine böylesine önemli bir yazarın bütün öyküleriyle katkıda bulunması kaçınılmazdı. Öyle sanıyorum ki Batı yazınları arasında klasik Rus yazınına Türk okurlarınca büyük değer verilmektedir. Önde gelen Rus yazarlarının neredeyse bütün yapıtlarının Türkçe'ye çevrilmesi bunu gösteriyor.

    Türkçe'miz sürekli gelişmekte, çeşitli engellemelere karşın «ulusal dil» kimliğini kazanma süreci devam etmektedir. Her 20-30 yılda bir geriye dönüp baktığımızda daha önce yazılanların dilinin eskidiğini görürüz. Tutucu bakış açısı taşıyan kişiler Türkçe'mizin bu gelişmesinden ürkmekte, kuşakların birbirini anlamakta güçlük çektiğini ileri sürmektedirler. Batı dillerinin baskısından kurtulamamakla birlikte dilimizin gitgide anlaştığını, kendi kökeninden gelen sözcüklerle zenginleştiğini kimse yadsıyamaz. İşte bu nedenle Çehov 'un yeni bir çevirisi dildeki zenginleşmeyi yansıtmalıdır. Bizim bu çalışmamız Türkçe'deki gelişmeyi ne derece yansıtmıştır, buna okurlar karar verecektir. Arı Türkçe kullanırken aşırılıklardan, tam yerleşmemiş sözcüklerin kullanılmasından kaçınılmıştır.

    İlk öykülerinde sıradan insanları yergici bir dille, gülünç yönleriyle anlatan bu izlenimci, eleştirel gerçekçi yazarın sonraki öyküleri güldürücülüğü yanında hüzünlü bir havaya bürünür. Bu büyük yazardaki değişimi düşünürken, onun, Rus halkının içinde bulunduğu ağır yaşam koşullarını yakından tanıdıkça umutsuzluğa düştüğü kanısına varırım. Hiçbir ideolojiye bağlı olmayan, bu yüzden çağdaşlarınca eleştirilen Çehov bize 19. yüzyılın ikinci yarısının Rus toplumundan çarpıcı insan tabloları çizmektedir. Olgunluk dönemindeki yapıtlarında gördüğümüz karamsarlığa karşın onun insanlığı genelde aydınlık birgeleceğin beklediğine inandığını hissederiz. Bilimin gelişmesiyle birlikte sağduyu, insanların yüreğini dolduran iyicillik., doğütya, güzele olan sonsuz inanç kötülüklere yenik düşmeyecektir.



    Mehmet ÖZGÜL

    İstanbul, 1996

    Çok beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Kitap hakkında bir inceleme olmadığını görünce sunuşu okuyucalarla paylaşmak istedim. Kesit hikayelerini sevenler için şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap. Keyifli okumalar :)
  • 96 syf.
    ·Puan vermedi
    Ömer Seyfettin Türk Edebiyatının çok önemli bir ismi. Bu kitabı da ilkokul yıllarımda okuduğumda çok beğenmiş etkisinde de kalmıştim .:)
    Konusunu çok hatırlamıyorum ama öyküleyici ve sürükleyici bir anlatımla devlete olan baģlilıktan bahsediyor. Okuyup küçüklerinize de okutmanızı tavsiye ederim.
    Iyi okumalar:)
  • 140 syf.
    ·Puan vermedi
    Her dönemde bu gibi aydın kalemlerden gerek siyasi gerek edebi metinlerin ele alınması, yorumlanması, şahsiyetlere değer verilmesi umuduyla... iyi okumalar:)
  • 152 syf.
    ·Puan vermedi
    Okuyanların bulunduğu bir mecradaki insanlar olarak kısmen de olsa yönlendirilmeye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Bu siteye katılmadan önce yüksek oranda kendi fikrime göre, hani derler ya ‘keyfe keder’ okuyordum. Elbette bazı kitaplar hayal kırıklığına yol açıyordu. Bu da en iyi ihtimalle zaman kaybı demek. Fakat burada seçimlerimi çoğunluğa göre yapıyorum. Bunun da şimdiye kadar bir zararını görmedim (elbette benim nefsim de özel olduğumu, toplumdan farklı kitaplar okumam gerektiğini çünkü benim diğerlerinden daha iyi, daha farklı ve daha kaliteli bir okuyucu olduğumu söylüyor, söylüyor da, beni kandıramıyor, sıradan bir insandan fazlası olmadığımı biliyorum).

    Gelelim kitaba. Hayvan çiftliği az önce okuduğunuz paragrafa göre yaptığım tercihlerden biri. Kitabın başında biraz paniğe kapıldım desem yalan olmaz. Zira (en başlarını kastederek söylüyorum) bir ara bu, bir çocuk masalı mı yoksa diye korktum bile. Oysa bu kitap, masalsı anlatımıyla (biraz hayal ürünü elbette ki) takdire şayan bir şekilde açıklamış politik oyunları.

    Hayvanların birbirine yoldaş diye seslenmesi Stalin dönemine eleştiri gibi geldi bana. Dinin sömürülmesine de değinmiş, eşitlik ve adalet parolasıyla yola çıkanların yönetimi ele geçirdikçe yavaş yavaş kanunları nasıl kendi istedikleri gibi çevirdiklerini görünce acınası bir tebessüm kapladı yüzümü. Zira (George Orwell 1903-1950) yazar bu kitabı epey önceleri yazmış olmasına rağmen, politik entrikaların hem dününe, hem de yarınına ışık tutuyor. Çünkü adımdan emin olduğum kadar eminim ki aynı sahtekarlıklar insanlık var olduğu sürece yapılacak. 

    Özellikle şu bölümler aklıma yer etti. Eminim yıllar sonra bile bu örnekleri (Allah ömür verirse) kullanıyor olacağım.
    Hayvanlar çiftliğin yönetimini ele geçirme planı kurarken kendilerine ‘Dört ayak iyi, iki ayak kötü!’ sloganını seçiyorlar. Çiftçiye yaptıkları darbeden sonra da yönetimi ele geçirip kanunlar belirliyorlar. Her hayvan eşit çalışıp, eşit yiyecek. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak. Hiçbir hayvan içki içmeyecek vs. Yönetime gelen domuzlar (bu, bir hakaret sıfatı değil çünkü gerçekten domuz hayvanı yönetimi ele alıyor) zamanla kuralları öyle güzel değiştiriyorlar ki Şüphe edip soranlara da hemen kılıf hazırlıyorlar. Sadece bir örnek vereyim (kitabı okuyacak olanlara bir şeyler bırakalım); domuzlar (yönetici sınıfı) içki içmeye başlayınca diğer hayvanlar bunun yasak olduğunu söylüyor ve şu yanıtı alıyorlar: Kurallarda içki içmek yasak değil. ‘Aşırı’ içki içmek yasak. :))( alıntı)
    Bu güzel incelemeye şunu eklemek isterim " bütün hayvanlar eşittir, ama domuzlar daha da eşittir." Keyifli okumalar :)
  • 392 syf.
    ·Puan vermedi
    Çevirenlerin önsözünü okuduğumda -ki önsözde: "Okuyucu,önsöz okumazsın sen biliyoruz,haksız da değilsin hani önsözlerin çoğu anlayışına sınır koyar ." dese de kitabın öncesinde ve sonrasında bu önsözü keyifle okumanın sonucu ,onların fikirlerine de incelememde yer vermek istiyorum. Sokrates MÖ 470-399 yıllarında yaşamış , Sokrates öldüğü zaman Platon 28 yaşındaymış. 
    "Devlet'in yazılmasına asıl yol açan olay Sokrates'in ölümüdür.Sokrates başkaldırmaya katıldığı, başkalarını başkaldırmaya zorladığı için değil; serbest düşündüğü,eski düzenin temellerini sarstığı için ölüme mahkum olmuştur. " 
    Zehir içerken hiç tereddüt bile etmeyişini ,bu önsözü okurken dokunaklı olarak yaşadım ve gözlerimin dolmasına sebep oldu ,tıpkı o zehri yudumlarken dostlarının ağlayışı gibi. 
    Kitabın içeriğinde doğruluk,iyilik,ölçü,eğrilik gibi birçok konuya değinilmiş, beni şaşırtansa nerdeyse 2500yıl önce yazılan konuşulan bu konuların hala günümüz geçerliğini korumuş olması. Gerçi onların düşlediği bu devlet düzeni şu anki ile örtüşmüyor orası ayrı. Platon’a göre mutlu olmak için erdemli olmak gerekir. Erdem iyiliğin, iyilik de insanın ve toplumun en yüksek amacı olan mutluluğun gerçekleşmesini sağlayacaktır. En yüksek bilgi de iyi ideasıdır bunu anlatmak için de güneş benzetmesini kullanır. Önsözde geçtiği gibi "Devlet okunmuş olsa bile sık sık yeniden okunmaya değer,dünya gibi hep yeniden anlaşılmak isteyen kitaptır." ( incelemelerden inciler :) alıntı )
  • 159 syf.
    ·Puan vermedi
    İslam tarihinde sade yaşama yönelik tekelci vurgu, dünyadan el etek çekip zühde eğilim gösterme: en iyi, en ilerici Müslüman’ın en gerici olmasına sebep oldu. Diğer tarafta ise kapitalizm ve para canlılıktan yana yorumlar, meşrulaştırmalar, yoldan çıkmış aristokratlığın meşrulaştırılması, altın ve gümüş yığmalar... Oysa her iki yaklaşım da yoldan sapmadır. Yani aslında bunların hiçbiri İslam değil. Bunların her biri bir yola düşüp yalın bir biçimde ve her zaman meseleyi sadece bir açıdan ele alarak ona vurgu yaptılar. Sonuçta bir araştırmacı için ve İslam''ın nasıl bir öğreti olduğunu öğrenmek isteyen bir öğrenci için, İslam''ın gerçek yüzü bilinemez oldu. Bir bakıyoruz İslam züht olarak karşımıza çıkmış, öyle ki Buda''yı ve Hinduların dervişlerini dahi geride bırakmış; bir bakıyoruz İslam paraya düşkünlük olup çıkmış, öyle ki Batı kapitalizmini dahi geride bırakmış. ( en iyi inceleme bu olmuş ) :) iyi okumalar
Ne zaman bir kitap okusam sanki yazar benden sadece benim bildiğim bir parçayı çalmış gibi...
Erkek
113 okur puanı
23 Tem 2018 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 10 kitap

  • Dersimiz Cinayet
  • Toplum Sözleşmesi
  • Kelebek Adası
  • Anarşizm Üzerine
  • Gödel, Escher, Bach
  • Kelile ve Dimne
  • Bitik Adam
  • Yaşam Nedir?
  • Çivisi Çıkmış Dünya
  • Budala

Okuduğu kitaplar 102 kitap

  • Bilinmeyen Adanın Öyküsü
  • Montaigne
  • İnsanın Dört Zindanı
  • Aydın
  • Hayatın Anlamı
  • Armageddon Şeytanın İntikamı
  • Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
  • Sol Ayağım
  • Diyet
  • Dünyanın Merkezine Yolculuk - Kısaltılmış Metin

Okuyacağı kitaplar 1 kitap

  • Madame Bovary

Kütüphanesindekiler 2 kitap

  • Dine Karşı Din
  • Başkaldıran İnsan

Beğendiği kitaplar 2 kitap

  • Dine Karşı Din
  • Başkaldıran İnsan

Beğendiği yazarlar 1 kitap

  • Aliya İzzetbegoviç