• Dünyada insana dost lazım,gerisi boş
  • Aşktan bahsedelim. Lakin bilirsiniz, mevzu derin. Yazı uzayabilir, şimdiden haber vereyim. Sonuna kadar okumayacaklar burda okumayı kesebilirler :) Bugün arkadaşa gül geldiğini görünce, içimde "Gönül dağı" çaldı. Aşkı anlatır gül, ve aşkın tek bir durağı vardır; rıza. "Rızasız bahçanın gülü derilmez!" diye kafamın içinde konser verdi nöronlar. Yar oy, yar oy! Rıza meselesine sonra geliriz, şimdi başa dönelim; "Dost elinden gel olmazsa varılmaz/rızasız bahçanın gülü derilmez" böyle demiş Neşet babamız. Gönül dostlarının her biri, yüzyıllar evvelinden aynı manayı diyedurmuşlar. Fuzuli şöyle ifade ediyor aynı manayı, "Aşkın odu evvel düşer maşuka, ondan aşıka/ Şem'i gör ki, yanmadan yandırmadı pervaneyi" Yani, "Aşkın ateşi önce sevgiliye, sonra sevene düşer/ ışığa aşık olan kelebeklere bak, ışığa aşıklar ama o ışık yanmak suretiyle onları çağırmasa, kelebekler ışığa kavuşamayacaklar!" :) Şah-ı Nakşibendi hazretleri ise şöyle dile getirmiş, "Canibi maşuktan olmazsa muhabbet aşığa/ sa'yi aşık aşığı maşuğa isal eylemez!" Şu demek, "eğer sevgiliden/sevilenden aşığa bir muhabbet/teveccüh yok ise şayet, aşığın/sevenin hiçbir çabası onu, sevgiliye/maşuğa ulaştırmaz." Fesubhanallah! :) Neşet baba, "Dost elinden gel olmazsa, varılmaz!" derken yine aynı mana. Dost kim ola ki? Farsça bir kelime dost, sevgili demek aslında. "Sevgilim, çağırmazsa basıl geleyim" diyor hasıl. Sen teveccüh göstermezsen, ben ne yaparsam yapayım boş değil mi, diyor. "Ey mum diyor, kelebek, yanmazsan ben seni nasıl bulayım, sana nasıl kavuşayım!" Ya Allah :) Bütün anahtarlar maşukun/sevgilinin elinde yani, onun teveccühü elzem. Sevgili/maşuk Cenab-ı Haktır. El Vedud :) Sevgili bir insan dahi olsa, yıkarsa mevzu bahis edilen denklem ayni şekilde işliyor kanaatimce. " Aşk diyor, bir bütündür, biz onun parçalarıyız" Mevlana Hazretleri. Aynen öyle de, bütün muhabbetler bizi el-Vedud ismine çıkarır, O ise birdir. Bu kadar birlik sikkesi içinde, kim bize "mecazi aşk-ilahi aşk" ikililiğini getirip, algı dünyamızda oynamış a dostlar?

    Melaye Cızırî hazretleri, " Dil yek e işq-i yek bit aşiqan yek yar-i bes Qible de yek bit quluban dilberek dildar-i bes" diyerek bu birlikten bahsetmiş. Diyor ki, "Gönül birdir aşk da bir olmalı, aşıklara bir sevgili yeter Kıble de bir olmalı, gönüllere gönülçelen bir sevgili yeter." Hayır, ikilik yok! Bütün muhabbetler, büyük bir muhabbettin parçası. Gül yaprağıyız, gülün bütününden haber veriyoruz. Hasıl, gül yaprağının hikayesi aslında gülün hikayesi. Aşk ilminin rahle i tedrisinde, kime müteveccih olursa olsun, aşkın yek bir formülü vardır. Aşka giden yollar ister Hakk'a, ister halka yönelmiş olsun, (kanaati acizemce) aynı yol, 20. Mektup'ta(Mektubat/Bediüzzaman) rastladım ben o yol tarifine.
    1. İmanıbillah
    2. Marifetullah
    3. Muhabbetullah
    4. Lezzet-i ruhani. Beşer için de aynı yol; 1. İnanç(muhataba inanıp/güvenmek), 2. Tanımak, 3. Sevmek, 4. Aşk ( burda hiçbir ikiliğe yer yok, sen=ben). Yine kanaati acizemce bu sıralamada en önemli ayrıntı, muhabbetin marifetten sonra geliyor olması, yani (hakiki) sevmek ancak tanımakla mümkün. Çünkü aşk tanıdıktan sonra "hoştur bana senden gelen, ya gonca gül/ yahut diken" boyutuna erişiyor marifet ehli. Kadere de rıza gösterilen nokta yine orası. Bir insan olunca mevzu bahis,muhatabı "insan" olduğu hakikati ile sevmek. Kusurlu insanoğlu, hatalı. Onda sizin hoşunuza gitmeyen şeyler dahi olabilir, fakat gördüğünüz güzellikler o kadar fazladır ki, kusura/hataya/farklı bir karaktere rağmen sevmek... Onun hoşunuza gitmeyen yanlarına rağmen sevebilmek, bu hakiki bir sevmek oluyor. Deli divane bir sevmek değil bu, gayet aklı başında bir sevmek.

    Peki bu çağın insanının aşk ile en büyük imtihanı nerde başlıyor? Evlilikler neden böyle? "Aşk" olarak adlandırdıkları hissin içi neden bu kadar boş? İnsanların duyguları neden bu kadar kolay değişebiliyor birbirlerine karşı? Hangi adımı atlamış ola ki insanlar? En küçük kalbi temayüllere aşk adı verildiği bir çağda, aşkın imtihanı ağır! Halbuki kolay mı bu iddia bu kadar?

    Yine kanaati acizemce, sorun ne tanıma, ne sevme durağında. İnsanlar daha ilk durakta, yani inanç durağında kaybediyorlar. Şüphe dolular, muhataplarına inanmıyorlar ki muhabbetleri olsun :) inanmayan basıl tanısın, tanımayan nasıl sevsin? Ne diyorduk, başa dönecektik? "Rızasız bahçanın gülü derilmez" diyordu Neşet babamız. Yek bir durağı var aşkın, Rıza! Orda aşık, maşukundan razı. Rıza gözü ise kör, kusur görmüyor! :)makam aşk makamı. Seven sevdiğinden razı.

    "Gelse Celalinden cefa
    Yahut cemalinden cefa
    İkisi de cana safa
    Kahrın da hoş, lütfun da hoş"

    İnanmayan razı olur mu?
    Tanımayan razı olur mu?
    Sevmeyen razı olur mu?

    Elcevap: hayır! Şimdi kendimize soralım, aşk ile bağlandığımızı düşündüğümüz her ne var ise ondan razı mıyız? Gülleri deremeyeceğiz yoksa :)
  • "Kızın biri arayıp, "Ölmek insanın canını çok yakar mı?" diye soruyor.
    Bak tatlım, diyorum, evet yakar ama, yaşamaya devam etmek çok daha fazla acıtır.
    "Sadece merak etmiştim" diyor. "Kardeşim geçen hafta intihar etti de."
    Bu kız, Fertility Hollis olmalı. Kardeşinin kaç yaşında olduğunu soruyorum. Sesimi elimden geldiğince boğuklaştırıyor ve beni tanımamasını umuyorum.
    "Yirmi dört" diyor ama ağladığı falan yok. Hatta sesi üzgün bile gelmiyor.
    Sesini duymak bana onun ağzını hatırlatıyor; ağzı nefesini, nefesi de göğüslerini hatırlatıyor.
    Korintoslulara Birinci Mektup, Bap Altı, On Sekizinci Ayet:
    "Zinadan kaçın... zina eden kendi bedenine karşı günah işler."
    Neler hissettiğini anlat bana, diyorum yeni boğuk sesimle.
    "Zamanına karar veremiyorum" diyor. "Bahar sömestri bitmek üzere ve işimden gerçekten nefret ediyorum. Dairemin kira sözleşmesi bugün yarın sona erecek. Arabamın sigorta pullarının süresi gelecek hafta doluyor. Eğer kendimi öldüreceksem bundan iyi bir zaman olamazmış gibi geliyor bana."
    Yaşamak için bir sürü iyi sebep var, diyorum ve benden bir liste istememesi için dua ediyorum. Kardeşinin ölümünün üzüntüsünü seninle paylaşan kimse yok mu, diye soruyorum. Bu korkunç olayda sana destek olacak birisi, mesela kardeşinin eski bir dostu filan yok mu, diyorum.
    "Yok gibi."
    Kardeşinin mezarını ziyaret eden hiç kimse yok mu, diye soruyorum.
    "Hayır."
    Bir kişi bile yok mu, diye soruyorum. Senden başka kimse mezarına çiçek götürmüyor mu? Bir tek eski dost bile yok mu?
    "Yok."
    Onu etkilediğim çok açık.
    "Ha" diyor. "Bir dakika. Birisi var; ama çok tuhaf bir herif."
    Harika. Bana tuhaf dedi.
    Tuhaf demekle ne kastettiğini soruyorum.
    "Şu topluca intihar eden mezhebi hatırlıyor musun?" diyor. "Yedi, sekiz sene önceydi. Kurdukları köydeki herkes kiliseye gidip zehir içmişti. Sonra FBI onları el ele tutuşmuş vaziyette yerde yatarken bulmuştu; hepsi ölmüştü. Bu herif bana onları hatırlattı. Acayip kıyafetleri yüzünden değil de, daha çok saçları yüzünden. Sanki gözleri kapalıyken, kendi saçını kendisi kesmiş gibi duruyordu."
    On sene önceydi. Ve şu anda tek yapmak istediğim şey telefonu kapatmak.
    İkinci Tarihler, Bap Yirmi Bir, On Dokuzuncu Ayet:
    "...bağırsakları çıktı..."
    "Alo?" diyor. "Hâlâ hatta mısın?"
    Evet, diyorum. Başka ne gibi tuhaflıkları vardı?
    "Başka bir tuhaflığı yoktu" diyor. "Elinde kocaman bir çiçek demetiyle kardeşimin mezarının başındaydı." 
    Bak işte gördün mü, diyorum. Böyle bir kriz anında kollarına koşman gereken sevgi dolu insan bu işte, diyorum.
    "Hiç sanmıyorum" diyor.
    Evli olup olmadığını soruyorum.
    "Hayır."
    Görüştüğü biri var mı?
    "Hayır."
    O zaman bu herifi tanımaya çalış, diyorum. Bırak da ikinizin ortak kaybı sizi bir araya getirsin. Aşk hayatın için büyük bir atılım olabilir bu.
    "Hiç sanmıyorum" diyor. "Öncelikle, bu adamı görmedin bile. Yani, ben hep kardeşimin homoseksüel olabileceğinden şüphelenmiştim ve elinde çiçeklerle bu herifi kardeşimin başında görünce şüphelenmekte haklı olduğumu anladım. Ayrıca, hiç de çekici değildi."
    Mersiyeler, Bap İki, On Birinci Ayet:
    "...ciğerim yere döküldü..."
    Peki ya saçlarına çeki düzen verirse, diye soruyorum. Ona yardım edebilirsin. Onu baştan yaratabilirsin.
    "Sanmıyorum" diyor. "Herif adamakıllı çirkin. Saç kesimi berbat ve favorileri neredeyse ağzına kadar iniyor. Gıdıları yokmuş veya elmacık kemikleri varmış gibi göstermek için kadınların makyaj yapması gibi erkeklerin de bir hatayı örtmek için sakal bırakması tarzında bir şey değil onunki. Bu herifin suratı hepten bozuk. Üstelik de ibne."
    Korintoslulara Birinci Mektup, Bap On Bir, On Dördüncü Ayet:
    "Tabiat bile size öğretmiyor mu ki, erkeğin uzun saçlı olması kendisi için hürmetsizliktir?" 
    ...
    Söz verdiğin gibi şu kardeşinin şu arkadaşıyla buluşacak mısın, diye soruyorum.
    "Bilmiyorum" diyor. "Belki. Eğer şimdi benim için bir şey yaparsan, belki o yaratıkla haftaya buluşurum."
    Unutma, diyorum. Birinin yalnızlığına son vermek için bir şansın var. Aşkına ölesiye ihtiyacı olan bir adama sevgi ve yakınlık sunmak için mükemmel bir fırsat."
  • Sevgili Dost:
    Mektubun gelmedi.Bu sana yazmamı engellemiyor. Asıl mektup gelmediğinde yazılmalı.Çünkü yazmamak da bir mektuptur,yazılandan daha güçlü satırlar içeren.Susmak ve konuşmak yerini bulduğunda ortaya çıkar melodi. Piyanonun tuşları yan yana durdukları halde susmayı bildiklerinden dinletiyorlar kendilerini.
    A. Ali Ural
    Sayfa 46 - Şule yayınları
  • Sevgili Dost,
    Mektubun gelmedi. Bu sana yazmamı engellemiyor. Asıl mektup gelmediğinde yazılmalı. Çünkü yazmamak da bir mektuptur; yazılandan daha güçlü satırlar içeren.
  • Clementine, onu kollarından yakaladı, ayağa kaldırdı, gözlerile ona sordu.
    -Bilmem ki bu, nereye sıkışmış. Ağır bir şey, iri bir şey! Boğuyor beni. Kımıldıyor. Yerini değiştiriyor.
    Kadın ellerini onun başına koydu ve alçal bir sesle, eski bir tecrübeyi şahit tutan bir kimsenin sesile;
    -Mustaripsin. Hepsi bu.
    Dedi.
    Öteki şaşırdı, fakat anladı. Demek bu idi ha, bu ıstırap! Onu kendisi dünyada keşfedemeyecekti. Şimdiye kadar can sıkıntılarından, yorgunluklardan, ufak tefek kaygılardan başka bir şey hissetmemişti. Bedbaht olmak ne demek henüz bilemiyordu. Şimdi öğrenecekti.
    Clementine, ağzını onun kulağına koymuş, fısıldıyordu:
    -Ağlamaya çalış.
    O, başını salladı.
    -Ağlamak bilmiyorum.
    Kadın, sanki «Yazık! O halde çok uzun sürecek» der gibi içini çekti.
    Edouard çıkıp gitti ve bütün yol müddetince kaşlarını çatarak «Bu böyle devam edemez. Bunu benden almaları lâzım. Beni bundan kurtarmalılar. Vücudumu doğrasınlar, delik deşik etsinler, yaksınlar, yeter ki bu belâ defolsun» diye hep ayni düşünce ile kafasını yordu durdu. Ayni zamanda, bu biçim bir sefaleti tedavi edecek doktor bulunmayışına şaşmakta idi.
    XXIX
    Ayni gün, M. Vedel ve M.Gayet ile konuştuğu bir sırada, Salavin’in istifasını bildirmiş olduğunu öğrendi.
    Lâboratuvarına döndü ve bir hamlede, teessürden ve âdeta hiddetten tutuşan bir mektup yazdı: «Bunun imkânı yok! Sen delisin! O kavganın tesiri altında hareket etmişsin… istifanı geri alabilirsin ve almalısın. Zira şunu iyi bil ki…»
    Mektup cevapsız kaldı. Pek az bir zaman sonra Edouard, küçük Pierre’in klinikten alınmış ve tekrar Pot-de-Fer sokağına getirilmiş olduğunu öğrendi. Tekrar yazmak hevesine kapıldı fakat bu arzusunu yenebildi.
    Artık şaşkınlığından sıyrılıyor ve kendi ıstırabı ile hâdiseler arasında bağlılıklar kurmağa başlıyordu. Istırabını derinden tetkik etti. Bu ne sade, ne de mahdut bir ıstıraptı; sivri tepeler, çorak topraklar, bataklıklarda, hudutları olmıyan bir memleket gibi uzanıyordu.
    Hissedilebilir noktaları araştırarak, ölü bölgelere sınır çekerek, hâtıralarını yoklamaya koyuldu. Bu tetkikte marazi hiçbir ihtirasla değil, sadece, mesleğinin bir icabı gibi telakki ettiği o açıkça ve cesurca anlamak arzusiyle girişiyordu.
    Salavin’e kararından vazgeçmesini rica eden mektubu yazdıktan sonra, hakiki bir itimatla bekledi. «Bana cevap yazacak, izahat verecek, diye düşünüyordu. Özür dilemesini istemem; istediğim yalnız şikâyetlerini vuzuhla bildirmesidir. Birbirimizi böyle terk edemeyiz; bu çok çirkin, çok budalaca bir şey olur! » İçinden, gizlice, bir barışma, adil bir sulh umuyordu.
    Salavin’in sükûtu, Edouard’ı gazaba getirdi. Istırabı zehirlendi, her türlü zarafetini kaybetti. «Benim için hiçbir zaman en ufak bir sevgi beslememiş. Daha ilk bakışta beni inkâr etmeğe hazırmış. Vah ne yazık, meğer neymiş bir dost? Hakkımızda nefret ve kin besleyen bir adamdan başka…»
    …Gök bütün tatlılığını, aydınlık bütün faziletini kaybetti. Sahte, korkunç bir gün, Edouard için bütün dünyanın manzaralarını değiştirdi. Haftalarca hiç durmadan, hiç ara vermeden, çirkin bir tarzda bedbaht oldu. Tekrarlıyordu: «Hodbin! Eveet! Ben belki hodbinim. Fakat o? Ona sadece alçak demek, adi demek kâfi mi? Yoksa daha…»Daha tahkirler arıyordu. Bunlar, kendi bağrını da delen bir o kadar hançerlerdi.
    …Gazaplı bir parmakla hikâyesinin sayfalarını çeviriyor ve en güzel sayfaları şüphelerle lekeliyordu. Evet, Diderot heykelini önündeki o mülâkatımız, yağmur altındaki o muhteşem sohbetimiz… «Ah! O hatıra ne kadar hakir düşmüş ki sonunda böyle kaldırıp tütsülüyorum! Ne komedya bu! Ne budalalık!» En aziz hatıralarını böyle parçalıyor, harabediyordu. Şüphesiz bu şiddetlerle, asıl azabının prensiplerini mahvetmeyi umuyordu. Fakat bilâkis, bu yüzden, azabının acısını o kadar çoğalmış hissetti ki, başka yollarla sükûn aramak kararını vermeğe mecbur oldu.
  • Sevgili Dosto,
    Mektup yazarmış gibi oldu ama zaten sana bir mektup yazıyorum. Sen başka alemdesin ben başka alemde. Mektubum sana ulaşmayacak belki ama ben yazmak istiyorum. Ben de ölümlüyüm nihayetinde!
    Seni çok geç tanıdım ama iyi ki Yeraltından Notlar kitabınla tanımışım. Suç ve Ceza'yı okumak henüz kısmet olmadı. Biraz okuyup bırakmıştım beni affet. Okuduğum kitabında o kadar yalın ve dürüst anlatımın var ki senle dost ya da arkadaş olabilmeyi çok isterdim. Okumadan zaten hayatını biraz araştırdım. Mazin insanlar için pek parlak sayılmasada ben seni yargılamadım zaten bu hak kimsede olamaz. 😋

    Dostoyevski, benim deyişimle Dosto 🙂 ,
    Hayatın, yaşadıkların seni ilgilendirir öyle de olmuş okuduğum kadarıyla. Verdiğin mesajlar, anlatmak istediklerin ben anlamaya çalıştım kendi aklımın yettiği kadar kendime pay çıkardım. Seni eleştirdiğim nokta ise kendini yalnız hissetmişsin. Buna üzüldüm. Sözlerine yansımış o yalnızlığın acınası! ruh hali. Diğer kitaplarını da okumayı istiyorum ve merak ediyorum. Bana kızmazsan eğer ben Tolstoy'un anlatımını da seninki kadar çok sevdim. Bazı edebiyatseverler seninle onu kıyaslıyor ama ben herhangi bir kıyas yapamam. Bir anne evlatlarını ayırabilir mi? Hepsinin yeri farklıdır, hepsini sever, kucaklar. Senin yerin ayrı, onun yeri ayrı,başkasının ayrı. 🤗😊

    Dosto, huzur içinde kal... Seni tanıdığıma memnun oldum. Fikirlerim değişirse ya da başka bir şeyler bahsetmek istersem sana yine buradan yazarım. Bu mektup açık bir mektup ve kapanmasın hiç!

    Tanıdıkça insanlar soğuyor birbirinden ama biz soğumayalım 🙄

    Sevgilerimle...
    Bir kitapsever


    Not: Dosto, kitabı az önce bitirdim. Hissettiklerini anlayabiliyorum. İnsanlar anlaşamadığı için dünyada bitmeyen bir kaos var zaten. Bence seni güçlü bir yazar yapan korkusuz oluşun. Kelimeleri çekinmeden ifade edişin. Liza olayı olmuşsa(yaşanmış bir olaysa) orada seni anlamaya çalıştım ama Liza'yı daha çok anladım. Yine görüşmek üzere 😉😴