• 26. Kişi Allah'ı nasıl sevmeli. Ve bu bölümde, İbrahim'in babasıyla harika mücadelesi yer alıyor.
    Sonra İsa dedi: «Seyahat etmekte olan bir adam vardı ve giderken, beş paraya satılacak olan bir tarlada bir hazine buldu. Bunun üzerine hemen bu tarlayı satın almak için pelerinini sattı. İnanır mısınız buna?
    «Havariler cevap verdiler: «Buna inanmayacak olan delidir.»
    Bunun üzerine İsa dedi: «İçinde sevgi hazinesinin yattığı ruhunuzu satın almak için, duyularınızı Allah'a vermezseniz deli olursunuz; çünkü sevgi, hiç bir şeyle mukayese edilemez bir hazinedir. Allah'ı seven içindir Allah; ve kimin Allah'ı varsa her şeyi vardır.»
    Petrus cevap verdi: *Ey Rab(Ey Saygıdeğer Efendim anlamında), kişi, gerçek bir sevgiyle Allah'ı nasıl sevmelidir? Siz bize söyleyin,»
    Isa cevap verdi: «Bakın, size söylüyorum ki, kim, Allah sevgisi uğruna babasından ve annesinden ve kendi hayatından ve çocuklarından ve karısından nefret etmezse, böyle bir kişi, Allah tarafından sevilmeye değer bulunmaz.»
    Petrus cevap verdi: «Ey Rab, Musa'nın kitabındaki Allah'ın kanununda (şöyle) yazılıdır: «Babana çok saygı göster ki, yeryüzünde fazla yaşayabilesin.» Ve şöyle devam eder: «Babasına ve annesine itaat etmeyen oğula lanet olsun.» Bu bakımdan Allah, böyle itaatsiz bir oğulun, halkın gazabıyla şehir kapısı önünde taşlanmasını emretmiştir. Böyleyken, şimdi siz bize nasıl baba ve anneden nefret etmeği emrediyorsunuz?» Isa cevap verdi:. «Benim her sözüm doğrudur, çünkü benim değil, beni îsrail kavmine gönderen Allah'ın sözüdür. Bu bakımdan size diyorum ki, sahip olduğunuz ne varsa, hepsini size bahşeden Allah'tır; o halde, -hediye mi daha kıymetlidir, yoksa hediyeyi veren mi? Başka şeylerle birlikte, baban ve annen Allah'a hizmette önünde engel oluyorlarsa, bırak o düşmanları. Allah, ibrahim'e «Babanın ve yakınlarının evinden uzaklaş, sana ve soyuna verdiğim ülkeye gel ve yerleş» demedi mi? Allah bunu neden dedi; yalnızca, İbrahim'in babası sahte tanrılar yapıp tapınan bir put yapıcı olduğu için değil mi? Bu nedenle, aralarında, babanın oğlunu yakmayı isteyecek kadar düşmanlık vardı.»
    Petrus cevap verdi: «Dediklerin doğrudur; şimdi sizden, ibrahim'in babasıyla nasıl alay ettiğini bize anlatmanıza rica ediyorum.»
    Isa cevap verdi: «ibrahim, Allah'ı aramaya başladığında yedi yaşındaydı. Bir gün babasına, «baba, insanı kim meydana getirdi?» diye sordu.
    Aptal baba cevap verdi: «insan; ben seni meydana getirdim, beni de babam meydana getirdi.» .
    İbrahim cevap verdi: «Öyle değil, baba; çünkü, ben yaşlı bir adamın ağlanarak, «Ey Allah'ım, neden bana çocuk vermedin?» dediğini duydum.»
    Babası cevapladı: «Doğrudur oğlum, Allah, insana insan meydana getirmesi için yardım eder, fakat, başka türlü müdahalesi olmaz; insanın sadece Allah'a dua etmesi ve O'na kuzu ve koyun vermesi gerekir, o zaman Allah da kendisine yardım eder.»
    İbrahim cevap verdi: «Kaç tane Allah vardır, baba?»
    Yaşlı adam cevapladı: «Sonsuz sayıda, oğlum.»
    Sonra İbrahim dedi: «Ey baba, eğer ben bir tanrının dediklerini yapar ve diğeri de, kendisinin dediklerini yapmadığım için benim kötülüğümü isterse, o zaman ben ne yapacağım? Her ne durumda olursa olsun, aralarında anlaşmazhk çıkacak ve tanrılar birbirleriyle savaşacaklardır. Ya, benim kötülüğümü isteyen tanrı, benim kendi tanrımı öldürüverirse, ben o zaman ne yapacağım? Belli ki, beni de öldürecektir o.»
    Yaşlı adam gülerek cevap verdi: «Ey oğul, korkma, çünkü hiç bir tanrı, bir diğer tanrı üzerine savaş açmaz; mabette büyük tanrı Baal'ın yanısıra bin tanrı daha var; ve yetmiş şu yaşıma geldim, bir tanrının diğerine vurduğunu görmüş değilim. Hem, herkes aynı tannya ibadet etmez ki, biri birine, diğeri diğerine ibadet eder.»
    İbrahim cevap verdi: «O zaman, aralarında barış var herhalde?»
    Babası dedi: «Evet var.»
    Ardından ibrahim dedi: «Ey baba, tanrılar neye benzerler?»
    Yaşlı adam cevap verdi: «Budala, her gün bir tanrı yapıyor ve ekmek almak için başkalarına satıyorum; sen ise, halâ tanrıların neye benzediğini bilmiyorsun!» O sırada bir put yapmaktaydı. "Bu" dedi, «palmiye odunundan, şu zeytin ağacından, şu küçük olan ise fildişinden; bak, ne kadar da güzel! Canlıymış gibi görünmüyor mu? Mutlaka (görünüyor), sadece nefesi eksik!»
    ibrahim cevap verdi: «Yani, tanrıların nefesi yok mu, baba? Öyle de, nasıl nefes veriyorlar? Ve kendileri cansızken, nasıl can veriyorlar? Belli baba, bunlar tanrı değil.»
    Yaşlı adam bu sözlere kızarak, (şöyle) dedi: «Eğer anlayacak yaşta olsaydın, kafanı bu baltayla kırardım. Ama, rahat ol, çünkü anlayacağın yok!»
    İbrahim cevap verdi: «Baba, eğer tanrılar insanlara yardım ediyorsa, o zaman, nasıl olur da insan tanrı yapabilir? Ve, eğer tanrılar odundansa, o zaman, odun yakmak büyük bir günahtır. Fakat, söyle bana baba, sen nasıl bu kadar çok tanrı yapmış bulunuyorsun da, dünyanın en güçlü insanı olasın diye, pek çok çocuk meydana getirmen için neden tanrılar sana yardım etmedi?»
    Oğlunun konuştuklarını dinlerken, babanın sabrı taşma noktasına gelmişti. Oğul (yine) devam etti: «Baba, dünyada hiç insanın bulunmadığı zaman oldu mu?»
    «Evet» diye cevap verdi yaşlı adam, «Neden soruyorsun?»
    «Çünkü» dedi ibrahim, «îlk tanrıyı kimin yaptığını öğrenmek istiyorum da.»
    «Şimdi evimden defol!» dedi yaşlı adam, «Beni bırak da, şu tanrıyı çabucak yapayım; ve bana bir şey söyleme; çünkü, acıkınca ekmek istiyorsun, lâf değil.»
    îbrahim dedi: «Güzel bir tanrı gerçekten, onu istediğin gibi kesiyorsun da, kendisini korumuyor!»
    Sonunda yaşlı adam kızarak dedi: «Bütün dünya onun bir tanrı olduğunu söylüyor, sen, deli herif ise, değil diyorsun. Tanrılarıma yemin ederim ki, bir adam olmuş olsaydın, seni öldürebilirdim!» Böyle deyip, yumruk ve tekmelerle ibrahim'e girişti ve onu evden kovaladı.»

    27. Bu bölümde, insandaki gülmenin ne kadar uygunsuz olduğu açıkça görülür: Ve, İbrahim'in fetaneti:
    Havariler yaşlı adamın deliliğine güldüler ve ibrahim'in fetanetine şaşıp kaldılar. Fakat, İsa onları susturarak, dedi: «Şu andaki gülme, gelecekteki ağlamanın bir habercisidir» diyen ve «Gülmenin olduğu yere gitmeyecek, fakat ağlanılan yerde oturacaksınız, çünkü, bu hayat acı ve ızdırap içinde geçer» şeklinde devam eden peygamberi unuttunuz.» Sonra, (şöyle) dedi İsa: «Musa'nın zamanında, Allah'ın Mısır'da pek çok kişiyi, başkalarına gülüp eğlendiklerinden dolayı, çirkin hayvanlar haline getirdiğini bilmiyor musunuz? Ne olursa olsun, sakın kimseye gülmeyin, çünkü, hiç kuşkusuz karşılığında ağlarsınız.»
    Havariler cevap verdi:

    «Yaşlı adamın deliliğine gülmüştük.» Bunun üzerine Isa dedi: «Bakın, size diyorum ki, herkes kendi gibi olanı sever ve ondan zevk alır. Bu nedenle, eğer deli değilseniz, deliliğe gülmezsiniz.»
    Cevap verdiler: «Allah bize merhamet etsin.»
    İsa dedi: «Amin.»
    Ardından Filipus dedi: «Ey Rab, nasıl oldu da, İbrahim'in babası oğlunu yakmak istedi?»
    Isa cevap verdi: «Bir gün, İbrahim oniki yaşındayken, babası kendisine dedi; «Yarın bütün tanrıların bayramıdır; bu nedenle, büyük mabede gidecek ve tanrım büyük Baal'e bir hediye götüreceğiz. Ve, sen de kendin için bir tanrı seçeceksin, çünkü, bir tanrı edinecek yaştasın artık.»
    İbrahim kurnazca cevap verdi: «Hay hay, ey benim babam.» Ve, sabahleyin erkenden, herkesten önce mabede gittiler. Fakat, ibrahim eteğinin altında gizlice bir balta taşıyordu. Gelip, mabede girdiler; kalabalık arttığından, İbrahim mabedin karanlık bir bölümünde bir putun arkasına gizlendi. Babası, mabedden çıktığında, İbrahim'in kendinden önce eve gittiğine inanıyordu. Bu nedenle onu aramak için geride kalmadı.

    28.
    «Herkes mabedden ayrılınca, din adamları mabedi kapatıp gittiler. Sonra, İbrahim baltayı alarak, büyük put Baal'ın dışında bütün putların ayaklarını kesti. Eski ve parçalı olduklarından, düşüp parçalanan heykellerin meydana getirdiği harabeliğin ortasında kalan Baal'ın ayaklarına baltayı koydu. Bundan sonra mabedden çıkan ibrahim'i bir takım kimseler gördüler ve mabedden bir şeyler çalmaya gitmiş olabileceği kuşkusuna kapıldılar. Önüne engel koyup, mabede vardılar ve tanrılarının parça parça edilmiş olduğunu görünce, yas ederek bağırdılar! «Çabuk gelin ey ahali, tanrılarımızı öldüreni öldürelim!» Birden, din adamlarıyla birlikte oraya onbin kişi üşüştü ve İbrahim'e, tanrılarını niye kırıp parçaladığım sordular.
    İbrahim cevap verdi: «Aptalsınız siz! Bir insan tanrı mı öldürürmüş? Onları öldüren büyük tanrıdır. Ayaklarının yanındaki baltayı görmüyor musunuz? Belli ki, hiç arkadaş istemiyor.»
    «Sonra, İbrahim'in babası geldi, oğlunun tanrılarına karşı söylediği sözleri düşünüyordu ve İbrahim'in putları parçaladığı baltayı tanıyarak, bağırdı: «Tanrılarımızı öldürmüş olan bu hain benim oğlumdur, çünkü, bu balta benimdir!» Ve, oğluyla aralarında olup geçen her şeyi oradakilere anlattı.
    Hemen, bir odun toplayıp yığdılar; ibrahim'in ellerini ve ayaklarını bağlayıp, odunların üzerine koydular ve altmdaki odunları ateşlediler.
    «Ama, hayır; Allah, melekleri aracılığıyla ateşe, kulu ibrahim'i yakmamasını emretti. Ateş şiddetle parladı ve ibrahim'i ölüme mahkûm edenlerden ikibin kişiyi yaktı, ibrahim Allah'ın meleği tarafından, kendini taşıyanı görmeyen babasının evinin yakınına götürülüp, serbest olduğunu gördü; ve böylece ölümden kurtuldu.»

    29.
    Sonra, Filupus dedi: -Allah'ın kendisini sevenler üzerine rahmeti büyüktür. Anlat bize Rab, ibrahim Allah'ın bilgisine nasıl vardı?»
    İsa cevap verdi: «İbrahim, babasının evine yaklaşınca, eve girmekten korktu; evden biraz uzağa gidip, bir palmiye ağacının altına oturdu ve burada kendi kendine dedi: «Hayat sahibi ve insandan daha güçlü bir tanrı var olmalı, çünkü, insanı o meydana getiriyor ve insan, tanrı olmadan insan meydana getiremez.» Sonra, çevresine yıldızlara, aya ve güneşe baktı ve onların tanrı olduklarını düşündü. Fakat, onların hareketlerinde değişken olduklarını görünce, (şöyle) dedi: «Bu tanrı hareket etmemeli ve bulutlar onu gizlememeli; yoksa, insanlar hiç olacak.» Bu şekilde kararsız dururken, «İbrahim!» diye çağırıldığını işitti, çevresine bakındı ve dört bir yanda kimseyi göremeyip, (şöyle) dedi: *Adım İbrahim'le çağırıldığıma eminim, (ama)!.» Ardından, aynı şekilde iki defa daha «İbrahim» ismiyle çağırıldığını duydu.
    Cevap verdi: «Beni kim çağırıyor?»
    Sonra, şöyle dendiğini duydu: «Ben, Allah'ın meleği Cebrail'im.»
    Bunun üzerine, İbrahim korkuya kapıldı; fakat melek onu rahatlatarak, dedi: «Korkma, İbrahim, çünkü, sen Allah'ın dostusun; bu nedenle, insanların tanrılarını parçaladığın zaman, meleklerin ve peygamberlerin Tanrı'sını seçmiştin; öyle ki, adın hayat kitabında yazılıdır.»
    Ardından, îbrahim dedi: *Ben meleklerin ve kutsal peygamberlerin Tanrı'sına hizmet etmek için ne yapmalıyım?»
    Melek cevap verdi: «Şu çeşmeye git ve yıkan, çünkü Allah seninle konuşmayı irade ediyor.»
    İbrahim cevap verdi: «Şimdi, nasıl yıkanmam gerekiyor?»
    Bunun üzerine melek, güzel bir genç suretinde geldi, ona ve çeşmede yıkanıp, dedi: «Sen de, sırayla böyle yap, ey İbrahim.» İbrahim yıkanınca, melek dedi : «Şu dağa çık, çünkü, Allah seninle orada konuşmayı irade eder.»
    «Melek böyle deyince, İbrahim dağa çıktı ve dizleri üstüne oturup, kendi kendine dedi: «Meleklerin Tanrısı benimle ne zaman konuşacak?»
    Yumuşak bir sesle çağınîdığını duydu: «îbrahim!» îbrahim cevap verdi: «Beni kim çağırıyor?» Ses cevap verdi: «Ben senin Tanrınım ey İbrahim.» îbrahim korkuya kapılarak, yüzünü toprağa sürdü ve dedi: «Toz ve kül olan senin kulun, seni nasıl duyabilir?»
    Sonra, Allah dedi: «Korkma, kalk, ben seni kullarım için seçtim ve seni kutsamak, seni büyük bir ümmet haline getirmek istiyorum. Bu nedenle, babanın ve yakınlarının evinden ayrıl ve sana ve soyuna vereceğim ülkeye gelip, yerleş.»
    ibrahim cevap verdi: .«Her istediğini yaparım, Rabb(ım); fakat, başka bir tanrının beni incitmemesi için beni koru.»
    Sonra, Allah şöyle konuştu: «Ben tek olan Tann'yım ve benden başka tann yoktur. Yıkan da benim,
    yapan da; ben öldürürüm ve ben hayat veririm; Cehennem'e atarım, oradan çıkarırım da ve kimse benim elimden kurtulamaz.» Ardından, Allah ona sünnet ahdini verdi; ve, işte böyle babamız İbrahim Allah'ı tanıdı.»
    Isa bunlan söyleyip, ellerini kaldırdı ve dedi: «Yücelik, şan ve şeref sanadır, ey Allah. Sana olsun!»

    30.
    îsa, kavmimizin bir bayramı olan Gül Bayramı'na yakın Kudüs'e gitti. Yazıcılar Ferisî'ler bunu duyunca, onu konuşmasında yakalamak için müşavere ettiler. Bunun üzerine, ona bir fakih gelerek, dedi: «Muallim, sonsuz hayatı elde etmek için ne yapmalıyım?» İsa cevap verdi: «Kanunda ne şekilde yazılıdır?» Kışkırtıcı şöyle cevap verdi: «Allah'ın Rabb'ı ve komşunu sev. Allah'ı her şeyin üstünde, bütün kalbinle ve düşüncenle, komşunu da kendin gibi seveceksin.» îsa cevap verdi: «Güzel cevapladın. Bu nedenle git ve böyle yap, derim, ve (o zaman) sonsuz hayatı elde edersin.»
    Adam dedi: «Benim komşum kimdir?» îsa, gözlerini kaldırarak, cevap verdi: «Bir adam Kudüs'ten çıkmış, lanetle yeniden yapılan bir şehre, Eriha'ya gidiyordu. Bu adam yolda eşkıya tarafından yakalandı, yaralandı ve soyuldu, bundan sonra, şakiler onu yarı ölü bir durumda bırakarak çekip gittiler. Yolu bu yere düşen bir kâhin yaralı adamı görüp, selâm vermeden geçip gitti. Aynı şekilde, hiç bir şey demeden bir Levili de geçip gitti. Aynı yere bir Samiriyelinin yolu düştü; yaralı adamı görünce merhamete geldi ve atından inip, yaralı adamı yanına aldı ve yaralarını şarapla yıkadı, üzerlerine merhem sürdü, yaralarını sarıp, rahatlattı ve kendi atına bindirdi. Sonra, akşamleyin hana vardıklarında, onu han sahibine emanet etti. Ertesi gün, uyandığında (han sahibine) şöyle dedi: «Bu adama bak, ne tutarsa sana ödeyeceğim.» Ve hasta adama han sahibi için dört altın vererek, (şöyle) dedi: «Geçmiş olsun, üzülme; ben hemen dönüp, seni kendi evime götüreceğim.»
    «(Şimdi) söyle bana» dedi îsa, «bunlardan hangisi komşuydu?»
    Fakih cevap verdi: «Merhamet gösteren.»
    Ardından, Isa dedi: «Doğru cevap verdin; işte, sen de git ve böyle yap.» .
    Fakih şaşırmış bir halde çekip gitti.

    31. "Kayser'in Olanı Kayser'e, Allah'ın Olanı Allah'a Verin!"
    Sonra, Isa'ya Ferisîler yaklaşarak dediler: «Muallim, Kayser'e vergi vermek caiz midir?» îsa, Yahuda'ya dönerek, dedi: «Para yar mı yanında?» Ve, eline bir kuruş alarak, Ferisîler'e döndü ve dedi; «Bu parada bir resim var; söyleyin bana, kimin resmidir o?»
    Cevap verdiler: «Kayser'in.»
    «Öyleyse verin» dedi İsa, Kayser'in olanı Kayser'e, Allah'ın olanı Allah'a verin.»
    Şaşkınlık içinde çekip gittiler.
    Ve bak ki, bir yüzbaşı yaklaşıp, dedi: «Rab, oğlum hastadır; yaşlılığıma acı!»
    îsa cevap verdi: «İsrail'in Allah'ı Rabb sana acır!»
    Adam gidiyordu; Isa (ardından) seslendi: «Beni bekle, evine gelip, oğlun için dua edeceğim.»
    Yüzbaşı cevap verdi: «Rab, sen, Allah'ın bir peygamberi evime gelecek kadar değerli biri değilim ben, oğlumun iyileşmesi için söylediğin söz yeter bana; çünkü, senin Tanrın, meleğinin uykumda bana söylediği gibi, seni her hastalığın hekimi yapmıştır.»
    Isa hayrete düştü ve kalabalığa dönerek, dedi: *Şu yabancıya bakın, onun imanı, İsrail kavminde gördüğüm imanların hepsinden daha fazla.» Ve, yüzbaşıya dönerek, dedi: «Selâmetle git, çünkü Allah, sana verdiği büyük imandan dolayı oğluna sıhhat bahsetmiştir.»
    Yüzbaşı yoluna gitti ve yolda, oğlunun nasıl iyileştiğini bildiren hizmetçileriyle karşılaştı.
    Adam karşılık verdi: «Hangi saatte ateş kendisini terketti?»
    Dediler: «Dün, altıncı saatte ateş kendisinden ayrıldı.»
    Adam, İsa'nın, «israil'in Alah'ı Rabb sana acır» dediği zaman oğlunun sıhhatine kavuştuğunu anladı. Bunun üzerine, adam bizim Allah'ımıza inandı ve evine girip, «Yalnızca İsrail'in Allah'ı, gerçek ve yaşayan Allah vardır» diyerek, bütün kendi tanrılarını parça parça etti. Bundan sonra da, dedi: «İsrail'in Allah'ına ibadet etmeyen kimse benim ekmeğimden yemiyecek.»

    32.
    Kanunda uzmanlaşmış biri, İsa'yı, denemek için akşam yemeğine çağırdı. İsa havarileriyle birlikte geldi; onu denemek için pek çok yazıcı da evde bekliyordu. Havariler, ellerini yıkamadan sofraya oturdular. Yazıcılar, bunun üzerine Isa'ya seslendiler: «Neden havarilerin ekmek yemeden önce ellerini yıkamamakla, büyüklerinin geleneklerine dikkat etmiyorlar?»

    «Siz yazıcılar ve Ferisîler, başkalarının omuzlarına taşınamaz yükleri yükler, fakat kendiniz, bu esnada tek parmağınızla olsun, onları kımıldatmak istemezsiniz. «Size söylüyorum, size, her şer dünyaya, sözde büyükler sebep gösterilerek girmiştir. Söyleyin bana, büyüklerin kullanmasıyla değil de, kim sokmuştur puta tapıcılığı dünyaya? Bir kral vardı, Baal adındaki babasını aşırı derecede seven. Ve, babası ölünce, oğlu, kendini teselli etmek için, babasına benzeyen bir heykel yaptırıp, şehrin pazar yerine diktirtti. Ve, bu heykele onbeş gez(bir uzunluk birimi)yaklaşanın güven içinde olacağı ve her ne olursa olsun, onun incitilmeyeceğine dair bir emir çıkardı. Bundan böyle bütün kötüler ve suçlular, oradan gördükleri yarar nedeniyle, heykele güller ve çiçekler sunmaya başladılar ve kısa bir zaman sonra, sunulan bu şeyler paraya ve yiyeceğe dönüştü. O kadar ki, onurlandırmak için ona tanrı dediler. Adetten kanuna dönüşen şu şeye bakın, o kadar ki, Baal putu dünyanın her tarafına yayıldı; ve Allah buna ne kadar üzüldüğünü peygamber îşaya'ya bildirdi: «Gerçekten benim kullarım bana boşuna tapınıyor, çünkü onlar, kulum Musa aracılığıyla kendilerine verilen benim kanunumu hükümsüz kılıp, büyüklerinin geleneklerine uymaktadırlar.»
    «Size diyorum, temiz olmayan ellerle ekmek yemek, bir insanı kirletmez, çünkü, insanın içine giren insanı kirletmez, insanı insandan çıkan şeyler kirletir..
    Bunun üzerine, yazıcılardan biri dedi: «Eğer ben domuz eti veya bir başka temiz olmayan et yersem, benim vicdanımı kirletmezler mi?»
    îsa cevap verdi: «İtaatsizlik insanın içine girmez, insandan, kalbinden dışarı çıkar; ve bu nedenle, yasaklanmış yemeği yerse, kirlenmiş olur.»
    Ardından, fakihîerden biri dedi: «Muallim sanki îsrail kavminin putları varmış gibi, verdin putatapıcıhk aleyhinde konuştun, ve bize haksızlık etmiş oldun.»
    İsa cevap verdi: «Bugün îsrail halkmda odundan heykeller olmadığını ben de pek ala biliyorum; fakat, etten heykeller var.»
    Bütün yazıcılar buna kızarak cevap verdi : «O halde, biz de puta tapıcılardan(mı) oluyoruz?»
    İsa cevapladı: «Size diyorum ki, hükümde, «tapınacaksınız» demiyor, «Allah'ınız Rabb(ı) bütün ruhunuzla, bütün kalbinizle ve bütün düşüncenizle seveceksiniz» diyor. Doğru değil mi bu?»
    «Doğru» dediler hepsi birden.

    33.
    Sonra, îsa dedi: «Şüpheniz olmasın ki, kişinin seveceği ve uğruna her şeyden geçeceği tek şey Allah' -dır. Ve, bundandır ki, zanînin hayalinde zina, pis bogaz ve sarhoşun hayalinde kendi bedenî ve dünyaperestin hayalinde altın ve gümüş ve bunun gibi, her bir diğer günahkârın hayalinde kendi günah düşüncesi yatar.»
    Ardından, kendini davet etmiş olan dedi: «Muallim, en büyük günah nedir?»
    İsa cevap verdi: «Bir evi, en kötü şekilde harabe haline getiren nedir?»
    Herkes sustu ve İsa parmağıyla temele işaret ederek, dedi: «Eğer yıkıma temel yol açarsa, bu durumda evi yeniden yapmak gerekir; fakat, her bir bölüm yıkıma yol açarsa, o zaman onarmak imkansızlaşır. İşte, size diyorum ki, putatapıcılık en büyük günahtır. Çünkü, kişiyi tümüyle inançtan ve sonunda Allah'tan yoksun hale getirir; böylece, kişide hiç bir manevî duygu görülemez olur. Bunun dışında her günah, merhamet olunma ümidi bırakabilir insanda; ve, bundan.dolayı diyorum ki, putatapıcılık en büyük günahtır.»
    Herkes, İsa'nın sözlerine şaşakaldı, çünkü, hiç bir şekilde karşı çıkamıyacaklarmı anlamışlardı.
    Sonra İsa devam etti: «Allah'ın sözlerini ve Musa ile Yuşa'nm kanunda neler yazdıklarını hatırlayın, o zaman, bu günahın ne kadar ağır olduğunu göreceksiniz. Allah, İsrail kavmine (şöyle) demişti: «Gökte olanlardan ve göğün altında olan şeylerden kendinize putlar yapmayacaksınız, yerin üstünde olan şeylerden ve yerin altmdakilerden de yapmayacaksınız; suyun üstünde olanlardan ve suyun altındaki şeylerden de yapmayacaksınız. Çünkü, sizin Tanrınız benim, güçlü ve gayyûrum, bu günahın öcünü babalardan ve dördüncü batma varıncaya kadar çocuklarından bile alırım.» Kavminiz buzağıyı yaptığı ve ona tapındığı zaman, Yuşa ve Levi kabilesinin kılıcı çekip, Allah'tan merhamet dilenmeyenlerden yüzyirmidörtbin kişiyi nasıl öldürdüğünü hatırlayın. Ah, puta tapıcılar üzerine Allah'ın korkunç, ne korkunç cezası!»
  • Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
    O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
    Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
    Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan; 
    "Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
    Başka kim gelir bu zaman? "
    Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
    Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
    Işısın istedim şafak çaresini arayarak
    Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
    Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
    Adı artık anılmayan.
    İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
    Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan; 
    Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
    "Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
    Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan; 
    Başka kim olur bu zaman? "
    Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
    "Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan
    Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
    Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
    Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
    Kapıyı açtığım zaman.
    Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
    Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan; 
    Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
    Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,
    Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan; 
    Yalnız bu sözdü duyulan.
    Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
    İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
    İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak; 
    Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran; 
    Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran; 
    Başkası değil rüzgârdan..."
    Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
    Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
    Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
    Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
    Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
    Kaldı orda oynamadan.
    Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
    Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan; 
    "Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
    Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından; 
    Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından? "
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
    Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
    İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
    Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
    Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan; 
    Adı "Hiçbir zaman" olan.
    Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
    O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
    Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
    Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan
    Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
    "Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan; 
    İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
    Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
    Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
    Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."
    Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün; 
    Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
    Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
    Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
    Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
    Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."
    Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
    Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
    Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
    Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
    Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
    Değmeyecek hiçbir zaman!
    Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
    Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
    "Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da
    Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan; 
    İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    "Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa? 
    Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan! 
    Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
    Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
    Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    "Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle; 
    Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan! 
    Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
    Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,
    O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan? "
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin! 
    Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan! 
    Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın! 
    Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan! 
    Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan! "
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
    Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
    Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan; 
    Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
    Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
    O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
    Kalkmayacak - hiçbir zaman!
  • Sustu içindeki..
    Yorgun yüzündeki..
    Düştü elindeki...
    Öldü bir melekti.

    Sen sen sen giderken…
    Kalbim burda kalırken…
    Ellerim sessiz soğuk ve suskun öyle dururken…
    Yalnızlık gittiğin yoldan bana geri gelirken,
    Gözlerinden yaş yerine sessiz harfler damlarken,

    Sen sen sen giderken…
    Ben ben ben kalırken…
    Ayak seslerinle bütün camlar pencereler inerken…
    Bir veda saçlarımdan tutup beni yerlerde sürüklerken...
    Yüzümde ne acı ne keder sana son kez bakarken...

    Sen sen sen giderken…
    Bir kalp burda kalırken…
    Bir şehri bir tekmeyle benim üstüme yıkarken…
    Bir dua dudaklarımdan düşüp paramparça olurken…
    Sen sen sen giderken…
    Ben ben ben kalırken…

    Sustu içindeki..
    Yorgun yüzündeki..
    Düştü elindeki..
    Öldü bir melekti.

    Yağmur gecenin karanlığını gökten söküp atarken,
    Rüzgâr vurup bulutlarına beyaz şimşekler çakarken,
    Uykusundan uyanmış çocuklar korkmuşlar ağlarlarken...
    İçlerinden biri neden! “tanrı çok mu üzgün ki !” derken,
    Göç yollarında kuşlar kaybolmuş ölürlerken,
    Bir deniz kıyısında bir adam hâlâ onu sayıklarken,
    Gökyüzüne açılmış eller birer birer kapanırken,

    Sen sen sen giderken…
    Bir meleği öldürürken.!


    veda etmeden gidilmez çocuk!
    bu vedadan sayılmaz çocuk!
    bir melek ölürken...
    öyle sessiz durulmaz çocuk!


    Sustu içindeki..
    Yorgun yüzündeki..
    Düştü elindeki..
    Öldü bir melekti.


    CEM ADRİAN💎
  • 261 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    “Ben de sanırdım ki…” dedi; “ben de sanırdım ki, bir yığın Britanyalı çocuk… Hepiniz Britanyalısınız, değil mi? Sanırdım ki, bundan daha iyi idare edebilirlerdi durumu… Yani demek istiyorum ki…” “Öyleydi” dedi Ralph. “Sonra her şey…”
    Ralph sustu.
    “İlkin hep beraberdik…”

    Nobel edebiyat ödülü sahibi William Golding’in 1954 yılında kaleme aldığı bu eser alegorik türde yazılmış bir eser. 1983 yılında “Nobel Edebiyat Ödülü” ne değer görülüyor. Kitaba adını veren “Sineklerin Tanrısı” İnsanların içindeki kötülüğü simgeler. İnsandan başka canavar yoktur kitabın özü.
    Kitabın çocuk karakterleri Ralph, Jack, Simon, Domuzcuk kitapta aslında daha çocuk yaşta yetişkinler gibi iktidar mücadesi veriyor. Ada edebiyatı, survivor tarzı bir kitap. Burada dikkat edilmesi gereken herşey iyi giderken yavaş yavaş eğitimli ailelerinin çocuklarının giriştiği mücadeleler. Çocuk saflığı aslında bir yalan mı gerçek mi? Kurgu da olsa psikologların çocuk davranışları üzerinde bir kez daha düşünmeleri için okuyabilecekleri bir kitap. Gerçekten doğuştan içimizde kötülükler var mı? Çevre baskısından baskılıyor muyuz? İmkanı gelince açığa mı çıkıyor? İnsanoğlu özünde aslında bir melek mi? Şeytan mı? Hangi durum ve şartlarda canavarlaşıyoruz? Hangi durum ve şartlarda insanlığımızı koruyoruz?

    Mina Urgan son sahneye ilişkin şöyle bir söz söylüyor: Kruvazörle binip kurtarıldıklarına seviniyoruz çocukların ama aslında dışarıda onları bekleyen dünya adada yarattıkları dünyadan farksız.  Gerçekten insanoğlu çocuk da olsa kötülüğe meyilli mi?

    Kitapta önemli bir nokta da ada, dış dünyadan bağlantı olarak uzak ve tüm çocuklar erkek. Acaba kız çocukları olsa ada daha yaşanılır hale mi gelir yoksa daha da vahşileşir mi? Orası kurgu olduğu için meçhul. Okuyucunun takdirinine bırakılmış gibi. Ben bir süre kitabın etkisinden çıkamadım. Masum sandığımız çocuklar bile başıboş kaldıklarında akranlarına nice zalimlikler yapabiliyor. Psikolojide akran zorbalığı terimi boşa değil olsa gerek. Yaptıkları davranışlarının sonuçlarını çok düşünmüyorlar olsa gerek yaşları gereği.

    Diğer nokta savaştan kaçan her biri eğitimli atom çağı çocukları adada kendileriyle savaşıyorlar. Savaşı sadece farklı bir mekana taşıyorlar. Bu mümkün mü? Kitapta mümkün. İnsanoğlu kardeşçe yaşayamayacak mı? En masum dediğimiz çocuklar bile böyleyse. İnsanların sonu gelmez ego ve bencilliğinin, nankörlüğünün, kibrinin, öne çıkma isteğinin sonradan oluşmadığını, var olduğumuzdan bu yana insanın özüne dercedilmiş olması mı yoksa gerçek olan?

    İnsan özünde iyi midir kötü müdür? Net bir şey söylenebilir mi? Yoksa iyilik kötülük gibi kavramları yaşadıkça mı öğrenir insanoğlu? İnsanoğlu hangi şartlarda melekleşiyor? Hangi şartlarda dünyayı bir savaş haline getiriyor? Sadece güç, iktidar mücadelesi mi onu insanlıktan çıkaran? Yoksa kötülüğü özünde mi taşıyor? Hayvanlar alemi insanlar aleminin yanında melek gibi kalıyor?

    Sineklerin Tanrısı bir anlamda büyüklerin “melek” dedikleri çocukların, eğitimin ve düzenin olmadığı yerlerde vahşi bir  içgüdüyle toplumca belirlenmiş medeni kurallardan ve ahlak ilkelerini hiçe sayışlarını gözler önüne seriyor.

    Kitabın çevirisini yapan  Mina Urgan’ın kitabın son sözünde belirttiği gibi her insanda olduğu gibi, çocuklarda da hem iyilik bulunur, hem kötülük. Ralph ve Domuzcuk’ta iyilik ağır basıyor, Jack’ta ise kötülük. Gerçi çocukların çoğu Jack’tan yana çıkar ama bunun gerçek nedeni yaratılıştan kötü oluşları değil, sadece güçsüz olmaları ve korkmalarıdır.  Bu sayede küçük Hitlercikler oluşmaktadır. İnsanların iyi taraflarını çocukluktan güçlendirmeleri gerekir.

    Aile, eğitim kurumları çocuk hangi dönemde yaşarsa yaşasın çocuğun içindeki iyiliği ortaya çıkarma, kötülüğü de kökünden silmek adına gayret etmelidir. Uygarlaşma dediğimiz şey de budur aslında. Sineklerin Tanrısı kitabında kötülükler kökünden kazımayıp yasaklarla savuşturulmuş. Örneğin çocukların en acımasızı Roger deniz kıyısında tek başına oynayan bir küçüğü taşlamak istediği halde adaya gelmeden önce bellediği yasaklardan ötürü bunu yapamaz ilkin. Çocuğun çevresine taşlar atmakla yetinir. Ama daha sonraları yazarın deyimiyle “yıkılıp giden” bir uygarlığın koyduğu yasaklara aldırmadan koskocaman bir kayayı Domuzcuk’un üstüne devirir. Barış ve sevgi ortamında yetişen çocuklar olsaydı daha farklı davranırlardı diyor Mina Urgan. Ne çare ki, atom ve nötron bombası çocuklarıdır bunlar.

    Kitabın konusuna gelince bir atom savaşı sırasında bindikleri uçak vurulup ıssız bir adaya düşünce, pilotun da ölmesiyle 6 ile 15 yaşlarındaki çocuklar bir başlarına kalıyor. Aslında adaya getirdikleri medeniyet algısı, ailede gördükleri disiplin onların bu yalnızlığını ortadan kaldırıyor da denilebilir. Öyle ki, romanda domuzcuk olarak geçen çocuk, belli bir disiplin altında yetiştirilmiş ve mantığın sesi olarak karşımızda yer alıyor. yaşıtları gibi o da bir çocuk olsa da doğru karar alabilmede neredeyse bir yetişkin gibi davranıyor. Diğer çocukların davranış şekli de geçmişleriyle bağlantılı. Sessiz olanlar sessizliklerini koruyor, bastırılmış duygular ise taşmak üzere içten içe coşuyor.
    Adada hayatı etkilen en önemli şey otorite. Ralph’ın öttürdüğü demokrasinin simgesi deniz kabuğu, eline geçtiği her kimse ona konuşma hakkı vererek düzeni sağlıyor, -bir nevi meclisteki konuşma hakkı ta ki deniz kabuğu domuzcukla beraber parçalanana dek. Jack kendi kabilesini kurana kadar da kabuğun sesine her zaman cevap veriliyordu fakat Jack ne zaman ki avlanmaya başladı, ne zaman ki yüzünü boyayıp vicdanını maskesinin altında sakladı, işte o zaman geri dönüşü olmayacak olaylar başladı ve adaya ilk başlarda hep birlikte hareket edilirken ayrılık, kin, haset, nefret tohumları ekilmeye başlandı. Bir yerde sevgi tohumu ekerseniz karşılığında her zaman olmasa bile sevgi, nefret tohumu ekerseniz nefret elde edersiniz. Nefretin panzehiri sevgidir. cümlesini yeri geldikçe hep hatırlatmak zorunda kalıyorum toplum olarak sevgiye ihtiyacımız olduğundan.
    Her toplum kendilerine ister istemez bir canavar üretiyor ve buna dayanarak birbirini katlediyor. Kendi ırkını tasarlayarak, plan yaparak öldüren tek ırk insanoğlu. Çocuk da olsa yetişkin de olsa. Uygarlaşmış uygarlaşmamış fark etmiyor bana kalırsa. Bugün uygar dediğimiz ülkeler savunma sanayilerine eğitimden daha çok kaynak ayırıyorlar bütçelerine. En büyük uygarlıklar bile bir anda vahşileşebiliyorlar Emin Çapa’nın deyimiyle. Sonunda da her tarafta Hitlercikler… Hitler’e rahmet okutanlar. Dünya yeniden vahşete mi kayıyor? Çok tartışılması ve bu vahşetlerden kurtuluş için çözüm yolları bulunması gerekir. Evrensel değerlere, ilkelere sıkı sıkı tutunmak ve bu değerleri beynimize değil kalbimize de kazımak lazım. Yeniden bir arada yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Adadaki çocuklar bunu belki başaramadı ama bizim bunu başarmamız gerekiyor. Başaramazsak sonucu çok ağır. Deniz minaresi (Demokrasi, insan hakları, adalet) kırıldığında ortaya nereye savrulacağımız belli olmayan kaoslar bekliyor insanoğlunu. Hakkı, hakikati bırakan korkusundan güce tapan insanlar olarak yerini alıyor, modern köle oluyor adeta. Kişinin kendi fikrini bile söyleyemesi kölelik değil midir?
    Kitapta her karakter bir erdemi veya erdemsizliği temsil ediyor. Her okur farklı bir karakteri kendine yakın bulabilir. Kendimi akla,bilime daha yakın olan Simon karakterine yakın buluyorum. Simonlar çoğalsın istiyorum. Çünkü “Yaşadığın yeri cennet yapamadığın sürece kaçtığın her yer cehennemdir.” sözü bu kitapla birlikte düşünülmesi gereken bir konu.

    İçimizdeki iyiliğin kötülüğe galip gelmesi ve iyi insanlar olmak ümidiyle… Bu coğrafyada hep birlikte yaşama kültürünü öğrenmemiz gerekiyor. Keyifli okumalar!
  • ~KUZGUN~

    Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
    O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
    Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
    Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
    "Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
    Başka kim gelir bu zaman?"

    Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
    Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
    Işısın istedim şafak çaresini arayarak
    Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
    Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
    Adı artık anılmayan.

    İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
    Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
    Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
    "Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
    Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
    Başka kim olur bu zaman?"

    Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
    "Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan
    Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
    Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
    Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
    Kapıyı açtığım zaman.

    Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
    Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
    Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
    Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,
    Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
    Yalnız bu sözdü duyulan.

    Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
    İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
    İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak;
    Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
    Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
    Başkası değil rüzgârdan..."

    Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
    Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
    Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
    Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
    Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
    Kaldı orda oynamadan.

    Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
    Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
    "Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
    Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;
    Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?"
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

    Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
    Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
    İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
    Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
    Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
    Adı "Hiçbir zaman" olan.

    Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
    O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
    Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
    Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan
    Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

    Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
    "Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
    İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
    Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
    Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
    Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."

    Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
    Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
    Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
    Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
    Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
    Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."

    Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
    Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
    Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
    Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
    Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
    Değmeyecek hiçbir zaman!

    Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
    Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
    "Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da
    Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
    İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

    "Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
    Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
    Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
    Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
    Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

    "Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle;
    Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
    Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
    Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,
    O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

    Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
    Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
    Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
    Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
    Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
    Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

    Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
    Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
    Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
    Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
    O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
    Kalkmayacak - hiçbir zaman!


    Edgar Allan POE

    Çeviri : Ülkü TAMER
  • Yüreğinde çok ciddi ,gereğinden fazla ciddi şeyler vardı, hiç kimsenin asla öğrenmeyeceģi kadar ciddi. .kendine alaycılıktan bir zırh örmüştü o ...