• "O da sevsin dilerim Tanrım
    Sevsin de kavuşmasın derim Tanrım."
  • NERGİS İLE YANKI

    Nergis dünyaya geldiğinde, su perisi olan anası ona baktı da uzun uzun…

    “Ya bu dünya güzeli çocuk göze gelirse”, diye meraklandı,

    Dar attı kendini falcının yanına, “Oğlumun ömrü uzun mu falcı baba?”

    Falcı mavi saçlı periye dedi ki; “Evet, ama hiç görmezse kendini…”

    Delikanlı Nergis on altısında, sevgilisiydi herkesin.

    Ama hiçbiri bu talihsizlerin sokulamamıştı yanına,

    Çünkü döndüğünü bilmiyordu dünya, büyümez gibi büyüyordu bervak otu,

    Kunduz bilmeden acıkıyordu, görmeden bakıyordu geyik…

    Güzelliğini bilmeyen güzellik, ıssızdı görkemi içinde, nergis büyüsü içinde donuk donuktu…

    Hani öğle saati amfitrit sallanarak derin sularda uyur ya, ağır, kibirli, alıngan,

    Hani kayalık dağın doruğundan göz açıp kapayıncaya kadar, yürek oynatırcasına iniverir ya

    Uçurum telaşsız ve yaban,

    Hani kaldırır başını ormanı, dinler gülümseme nedir bilmeyen yavru şahin,

    Hani papağanları ürkütür, tavşanları kovalar yavru kaplan...

    Bir gün kurduğu ağlara doğru sürerken ürkek geyikleri,

    Söze ilk başlamayı bilmeyen Yankı onu görüp vuruluverdi…

    Ardına düştü Nergis’in gizlice, tutup yalvarmak isterdi, yalvarıp sarmak isterdi,

    Ama Yankı’ydı o, biri söylerse ancak, ancak son sözleri yinelerdi.

    Çevresinde bir şeyler sezinleyen Nergis dedi ki; “Kim var yanımda benim?”

    Yankı mutlu, ses verdi; “Ben’im.”

    Nergis bakınıp dört yanına, kimsecikleri göremedi, şaştı!

    Çünkü görünmek için en uygun sözü bekleyen ormana saklanmıştı…

    Aldandı Nergis kendi sesine, bağırdı; “Gel birleşelim!”

    Yankı ses verdi gene; “Birleşelim!”

    Ve sarılmak için özlediğine, çıktı ormandan.

    Ama aldatıldığını anlayan Nergis onu korku ile itti.

    “Çek beni kucaklamak isteyen ellerini, ölürüm de sana öyle yar olurum.”

    Yankı da son olarak dedi ki; “Yar olurum.” Ve ormanın içlerine çekildi.

    O günden beri ıssız mağaralarda kendini yakıp bitiren Yankı,

    İşittirir sesini bütün çağıranlara, söylemek istediği içinde saklı,

    “O da sevsin dilerim Tanrım, sevsin de kavuşamasın derim Tanrım!”

    Oralarda bir akarsu vardı… Ne dağlarda otlamayı seven keçiler, ne çobanlar, ne bir sürü, ne bir kuş bozabilmişti duruluğunu bu suyun.

    Hiç güneş görmeyen bir kuyunun serinliği gibi serin,

    Ne bir yaprak yüzer yüzünde, ne bir küçük titreyiş.

    İşte av yorgunu Nergis, uzandı bir gün içmek için bu suya

    Görünce yüzünü birden bire suda, başkası sandı kendini, başkası diye vuruldu kendine!

    Kalakaldı güzelliğinin önünde, mermer bir yonuttu sanki yüzü, bir çizgisi bile oynamıyordu.

    Nergis kendini kucaklamak istiyordu, seven de kendi, sevilen de…

    Kaç kez kollarını boş yere suya daldırdı tutmak için bu başı,

    Açlık da ne, yorgunluk da ne, hiçbir şey onu bu yerden ayıramazdı…

    “Niye direniyorsun söylesene, kaçıcı bir görüntü yakalamak için. Sen dönünce yok olacak sevdiğin, seninle gelir, seninle gider gördüğün, sen kendinsin arkasından koştuğun, niye direniyorsun, söylesene!”

    Büyülenmiş, kendini seyrederken öyle, suya damladı gözyaşları, bir bulanıklık oldu suyun yüzünde, silinip uzaklaşmaya başladı Nergis…

    “Sağlıcakla kal,” dedi ta derinden Nergis, düştü bitkin başı çiçekli çimenlere.

    Nergis’in ölüsü bulunamadı, düştüğü suda şimdi safran rengi, beyaz bir çiçektir artık adı…

    Melih Cevdet Anday
    ( 1915 - 2002 )

    Melih Cevdet Anday, Toplu Şiirleri I, S. 129-132