• Dört kişi parkta çektirmişiz,
    Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
    Anlaşılan sonbahar
    Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
    Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
    Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
    Ben bıyıksızım,
    Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

    Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
    Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
    Oysa hayattayız hepimiz.
  • Ben Orhan Veli
    "Yazık oldu Süleyman Efendiye"
    Mısra-i meşhurunun mübdii..
    Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
    Hususi hayatımı,
    Anlatayım:
    Evvela adamım, yani
    Sirk hayvanı falan değilim.
    Burnum var, kulağım var,
    Pek biçimli olmamakla beraber.
    Bir evde otururum,
    Bir işte çalışırım.
    Ne başımda bulut gezdiririm,
    Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
    Ne İngiliz kralı kadar
    Mütevaziyim,
    Ne de Celâl Bayar'ın
    Sabık ahır usağı gibi aristokrat.
    Ispanağı çok severim
    Puf böreğine hele
    Biterim
    Malda mülkte gözüm yoktur.
    Vallahi yoktur.
    Oktay Rıfat'la Melih Cevdet'tir
    En yakın arkadaşlarım.
    Bir de sevgilim vardır pek muteber;
    İsmini söyleyemem
    Edebiyat tarihçisi bulsun.
    Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
    Meşgul olmadığım ehemmiyetsiz
    Sadece üdeba arasındadır.
    Ne bileyim,
    Belki daha bin bir huyum vardır.
    Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya?
    Onlar da bunlara benzer.
  • " 1981 yılında Mamak'a getirilenler önce askeri savcı Nurettin Soyer'e bağlı olan ve başın­da Zeki Kaman ve Dürüst Oktay gibi POL­DER'li polislerin bulunduğu C-5 isimli işkence­haneye götürülüyorlardı. Burada insanlar önce tekme tokatlı kaba operasyondan geçiriliyor, ardından da cereyanlı işkence başlıyordu. İnsanlar çarmıha geriliyor, tenasül uzvundan ve parmak­larından cereyan veriliyordu. Bazı arkadaşlarımız çırılçıplak soyularak, başlan ayaklarının arasına girecek şekilde çelik bir dolap içine kapatılıp cereyan verme operasyonu burada sürdürülüyor­du. Orada Selma Erdem isimli bir bayana dahi işkence yaptılar. Yusuf Gök isimli bir sanığa suçu kabul ettirmek için kız kardeşine işkence ettiler.
  • İŞTE MAMAK CEHENNEMİ
    Röportaj Emin Pazarcı
    Tercüman Gazetesi
    18 Ekim 1987


    Ağır ve büyük demir kapı, 1981 yılının 25 Şubat'ında büyük bir gürültüyle üzerine kapan­mıştı. Gelecek günlerin ne getireceğinin belirsiz­liği ve çoğu zaman da sokaktaki insan için "inanılması dahi güç" olaylar zinciri içinde 6 yılı aşkın bir süre burada yaşadı. 7 Nisan 1987 günü öğle saatlerinde yine aynı kapı iç gıcıklayan gıcırtılarla bu defa hürriyete doğru açıldı. Muhsin Yazıcıoğlu, son günlerde başlayan açlık grevleri ile kamuoyunun gözlerinin üzerine çevrilmesine sebep olan Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi'ni Tercüman'a anlattı. 1977-1979 yılları arasında Ülkü Ocakları ve Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkanlıkları yapan Muhsin Yazıcıoğlu, ömrünün altı yılını geçirdiği Mamak Askeri Cezaevi'ni bütün ayrıntıları ile gözler önüne serdi. Askeri Savcının İşkencelıanesi Yazıcıoğlu, "Mamak'ı anlamak ıçın 1980'in başlarına dönmek gerekir" diyerek söze başladı. Yazıcıoğlu 'na göre, öncelikle "İşkencehane"
    olarak adlandırdığı "C-5"in mutlaka anlatılması gerekiyordu. Yazıcıoğlu, olayları Mamak'a adı­mını ilk attığı günden itibaren ele aldı ve konuş­masını şöyle sürdürdü: " 1 98 1 yılında Mamak'a getirilenler önce askeri savcı Nurettin Soyer'e bağlı olan ve başın­da Zeki Kaman ve Dürüst Oktay gibi POL­DER'li polislerin bulunduğu C-5 isimli işkence­haneye götürülüyorlardı. Burada insanlar önce tekme tokatlı kaba operasyondan geçiriliyor, ardından da cereyanlı işkence başlıyordu. İnsanlar çarmıha geriliyor, tenasül uzvundan ve parmak­larından cereyan veriliyordu. Bazı arkadaşlarımız çırılçıplak soyularak, başlan ayaklarının arasına girecek şekilde çelik bir dolap içine kapatılıp cereyan verme operasyonu burada sürdürülüyor­du. Orada Selma Erdem isimli bir bayana dahi işkence yaptılar. Yusuf Gök isimli bir sanığa suçu kabul ettirmek için kız kardeşine işkence ettiler.
  • 136 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" diye soran
    Nazım Hikmet, herhangi bir Türk şairi değildir.
    Nazım Hikmet annesi ressam, kendisi şair olmakla birlikte Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulma aşamasındaki kültür değişiminde emeği olan bir önemli bir sanat adamıdır.
    Abidin Dino şöyle ifade ediyor:
    "İster yazar ister çizer olalım, her birimizde gördüğü küçük olumlu belirtiyi göklere çıkarmış, bizleri kapı kapı, kent kent, ülke ülke dolaşıp tanıtmış, çevirtmiş, göstermiş, anlatmıştır!

    Nazım Hikmet için sanat, hep birlikte girişilmiş bir açık deniz seferidir. Yine Türk sanatı bir bütün olarak var olacaktı; işini gücünü, şiiri bırakıp bizler uğruna yitirdiği saatleri düşündükçe hem duygulanıyor hem üzülüyorum...

    Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sait Faik, Orhan Veli, Melih' Cevdet, Oktay Rifat ve başkaları, ressamlar, çalgı yaratıcıları Nazımın coşkusundan haberleri olsun olmasın, gani gani yararlandı."

    Bursa Hapishanesinin adeta bir okul gibi olduğunu söyler Abidin Dino, orada mahpus olan Balaban resim yapmayı "Şair Baba" sından öğrenmiştir. Orhan Kemal'in şiirden ziyade düz yazıya yönlendirmiştir. Muhsin Ertuğrul sinemada deneyim için Moskova'ya gittiğinde Nazım'ın çevresiyle tanışmıştır.

    Bu kitap dünyaca ünlü ressamımız Abidin Dino'nun Nazım için yazdığı yazılar ve O'nun Dino'lara yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Nazımın hayat hikayesi değildir. Dünyaca ünlü Nazım'ın Dünyaca ünlü Abidin gözüyle aktarılmasıdır.
    Abidin başta yazılan soruyu da cevaplıyor, " yapamazdım, yapamayacağımı o da biliyordu".
    Keyifli okumalar.
  • Nâzım Hikmet, hiçbirimizin başaramadığı genişlik' ve çapta bir Türkiye, bir dünya, bir kozmos resmi çizmiştir uçsuz bucaksız.

    Aşırı övgülerine bakmayın onun, doludizgin sevgisi ile hepimizi şımartmıştır karşılık beklemeden!

    İster yazar ister çizer olalım, her birimizde gördüğü küçük olumlu belirtiyi göklere çıkarmış, bizleri kapı kapı, kent kent, ülke ülke dolaşıp tanıtmış, çevirtmiş, göstermiş, anlatmıştır!

    Nazım Hikmet için sanat, hep birlikte girişilmiş bir açık deniz seferidir. Yine Türk sanatı bir bütün olarak varolacaktı; işini gücünü, şiiri bırakıp bizler uğruna yitirdiği saatleri düşündükçe hem duygulanıyor hem üzülüyorum...

    Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sait Faik, Orhan Veli, Melih' Cevdet, Oktay Rifat ve başkaları, ressamlar, çalgı yaratıcıları Nazımın coşkusundan haberleri olsun olmasın, gani gani yararlandı.

    Nâzım'ın cömertliğinin sınırı yoktu, olamazdı; coşku, yaşamasının, yaratmasının kesinkes akaryakıtı idi.

    İyi ya da iyice bir şiir, iyi ya da iyice bir resim, bir çalgı ile karşılaşınca sevinçten kendinden geçer, kötü, çok kötü bir şiire, resme rastlayınca —kendi suçluymuş gibi— utanır, küserdi.

    Nâzım’ın bana yönelik aşırı övgülerini, mektuplarını yada mektup parçalarını sunmamı hoşgörün, gerçekçi bir değerlendirme ile değil, gerçek bir sevgi ile ilgileri vardı. (1930'da, hatta daha önce başlayan şiir—resim alışverişimiz, resimlediğim ilk şiir kitaplarına yol açmıştır.)
  • 62 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Nursel Duruel'in Cemal Süreya hakkında söylenen, yazılanlardan oluşan "Adan Zye" dizisini büyük bir keyifle okudum.
    Cemal Süreya şiirimizde kendinden sonraki herkesi etkilemiş, hatta kendinden öncekileri de etkilemiş (Mesela Melih Cevdet ve Oktay Rıfat) bir isim. İkinci yeni hareketi Ankara kökenli bir şiir hareketi, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve diğerleri. Şairin şiirini anlamak için hayatındaki önemli kesitleri de bilmekte yarar var.
    Cemal Süreya sadece şair değil, önce insan dostluklarıyla zaaflarıyla insan, kitapta bu yanlarına da değinilmesi Süreya'nın daha bir anlaşılmasını daha bir sevilmesini sağlıyor.
    Sımsıcak bir kitap, içinizi ısıtıyor.