Kelimelerim kitabın hakkını teslim etmeye yetmez. Sadece böyle bir kitabı kendi ana dilinde okuyabildiğimiz için ne kadar şükretsek azdır, diye düşünüyorum.
Okurken her an tetikte hissettiğim ancak bir noktadan sonra bu tetikte bekleyişin büyüyü bozduğu bir kitaptı Kurtarma Mesafesi. Yazar, kitaba adını verdiği 'kurtarma mesafesi' metaforundan hareketle bir metin kurmaya çalışınca açıkçası ben annelik odaklı bir yüzleşme, kabullenme süreci okuyacağımı düşünüp beklentiye girmiştim ama yanılgıya kapılmışım, aradığımı bulamadım.
Anne olmak her an tetikte olmak demek, içinde hep diri bir korkunun olması demek. Ancak kitap bundan daha fazlasını ortaya koymuyor bana göre. Anneliğin o rahatsız ediciliğini okumak hem keyif verdi hem de rahatsız etti - ki benim için kitabın tek vurucu noktası bu oldu-. Ancak yüzeysel buldum kitabı, mesele bir sona varmayışı değil; duyurmak istediği hisleri yeterli düzeyde alamadığım gibi kitabın psikolojik gerilim yönünü de tam olarak içselleştiremedim. Kitap okumaktan çok düşük bütçeli bir film izliyormuşum gibi hissettim sayfaları çevirirken (filmi de varmış "Sayıklama" diye, ilgilisine duyurulur).
Kitabın sonuna kadar (sonlara doğru yıpratmaya başlamış olsa da) o gerilimi ve rahatsız ediciliğini diri tutmasını sevdim, bu da her yazarın harcı değildir diye düşünüyorum. Bu anlamda yazarını tebrik ediyorum. 7/10
Çocukluğumuz ne kadar üzücü, hüzünlü, zor... geçerse geçsin ondan uzaklaştıkça her şey çok daha güzel, yaşanabilir ve huzurlu hâle bürünüyor. Sanki sihirli bir değnek geliyor ve tüm yaşantımız büyülü bir hâl alıyor. Çocukluk bizi hiç terk etmesin istiyoruz fakat büyüdükçe çocukluğu tozlu bir sandığa kaldırmaya mecbur olduğumuzu kavrıyoruz. Çocukluk mu daha üzücü çocuklukla vedalaşmak mı? Çocukluk sancısı ile büyümek karmaşası arasında bocalayan, kendine bir yer edinemeyen yazar-kahramanımız Tove'un hüzünlü yaşantısı.
Uzun zamandır ciğerlerime bu kadar tesir eden öyküler okumamıştım. Yazarın ilk eserinde bu kadar sarsıcı ve keskin konuları sivri fakat bir o kadar da kırılgan bir üslupla kaleme almış olmasını da ayrıca takdir ediyorum. Doğumla ölüm arasındaki kısa çizgide her birimiz başka başka hayatlar içerisindeyiz, yaşamakla yükümlü olduğumuz yazgılarımızı yaşarken başka başka acılara, korkulara, aşklara, hüzünlere ciğerlerimizi açıyoruz.
Zeliha iyi ki var, Musa iyi ki var. Rağmen değil iyi ki.
Ölümü de doğumu da defalarca mümkün kılan edebiyat iyi ki var: “Kendini bir hikâye için öldürdüğünde yeni bir başkası için yeniden doğabilmenin tek yolu.”
Cânım Tuğba Doğan, sen hep yaz, e mi!