• "En iyi şey, içinde yaşadığım ve dünyaya karşı geliştiğim ve elimden, ateşle kılıçla alamayacakları derin sessizlik."
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 345 - Goethe 13 Mayıs 1780
  • Müzik sanatının iki görünümü vardır: Biri «genelde ruha atfedilen eylemlerin maddiliğini» ortaya çıkaran sesli moleküllerin dansı gibidir -Ye kendi sahnesi gibi genişleyen tüm bedenin üstünde hareket eder; diğeriyse genelde psikolojiyle ifade edilen etkileri dolaysız olarak üreten bu sesli maddede insani ilişkilerin kurulması gibidir. Verdi'de etkiyi belirleyen uyumlardaki vokal uyumluluğun kuvvetini içerir, halbuki melodi tüm maddeyi taşıyan eylemleri kazanan melodidir: Müzik bir siyasettir. Ruh olmadan ve aşkınlık olmadan, maddi ve bağıntılı müzik insanın en usçu eylemidir. Müzik eylem yapar ve bize eylem yaptırır. Yakınlığımızı sağlar ve onu tekilliklerle doldurur. Bize aklın temsil etmek işlevi değil, ama gücü güncelleştirme işlevi olduğunu hatırlatır, yani sesli bir maddede insani ilişkileri kurmak. Bu operanın tanımıdır. Ayrıca müzik sayesinde, sonunda, iki sözcüğün birlikteliğini anlayabiliriz.
  • Üstadın diliyle söylersek: sonsuzluk, ana melodi olmadan.
  • MOR SALKIMLI SOKAK / Mustafa KAYA

    yalnızlığımı
    vurdum sokaklara
    gezgin kuşlar gibi
    parke taşlarında ayak seslerim
    bir melodi
    iki büklüm
    karanlıklar içindeyim
    kayan ışıklar renkli
    gölgelerin sinesine attım
    kederli gövdemi.
    şafak söküyor
    yorgun ruhum
    mor salkımlı bir sokakta
    demirden yokuşların sonunda.
    kızıl mor bulutları çiziyor kuşlar
    bahar yağmurları düşüyor
    şehrin üzerine
    ne yükler çekti omuzlarım
    ne gözyaşları döktüm
    sahte salkımlara inat
    gecenin mehtabıydı
    mor salkımlar...
    mavi şehrin gözleri derin
    yaşlı denizleri bilmem ben
    bir sokaktayım, denize inen
    mor salkımlı bir sokakta
    gecenin aydınlığıydı
    ölümsüz notalar
    mor salkımlar
    dipdiri sürgünleri,
    kaybolmuş bir bestenin
    sözleri
    gözlerim olmadan göremem
    gözlerimi açıyor
    mor salkımlar
    şafakla yürüyorum
    mor bir nokta kalbim
    geçmeyen dertlerim
    bırakmıyor beni
    mor salkımlı bir sokak
    kaybolmuş sevdamı
    biliyor ancak
    sessiz,
    mor,
    ve serin
    mor salkımlar seviyor
    sevdasını bu şehrin...
  • Annem, hayatımdaki en güzel renk, en güzel kokuydu. O olmadan hayatta her şeye, her zaman bir sıfır yenik başlamışımdır. Yaşadığımız ânın hiçbir zaman kıymetini bilemiyoruz. Mesela hastaneye gitmeden önce son günü, annem ekmek kızartmış ve üzerine reçel sürmüştü. Ne bileyim ki o ekmek annemin elinden yediğim son ekmek olacak. Ve şu an ne zaman reçel yesem aklıma annemin güzel eliyle bana uzattığı o dilim gelir ve burnumun direği sızlar. Bir daha reçelin o günkü tadını hiçbir zaman alamadım
  • 104 syf.
    ·16 günde·Beğendi·9/10
    İnsan dünyaya bir başına gelir ve yine aynı şekilde bir başına gerisin geriye gider, kökten gerçekliği içerisinde insanlar arasında yalnızdır. Ancak diğer insanlara “maruz” kaldıkça evrimleşip, dillenmeleri çokça mümkündür. Buradaki tek etken ise “maruz kalmaktır.”

    Şöyle bir geriye doğru yol aldığımız zaman daha çiftçiler peyda olmamış toprak sahiplenilmemiş ve mülk haline gelmediği göçebe diye tabir edilen gezici halkların yani ilk insan zamanlarına indiğimiz vakit dilin önemini de kalmadığını gözlemlemekteyiz. İnsan diğer canlılar arasında en tembel varlık olduğunu her birimiz bilmekteyiz. Tek bir amaçları vardır o da avlanmak, barınmak ve hayatta kalmak. Bu tür yaşantıya toplum gerekmez. Çünkü korunacak ne bir mülk ne de herhangi bir araç gereç için ihtiyaç var.

    Buradan çıkaracağımız ise demek ki toplum olunabilmek için gereksinim ve ihtiyaçların olması gerekiyor. İnsan başka bir insana gereksinim ve ihtiyaç duymadan asla toplum oluşmaz, oluşturulamaz. Buraya kadar bu şekilde ilerlediğimize göre şunu çok rahat bir biçimde dile getirebiliriz. İlk toplumlar ya da daha kaba tabiriyle ilk topluluklar oluşmaya başladığında ya da oluştuğunda bir dil vardı. Dilin toplumlardan daha eski olduğunu buradan çıkarabiliriz. Çünkü fikir ya da düşünce hâsıl olmadan ihtiyaçlar kendini belli etmez. Bir düşünce ya da fikir var ise bununda dillenmesi, dilden dile aktarılması gerekmektedir. O vakit dil vahşi yaşamdan sonra yerleşik hayata ise geçmeden önceki dönemde var oluşmuştur dememiz pek mümkündür.

    Vahşi yaşamda insan yukarıda belirtiğimiz gibi gereksinim olarak minimize edilmiştir. İhtiyaçları çok ama çok azdır. Birde dış etkende kesinlikle insana maruz kalmamaktadır. Düşüncenin de bu denli gelişmediğini var sayarsak dil olarak sadece duygulanımlarını kullanabilir. Ben buna hayvanca sesler demek istiyorum. Yani ilk insan seslerini günümüzdeki hayvan seslerine benzetmek en doğru karardır diye düşünüyorum. Korktuğundan bağırmak, sevindiğinde manasız sesler çıkarmak ve seviştiğinde inlemek gibi… Bu sesler bilinçsizce güdüseldir, içten gelmektedir.

    “Cennetsi dünyanın yumuşacık ufkunda bir tehlike belirmekte: öteki insan.” (Alıntı İnsan ve ''Herkes'' kitabı José Ortega y Gasset #37170843 )

    Buraya kadar halen bir dilin olmasının gereğini görmüyorum. Ancak artan nüfus bu dağınık aileleri karşı karşıya getirdiğinde bir dilin ortaya çıkması gerekmektedir. Çünkü artık insan tanımadığı, bilmediği yabancı bir insana maruz kalmaktadır. Üst alıntıda gördüğümüz gibi öteki insanı tehlike olarak niteleyen bir filozof; karşılaşan bu iki vahşiyi de düşünmeye sevk eder. Ya üstün olup birbirlerini alt edecekler ya da beraber yaşamanın bir formülü geliştirip ona göre hayatlarını devam ettirecekler. İlk seçeneğin sonu asla gelmeyecektir. Çünkü artık nüfus artmıştır ve bugün avcı olan yarın avda olabilir. Ortak bir şey geliştirmeleri gerekmektedir ve bu bir “dil” neden olmasın.

    Vahşi insanın kullandığı jest ve mimikler iki karşı vahşi insanı anlaşmaya vardıramaz. Buradan sonra artık onlar birer ayrı insan değiller ve kabile oluşturmuşlardır. Yani toplumun oluşmasına zemin hazırlamışlardır. Artık kullandıkları sesler fikirlerini anlatmaya yetmiyordur, geliştirmelilerdir. Bu temel ihtiyaç sesleri artık çeşitlenmiş ve ihtiyaçları karşılamaya yönelik sürekli gelişmiştir, halende gelişmeye devam etmektedir. Buradan sonra Platon’un toplum ideasına doğru yol alır. Artık insan kendisine yetmiyordur. Diğer işlerini görecek demirciler, çiftçiler, mimarlar ve en önemlisi korunmak için askerler gerekmektedir.

    Bu karşı tez dışında söylemem gereken başka bir inancım daha vardır. Dünya üzerine bırakılan ilk topluluğun bir takım yetilere sahip olduğunu düşünmekteyim. Bunun ise en başında bir dilin olduğu inancını hissediyorum. Yani yaratılıştan sonra insanlar dünyada serbest bırakılmadan önce peygamberlere gerekli bilgiler yüklenmiş şekilde dünya üzerine dağıldılar.

    “Bir ulus okudukça ve kendini eğittikçe lehçeler silinir ve sonunda yalnızca az okuyan ve hiç yazmayan halkta jargon biçiminde kalır.” (Alıntı #45040841 )

    Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan, çevirisi gayet yerinde ve anlaşılmayacak hiçbir yeri yoktur. İçeriğinde 11 sayfa çevirmen önsüzü ve 20 bölümden oluşan Sayın Rousseau’nun denemesi yer almaktadır. Kitabında sesler ve jestlerden başlayıp, dillerin kökenine, melodi ve müzik ile dillerin ilişkisine, kuzey ve güney dilleri olmak üzere hepsinin köküne inip doğrularını biz okurlara sunmuştur.

    Sözün özü; benim için okuması keyifli ve önem arz eden bir kitap oldu. Bu sebeple hem okunulası ve hem de tavsiye edilesidir demek istiyorum. Sizlerin de dillerin kökeni hakkında kafanıza takılan ve ya düşünce kritiği yapmak istediğiniz bir ortam hâsıl olursa kesinlikle faydalanılması gereken bir eser olduğunu bilmenizi isterim.

    Sevgi ile kalın.