• 629 syf.
    ·12 günde
    Bu inceleme bu kitabı okuyanlarla hemhâl olabilmek için yazılmıştır.


    Atına binip hep gider misin?
    Bilmez misin atından ayrılan bir vezir zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı…


    Kalbimizi kuşatmaya yeminli bir İnce Memed, hani desem ki Fatih İnce Memed, benim gönlümde ve gönlümün nazarında hiç sırıtmaz. Bir sevinç kaynağı olur. İnce Memed’i okurken, bir insanı, bir gönlü tanımaktan, bir insanı okumaktan bahsediyorum, İnce Memed, benim çok tanıdık olduğum bir yüreğe benziyordu; karıncayı bile ezmekten imtina edecek bir yüreğe. İnce Memed 2’de İnce Memed bir gün bir evin köşesinde durmuş, üstündeki kıyafetlere bakmış, yanında bir küçük çocuk belirmiş, ona kim olduğunu sormuştu. O da gülümsemiş, ismini söylemiş ve göndermişti çocuğu. Ardından “Ben… Bu kıyafetler içinde, burada bir eşkıya olarak ne yapıyorum?” demişti. “Ben bir karıncayı bile incitemem.” Kargışlara yüreği dayanmayan, düşünceler içinde kendini paralayan; içindeki kurdun kalbindeki elmalarının içine girip kemirdiği bir gönle benzetiyorum. Bir insan tanımaktan, bir insan okumaktan, Türkiye’yi anlamaktan söz ediyorum. Hatta denebilir ki Petersburg’u anlamaktan. Zira bir gün Yaşar Kemal’e neden hep Çukurova’dan bahsedildiği sorulduğunda; Dostoyevski’nin de anlattığı Çukurova’dır, demişti. Bir memleketi anlamaktı, bu kitabı okumak. Feodalizmin, kadın-erkek eşitsizliğinin, töre denen terörün, “ağa” denen kan emicinin tarumar ettiği bir toplumun topraklarının en derininde bir köstebek gibi dolaşmasından söz ediyorum.

    Kitapta çocukların Kel Eşkıyayı gömmeye niyetlendikleri bir bölüm var: Bu bölümde kadın-erkek eşitsizliğinin normlarla birlikte küçüklükten itibaren insan ruhuna sirayet edişini izliyoruz. Mustafa, Cemal, Fevzi, İsmet, Veysi, Gülbahar kahramanlarımız. Kahraman isimlerine dikkat edelim zira şerefli bir Cumhuriyet savunucusu olan ve Mustafa Kemal Paşa aşığı olan Yaşar Kemal’in karakterlere yüklediği görevler de o denli gerçek. Aşık Mustafa, sanatı seven ve önder kişiliğe sahiptir. Fevzi de bir miktar Mustafa’dan yüreklenir. İsmet, Mustafa ne derse onu tekrarlayan ve gayriihtiyari onaylayan kişidir. Cemal çok fazla ortalıkta gözükmez, zaman zaman Mustafa’nın direktiflerini yerine getirmek için ortaya çıkar. Veysi biraz korkaktır. Veysi ve Gülbahar hangi tarihi kişiliklere işaret ediyor bilemiyorum, onun da muhakkak işlevsel bir yanı vardır. Şimdi gelelim normlar ve töre terörünün getirdiklerine bakalım.

    Murt çalılarının dibinde olan bu çocuklar Kel Eşkıya’yı görünce töre* (t*re) gereği bir ölünün muhakkak gömülmesi bir mezar sahibi olması gerektiğini söylerler. Gömmek için bütün işleri bir tasarı halinde ifade eden ve lider kişiliğiyle karşıma çıkan Mustafa bir yandan da Aşık’tır. Saz bilir, sanat bilir bir Mustafa’dır ve sözü de dinlenir. Ölüyü gömmekten korkan Veysi’ye Mustafa “Sen erkek değil misin?” veryansınını eder. Mustafa’nın bu veryansını bugün Türkiye’de bir erkeğin ağlamasını onun felaketi olacağı fikrinin temelidir. Erkekler ağlayabilir önermesini yavaş yavaş kabul etmeye çalışıyoruz. Bir baba olan erkek ağlayabilir, bir koruyucu olan ağabey ağlarmış; yavaş yavaş idrak ediyoruz. Ancak hala gözyaşlarını kapalı kapılar ardında döken, gözyaşlarını bir fanusta döken erkeklerle dolup taşan memleketin erkek zulmü de bitmez. “En çok kadınlar düşmanıdır kadınların” ve yine en çok erkekler düşmanıdır erkeklerin. Gözyaşları güçsüzlüğünü gösterir onlar için. Gözyaşı başarısızlık, başarısızlık felakettir onlarda. Kadın-erkek eşitsizliğinin ilk basamağı olan bu olayda; Gülbahar, bir adım geri bırakılır; “sen kızsın” denilenerek. Temizliğin bir unsuru olan ölünün kokusunu bertaraf etme fiili de kadın kişisi olan Gülbahar’ın omuzlarının yüküdür. Roller ne denli toplumsal, roller ne denli töresel yahut ne denli terörsel.

    Kel Eşkıya’yı gömen beş kişinin büyük emeklerine karşın sevinen en çok liderdir. Tek başına bu işi başarmışçasına “Allooooş” diye Çukurovalıca sevincini dağlara, murt çalılarına duyurur ve elbette sözünün altında olan diğer dört karaktere de.

    Bu kitapta, feodalizm var. Feodalizm bundan yıllar evvel J.J. Rousseau’nun dediği gibi kendisine legal bir biçimde yer buldu. Feodalizm, fetihlerin durmasıyla Roma’daki para kaynaklarının azalması neticesinde para kaynağı yaratmak için aldığı vergileri artırdı ve tüm köylüleri birer birer kaybetti. Aslında kaybetmiş değildi, cebren çalıştırarak “kölelere” toprak vererek ağzına bir parça bal sürdü ve üretimde sirkülasyonu sağladı. Roma imparatorluğuna göre tarımın köleler tarafından yapılması imparatorluğun bir lütfuydu zira tarım yapmak özgürlerin işiydi. Köleler bu statü farkının keyfini bir miktar yaşadı ve bereketli toprak üzerinde bir yalım ışığı gördüler. Gördükleri ışık, gölgeler içinde gözlerini aldı, aydınlık bir karartı halini aldı ve daha ne olduklarını kendileri de anlamadan imparatorluğun yıkılışı meydana geldi. Yani denebilir ki fetihle birlikte düzen tamamen değişti. Feodal beylikler yıkıldı. Bir Fatih'le bir çağ bitti, bir çağ başladı.

    -Burada hemen bir not vereyim. Ortaçağ'ın sonu Yeniçağ'ın başı saydığımız İstanbul'un fethi Türkiye'nin eğitim müfredatında geçerlidir, oysaki bunu matbaanın bulunması olarak kabul eden de vardır, Fransız İhtilali olarak kabul eden tarihçiler de vardır. Benim maksadım burada tarihi kendi harsımızdan ele almak.-

    Fatih İnce Memed’in feodalistlerden çektiği ıstırabı anlatan bu feodalizm öyküsünde Yakınçağ’da bir Ortaçağ yaşandı. Derebeyi desek yerli yerinde olacak bir Murtaza Ağa, bir Mahmut Ağa belası çıktı. Zaten bir Abdi Ağa gider bir Abdi Ağa gelirdi. Ancak Yaşar Kemal bize bir şeyin sözünü verdi: “Bir İnce Memed gider; bin İnce Memed gelir”. İnce Memed’in yüzleştiği bu memleket derdinde binleştiğini de göreceğiz. Bu Yaşar Kemal’in biz okuyuculara vaadidir.

    Kapitalizmin hicvedildiği ve Komünizmin zemmedildiği bu romanda açık seçik bir piramit yer alır. Radikal bir sisteme sahip olan bu piramitte, alttan üste geçiş, üstten alta geçiş yoktur. En alt tabakada çiftçi köylüler, üstünde hükümet ve onun üstünde de ağalar vardır. Aslında hükümeti bir üst sıraya almak düz mantıkla mümkün ancak konu İnce Memed’se bu imkansız. Zira hükümetin adamı dahi, adaletin simgesi olan yargıç dahi ağanın maşasıdır. Toprak sahibi olan söz sahibidir.

    İnce Memed 1’de İnce Memed bir gün uzun boylu arkadaşı Cabbar’la kasabaya gider. Orda Hasan Onbaşı’yla tanışır. Hasan Onbaşı ona kasabada ağanın olmadığını söyler. “Burada herkes kendi kendisinin ağasıdır” der. “Burada ağa diye zenginlere derler. Ağa çok... Bu kasabadaki tarlalar, az çok herkesindir. Tarlasızı da var tabi. Bu dükkanların her birinin bir sahibi var. Tabi “ağalarının” çok. Fıkaraların az. Çok fıkaranın da hiç yok.”

    İnce Memed, radikal bir feodalizmin içinden taş yürekli derebeyliklerden çıktığı için bu kapitalizmi pek masum bulmuş, ömrünün hayali yapmıştı. Bir gün gidecekti ve ağalık belasından kurtulacaktı. Ağalık belasından kurtulamayan İnce Memed, köyünü kurtarmaya söz verdi. Aslında bu sözü veren İnce Memed değil, İnce Memed’in kurdu oldu. Gözünün içine tam gözbebeğine düşen çakır ışıltı bütün derebeylerinin gözlerinde bir kurşuna döndü.

    İnce Memed’in atı da onun içindeki ateş oldu. Kimse tutamadı, kimse yakalayamadı. O at İnce Memed’in bu memleket içinde taşıdığı imandı. Hz. Ali’nin Düldül’ü denmesi de Efendimiz’in (s.a.v) Burak bineği denmesi de bundandı. İnce Memed’in atı, bütün köylünün içindeki o efsanelere duyduğu saman alevi gibi çabuk yanan, çabuk sönen parıltıdandı.

    Köylüler, bizim memleketin özeti niteliğinde. Bir gün başına taç ettiğini, diğer gün rüsva eder. Rüsva eylediğini ertesi gün başına taç eyler. Mahmut Ağa’ya edilen sinkaflar bir İnce Memed için alkış olur, İnce Memed için edilen kargışlar bütün memleket için bir nasihat olur.

    Bozuk hükümet sistemini, adaletin hükümet adamına kalamayacak kadar “haysiyetli” bir kavram olduğunu anlatır bize Kemal, bize bizi anlatır.
  • Kahvemi alıp oturdum pencerenin önündeki çekyata. Dışarıda güzel bir hava vardı, öğle saatleriydi. Gökyüzü açık mavi ve bulutlar üzerine serpilen pamuklar gibi o kadar canlı ve güzel ki tıpkı üç boyutlu bir tablo gibi. Şöyle bir süzdüm görebildiğim her evi, orta yaşlı şalvarlı teyzeler bahçedeki sebzeleri topluyor, bahçesini suluyor, inek ve koyun besleyen teyzeler ise hemen evlerin arkasındaki küçük tepecikte hayvanlarını otlatıyor. Bir an aklım memleketime gitti bizimkiler ne yapıyordur diye düşündüm ve hayal ettim.

    Şimdi Balıklıgöl yine kalabalıktır, dışarıdan gelenlerden ziyade bizimkiler vardır. Girişte kaynamış mısır, simit tezgahı önünde toplanan insanlar kimi simit kimi mısır alıp göle doğru yürüyor, üçe ayrılan yolun birincisinden gidenler mutlaka değirmenin önünde resim çeker, çocuklar değirmene el uzatmasın diye anneler kollarından tutup çekiştirerek götürür. Turistler yer yer toplanmış, hepsi kendi tercümanının anlattığı Ayn Zeliha gölünün ve Hz. İbrahim’in ateşe atılma kıssalarını dinliyor. Kalenin üzerindeki iki uzun sütunu göstererk hz. İbrahim’i oradan salladıklarını anlatıyor, o anlatırken turistler caminin arkasında kalan kaleye, üzerindeki iki uzun sütuna bakıyor. Bakın şu ufaklıklar da bizim Urfalı uyanıklar, turistlerin etrafında dolanıp ‘’Size türkü söyleyeyim mi?’’, ‘’Hz. İbrahim’in ateşe atılmasını anlatayım mı?’’ diyerek harçlık alma peşinde. Ha birde bu göldeki balık cinsinin dünyada henüz bir başka eşi olduğunu kimse görmemiş. Gölün yanında fotoğraf çeken gençler yem satan kulübelerin önünde sıra bekleyen çocuklar…

    Yukarıya doğru çıkıyorum, burası Urfa’nın eski sokakları en eski yapılarının bulunduğu yer, halamın evi buradaydı şimdi yıkıp yerine park yaptılar. Halamın evinde geniş bir avlu vardı, içinde kocaman bir dut ağacı, tam karşıda yukarı çıkan bir merdiven, sol tarafta ise iki oda vardı. Odaların ortasından bir merdiven aşağı iner. Burada banyo, tuvalet ve mutfak vardı, tabiî bunlar küçük mağaracıklardı hatta halam mutfağın karşı duvarının arkasında da bir mağara olduğunu ama çok büyük ve diğer komşunun evine ulaştığından kapattıklarını söylemişti. Burada birçok evin altında mağaralar vardı ve bu eski döküntü evlerin damı yazın müthiş bir manzaraya sahipti. Balıklıgöl aşağıda kalıyor kırmızı ışıklandırmalar ile kale ve gölün etrafını izlemek insanı dinlendiriyordu. Evet bizim sahilimiz yoktu, kayalarına oturabileceğimiz yahut sahil boyu yürüyebileceğimiz ama uzun merdivenleri ve geri dönüşü tünelden olan bir kalemiz ve içindeki özel balıkları ile hikayesiyle eşsiz bir gölümüz var.

    Bu eski evlerin arasında dolaşırken burnum sızlamaya başlıyor evet evet yakında bir yerde isot temizliyolar kesin, aşağı sokağa iniyorum ve kokunun geldiği adresteyim. Ellerine eldiven geçirmiş büyük leğenleri önlerinde, koca çuvallar etraflarında kırmızı isotlar yığılmış. Bir teyze tokmakla isotun tohum kısmına vurup seri şekilde diğer teyzelere atıyor onlar da tohumunu temizledikleri biberleri ikiye üçe bölüp leğene atıyor. İsot kokusunu bile özlediğimi hissediyorum ve kokluyorum bol bol. Selam verip kolay gelsin diyerek uzaklaşıyorum. Oradan ana caddeye çıktığımda güneş tam tepedeydi sanırım hava 40 derece falandır. Yürüyerek dönmek istiyorum eve ama biri bana sesleniyor sanki kapı sesi nerden geliyor…
    ‘’Deryaaa, mari korkuttun beni gızım nie ses vermiyon bea sesleniyorum ne zamandır sana’’
    ‘’Kusura bakma Elif abla yaa dalmışım öyle memleketi düşünüyordum’’
    ‘’Abe Allah senin iyiliğini versin bişi oldu sandım saa beaa’’

    https://youtu.be/hnTjvCiYyYQ
  • Ocak Ayı Öykü Anlatı Etkinliği sona ermiştir. Katkı sağlayan herkese çok teşekkürler.
    --------------------------------------------
    (23. Hikaye Eklendi)
    İyi akşamlar. #38316307 iletisiyle başlattığımız "Şehir Hikayeleri" temalı hikaye/anlatı yazma etkinliği kapsamında paylaştığınız metinleri, aşağıdaki yorum kısmına ekleyebilirsiniz. Herkese kolay gelsin.

    ÖYKÜ/ANLATILAR
    ----------------------
    1. Ömer Yaşar - Masalsı Bir Kasaba - #38512187
    2. Erhan - Boğazda Bir Pazar Sabahı - #38563952
    3. Didem - Bir Nefeslik Düşler - #38567684
    4. Esra Duran - Sakuranın Çocuğu - #38599841
    5. Elif - Mutluluğun Şehri - #38727768
    6. Mehmet Y. - Nermina - #38728650
    7. inci - Son Veda ... - #38741286
    8. Eylül Türk - Şehirler ve Şiirleri - #38743565
    9. İsmini Vermek İstemeyen Kullanıcı - Yalnızlığımın Başkenti - #38789660
    10. Derya (Bahir) Deniz - Memleket Hayali - #38767433
    11. menekşe - Bu Şehir - #38817877
    12. Oğuz Aktürk - Şehir Psikoloğu - #38856062
    13. Lady Godot - Yitip Gidenler - #38876648
    14. Serpil Ağ - Memleketim - #38963735
    15. Ömer Yaşar (2)- İzmir & Bisikletim- #38980946
    16. https://1000kitap.com/sadebirokur - Düne Bakarken - #39101830
    17. Betül Özdemir - Ah Bu Şehir - . #39307154
    18. Hüseyin T. - Ömürlük Borç - #39413880
    19. Sukûnet - Beton Yürekli - #39627104
    20. Osman Y. - Bir Şehir - #39649483
    21. Melike - Şehirler İnsanları Bağlıyor - #39659062
    22. Dilek - Ülke Dışımda, Şehir İçimde - #39746076
    23. Begüm(şimdi düşünmeliyim) - Toz, Çamur ve Çiçek - #39792629
  • Yıl 1941… Cahit Sıtkı Edremit-Ilıca, Sahil Muhafaza Taburunda yedek subay olarak başlar askerliğine. O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya bir emir eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini isteyen Cahit Sıtkı, kendisine emir eri seçmek için sırayla isimlere bakarken birden bir isim dikkatini çeker. Abbas oğlu Abbas… Bu isim şairimizi çocukluk günlerine götürür ve büyükannesinden dinlediği bir masalı anımsatır. Askerliği bittikten sonra 1944 yılında Cumhuriyet Gazetesine yazdığı bir yazı, Türk şiirinde efsane olacak şiirinin yani “Haydi Abbas” şiirinin özüdür aslında. Çocukken büyükannesinden dinlediği bir masaldan söz ederek başlar yazı: “Vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza aşık olur ve sevgilisini bulmak ümidiyle yollara düşer. Bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felâketler gelecektir, pek tabii değil mi? Aşk demek imtihan demektir. Ancak serden geçip yardan geçmeyen muradına nail olur. Bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. Bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeğe uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. Buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki: Oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap çıkar karşına! Korkmayasın. Adı Abbas’tır. Karnın mı acıkmış; Abbas, demen kafi. Derhal sana mükellef bir sofra kurar. Yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? Abbas’tan başka kimse kurtaramaz seni. Uykusuz gecelerde yârin hicranı ile mi yanıyorsun? Abbas ne güne duruyor? Sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder. Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selâmete çıkacaksı
    Cahit Sıtkı, büyükannesinden dinlediği ve etkilendiği bu masalı hiç unutmamıştır. Olayın devamını gazetedeki yazısında şöyle anlatır şairimiz: “Bölüğü içtima ettirip gözüme kestirdiğimi seçmeğe gönlüm razı olmadı. Bölük yazıcısından künye defterini istedim. Şu Anadolu’muz ne zengin memleket yarabbi! Pötürgeli Hasanlar, Aksekili Ömerler, Akçaabatlı Hakkılar, Malatyalı Osmanlar, Erzincanlı Mehmetler, neler de neler! Kim bilir, bu Anadolu uşaklarının her birinde ne cevherler vardır! Yaprakları çevirmeğe devam ederken, Abbas oğlu Abbas ismi gözüme ilişti. Durdum, bu sahifeye daha muhabbetle eğildim. 331 doğumlu, Midyat’ın Cobin köyünden. Masaldaki Abbas aklıma geldi. İçimden: “Acaba?” dedim ve kendi kendime gülümsedim. Vakit öğleydi. Bölük talimden dönmüş olmalıydı. Nöbetçi çavuşu çağırttım, yemekten sonra, Abbas oğlu Abbas’ı bana göndermesini tembih ettim.”Öğle saatlerinde kapı çalınır. Karşısında civan mert, yiğit biri selam çakıp, “Abbas oğlu Abbas, emret komutan!” der. Aslında sakat eli yüzünden çürüğe ayrılmış bir askerdir Abbas. Aralarında söyle bir konuşma geçer:
    -Nerelisin?
    -Memleket Mardin, kaza Midyat komutan.
    -Sen benim emir erim olur musun?
    -Sen bilir komutan!
    Askere eşyalarını toplamasını ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını söyleyen şairimiz, zamanla Midyatlı bu askerin zekiliği ve sıcaklığından etkilenir. Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı’nın tüm ihtiyaçlarını ondan herhangi bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir. Zamanla aralarında komutan-asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur Cahit Sıtkı’yla Abbas’ın. Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten çok etkilenen Cahit Sıtkı zaman zaman karşısına alıp dertleşir onunla ve bu Anadolu çocuğunun ruhundaki gizli şeyleri keşfeder. Akşamları rakı sofrasını kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas komutanına. Aralarındaki duygu bağları iyice güçlenir. Yıldızlı bir yaz gecesinin bir keyif sofrasında, çakır keyif Cahit Sıtkı’nın aklına önce İstanbul, sonra da Beşiktaşlı sevgilisi düşer.
    -Sen İstanbul’u bilir misin Abbas?
    -Bilir komutan.
    -Orada bir Beşiktaş var bilir misin?
    -Bilir komutan! Ben orada acemi birlikteydim.
    -Orada benim bir sevgilim var. Sen bana kaçırıp onu getirir misin?
    -Elbet komutan!
    Bu arada şairin “Bu meltemli geceler/Su sesi, ay ışığı/Uzayan türküleri/Cırcır böceklerinin,
    Bu cümbüş, bu muhabbet/Bu tatlı uykusuzluk/Hep senin şerefine/Esmer güzeli yârim…” dediği
    Beşiktaşlı sevgiliden de bahsedelim: Cahit Sıtkı’nın “Beşiktaşlı sevgili” dediği, şiirindeki sevgilinin de yazdığı aşk mektupları gibi hayali olduğu söylenir. Ancak Cahit Sıtkı’nın teyzesinin oğlu, Avukat Reşid İskenderoğlu 1993 yılında yayımladığı anılar kitabında, yıllar sonra ‘Beşiktaşlı Sevgili’nin izini bulduğunu, kendisi ile görüşmek istediğini, ancak olumsuz yanıt aldığını anlatır. 2004 yılında 93 yaşında hayata gözlerini yuman, anne tarafından şairin akrabası olan Vedat Günyol’un anlattığına göreyse Cahit’in yıllarca gönlünde bir sır gibi sakladığı Beşiktaşlı sevgili meğerse kendisinin kız kardeşi Mihrimah Hanım imiş… Bunu, yıllar sonra, bir gün birlikte Paris’te dolaşırlarken Cahit Sıtkı bizzat Vedat Günyol’a itiraf etmiş. Vedat Günyol o gün çok hayıflanmış; “Ah Cahit, keşke o zaman söyleseydin, seni kız kardeşimle evlendirmeye çalışırdım…” demiş. Biz tekrar Cahit Sıtkı ile Abbas’a dönelim, o keyif akşamının ertesi güne… Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki Abbas yeni asker kıyafetleri giymiş, tıraş olmuş hazırlanmış. Cahit Sıtkı sorar:
    -Hayırdır Abbas neden böyle hazırlık yaptın?
    -Ben İstanbul’a gidecek komutan!
    -Ne yapacaksın sen İstanbul’da?
    -Sen söyledi bana. Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek! Gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı. Fakat bu mert askerin, yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanır. Akşam olur. Ağaç altında rakı sofrası kurdurur yine ve Abbas’ı karşısına oturtur. Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kağıda döker!
    Haydi Abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalp ağrısı.

    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.

    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumana.

    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan…
  • Düşündüğüm dünyadan ne kadar da uzaktayım şimdi .. Bunu kaçıncıya geçiriyorum aklımdan .. Herşeyden uzaklaşmak , herkese set çekmek , deneyip yanılmak , tekrar savaşmak ve tekrar tekrar yenilmek ..Bir yerden sonra insan başarısızlığa da bağışıklık kazanıyor derlerdi de inanmazdım.. Meğer gerçekten öyleymiş ..Niçin burdayım ? Anlatayım ..

    Yolların sonu diye bir tabir var ya hani .. Benim hayatım esasen o son yola girişten önceki son yol ağzında geçmekte şu sıralar..Toparlanmak , düzelmeye çalışmak ve tekrar ayağa kalkmak için kendimce cılız olduğunu düşündüğüm ufak , basit bir hamle hayat diye adlandırdığım ..Siz dışardan bakanlar için bu, takdire şayan, hatta asilce bir hamle gibi gelebilir.. Bana öyle gelmiyor .. Siz beni anlayın demiyorum.. Ben kimseyi anlayamadım ki şu güne dek siz beni anlayasınız .. Farklı kodlarla çalışan beyinler ..Beyin demeyelim.. Cine 5 dekoderiyle d smart çözmek gibi tüm bunlar esasen .. Genlerden , yaradılıştan gelme , kişiye özgü bir anormallik .. Pek tabii sizler için normal olan bu ...Normallik .. Bu da anlayamadığım terimler arasında yeraldı hep .. Bana göre normal olanı yaptığımda anormal pozisyonundaydım hep .. Dekoderler arası frekans kaybı mı dersiniz .. Voltaj mı düşük bilemem .. Bildiğim tek şey yaptıklarım ve hayatımın artık karşıt cephelerde savaştığı ..Biri "yıkmak" için "iyi" olduğundan habersiz bambaşka araçları kullanan, diğeri de "yıkılmamak" adına "balyoza" sarılmış uğraş veren iki hasım .. Tüm bunları tek bir bünyenin içinde birleştirdiğinizde görüyorsunuz ki kendim , ben , yani öz varlığım ve hayatım oksimoron bir birliktelik yürütmekteler ..

    Bu hep böyle miydi ? Onu da hatırlamıyorum .. Esasen başarı adına kayda değer hiç birşey yok hatırlayabildiğim .. Çift kaset çalarlı teyplerde kayıt yaparken çekilecek kasedin kulağını kırmayı unutursunuz ya hani bazen .. Bu da öyle bir durum sanırım .."HAYATIM FİLM ŞERİDİ GİBİ GÖZLERİMİN ÖNÜNDEN GEÇTİ!" diyenlere hep hayret etmişimdir bu yüzden..

    İşte şimdi , Karadeniz' de batan gemiler misali batırdığım şirketimin ardından bir yolculuğa çıkmak geldiği için içimden bir bilet aldım kendime ..Dönüş almadım.. O zaman olacaklar belli çünkü .. Hem döngüyü tamamlamanın ne anlamı var .. Belirsizlik belirlesin istiyorum durumumu.. Bir nevi kumar mı bu ? Evet ! Riski olmayan ,kafamı dönüşte yapılacak işlerle kurcalamayan , bana geçmişime bulanmış haberleri sözde gelecek diye ısıtıp önüme koymayan ufak , zararsız bir kumar bu .. Hem bu kadarı da hakkım sanırım .. Adı üstünde tatil olacak bu gittiğim.. Ne kadar kaçarım kendimden bilinmez ama ilk anda sonuçla karşılaşmamak en iyisi .. Tüm bunları düşünerek sarıldığım telefonun diğer ucundaki doğu aksanıyla konuşan yetkilinin "BİR" numara olsun mu beyfendi dediğinde gülmemek için kendimi zor tuttuğumu hatırlıyorum şimdi bir kez daha .. BİR NUMARA!!! Şu an , tam şu dakika gözlerinizi kapatıp maratonu son sıradan topallayarak sürdüren şahsımın göğsünde şu sayının yazılı olduğunu bir düşünsenize!! Ne çok anlam yükledi , ne çok hatıra getirdi aklıma şu sorduğu istemsiz soruyla bir bilse eminim ki sormadan önce durup düşünürdü o da ..

    Niçin Hatay peki? Bir dönem gerçekten dış dünyadan uzaktayken ve kendime şu ankilere kıyasla ufacık toz zerreleri kıvamında dertler edinirkenki günlerimle , kayısılarla ve yeşil kamuflajları içinde Samandağlı Arap Şeyhi lakabını uygun gördüğümüz bir dostumla yakıcı güneş altında yan yana nöbet tutarken anlatılan memleket hikayeleri ile alakası var bunun .. "10 - 12" Nöbet dönüşü ayağımızı sıkan botlarla tepelerden inerken öğlen çıkacak kara şimşeğin etkisiyle hayali tepsi kebaplarına hayali lavaşlar bandıran açlığa bulanmış düşlerle ; bizler için o sıralar hiç geçmeyen dakika ,saat , gün ve ay tanımlarının hayatımızdan çaldığı nakide rağmen şafak kartına kara kara çarpılar atan elimizdeki tükenmez kalemlerle alakası var bunun .. Kısaca tersine işleyen, bozuk olduğu için var olan ama kullanılmakta israr edilmesine rağmen içine hiçbir bilgi atılmayan bir harddiskin üzerindeki bad sector misali hayatımın sanırım en güzel günleriyle alakalı oraya gidişim .. Ne tuhaf şey ama o zaman mutlu olduğumu da anlayamamışım .. Kendimi ne kadar tanıyorum , tanıdığım kısımları da ne kadar anlıyorum diye durup düşünüyorum bazen..

    Dışardan aldığım nescafemi yudumlarken arkama yaslanmış camdan bakıyorum.. Dışardakiler de acaba bu sarkastik ikilemi yaşamışlar mıdır ? Ya da eğer varlarsa kaç kişiler ? Belki beni anlayan birini bulurum umuduyla nafile göz gezdiriyorum kalabalıkta ..Annesinin eteğine yapışmış, onu takip eden şu kirloş oğlan da ilerde ben gibi olur mu acaba ? Ya annesi ? Acaba mutlu mudur ? Görme engelli biri girdi o sırada otobuse .. Ya böyle olmak daha mı iyi ? Tüm bu yalanlara gözlerini kapamak sonsuza kadar ? Gözlerimi bulutlara çevirip düşüncelere dalmışken bir ses ile düşüncelerimden sıyrılıyorum..

    - Bilader yanlış yer sanırım . Orası benim yerim.

    Kamuflaj şortu ve siyah t shirtüyle bir adam dik dik bakıyor bana ... Biletime uzanıp bakayım derken yerimden kalkmadığıma sinirlenmiş olacak ki ,

    - Bak hala oturuyor ! Süzme bal olup akıyorsun koltuktan ..Buyur buna bak ..

    Uzattığı biletteki peron numarasına bakıyorum 66.. Kendi biletimi kontrol ediyorum 67.. Özür dileyerek yerimden kalkıyorum ..Yoğunluk yüzünden ek sefer olarak eklenmiş 11:01 otobüsüne binmem gerekirken 11:00 otobüsüne binmişim .. Yanından geçerken burnuma gelen bira kokusu..

    - Yok bi de özür dilemeyeydin !!

    Merdivenin son basamağından adımımı asfalta aterken şu sözler çıkıyor ağzımdan

    - ŞEYTAN GÖRSÜN SENİN YÜZÜNÜ !!