• Menocchio İsa'nın insanlığı kurtarmak için öldüğüne inanmayı reddediyordu: "Bir insan günahkârsa, cezayı çekecek olan yalnızca kendisidir."

    Peynir ve Kurtlar, Carlo Ginzburg
  • Ayşe
    Ayşe Peynir ve Kurtlar'ı inceledi.
    @nisan1·07 Kas 2019·Kitabı okumadı
    Kitap yoksul bir değirmenci üzerinden mikro tarih incelemesi yapmaktadır. Olay 16. Yy sonlarına doğru İtalya'nın bir dağ köyünde geçmektedir. Menocchio ismiyle bilinen değirmenci o köyde yaşayan herkesten farklı bir insan profili çizmektedir. Kitap bu farklılığı, Menocchio'nun sürekli okuyan, okuduğunu sorgulayan kişiliğiyle açıklamaktadır. Menocchio bu farklılığını ise matbaanın icadı ve reform hareketlerine borçludur çünkü, matbaanın icadıyla basılan kitaplara ulaşmış, bilgi sahibi olmuş, reform hareketiyle de bu elde ettiği bilgiler hakkındaki duygu ve düşüncelerini özgürce ifade edebilmiştir. Bu düşünceleri halk kesimiyle birlikte daha üst kesime: engizisyon mahkemesine, papaza kadar ulaşmıştır.
    Menocchio'nun özellikle evren kuramı ve din hakkındaki düşünceleri bu kesimler tarafından saçma bulunmuş, sapkın olarak nitelendirilmiştir. Her şeyin bir kaostan oluştuğunu, bunların bir kitle (peynir) içinde biriktiğini ve içlerinde de kurtların oluştuğunu belirten Menocchio ayrıca Tanrıyı papazlardan daha iyi tanıdığını söylemiş dolayısıyla din konusunda papazlara ihtiyaç olmadığını dile getirmistir. Böylelikle sınıflar arasındaki farklılığı yok saymış, bunu da hepimiz bir peynirin içindeyiz, Tanrı hepimize eşit yaklaşır ifadeleriyle acıklamaya çalışmıştir. Tabii ki bu düşünceler engizisyonca tehdit olarak algılanmış, Menocchio'nun daha fazla kişiyi etkilemeden idam edilmesine karar verilmiştir. Dolayısiyla yazar kitapta, sınıflar arası farkliligın alt sınıfa kabul ettirilmesine boyun eğmeyen değirmenciyi yansitmak istemistir. Menocchio aslında düşünceleri için öldürülmemiş, kitleden farklı olabilme cesaretini gösterebildiği için yok edilmiştir. Bu bana bi nebze Camus'un Yabancı'sını anımsatmadı değil. Güzel bir kitap, okumanızı tavsiye ederim.
  • 214 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Carlo Ginzburg - Peynir ve Kurtlar... Metis Yayınlarından çıkıyor. Aydınlanma ve reform hareketlerinin filizlenmeye başladığı Avrupa'da, Menocchio isimli bir değirmencinin din hakkında söyledikleri yüzünden engizisyon mahkemesinde yargılanmasını anlatan, mahkeme tutanaklarından hareketle egemenlerin yazdığı tarihin yanında kişinin tarihi üzerinden anı okumaya çalışan bir kitap. Geçmişi ve geleceği değil anı anlatan bir tarih metodu uygulanıyor. Menocchio'nun fikirlerini kabaca bizdeki ene'l hakka benzetmek mümkün. Tanrı dünyadır, tanrı yarattıklarına kendi ruhundan üflemiştir. Ölünce tekrar tanrıda birleşeceğiz. Bu Allah'la bir olma fikri panteizmden teizme geçen tüm toplumlarda olsa gerek. Değirmenciyi bu fikirlerle tanıştıran ödünç aldığı kitaplar. Luthercilik ve anabaptist mezhebinin de değirmencinin fikirlerinin oluşumunda payı var. Tabi aydınlanmadan görece nasibini alan değirmencinin fikirleri sözlü kültür içinde kitaptan koparak özgün bir hal de alıyor. Peynir ve kurtlar metaforu, Tanrı'nın kaostan doğduğu zaman içerisinde mükemmelleştiği fikri benim için "yeni"ydi. Okunur mu okunur elbette; ama kitapla ilgili kopan fırtınalara (övgü fırtınaları) da çok kulak asmayın. İyi okumalar... #peynirvekurtlar #carloginzburg #metisyayınları #tarih #engizisyon #din #bookstagram #instagram #kitap #kitaplık #neokudum #aydınlanma
  • ENGİZİSYONCU: Senin tanrı dediğin başka biri tarafından mı yapıldı ve üretildi ?
    MENOCCHİO: Başkaları tarafından üretilmedi, ama hareketlerini kaosun değişiminden aldı, eksikken giderek mükemmelleşti.
    ENGİZİSYONCU: Kaosu kim hareket ettiriyor?
    MENOCCHİO: Kendi kendine hareket ediyor.
  • NURULLAH ULUTAŞ’IN SON ESERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
    “Turgay Nar Tiyatrosu”
    Yazar: Nurullah ULUTAŞ
    Çizgi Kitapevi
    1.Baskı Aralık 2018 Hatice BARAN
    “Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır”.
    Tiyatro türüne dair bu güne kadar birçok tanım ortaya kondu. Fakat 1980 sonrası edebiyatın devlet, vatan ve millet kavramına dair odak noktasındaki değişiklerle daha çok bireyin sorun ve bunalımlarının merkeze alınmasıyla edebiyat merkezi bir otoriteye değil de bireye dair eserler üretmeye başladı. Onun için tiyatro adına yukarıda belirttiğimiz tanımın bugünün eserleri için daha uygun olduğunu görmekteyiz. Toplumcu gerçekçi akımın tiyatromuzdaki en önemli temsilcilerinden olan Turgay Nar, ortaya koyduğu eserleriyle birey- iktidar çatışması, gözetim toplumu, kültürel yozlaşma, kimliksizleştirme politikaları, cinsel şiddet, kapitalizm ve yabancılaşma gibi modernizmin beraberinde getirdiği günümüzde toplumu ve bireyleri en çok etkileyen sorunları, tiyatro aracılığıyla göz önüne sererek insanlığa hizmet etmektedir. Ulutaş, onun eserleri için şöyle der; “Onun oyunlarında çağdaş insanın sorunlarına yönelik politik söylem, alışıla gelmişlikten uzak, estetize edilmiş bir yapıdadır. Şiddet ve vahşetin kuşattığı karanlık, boğucu ve kaotik bir dünyayı irkiltici sahnelerle anlatırken bile onca umutsuzluğun içinden insanlığa bilgece bir ışık tutmayı ihmal etmez” (s.11). Ulutaş, Turgay Nar’ın tiyatro eserleri üzerine birçok makale ve çeşitli yazılar yazmış biri olarak karşımıza çıkar. Son olarak da 2018’in Aralık ayında(Çizgi Kitapevi Yay.)yayınladığı “Turgay Nar Tiyatrosu” adlı inceleme kitabıyla Nar’ın “Tepegöz, Divane Ağaç (Yunus Emre), Çöplük, Kuyu, Gizler Çarşısı, Hitit Güneşi, Can Ateşinden Mevlana, Şehrazat’ın Oyunu ve Terzi Makası” adlı tiyatro eserlerini geniş açılardan birçok kavram altında irdelemektedir.
    Ulutaş, Turgay Nar’ın eserlerini beş başlık altında inceler. Öncelikle girişte tiyatro nedir, dünden bugüne ne gibi değişikliklere uğradı, hangi dönemde hangi akımlar (klasizm, dadaizm, sürrealizm, sembolizm, romantizm, modernizm) etkili oldu gibi konulara değinirken; tiyatro türü üzerine ve bu akımların bu türe yansımasına yönelik düşüncelerini belirten birçok şahsiyete yer vermiştir: “Tiyatro, sürekli bir devrimdir. Sistematik bir ruh bilimidir. Klasik tiyatro anlayışı, akla, toplumsal davranış kurallarına, ahlak değerlerine bağlılık, biçim kurallarına uygunluk ister(s.16-17). Modernizm, insanlığın kendi kendisiyle yüzleşmesini ve eleştiri kültürüyle tüm dogmatik bilgileri yargılama imkânını sağladı. Bu gizli, bastırılmış dünyada, doğanın karanlık yüzü, bireyin esas tutkuları yatar. İşte özgün sanat her zaman ön yargısız; yani dış dünyadan, toplumdan yüz çevirerek, bireysel sezgiyi arayıp ifade eder(s.25-27).” Çağdaş Bir Oyun Yazarı Olarak Turgay Nar birinci başlıkta; Nar’ın edebiyat düşüncesini, eserlerini özetler ve Nar’ın yazarlık kimliğini ve eserlerinde nasıl bir yol izlediğini ne gibi temalara başvurduğunu açıklığa kavuşturur: “Turgay Nar, toplumcu gerçekçi Türk tiyatrosunun temsilcilerinden biri olarak yapıtlarında okuyucuya/seyirciye toplumsal duyarlılık kazandırmayı amaçlar. Nar’a göre, sanat eseri; insanı, bireyi, toplumu ve dünyayı dönüştürme amacı taşımalıdır. Yapıtlarında yoğun olarak öne çıkan mitolojiler, masal unsurları, mistik ögeler, arkaik ve tarihsel göndermeler, soyutlama ve metaforlar toplumcu gerçekçi edebiyata hizmet eden araçlardır(s.31). Edebiyat serüvenine şair olarak başlayan Nar, daha sonra güçlü şairliğinin de etkisiyle şiirsel bir söylem gerçekleştirdiği tiyatro metinleriyle adından sıkça bahsettirmiş sivri kalemi olan bir yazardır. İktidar, Toplum ve Birey. İkinci başlıkta bu kavramlar altında Nar’ın eserlerini irdeleyen Ulutaş, gözetim toplumu, politik eleştiri ve iktidar-birey çatışmasını Nar’ın eserleri ekseninde ele alır.
    Nar, Can Ateşinden Kanatlar (Mevlana) adlı oyununda farklı kültürlerde ve zamanlarda bulunan toplumu, düşünceleriyle etkileyen sembol karakterleri aynı mekânda buluşturur. Mevlana’nın Şems’i bulmak için çıktığı yolculukta Hallac-ı Mansur, Divane Derviş, Ömer Hayyam, Zümrüdüanka, Feridüddin Attar, Zerdüşt, Hititli Yontucu, İtalyan değirmenci Menocchio, Hafız-ı Şirazi ve Seyyid Nesimi’yi Mevlana ile karşılaştırır. Tasavvufta “hiçlik, yokluk” kavramları ile özdeşleşen ve birlik teması üzerine oyunu ve karakterlerinin düşüncelerini ortaya koyan Nar, Şems’i arama yoluna koyulan Mevlana ile bu karakterler arasında hikmetli diyaloglar kurdurtur. Şiirsel ve sembolik anlatımıyla hem mistik bir söylem hem de politik eleştiride bulunur. İnsanlığın düştüğü duruma işaret eder: “Şu çamur âleminde kandan, zulümden, haksızlıktan, kötülüklerden başka bir şey yoktur”(s.47). Mevlana ile buluşturduğu karakterlerden Hititli Yontucu aracılığıyla iktidar ve sanatçı çatışmasına yer verir: “Hiçbir hükümdar Arnuvanda’nın korktuğu kadar halkının öfkesinden korkmadı… Bu korku onu öylesine sarsmıştı ki en yakınındakine bile güvenmiyordu. Bir gün akıl almaz bir işe kalkıştı. Halkı bizzat kendim gözetleyeceğim dedi ve baktığında ülkenin her yerini görebileceği yükseklikte bir kule yapılmasını istedi. Zamanla kule yükseldikçe güneşin önünü kapattı. Evler, tapınaklar söküldü ve taşları kulenin yapımında kullanıldı. Hatta mezar taşları bile sökülüp kuleye taşındı. Benim yontularımı da alıp gittiler” (s.48). Mevlana’ya Hitit Güneşi heykelinin hikâyesini anlatan Yontucu, iktidarın halkı kontrol altına almak için her türlü zulmü mübah gördüğünü söyler. “Güneşin olmadığı bir ülkede hayat olur mu? Ekinler görmez oldu, salgınlar başladı. Halk bir gün toplanıp bana geldi. Dediler ki: “Biz kendi ölümcül kulemizi kendi ellerimizle yaptık… Bize, bu karanlıkta baktıkça, güneşi anımsayabileceğimiz bir güneş yontusu yap… Bu lanetli gözetleme kulesinin ardında kalan güneşimize bir gün kavuşabilmenin umudunu belki böylece içimizde koruyabiliriz…” (s.48). Bu hikâyeyi küçük bir kesit halinde bu oyununda harmanlayan Nar, Hitit Güneşi adlı oyununda tam bir metin olarak karşımıza çıkarır. Bir oyununda diğer oyunlarından kesitler vermesi, işlenen konu ile harmanlaması onun yazarlık ustalığının göstergesidir. Halkın isteği üzerine Yontucu ’nun yaptığı Güneş Yontusu bir zaman sonra hükümdarın hoşuna gitmez ve Güneş Yontusunu hükümdara vermek istemeyen ve karşı çıkan Yontucu ‘nun gözleri çıkarılarak tüm heykelleri ve yontularına el konulur. Yontucu gözleri kör olmasına rağmen Güneş yontusunu tamamlar. Fakat hükümdarın adamları tarafından öldürülür ve yüreği sökülüp kulede herkesin görebileceği bir yere asılır. Oyunun sonunda kulenin bir yerine yerleştirilen güneş yontusu çıkarılır, çıkarılmasıyla beraberinde kule yıkılmaya başlar ve Nar, oyunu bu sözlerle bitirir: “Senin doğumun kanlı bir iktidarın lanetli kulesinden oldu; ama ölümün bir sanatçının yüreğinden olacak” (48). Hitit Güneşi adlı oyununda bir yanda sanatçı ve iktidar çatışmasına yer verilirken diğer yandan da halkın bir aydına ihtiyacı olduğunu ve aydın/sanatçı kimliğinin halk ve iktidar üzerindeki etkisine işaret eder. Ulutaş, Nar’ın bu eserlerinde gözetim toplumu kavramını kullanırken Foucault’un“Panopticon” kavramını hatırlatır: “Şehirleşme sorunlarıyla ilişkilendirilen ve “Panopticon” olarak adlandırılan bu sistem gözetlemenin 17. yüzyıldaki yeni şeklidir. Etrafı duvarlarla çevrili bir mekânsallığa sahip Orta Çağ şehirlerinin gerek yapısı, gerekse hukuki statüsü, 17. ve 18. yüzyıllarda sorun teşkil etmeye başlamıştır(s.50). Bir kuleyi andıran “Panoptikon” birçok yerinde bulundurduğu pencereler sayesinde iktidar toplumu gözetleme imkânını yakalar. Ulutaş’a göre, çağımızda iktidarın bu gözetleme gücünü sanayi devrimi ile gelişen teknoloji telefon, kamera vb. iletişim ağlarıyla daha ileri taşımakta ve bu gözetleme bireyi nesneleştirmekte, kimliksizleştirmekte, tek tipleştirip özne olma sürecini zedelemektedir. Nar’ın Hitit Güneşi oyununda ve diğer birçok eserinde de bu durum gözler önüne serilir. Gizler Çarşısı oyununda Nar, modern grotesk anlatıma başvurarak bir Beşikçi’nin varoluşçuluğunu ispatlamak adına kendi çocuğunu bile öldürmekten çekinmeyen iktidarın nesneleştirdiği bireyin trajedisini anlatır. Dr. F. Karakteri oyunda Cüce, Yaşlı Kadın ve Beşikçi karakterlerini sisteme dâhil eden, “Faust ”la ilişkilendirilen ve sistemi temsil edip bireyleri kayıt altına alan biridir. Yabancı Gözlemci, insan haklarının yabancı sermayeye verilmesinin temsilidir. Oyunun sonunda Beşikçi iktidarın çarkına takılıp çocuğunun da malzemesi olduğu beşiği tamamlar ve Cüce’yi öldürüp iktidarın kılavuzluğunu üstlenir. Nar, uygarlığın insanın vahşetini durduramadığını ve kapitalist sistemlerin insanın masumiyetini yok ettiğini vurgulayarak politik eleştiri de bulunur. Çöplük oyunu İsrafil, Haço ve Hz. Meryem’in yansıması olan Aymelek karakterleri üzerine örülü “genel anlamıyla, insanın, kentleşme sürecinde bozulma serüvenini, özelde çöplüğün de kendi içinde bir iktidar olduğunu anlatır” (s.69).
    Turgay Nar’ın Oyunlarında Sembolik Dil adlı üçüncü başlıkta Ulutaş, Nar’ın Can Ateşinde Kanatlar (Mevlana) ve Divane Ağaç adlı eserlerini ele alarak inceleyip bu eserlerde yazarın şairliğinin de etkisiyle şiirselliği ve sembolik dili nasıl yakaladığını ortaya koyar. Mevlana’nın Şems’i kaybetmesinin sonucunda uyku halindeyken bir ney aracılığıyla yedi vadiyi Ayetü’l Sema kuşlarıyla üflenerek yolculuğa gönderilmesini ve tasavvufta yedi vadinin “vahdet’i vücûd” düşüncesiyle “insan-ı kâmil”e giden aşamaları sembolik bir dille aktarır. “Divane Derviş: Gitmeyelim ey Celâleddin… Halkın cehaleti, iktidarın ihaneti, Moğolların zülmeti…”(s.115). Oyunlarında tarihsel göndermelerden ve kültürel karakterlerden yararlanarak evrenseli yakalar. “Feridüddin Attar: Ey oğul bu magmanın sırrını çözebilir misin? İnsan çıktığı yolculukta öyle çatallı yollarla karşılaşır ki hangisine kanat açacağını şaşırır kalır” (s.119). Hem bu dünyanın zorluğuna hem de “Mutlak Hakikat”e erişmenin meşakkatini sembolik bir dille vurgular. Yazar göstergebilimden yararlanarak anlatımını zenginleştirir. Divane Ağaç adlı oyununda da yazar Kün Ana karakteri vasıtasıyla tasavvufta yer edinmiş Yunus Emre’yi kaybolmaya yüz tutan kültürümüzü aramasını işler. Bu oyunda da kültürel şahsiyetlere yer vererek Anadolu insanının inanç kültürünü sembolik bir dille işler. “İki insan bereket zikriyle dönmeden buğday una dönüşür mü? İnsan tek başına ne işe yarar? İnsan, bir başka insan ile insan olur” (s.137). Nar’a göre insana anlam katan yine insanın türdeşidir. Değirmen burada “kâinat ”ı, taş ise “zaman ”ı sembolize eder. Turgay Nar, iki oyununda da sembolik bir dille ve kültürel ögelere başvurarak evrenseli yakalayan bir yazar olarak karşımıza çıkar.
    Turgay Nar’ın Oyunlarında Mitosun Yeniden Yorumlanışı adlı dördüncü bölümde yazarın 1994’te ele aldığı ilk tiyatro metni “Tepegöz” Dede Korkut hikâyelerinde rastladığımız mitolojik bir kahraman olarak yeniden kurgulanır. Oyunda Oğuzlar’ın yönetiminden sorumlu Aruz Koca’nın Düş Perisiyle yanılgı sonucu yaşadığı cinsel ilişkiden Tepegöz dünyaya gelir ve Tepegöz, Oğuzlar’ın en zayıf anında yönetimi ele geçirip günde beş yüz koyun yiyebilecek bir canavardır adeta. Yazar, Tepegöz imgesiyle gözetim toplumunu, kapitalist sisteminin vahşetine, Aruz Koca İle yönetimin başındakilerin halka karşı sorumluluklarına, Gökçeçiçek karakteri ile kadının gücüne, Büyücü ve Dede Korkut’la kültürel ögelere göndermelerde bulunur. Çöplük’teki Aymelek’in karnından yılan çıkarılma ritüeli, Gizler Çarşısı’ndaki Emendi’nin kaybettiği sevgilisinin acısıyla bedeninin yarısının yılana dönüşmesi, Divane Ağaç’ta Kün Ana’nın (Bereket Ana) kültürel bir arketip olarak karşımıza çıkması Nar’ın eserlerindeki mitolojik unsurları işlediğini gösterir. Yazarın Yunan mitolojisinden ve Şaman kültüründen de beslendiği görülür.
    Şiddete Bulanmış Cinsellik adlı son başlıkta ise Tepegöz ’deki Aruz Koca ve Düş Perisinin sıradışı cinsel birleşmeye, Çöplük’teki Aymelek’in amcasının oğlu tarafından tecavüze (ensest) uğraması, İsrafil ile Haço’nun çöplükte buldukları şişme bebekle cinsel ticarete başvurması (haz, arzu sonucu ahlaki değerlerin çökmesi) ve Şehrazat Oyunu’nda Şehriyar adındaki hükümdarın varoluşunu ispatlamak adına her gece farklı bakire köle kızlarla cinsel ilişkiye girip ilişki sonrasında onları kasap kancasına takarak öldürmesi, Nar’ın oyunlarındaki şiddetli, ürkünç cinselliğin varlığını belirtir.
    Sonuç: Turgay Nar’ın eserlerine ve Nurullah Ulutaş’ın Nar’ın eserlerini incelediği bu eserine bakıldığında, her iki yazarın da disiplinlerarasılıktan istifade ettikleri görülür. Turgay Nar’ın eserlerini irdelerken ne denli üretken ve sıra dışı bir yazar olduğu ve kullandığı kültürel, mitolojik unsurları yeniden güçlü kalemi ile işlediği fark edilmektedir. Ulutaş’a göre o; güncel, sıradan bir olayı yüzeysel anlatmaktan ziyade insanlığın büyük hikâyesini imgesel bir dille anlatmayı tercih eder (s.211). Toplumu eğitme, uyarma ve geliştirme amacı güder. İktidar- birey, sanatçı iktidar, ezilen-ezen, yoksul-zengin çatışmasını ve kadın karakterlerin toplumdaki konumunu, kapitalist sistemi, despot yönetimleri, mistik ögeleri geçmiş kültür ve tarihsel gelişmeden yaralanarak kullanır ve bugünkü toplumsal sorunlarla harmanlayarak yepyeni bir ses oluşturur. Turgay Nar, Osman Şahin’in deyimiyle Nuh’un gemiye almadığı yazardır. Nurullah Ulutaş, bu incelemesi ile Nar’ın sıradışı ve eşsiz eserlerini daha yakından tanıma merakı ile okuru baş başa bırakmaktadır.
  • 214 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    16.yy Avrupasında yaşamış Menocchio adında bir değirmencinin “cehennemde bile doğruyu söyle ve iki yüzlülüğe karşı polemiğe gir” düsturu ile bütün din iktidarını karşısına alışı ve engizisyonda yargılanışını anlatıyor kitap. 30 yıl boyunca engizisyon mahkemelerinin karşısında dini dogmalara ve dini kullanarak çıkar elde eden iktidara karşı durmak, asla geri adım atmadan kendi özgün düşüncelerini savunmak ancak olağanüstü denebilecek bir düşünsel ve ahlaki güç ister.
    Menocchio’nun belli bir ilgi alanına yönelik olmayan, hiç ayrım gözetmeksizin okunabilecek her şeyi okuma merakı ile yavaş yavaş aydınlanmasını ve özgün fikirlerini okumak güzeldi. Yazar ayrıca, Menocchio’nun yaşadığı küçücük toplulukta yetersiz mali kaynakların önlerine çıkardığı engeli, birbirleriyle kitap takası yaparak aşan bir okur ağının olduğunu ortaya çıkaran veriler elde etmiş. Ne güzel hem keyifli hem öğretici bir okumaydı.