• Ey gönüller derdinin dermânı sen
    Ey yaradılmışların sultânı sen

    Sensin ol sultân-ı cümle enbiyâ
    Nûr-ı çeşmi evliyâ vü asfiyâ
  • 176 syf.
    ·1 günde
    Merhaba

    Bu kitap Oktay Akbal'ın 1996, 1997, 1998 yıllarındaki yazılarını inceliyor Sözcüklerle Yolculuk öyle bir yolculuk ki hangi yazardan geçmiyor, hangi durakta beklemiyor, hangi konuya değinmiyor ki...

    Oktay Akbal bir derya deniz her yazıda ona biraz daha hayran oluyorsunuz, her yazıda onun tanıklıklarının fazlalığına ortak oluyorsunuz. Köşe yazarı olması da gündeme ve toplumsal sorunlara daha fazla hakim olmasına vesile olmuş. Bahsettiği konular ve yazarlar o kadar fazla ki.. çok yoğun bir okuma süreci oldu benim için geçmişte bir yolculuğa çıktım kitapla beraber unutulmuş nice yazarları keşfettim AKBAL ile ve daha keşfedecek niceleri de var kitapta geçen ve araştırmak için not aldığım bazı yazarlar;

    Mustafa Baydar

    Ahmet Oktay

    Bahri Savcı

    Demir Özlü

    Feridun Andaç

    Doğan Hızlan

    Arif Damar

    Rüştü Onur

    Ali Ulvi

    Muzaffer Tayyip

    Muammer Aksoy

    Bahriye Üçok

    ....

    Şimdi Oktay Akbal'ın hayatına ondan sonra 1950'li yıllardaki bir röportajına yer verip sonlandıracağım.

    Oktay Akbal (d. 20 Nisan 1923, İstanbul - ö. 28 Ağustos 2015, Muğla)
    Gazeteci, yazar.
    Oktay Akbal kimdir?1923 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini çeşitli Fransız okullarında ve İstiklâl Lisesi'nde, tamamladı. Bir süre; İstanbul Hukuk ve Edebiyat fakültelerine devam etti. Yüksek öğretimini yarıda bıraktı. Edebiyat ve gazetecilik dünyasına Servet-i Fünun dergisinde sekreterlik yaparak adım attı. Milli Eğitim Bakanlığı; Tercüme Bürosu'nda, çalışmıştı. Yaşamını, gazetecilik yaparak kazandı. 1939-1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlandı. Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazdı. Büyük Doğu dergisinde her hafta "Dünya Fikir Sanat Hareketleri" sütununu yazdı. 1951-1956 arasında, Vatan gazetesinde; düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. 1956 yılında; köşe yazarlığına, başladı. 1969 yılından, 1991 yılına kadar Cumhuriyet gazetesinde, çalıştı.

    Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır.

    Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikayelerdir. Akbal hikayeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle "Konulu hikayeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır". Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir.

    Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi.

    https://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/oktay-akbal

    EDEBİ KİŞİLİĞİ

    Çağdaşı Tarık Buğra gibi, bireye yönelen bir romancı olan Oktay Akbal: Garipler Sokağı, Suçumuz İnsan Olmak ve İnsan Bir Ormandır, Düş Ekmeği adlarını taşıyan romanlarında İkinci dünya Savaşı yıllarında Fatih semtinde orta halli insanların yaşadığı bir sokağı, orada yaşayanlarla birlikte anlatır. Suçumuz İnsan Olmak'la, İnsan Bir Orman'dır da ise değişik biçimde evlilik konusuna değinmiştir.
    Sıradan insanların hayatlarını dramların, sosyal hayta karşılaştıkları güçlükleri gelenek ve görenekler karşısında bocalamalarını dile getiren romanlar yazmıştır. Eserlerinde Sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı Ümitsizliklere kapılan insanların dramı eserlerindeki başlıca temalardır.

    Oktay Akbal, Batı’da egzistansiyalist ve hümanist felsefeye dayalı düşünceden ve bu düşünceleri yansıtan eserlerden etkilenmiş [12] ve bu etkiler altında eserler vermeye çalışmıştır. Sosyal hayattaki sıradan İnsanların hayatını, dramını, gelenek ve görenekler karşısındaki tutumlarını, sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı düştükleri ümitsizlikleri kaleme almaya çalışan bir çaba içerisinde gözükmesine rağmen daha çok bireyi, ve bireyin içi dünyasındaki fırtınaları, bireyselliğin iç çizgilerinde kalan ve sınırlanan temaları işlemeyi tercih eden bir kalem olarak kalmıştır. Onun eserlerinde işlediği bireysel konulara toplumsal sorunların bireylerde yol açtığı yansımalar olarak değerlendirmek de mümkündür.

    Gündelik hayatta yaşadıklarından aldığı sahneleri, insan psikolojisini dair edindiği izlenimlerinin de ele almaktan hoşlandığı belli olmaktadır. Konularını, genellikle kendi yaşam öyküsünde iz bırakan anılardan veya bireysel düşler ile hayallerden alınmış konulardır. Terk edilmişlik,', yalnızlık, çocukluk ve iç burkuntusu gibi çağdaş kent insanının sürekli sorunları eserlerindeki temaların en başında gelenlerdir. Oktay Akbal'ın hikâyeleri hakkında Behçet Necatigil, "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır" şeklinde bir değerlendirmede bulunmasının sebepleri bunlardır. Eserlerinde tekdüze yaşamı değiştirmeye çalışan ancak değiştirmeye çalıştıkça çevresi tarafından yadırganan ve eski düzene geri dönmek zorunda kalan insanların sıkıntılarını anlatır. Orta sınıftaki aydınların toplumun geleneklerine uyamaması ve yadırganıp dışlanması, uyum sorunları iç bocalamaları vb tercih ettiği temalar arasındadır.

    Sürekli olarak tanınmış gazetelerde köşe yazarlığı yapmış olmasından dolayı roman ve öykücü olmaktan çok gazete, yazarı, sohbet ve -fıkra yazarı olarak ün salmıştır. Pek çok tanınmış gazetelerin köşelerinde yazdığı fıkraları ve sohbet yazılarında da güncel konuların içinde edebi sohbetleri serpiştirmeye çalışan bir tutum izlemiştir. Gazete yazılarında edebiyat sorunlarına ve olaylarına eğilerek anılar ve tanıklıklarıyla genç kuşaklara edebiyat sevgisini aktarmaya devam etmektedir.

    https://edebiyatvesanatakademisi.com/...an-ve-oykuculugu/700

    28 Ağustos Cuma günü 91 yaşında ölen ve dün Muğla’da son yolculuğuna uğurlanan Oktay Akbal’ın 1950’li yıllarda Mustafa Baydar’a verdiği söyleşi

    Yanılmıyorsam sizin ortaya attığımız “mutlu azınlık” sözü birçok yorumlara uğradı, lehte ve aleyhte yazılar yazıldı. Acaba bu sözünüz yanlış mı anlaşıldı? Düşüncenizi yeniden açıklamak ve aydınlatmak ihtiyacını duyuyor musunuz?

    “Mutlu azınlık” derken ne demek istediğimi birkaç yazı ile açıklamıştım. Burada uzun boylu üzerinde durmak istemiyorum. Mutlu azınlık deyimini ben yaratmadım. Stendhal Kızılla Kara’nın başına yazmış. Yapıtlarının ölümünden yüz yıl sonra anlaşılacağını, sevileceğini, ancak o zaman mutsuz çoğunluğun malı olacağını anlatmak istemiş. Yaşadığı çağın gereklerine uymaktan, beğenilerine kapılmaktan, büyük okur kitlesinin hoşlanacağı çeşitten şeyler yazmaktan kaçınmış. “Mutlu bir azınlığa” ithafıyla bunları anlatmış. Ataç’m dediği gibi, “Kendini düşünmüyor, yalnız işini, dölütünü [sanatını] düşünüyor. Boyun eğmiyor günün dileklerine, çoğunluğun buyruklarına. Mutlu azınlığa sunuyor yapıtlarını, mutlu azınlık dediği de öyle sanıyorum ki bir kendisi... İstediği kendi kendini aşmak. Biliyor ki, bir kişi ancak kendi kendini aşmaya çalışmakla toplumunu, ulusunu, bütün kişi oğlunu yükseltebilir.” Bu kadar açık bir düşünceye ters, yanlış anlamlar verenler oldu. Ben sanat erinin çoğunluğun beğenisine uygun eserler yazarak kabiliyetini harcamamasını isterim. Çünkü her sanatçı bir çeşit öncüdür. Çoğunluğun keyfine hizmet edip para kazanan, ün çağlayan kişiyi sanatçı saymam ben. Mutlu azınlık için yazmak, zenginlerin, hah vakti yerinde olanların keyfini hoşnut etmek, onların yararına çalışıp, geniş halk kitlelerine sırt çevirmek demek değildir. Özlediğimiz, bugünkü mutsuz çoğunluğun da yarın sanat anlayışı bakımından mutlu bir çoğunluk haline gelmesidir.



    Memleketimizin okuyucu kitlesi bakımından arzulanan seviyeye gelememesinin sebepleri...

    Memleketimizde çeşit çeşit okur var. Kerime Nadir veya Mükerrem Kâmil Su’nun romanlarını okuyan on-on beş bin kişi var. Bunlar da okur. Hem de kitapları dört beş lira vererek alıyorlar. Bir de bizim kuşağın on yıldan beri uğraşa didine âdeta yaratarak ortaya çıkardığı beş bin kişiye zorlukla yükselen seçkin bir okur kitlesi var. Dileğimiz bu seçkin okurların günden güne artması. Türkiye’de beğenisi, anlayışı olan okurlar gittikçe artacak elbet. Milletimizin kültür seviyesi yükseldikçe okurlar da gerek kalite, gerek sayı bakımından olgunlaşacak. Bunu hızlandıracak çareler, yollar var. Şimdi aklıma geleni, okullarda okutulan edebiyat derslerini gerçekten edebiyat beğenisi aşılar bir hale getirmek.

    Türk cemiyeti sizce ne ölçüde Batı uygarlığına geçebilmiştir?

    Toplumumuz Tanzimat’tan beri Batı uygarlığına giden yolda yürüyor. Ama bazen pek yavaş, bazen pek hızlı. Arada bir de yerinde saydığı, hatta birkaç adım geri attığı oluyor. Atatürk devrimleri hızı kesilmeden sürüp gitseydi bugün Batı uygarlığına daha çok yaklaşmış olurduk.

    Bugünkü sanatçıların medeni cesaret bakımından Tanzimat ve İstibdat nesli sanatçılarından geride kaldığı söyleniyor.

    Dünyanın her yerinde sanatçıların topluma olan etkileri eskisine nispetle azaldı. Birkaç yıl önce “Edebiyat Ölüyor mu?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bunda çağdaş edebiyatçının toplumun gözünde değerinden ve etkisinden çok şey kaybettiğini söylemiştim. Yalnız bizde değil. Örneğin bir Emil Zola’nın, çağının toplumuna yaptığı etkiyi göz önüne getirin. Zola’nm bir makalesi Fransa’yı birbirine katmıştı. Bugün hangi Fransız yazan aynı tepkiyi uyandırabilir? Edebiyat o sıralarda rakipsizdi. Bugün sinema, televizyon gibi rakipleri var. Günümüz sanatçılarının toplum üzerinde etkileri eski sanatçılarınki gibi kesin olmaktan uzak. Ayrıca siyasi inançların kaynaştığı bir çağda sanatçı her an içinden çıkılmaz çukurlara düşmek tehlikesindedir. Zaten geçim zorlukları karşısında bunalmış olan çağımız sanatçısı dünkü sanatçıların geçim derdinden uzak davranışlarını yapamaz elbet.

    Son zamanlarda sizi “sosyal sanat” yapmamak, yazılarınızda fazla ferdî kalmakla itham ediyorlar, ne dersiniz?

    Bugün sosyal sanat yaptığım savunanların çoğu Fecr-i Ati’ye vergi bir duygululuk ve romantizm havası taşıyan şiir ve hikâyeler yazıyorlar. “Gökyüzünden geçen bulutlar insanların ıstırabına ağladı” gibi mısralarla sosyal sanat yaptıklarını sananlar kendilerinden başka kimseyi aldatamazlar. Ben hikâye ve romanlarımda kişioğlunu kendimce anlatıyorum. Bence bir kişinin iç dünyası varılamayacak, keşfedilemeyecek kadar uçsuz bucaksızdır. Sonsuz meselelerle doludur. Toplum da bireylerden kurulduğuna göre bireyin dünyasını iyice tanımak ve tanıtmak niçin “sosyal sanat” yapmak olmasın? Benim öyle bir iddiam yok. Ben sevdiğim, hoşlandığım, acısını duyduğum, sevincini tattığım şeylerden bahsediyorum. Bütün ufak tefek ayrıntılar kişioğlunun ölmez görünüşünü çiziyor. İlk hikâyelerimden beri beni kişinin iç dünyası ilgilendirdi. Bu iç dünya ile dış dünya arasındaki çelişmezlikler, çarpışmalar, yıkılmalar. Her sanatçının kendine vergi bir kişiliği vardır. Ben büyük şehirde yaşayan bireyin serüvenini anlatıyorum. Kendime göre, kendi yönlerimden. Her yazar kendine göre bir dünya kurar. Benimki bu. Gerçekten sanat değeri taşıyan bir eserin sosyal ve beşeri ölçüler bakımından da değerli olacağına inanırım ben.

    Sait Faik son olarak Gülen Erdal’a verdiği mülakatında hikayeciler arasında en fazla sizi beğendiğini söylüyor. Sait Faik’le herhalde benzer yönleriniz olacak...

    Sait Faik’ten çok şey öğrendim. Yalnız ben değil, bir kuşağın hikayecileri ondan neler öğrenmediler ki! Bir kere hikâye yazmak isteğini, özlemini bana Sait Faik’in ilk okuduğum hikâyeleri verdi. Sonra çevreme, insanlara, kendi içime nasıl bakılacağını gene onun hikâyeleriyle öğrendim. Sait Faik’in kişiliğim üzerinde büyük etkileri oldu. Uzun yıllar dostu olarak da çevresinde yaşadım, ikimiz de her kişiye üzerinde uzun uzun durulup düşünülecek birer dünya gözüyle bakıyorduk. Sanatçının her şeyden önce kendi dünyasını anlatması gerektiğine inanıyorduk. Sait’le yakınlığıma bunlar birer açıklama olabilir.

    Önce Ekmekler Bozuldu ve Aşksız İnsanlar adlı kitaplarınızın ikinci baskılarını yaparken dillerini biraz değiştirdiniz. Bu lüzumu neden duydunuz? Bir sanatçının buna hakkı var mı?

    Önce Ekmekler Bozuldu 1946’da çıktı, Aşksız İnsanlar 1949’da. Bu iki kitapta yer alan hikâyeler 1942 yılları arasında2 yazılmıştı. 1955’te ikinci basımlarını yaparken onları aynı şekilde kitaba alamazdım. On yıl içinde dilimiz görüyorsunuz ne kadar arılaştı. O hikâyeleri eski halleriyle yeniden ortaya çıkarmak bana yersiz geldi. Öteki kitaplarımın örneğin Garipler Sokağı’nın da ikinci basımını yaparsam aynı şekilde dilini değiştireceğim. Bir yazar ömrü boyunca dili üzerinde çalışmalı bence. Çünkü bizim dilimiz Fransızca, İngilizce gibi istikrar kazanmış durumda değil. Yazılarımızın ileriye kalmasını istiyorsak hiç değilse dil bakımından bunu şimdiden sağlam bir yapıda kurmaya çalışalım.

    Edebiyatımızın tenkit yönü ne durumdadır?

    Edebiyatımızın tenkit yönü ne yazık ki, bomboş. 10 yıldan beri o kadar şair, hikâyeci, hatta romancı yetişti, tek bir eleştirmeci yetişmedi. Şair ve hikâyeciler ister istemez zaman zaman eleştirmecilik yapmak zorunda kaldılar. Nurullah Ataç eleştirmeci olmaktan çok, usta bir deneme yazarıdır. Bizim kuşaktan olduğu kadar daha sonraki kuşakta da eleştirmeyi kendine alan olarak seçen tek bir gönüllü çıkmadı, çıkamayacak galiba. En üzücü yön de bu.

    Sevdiğiniz hikâyeci ve romancılarımızdan birkaç isim söyleyebilir misiniz?

    Günümüz hikâyecilerinin hemen hepsinin sevdiğim hikâyeleri vardır. Bazılarını kendime yakın bulduğum için, bazılarını da benim hiçbir zaman yazamayacağım, göremeyeceğim şeyleri görüp yazdıkları için severim. Sait Faik’ten Özcan Ergüder’e kadar gelen hikayecilerin yeni sanatımıza yararlı oldukları kanısındayım. Derece derece, az veya çok. Romancı olarak da Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Orhan Hançerlioğlu güçlerinin yettiğince çalışıyorlar.
  • 201 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba,

    Daha önce Yaşamın Sırrı DNA kitabı ile tanışma fırsatı bulduğum Bahri Karaçay Hocamın bu yeni kitabını da yine aynı heyecanla okudum.

    İlk kitaptan sonra hocamızı Facebook ve İnstagram gibi mecralardan takibe aldım. Kendisi bilim okuryazarlığı konusunda özellikle Türk vatandaşlar için podcastler hazırlayıp yayınlıyor. Aynı zamanda Amerika'da kurduğu müzik grubu TURKANA ile yerli türkülere güzel yorumlar katıyor.

    Yeni kitabı Mutlu Beyin 'de beynin yapısını kısa bir tarif ettikten sonra çeşitli olguları açıklamak üzere birkaç örnek anlatılıyor. Bu örnek olaylarla yapılmış, yapılmakta olan ve yapılacak çalışmaları, anlatıyor bizlere.

    Kitap, yüzümüze acı bir gerçeği çarpıyor: Beyin temelli hastalıklar çerçevesinde ülkemizde yapılmış çalışma ve istatistiki bilginin bulunmayışı.

    Aşık Beyin, Suçlu Beyin, Mutlu Beyin, Okuyan Beyin, Kadın Erkek Beyni, Yaratıcı Beyin gibi birçok başlık altında birbirinden farklı ancak temelinde beyin olan hastalıklar ve durumlar anlatılıyor.


    Bahri KARAÇAY HOCAMA kitap için teşekkür ederim. Bu kitabın Türkiye de elde edilen bilgiler ile yazılıp yayınlanmasını isterdim ama önümüzde bir Türkiye gerçeği var.


    Keyifli okumalar
  • 320 syf.
    ·1 günde·10/10
    Merhaba canım insanlar...
    Ah canim insan Poyraz'cim Karayel'in hayat hikayesini okuyacaksınız şimdi. Hem de biyografi kelimesini yeni duymuş biri tarafından kaleme alınan."Acemi cirak'tan Poyraz Karayel biyografisi, okumayan kalmasın" ya da kalsın canım, zaten okuyup unutacaksınız, Poyraz'cimdan öğrendim bunu da "hepimiz unutulmak için yaratılmadık mı? " diyor kitabın sonunda..bu biyografide tıpkı Poyraz'cim'in hayatının her anında Oğuz'cum Atay'dan kopya çektiği gibi -ki bu mahkemece kanıtlandı, savcı sundu, hakim kabul etti. Bknz; syf 55 "savcı: itiraz ediyorum, kitaptan kopya çekiyor!"- ben acemi biyografici de kitaptan kopya çekecektir. İleriki zamanlarda bu konuyla ilgili yapılan itirazlar reddedilecek, dahasi başta belirtildigi halde itiraz edildiği için tazminat davası açılacaktır..

    Poyraz'cim Karayel, Kahpe bizanstan aldığımız sonra her yerine Avm diktiğimiz İstanbul'da doğdu, tabi o zamanlar bu kadar Avm yoktu..annesi öldü, büyüdü..çocukluk dönemini hiç yaşamadan kapatmış oldu, sıpa gözlü kardeşi Meltem ile halasının evinde çamaşır sepetinden daha değersiz hissederek büyüdü. Yetişkin Poyraz Karayel olduğunda, doğası gereği,ki konuyla ilgili detaylı bilgiyi belgesellerden öğrenebilirsiniz, başını beladan hiç çıkarmadı, başı resmen bela olmuştu...yukarda halasının evinde büyümesinin sebebinin babasının onları terk edişi olduğunu söylemeyi unutmuşum, ama dedim size acemi biyografici olduğumu! Kayıtlara göre 10 yaşına kadar sarışın ve mavi gözlüydü sonra ateşli bir hastalık geçirdi ve siyah saçları, kaşları çıkmaya başladı. Gözleri de bunca siyahligin içinde
    dayanamayıp kahverengi olmaya karar verdi. Ateşli hastalık sonucu ateşli silahlara merak salan Karayel, polis oldu...merakı boşa gitmemeliydi...Evlendi, bu evliliğin polis olmadan önce mi sonra mı olduğu tarihe not düşülmedi, düşüldüyse bile acemi biyograficiniz bunu bilmiyor. Gerçi bunun bir önemi yok, olmamalı da çünkü yanlış tercih olan Begüm, havuzlu villada yaşayan acıların çocuğu, Pelin aşkı yanan Sinan-ki kendileri biyografi sahibi Poyraz Karayel'in oğlu- ile Poyraz'cim Karayel'i terk edip alkole zam gelmyen bir ülkeye gitti.Zira Begüm alkolikti. Pek tabi Begüm de tıpkı Poyraz'cim'in babası gibi, sonradan gelip Poyraz'cim'in hayatında yaşamanı idame ettirmek istedi. Fakat başaramadı. Tutunmak isterken tutunamayanları bırakanlar onların hayatlarına tekrar tutunamazlar!
    Ve Poyraz'cim Karayel'in başının her zaman ki gibi belada olduğu bir günde, aşk kuyusunun yanından geçerken,kapağı açık unutulmuş olan kuyunun etrafında uyarı levhası olmaması sebebiyle kuyuya düştü. Bir daha da ordan çıkamadı, iyi ki de çıkamadı çünkü bu dünyada en güzel aşık olan kişi unvanı Poyraz'cim Karayel'e aitti.
    Aşık olduğu kadın Ayşegül, mafya kelimesinden hoşlanmayan ve bahçıvanlık da yapan mafya babası Bahri Bey'in kızı olup, İlhan Berk gibi bir burna, Cemal Süreya gibi saçlara sahiptir. (Bu tanım Poyraz'cim Karayel'e ait olup, velev ki sevdiğinize karşı kullanırsanız telif hakkı istenebileceğini belirtmekte yarar görüyorum.)
    Aşık olduktan sonra da çeşitli belalar peşini bırakmamış ve bu çeşitli belalardan en karmaşığı sebebiyle Ayşegül ile 97 gün ayrı kalmış. Onsuz 2 milyon küsür nefes almış. Fakat bu nefeslerin kalbine battığını ilgili kurumlara bildirmiştir. Bu ayrılığın sonunda I. Poyraz ölmüş ve II. Poyraz dönemi açılmıştır. Geçiş döneminde Poyraz'cim'in Oğuz Atay okuyan romantik bir adamdan maço bir adama dönüştüğü olmuştur. Ama bu onun suçu değildir Hakim Amca. Bu tarz davranışlara onu Ayşegül'e olan aşkı ve Mete'ye olan siniri sürüklemiştir.
    Zaten kör kütük aşık olan Ayşegül II. Poyraz'a geri dönmüştür. Bir çok badire atlatmışlar, her şeye ve herkese rağmen birbirlerini sevmekten vazgeçmemişlerse de her ne kadar kopya çektiğim bu kitapta yazmıyor olsa da ölüm onları ayırmıştır.
    Ayrıca Baba'nin sağ kollarından olan Sefer ve Sema'da ölüm sebebiyle ayrılmışlar, Sefer Sema'ya kavuşmak amacı güderek intihar etmiştir, arkasında bıraktığı mektup kitapta yer almaktadır. (Bknz;syf 313) Bu olayı dramatik diye paylaştığımı itiraf ederek acemi lakin dürüst bir biyografici olduğumu kanıtladığımı düşünmekteyim. Bu davranışından etkilenerek bana biyografinizi yazdırabilirsiniz.

    Son'a yaklaşıyoruz artık, yeter yahu dediğinizi duydum da ondan diyorum. Bu kadar dayandın az daha dayan,bitmek üzere.

    Üzerindeki tüm umutları Aysegül'den borç almış olup, onun ölümüyle bu umutlara gizli devletler tarafından el konulmuştur.Her şeyden birazcık olup asla bir tam olamayan Poyraz'cim Karayel Aysegul'un gidişine dayanamayıp aramızdan ayrılmıştır. Sefer gibi intihar edip etmediği, yahut eli silahlı adamın onu vurup vurmadığı konusunda bir bilgi bulunmamaktadır. Bulanların paylaşması ve acemi biyograficinizin kalfalığa yükselmesinde bir hayrı dokunması tavsiye edilir.

    Poyraz'cim Karayel ve adını zikrettigim zatı muhteremler dışında; iyi komşu
    Ümran Hanım, ödevlerin cocuğu İsa, Genel Kurmay'in kıymetli Albay'i ve Poyraz'cim'in hayali arkadaşı, iyi komşu Cevher Albay, küresel sermaye karşıtı milli devrimcimiz Zülfikar, sıkıntıdan kafasında saç çıkacağından yakınan ve Zülfikar yedek şarjörü olan var mı diye sorduğunda "ince uçlu mu" demek suretiyle espiri yeteneğini ortaya koyan Taş Kafa, diğer taraftaki şubesi şeytan olan Songül, bu dünyada sevgi diye bir şey olmadığını gözleriyle gördüğünü idda eden Sadrettin, IEGM'nin değerli mensupları ve ne olduğu belirsiz Adil Topal, bu biyografi sahibinin hayatının bir parçaları olup aslında Poyraz'cim Karayel hepsini hayatında istememektedir. İstenmeyenler örnek Adil Topal verilebilir.

    Sizi seven biyograficiniz, kitaplı günler diler
  • Merhaba bahri
    Yâradılmış cümle oldu şâdümân
    Gam gidûp âlem yenîden buldu cân
    Cümle zerrat-ı cihân idûb nidâ
    Çağrışûben dediler kim merhabâ
    Merhabâ ey âli sultân merhabâ
    Merhabâ ey kân-ı irfan merhabâ
    Merhabâ ey sırr-ı fürkân merhabâ
    Merhabâ ey nûru râhman merhabâ
    Merhabâ ey bülbül-i bâğ-ı Cemâl
    Merhabâ ey âşinâ-yi Zülcelâl
    Merhabâ ey cân-ı bâki merhabâ
    Merhabâ uşşâkâ sâki merhabâ
    Merhabâ ey cân-ı cânan merhabâ
    Merhabâ ey derde dermân merhabâ
    Merhabâ ey cümlenin matlâbu sen
    Merhabâ ey Hâlikın mahbâbu sen
    Merhabâ ey Pâdişah-i dû cihân
    Senin için oldu kevn île mekân
    Merhabâ ey rahmeten lil-âlemîn
    Merhabâ sensin şefîa'l-müznibîn
    Ey gönüller derdinin dermânı sen
    Ey yarâdılmışların sultânı sen
    Sensin ol sultân-i cümle enbiyâ
    Nûr-i çeşm-i evliyâ vü asfiyâ
    Yâ habîballâh bize imdâd kîl
    Son nefes didârın ile şâd kîl

    Allâhümme salli alâ seyyidinâ
    Muhammedinillezî câe bilhakkıl mübîn
    Ve erseltehû rahmetel lil âlemin